.::Kahkahaları Kulaklarımızı Çınlatırken, Gözyaşları İçimize Akan Sanatçı: Adile Naşit::.

Adile Naşit‘i daha yakından tanımaya devam ediyoruz dostlar. Arşivimizden sizler için, TV’de 7 GÜN dergisinin 5 Temmuz 1976 tarihli sayısında yer alan, Sezai Solelli’nin Tanıdığım Adile Naşit adlı röportaj çalışmasını derledik. Bu röportaj ile, bir önceki yayınladığımız Hüzünlü Bir Adile Naşit Röportajı” bir nevi tamamlanıyor olacak.

Çünkü onda her şey var… Kahkahaları kulaklarımızı çınlatırken, gözyaşları içimize akabilir. O, tüm duygularını zirvede yaşayan dev sanatçımız: Adile Naşit.

______________________________________________________

TV’de 7 GÜN Dergisi

5 Temmuz 1976

Hazırlayan: Sezai Solelli

Dergiden Deşifre Eden: Sinem Tuncer

Adile Naşit müjdeyi film setinde almıştı. Filmin yapımcısı Ertem Eğilmez telefonla Adile Naşit’i aramıştı. “Adile Antalya’ya gidiyorsun…” demişti. “Ödül kazanmışsın, onu alacaksın.” Bu haberle stüdyo birbirine girmişti. Domates güzeli Nahide Şerbet, Münir Özkul, Mahmut Cevher, Itır Esen ve Şevket Altuğ, Adile Naşit’i altın beşiğe bindirmişler, havalara kaldırmışlardı..

Sanki herkes Altın Portakal’ı kazanmış gibi bayram ediyorlardı. Sarılıp öpen, bağırıp çağıran gırla… Adile Naşit ise sanki cam kesişmişti. Ne bir şey duyuyor, ne bir şey hissedebiliyordu. Adile Naşit ertesi gün bir otomobile atladı, Antalya yollarına düştü. Ve Altın Portakal’ını aldı. Ödülünü aldıktan sonra, kuliste bir defa daha baygınlık geçirdi. Ama kendini çabuk topladı Adile Naşit. Ve Altın Portakal’ı ile resim çeken gazetecilere böyle poz verdi. Ne de olsa o gerçek sanatçıydı.

“Müjdeyi ilk kocama vermiştim. Durdu, düşündü, ‘Şey,’ dedi, ‘Sakın bu bir soğuk şaka olmasın…’ ”

“Bu öyle bir armağan ki, beni hayatımın sonuna kadar dimdik ayakta tutmaya yeter.”

“Belediye Reisi mutlaka bir şeyler söyledi Altın Portakal’ımı verirken.. Ama ben hiç birini duyamadım heyecandan.. Sadece ağlıyordum.”

Haziran’ın 24’ü. Günlerden Perşembe.. O gün de her zamanki gibi Arzu Film’in setinde çalışıyoruz. Ben, Münir Özkul, Ayşen Gruda ve öbür arkadaşlar. Orhan Aksoy’un rejisörlüğünü yaptığı bir komediyi bitirmeye çalışıyoruz.

Bir ara bir telefon. Beni istiyorlarmış. Baktım, Ertem Eğilmez Bey. Arzu Film’in sahibi..

“Hazırlan Adile” dedi. “Antalya’ya gidiyorsun.”

Şaka yapıyor zannettim. Benim seyahatten hele uçaktan hiç hoşlanmadığımı bilirdi. Hatta bu yüzden bir hafta kadar önce 13. Antalya Film Festivali’nin açılışına katılabilmem için bana şoförüyle birlikte kendi arabasını vermişti. Ayşen Gruda ile beraber gitmiş, bir gece kalıp dönmüştük. Bu bir.. Sonra bir de çok sıkı bir çalışma temposu içindeydik.. Bu durumda hiç bir yere ayrılamazdım.

Telefonda, “Evet Adile, Antalya’ya gidiyorsun” diye tekrarladı Ertem Bey, “Ödül kazanmışsın, onu alacaksın!”

Eh dedim, kendi kendime. Bu kadar ısrarla söylediğine göre herhalde doğru olacak. “Acaba hangi yardımcı rol için?” diye sordum.

-“Yardımcı rol filan değil!” diye gürledi Ertem Bey. “Doğrudan doğruya baş kadın oyuncu olarak alıyorsun.. Bu sefer benim arabam yok. Kendin bir şey bulup gidersin. Sana Pazartesi’ye kadar izin..”

NEREDEYSE YÜREĞİME İNECEKTİ

Telefon elimde, ne söyleyeceğimi bilemeden öylece duruyordum. Benden hiç ses çıkmadığını görünce Ertem Bey, “Adile!” diye bağırdı.

Güçlükle, “Efendim” diyebildim.

 –“Söylediklerimi duydun değil mi?”

