Tag Archives: türk sineması

.::İçinden Yeşilçam Geçen Şiirler -1- / Yusuf Hayaloğlu: “…ama necdet tosun öldü nalân / artık yemekleri sen, salatayı da ben yapacağım / sami hazinses kadar olmasa da / bahçeyi sevdiğin çiçeklerle donatacağım!”::.

“’Sinema’ denilen dev makinenin en önemli parçalarının, olmazsa olmazlarının, tüm güzelliği ile arz-ı endam eden onlarca sinema yıldızının gölgesinde kalanların değil, o gölgeyi oluşturanların hikâyesidir bu.” yazmıştım Bir Yadigar Ejder Kitabı’nda. Bu şiirler de onların hikayesidir.

Bu yazımda bir süredir özenle derlediğim Yeşilçamlı şiirlere yer vereceğim.

Defalarca okuduğum bu şiirlerde filmlere, oyunculara, sinemalara ve film kahramanlarına rastlayacaksınız. Bu özel serinin devamı gelecek.

Keyifli okumalar.

İlk şiir, sinemamızın ve ilk kitabımın kahramanı için yazılmış. Değerli ağabeyim, vefa denizim Hüseyin Alemdar’dan, Yadigar Ejder için;

-Yadigar Ejder / Yüreği Sokakta-

 

“bırakır yüreğini Alyon Sokağı’nda

girer Bursa Sokağı’na

abidir tüm çocuklara, candır,

yumuşaklığında kocaman ellerinin

yüzünü okşar yine bir çocuğun

 

üçüncü sınıf lokantalarda doyurur karnını

uyur üçüncü sınıf otellerde

üçüncü sınıf rollerde oynar

birinci sınıf yürekle–

 

hep kötüdür, dağdır, ısırgan olur dostluklara

oysa tepeden tırnağa yürek

tepeden tırnağa acımak

tepeden tırnağa dostluktur

gerçek yaşamında.

 

omzumda dinlendirir ellerini

der ki bana: – Sokaktayım!

tokalaşırız kuş cıvıltıları siner ceplerine

bir denize açılır gibi açılır sokağa

kırsoylu bir yürek takılır arkasına.

 

o otel odalarındadır şimdi

ah, yüreği sokakta!”

İkinci şiir, İdris Atmaca’nın ‘Filmin Devamı’ adlı şiir kitabından… İdris Atmaca’yı tanıyın, şiirlerini okuyun. Günümüz internet ortamının da vesile olduğu şiir çöplüğünde, taze bir gül gibi açacaktır onun şiirleri.

Filmin Devamı’ndan;

(…)

mangalda cezve küpte su okulda süttozu

duvar diplerinde birdirbir uzuneşek ‘çattı battı kaç attı’

ön dişlerimizde kırmızı yumurta sağlamlığı ‘bu cam gibi’

hanımeli sinerdi üzerimize geçemezdiniz ferace’den

inci’de sadri baba ‘ofsayt osman’ bakışları yağmur

babam en çok aziz basmacı’ya gülerdi

 

kırık aynalarda parçalanmış yüzüm

ne yapsam gelemiyorum bir araya

 

harman sonu dönerdik alacadan saman kokardık

içimize işlerdi yanık sesi gazi’nin on kasımlarda ağlardık

rakıyı ne çok severmiş niye kapalı lan bura’nın meyhanesi

koçero yakalanmış diyorlar eşkıyaymış şaki ne demekti sahi

kar yağıyor şarapçı necdetin kulübesine üşüyorum

cüzdana beyaz ip bağlamasın bit cemal herkes anlıyo

 

hiç anımsamıyorum aynadaki yüzümü

kuyu’sunu metin erksanın gencölen nili biraz

(…)

Üçüncü Yeşilçamlı dizeler, ‘şu dağlarda kar olan’ların şairi Yusuf Hayaloğlu’nun Merhaba Nalân’ından;

(…)

ama necdet tosun öldü nalân

artık yemekleri sen

salatayı da ben yapacağım

sami hazinses kadar olmasa da

bahçeyi sevdiğin çiçeklerle donatacağım

 

kemal sunal da öldü nalân

iyi kalpli amcaları birer-birer uğurladık

ve dünya kirlendi

filmler bozuldu

o masum sevdalar yaşanmıyor artık

(…)

Bu yazının son şiiri de, Martıloji adlı şiir kitabının yazarı Bay Martılog – Muharrem Hüseyinoğlu’na ait. Kendisine, böyle bir seçki için şiir toplayacağım malum olduğundan mıdır bilinmez, günler önce şöyle bir mesaj aldım;

anlamsız sözler koleksiyoncusu

raf=XI

 

yıl 1963

4 film birden

sabah başlar

gece yarısı biter

şehzadebaşı

turan sinemasında

 

garibanların mekanı

soğuk kış günlerinin

en ucuz oteli

içerisi

sigaradan

ateş böceği tarlası

 

ve

her an

şaban’ın gazozu

hamdi’nin ekmek arası

 

zamanın

şakası

yok

not: bu şiir Erhan Tuncer’e ithaf edilmiştir. telif hakkı aranmaksızın sonsuza kadar onundur.