“Duydum efendim”

Yine sessiz durduk bir müddet. Sonra Ertem Bey, “Tebrik ederim.” Dedi ve telefonu kapattı.

Bir anda stüdyo birbirine girdi. Münir Özkul, Ayşen Gruda ve öbürleri, herkes Altın Portakal’ı kendileri kazanmış gibi bayram ediyorlardı. Beni sarılıp sarılıp open, bağırıp çağıran gırla…

Bense sanki cam kesilmiştim. Ne bir şey duyuyor, ne bir şey hissediyordum. Neden sonra aklım başıma geldi. Evi aradım. Kocam çıktı telefona.

-“Ziya bey sana bir haber vereceğim, sakın heyecanlanma” dedim. “Aslında ben de pek inanmadım, ama Ertem Bey haber verdi. Ben 13. Antalya Film Festivali’nde Birinci Kadın seçilmişim.”

Karşı taraf tıs… Hiç bir şey söylemedi.

-“Ziya bey” dedim. Cevap yok.

Bir daha seslendim. Yine cevap yok.

Nihayet avazım çıktığı kadar, -“Ziya bey beni duyuyor musun?” diye bağırdım.

-“Bağırma kadınım… Sağır değilim, elbet duyuyorum.”

-“Duyuyorsan neye cevap vermiyorsun öyleyse?”

-“Düşünüyorum ondan… Şey diyorum… Sakın bu soğuk bir şaka olmasın?”

O gün akşama kadar ben de aynı şeyi düşündüm. Ama bir ara bir iki tebrik telefonu geldi dostlardan. Ogle ajansında duymuşlar radyoda.. Sonra stüdyoya uğrayan birkaç kişi daha aynı şeyi söyledi.

Akşam eve döndüğüm zaman Ziya bey hala şüpheliydi. O epeydir radyoyu ikinci plana atmıştı. Televizyonda verilmeyen haberlere pek inanmıyordu. Devletin resmi gazetesi gibi…

“8.30 haberlerinde vermediler.” Dedi

Nihayet “Güne Bakış”ta Can Akbel söyledi de inandık.

BİR ALTIN PORTAKAL: 3000 LİRA

Ertesi sabah 2.500’e anlaştık bir taksiyle. Antalya’ya gidecek, iki gün kalacak, Pazartesi erkenden burada olacaktık. Şoförün yatacağı yer, yemeği şusu busu tam 3000’e patladı bana bu Altın Portakal…

Ziya bey bu kadar uzun bir yola gelemez. Stüdyodaki arkadaşlardan da fayda yok. Mecburen ağabeyim Selim’in 20 yaşındaki oğlu Naşit’i aldım yanıma.

Ödüllerin dağıtıldığı Antalya Stadyumu’na girerken çok heyecanlıydm Cumartesi gecesi. Bir ara fenalık geçirdim. Biri nabzımı saydı. 160! Bana kalbimi takviye edici, ferahlatıcı birşeyler içirdiler.

Yanımda şimdi hatırlayamadığım biri izahat veriyordu. Benim rol aldığım iki film vardı festival katılan. “İşte Hayat” ile “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı”. Jüri ikisindeki rollerimle bana “Yılın En Beğenilen Kadın Oyuncusu” ödülünü vermeye karar vermiş. Erkek olarak da Cüneyt Arkın!

Düşünebiliyor musunuz festivali? Cüneyt’in karşısında Türkan değil, Hülya değil, Fatma Girik değil, Müjde Ar değil de ben!…

Az kaldı heyecandan tekrar fenalaşıyordum ki, koluma girip biri beni mikrofonun başına kadar götürdü.

Bir alkış, bir alkış sormayın! Belediye Reisi mutlaka bir şeyler söyledi Altın Portakal’ımı verirken.. Ama ben hiç birini duyamadım heyecandan.. Sadece ağlıyordum.

-“Bu Türkiye’de ilk defa oluyor biliyorsun?” dedim.

“Ne ilk defa oluyor?”

-“Baş kadın olarak birinci ödülün sana verilişi. Ta 1951’de başlayan Yıldız Film Yarışması’ndan son yıllarda yapılan festivallere kadar bu tip bütün yarışmalarda En Beğenilen Kadın ve Erkek Yıldız, başrolleri oynayan ve isimleri filmlerin başında yazılan genç kız ve genç erkeklerden seçilirdi. Onlardan bin defa daha iyi oyun verseler bile Münir Özkul’lar, Aliye Rona’lar, Nedret Güvenç’ler, sen ve ötekiler hep yardımcı sanatçı sayılırdınız. Bu yıl ilk defa sen bu geleneği yıktın.”

“Estağfurullah benim ne haddime. Sağl olsun jüri öyle düşünmüş öyle karar vermiş.”

-“Ama memnunsun..”

Adile Naşit neşeli bir kahkaha attı. Sonra güldüğünün farkına varıp bir daha güldü. “İnanır mısınız haftalardır ilk defa gülüyorum. Şaşkınlık, korku ve yorgunluk. Gülmesini unutmuştum adeta. Haklısınız çok memnunum. Bu armağan beni hayatımın sonuna kadar dimdik ayakta tutmaya yeter!”

 ADİLE NAŞİT VE HAYATININ SONBAHARINDAKİ KISMET

Adile Naşit Özcan, Türkiye’nin en büyük halk komedyenlerinden meşhur Naşit’in kızı. Bugün aşağı yukarı 46-47 yaşında. Küçük yaştan beri ağabeysi Selim Naşit Özcan’la beraber sahne hayatında. En son Gönül Ülkü – Gazanfer Özcan Topluluğu’nda beraber çalıştıkları Ziya Keskiner ile evlendi. Ziya Bey bir kaç yıl önce kendi isteğiyle emekliye ayrılmış durumda. Baş başa iki kişi. Çocukları yok. O da ayrı ve çok acı bir hikaye..

“Tiyatro senin canın, kanın, her şeyindi. Ondan ayrılış nasıl oldu?” diye soruyorum.

-“Haklısınız. Ben hala tiyatrodan ayrılmış addetmiyorum kendimi. Tiyatronun maddi imkansızlıkları olmasa zaten hiç ayrılmazdım sahneden…

“1970-71’lere kadar tiyatrodan aldığımız para, dublaj reklam şu bu zar zor geçiniyorduk. Ama son 4-5 yıldaki hayat pahalılığından tiyatrolarımız kadar zarar gören hiç bir kuruluş olmadı. Her şey % 300-400 artarken 10-15 liralık tiyatro biletleri en fazla 20-25 liraya çıktı güç halle. Aslında 40-50 lira olmalıydı ama bugün çoğu dağılan seyirci o zaman hiç gelmezdi.

“Özel tiyatrolar para kazanacak ki sana verecek. Çoğu yerdeki maaşlar hala 5-6 yıl evvelki rakamlar. O parayla geçinilemiyor tabii.. Bu sebeple bugün Münir Özkel, Pekcan Koşar, Meral Taygun, Erol Günaydın, Turgut Boralı gibi Türk sahnesinin bir çok büyük isimleri tiyatro yapamıyorlar. Ya film çeviriyorlar, ya da televizyona reklam yapıyorlar.

“En son 3.000 lira alıyordum Gazanfer Bey’den. Geçimime yardım olsun idye de boş zamanlarımda film çeviriyordum bir yandan. Ertem Eğimez Be yard arda iş veriyordu bana. Hülya-Tarık çiftiyle “Beyoğlu Güzeli”nin ardından yine aynı çift ve Münir Özkul’la “Sev Kardeşim”i çevirdim.

“İlk zamanalr 300 lira yövmiye alıyordum. Derken bu 500 ve pek kısa bir zaman sonra 1000 lira oldu. Bir filmden elime ortalama 5-6 bin lira geçmeye başladı. Fena değildi, değildi ama tiyatroda çalışmalarım aksamaya başlamıştı. Doğrusu ne Gönül Ülkü hanım ne Gazanfer Özcan bey hiç bir şey söylemiyorlardı, ama ben rahatsız oluyordum. Ikisinin de çalışmaları gayet ciddidir. Herkesi provalarda tam saatinde isterken, bana göz yummaları, iş prensiplerini aksatıyordu.

“Bir gün dayanamadım, bunun böyle daha fazla yürümeyeceğini söyledim ve 1975 tiyatro mevsimi başında dostça ayrıldık. Şimdi tamamıyla Arzu Film’e bağlıyım. Film başına 15-20.000 lira geçiyor. Memur gibi maaşa vurursak ayda ortalama 10-12 bin kadar. Bunu değil bana, hiç kimseye veremez bugün tiyatro. Ancak sırtının devlete dayamış tiyatrolar hariç..”

-“Peki televizyondan ne veriyorlar” diye sordum.

-“O Sadri Alışık’la beraber çevirdiğimiz parodiler varya. Onlar en çabuk üç günde çekilir. Bu üç gün içinde bize adam başına 575 lira verirler. Çok az, ama bütün Türkiye görüyor, reklam oluyor diye Kabul ediyorduk. Reklam filmlerinden de ben şahsen 3 veya 5 bin lira alıyordum. Bunlar iyiydi. Ama Ertem Eğilmez Bey’le mukavelem mucibince ikisi de yasak bugün. Bütün gücümü filmlere veriyorum.”