____________________________________________________

Bu derlemenin ilki de, tüm sinemaseverlere ithaf edilmiş olsun, sonsuza kadar.

Sinema ile,

Sevgiler.

Reklamlar

.::Hakkı Kıvanç, Yönetmen Natuk Baytan’ı Anlatıyor: “O filme başladığı zaman bütün Yeşilçam oradadır… Öyle bir adam… Öyle güzel bir adam!”::.

Hakkı Kıvanç ağabey ve diğer sanatçılarımızla yaptığım söyleşilerden yayınlamadığım kısa anı ve anekdotları derlemeye başladım. Onlardan ilki, Hakkı ağabeyin Üç Kağıtçı filmini ve Natuk Baytan‘ı anlattığı kısa bir söyleşi…

Keyifli okumalar dilerim.

Hakkı Kıvanç;

Sana bir şey diyeyim mi, senin ilgilendiğin kavgacılar, bizler karakter aktörleri falan hep “Natuk (Baytan) abi bir film yapsa…” diye beklerlerdik. Çalışması rahat, neşeli, tam bir ustaydı. Onun senaryolarını bir görsen, üzerinde sanki resim yapmış. Neyi nereden, nasıl çekeceğini hep yazardı. Her sahnede illa şaryo olurdu. Tahta şaryo… Yoksa tekerlekli sandalye, o da yoksa inşaatlardaki el arabası gibi arabalar… İlla kayacak o kamera! Sonra onun karelerine bak, hep beraber görürsün bizi. Kalabalık resimleri çok severdi. Tablo gibi dizerdi bizi. Kemal’in de en iyi anlaştığı yönetmenlerdi. O bizi severdi, biz de onu baba gibi sever, nereye çağırsa canla başla koşardık…

Kemal‘in (Sunal) bir filmi var Üç Kağıtçı diye… Onu çekiyoruz Kemerburgaz’da, köyde… Akşam oldu, işten dönüyoruz, bir kar… Bir kar! Biz de Natuk ağabeyle şoför muhalinde oturuyoruz. ‘Ulan Hakkı…’ dedi, ‘Ne yapacağız? Vaziyete bak… Çamur olsun, mühim değil ama kar olmasın…’ dedi. Filmi de sinemaya yetiştirecekler. Yahya (Kılıç) ağabeye çekiyoruz. ‘Yahu Natuk ağabey, ben sana bir şey söyleyeceğim.’ dedim, ‘Söyle evladım…’ dedi. ‘Bu filmden kaç kişi ekmek yiyor?’ O filme başladığı zaman bütün Yeşilçam oradadır! Öyle bir adam… Öyle güzel bir adam! Dedim; ‘Yahu burada en aşağıya 18-20 kişi var. Kameramanı var, setçisi var, ışıkçısı var. Oyuncusu var. Bir sürü adam var, kalabalık. Cenab-ı Allah…’ dedim. Acır bize… Bir de benim çocuklarımı, karılarımızı düşün… Şimdi biz burada 20 kişi miyiz, 30 de sen… 30 da oradan ilave et, 60 kişi…’ dedim. Sabah oldu abi, yine aynı böyle bindik minibüsün önüne. Köye bir gittik, ne kar var ne bir şey!

Nur içinde yatsın Natuk ağabey!

.::Münir Özkul Anlatıyor: “Evet, paşa olamadım ama iyi bir tiyatrocu oldum!”::.

Geçen Cuma kaybettiğimiz, sinemamızın ve tiyatromuzun büyük değeri Münir Özkul üzerine ne yazsak az kalır. En iyisi onu kendi cümleleri ile anlamak, daha yakından tanımak.

Yine dumanı üzerinde bir röportajla karşılaştık arşivimizde. Heyecanla sunuyoruz.

Aşağıdaki fotoğrafın üzerine tıklayarak fotoğrafı büyütebilir, rahatlıkla okuyabilirsiniz.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Arşivde gezinirken, uzun yıllar sonra sadece Özkul’un cenazesinde rastladığımız eşi Umman‘ın gençlik fotoğrafına da denk geldik. Aşağıdaki karede, eşi Umman ile birlikte, podyumdaki kızı Güner Özkul‘u izleyen Münir Özkul’u görüyorsunuz.