 VE ACI BİR HİKAYE

Adile Naşit’le Ziya Keskiner çiftinin hayatında sade yakın dostlarının bildiği bir de çocuk problem vardır. Bir zamanlar aslan gibi bir oğulları vardı Ahmet adında. Karı-koca, Gazanfer Özcan trubunda İzmir’delerken Ahmet hastaydı İstanbul’da ve Allah kimsenin başına vermesin, 3-4 gün içinde birden gidiverdi o aslan gibi Ahmet! Neşeleri, amaçları, hayatları, velhasıl her şeyleriydi Ahmet onların… Nasıl yıkıldılar, nasıl mahvoldular sormayın…

Buna rağmen uçakla İstanbul’a atlayıp Ahmet’i toprağa verdikten iki gün sonra İzmir’de tekrar sahneye çıktılar.

Nasıl çıktılar, nasıl çıkabildiler hala şaşarım.

İşte ta o zamandan beri Adile uçağa binmekten nefret eder!

Ben bir zamanlar Adile’yi ayartmaya çalıştım. Darülaceze’den bir çocuk alması için. Bu aylarca sürdü.

-“Mühim olan çocuğu doğurmak değil sadece” dedim. “Ona bakmak, onu büyütmek en mühim sorun. Düşün 7-8 aylık bir bebek aldın. Her gün onun altını temizledin, karnını doyurdun. Onun hastalığında sen de sabahlara kadar uyumadın. O ağlayınca ağladın, o gülünce güldün. Böylece yıllar geçecek ve sen anlayacaksın ki, insanı çocuğuna bağlayan sadece onu doğurmak değil; onun derdiyle, neşesiyle, problemleriyle büyütmektir.”

Sonunda ikna ettim onu. O da Ziya Kesiner’i kandırdı. Daha ziyade 1 yaşında biraz daha küçükbir kız alınması üzerinde karar kıldık.

“1971 yazındaydı. Aylardan Temmuz. Biz Akçay’dayız. Gazanfer Özcan grubu da İzmir’de turnede. Adile’yi bir aydır görmemiştim. Acaba konuştuğumuz gibi bebeği almış mıydı, almamış mıydı merak ediyordum.

Temmuz’un sonuna doğru bir sabah Gazanfer ve tayfası habersiz bastırdılar. İstanbul’a geçiyorlarmış. Öğle yemeği için bana uğramışlar. Hoş beşten sonra herkes denize girerken, biz Adile’yle tam bir saat baş başa konuştuk kuytu bir köşede.

Darülaceze’ye 4-5 defa gitmiş en azından 2 bebek varmış. Ikisi de 1 yaşında vary ok. Biri oğlan, öbürü kız. Topaç gibi şeyler falan filan. Anlattı, anlattı… anladım. Oğlanı kafasına koymuş. Beni kırmak da istemiyor. Sözüm ona son kararı bana verdirmek için gelmiş.

-“Ben sana kız çocuk daha kolay yetiştirilir, bir de senin yanından ayrılmaz, sana can yoldaşı olur diye söylemiştim. İstiyorsan oğlanı al,” dedim.

Birden gözleri parlamış, sevinçle boynuma sarılmış, “Hay bin yaşa ağabey!” diye yerinden fırlamıştı. “Gider gitmez alacağım oğlanı..”

 İstanbul’a dönüşümde beni aradı. Çok üzgündü. O İzmir’deyken oğlanı almışlar. Yıkılmış adeta. Dört, beş gün sonra, “ Demek ki Allah’ın takdiri böyle” diye kalkmış kızı almaya gitmiş bu sefer. Ama onu da bulamamış!

O gün bugündür Adile evlat edinmeyi düşünmüyor artık. “Kendimi Tarık Akan gibi, Halit Akçatepe gibi beraber çalıştığım genç arkadaşlara adadım artık. Onlarla, bir abla gibi meşgul oluyor, evlat sevgimi onlara veriyorum. İnanır mısınız onlar da bir anne, bir abla gibi beni seviyorlar. Her şeyimle yakından ilgileniyorlar sağ olsunlar…”

Bunları söylerken yine de bir eksikliğin hasreti okunuyordu gözlerinin içinde…

O sırada foto muhabiri arkadaş resmini çekmek için gelmişti.

-“Resmini çekecekler Adile” dedim. “Saçını, başını düzelt de hazır ol.”

Birden o içten kahkalardan birini koyuverdi.

-“İlahi Sezai ağabey ne var ki neyi düzelteceğim” diye kıkırdandı. “Seyircim beni böyle tanıyor, böyle seviyor… Ama madem ki istiyorsun, tarıyormuş gibi yapayım..”

Baktım. Gözlerindeki biraz önceki üzüntüden eser kalmamıştı.

Sanatçı bu işte. Gülerken ağlayan. Ağlarken gülebilen..

Reklamlar

2 responses to “.::Kahkahaları Kulaklarımızı Çınlatırken, Gözyaşları İçimize Akan Sanatçı: Adile Naşit::.

  1. Allah rahmet eylesin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s