Bir kez daha rahmetle anıyoruz.

Bu da, yine ilk kez bizim yayınladığımız bir röportajından özel bir kare. Sanırım Münir Özkul ve eşinin ilk fotoğrafları.

Münir Özkul Sevgilisi Umman İle

.::Büyük Usta Münir Özkul Hayatını Kaybetti::.

Türk sinemasının usta isimlerinden Münir Özkul, 93 yaşında, evinde vefat etti. Canlandırdığı “Mahmut Hoca” ve “Yaşar Usta” karakterleriyle Türk izleyicisinin hafızalarında yer edinen Özkul, uzun süredir rahatsızlığı nedeniyle evinde tedavi görüyordu.

Münir Özkul, uzun yıllardır KOAH ve DEMANS hastalığı ile mücadele ediyordu.

Münir Özkul kimdir?

Münir Özkul, İstanbul Erkek Lisesi mezunudur. Sanat hayatına henüz lise öğrencisiyken 1940 yılında Bakırköy Halkevi’nde tiyatro ile başladı. Bir süre İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne ve Edebiyat Fakültesi’nin sanat tarihi bölümüne devam etti. 1948’de Ses Tiyatrosu’nda sahnelenen “Aşk Köprüsü” oyunuyla profesyonel oldu. Daha sonra Muhsin Ertuğrul’un yönetimindeki Küçük Sahne’ye geçti.[1] Bu dönemde John Steinbeck’ten Fareler ve İnsanlar (1951), John Millington Synge’den Babayiğit, George Axelrod’dan Yaz Bekarı (1954), John Patrick’ten Çayhane (1955) gibi oyunlarda oynadı. Daha sonra İstanbul Şehir Tiyatroları’nda (1958-59), Ankara Devlet Tiyatrosu’nda (1959-60) ve Istanbul Aksaray’daki Bulvar Tiyatrosu’nda arkadaşlarıyla kurduğu kendi topluluğunda (1960-62) çalıştı. 1963-67 arasında çeşitli topluluklarla turnelere çıktı; zaman zaman sahneden uzak kaldığı dönemler oldu. Sahne aldığı özel tiyatrolarda Sadri Alışık, Cahit Irgat, Nevin Akkaya ve Şükran Güngör gibi oyuncularla çalıştı.

1978’de yeniden Şehir Tiyatroları’na döndü. 1983-84’te, daha önce kendi topluluğunda (1961) sahneye konan ve büyük ilgi gören, Jean Anouilh’in “Generalin Aşkı” oyunuyla Dormen Tiyatrosu’nda sahneye çıktı. 1980’lerin ortalarında Ferhan Şensoy’un Ortaoyuncular topluluğuna katıldı, aralarında “İstanbul’u Satıyorum”un da yer aldığı dört oyunda rol aldıktan sonra sahnelere veda etti.

Özkul 1968’de Altan Karındaş topluluğunda oynanan Sadık Şendil’in Kanlı Nigar oyunundaki rolüyle İlhan İskender Armağanı’nı kazandı. Gene bu başarısı üzerine İsmail Dümbüllü, Kel Hasan’dan devraldığı 50 yıllık simgesel kavuğu Özkul’a verdi (Özkul bu kavuğu 1989’da Ferhan Şensoy’a devretti.). Daha önce de oynadığı Haldun Taner’in Sersem Kocanın Kurnaz Karısı (1978) oyunundaki rolüyle Avni Dilligil (1978), Ulvi Uraz (1979), İsmet Küntay (1979) ve İsmail Dümbüllü (1980) ödüllerini kazandı.

Özkul 1950’lerden itibaren sinemada da rol almaya başlamıştır. İlk dönem filmlerinden dikkat çekenleri Edi ile Büdü, Balıkçı Güzeli ve Kalbimin Şarkısı’dır. 1965’ten sonra sinemadaki karakter rolleriyle övgü toplayan Özkul, özellikle 1970’li yıllarda, kalabalık kadrolu ve genellikle Ertem Eğilmez’in yönettiği filmlerde önemli roller aldı. En bilinen rollerinden biri onunla özdeşleşen Hababam Sınıfı serisindeki Özel Çamlıca Lisesi’nin tatlı sert müdür yardımcısı Kel Mahmut tiplemesi oldu. Özkul’un kadrosunda yer aldığı bu dönemde çekilen kalabalık kadrolu aile filmlerinden bazıları Mavi Boncuk, Bizim Aile, Aile Şerefi, Gülen Gözler, Neşeli Günler, Gırgıriye ve Görgüsüzler olarak sayılabilir. Bu filmlerin büyük kısmında Adile Naşit’le beraber, Türk sinemasının unutulmaz ikililerinden birini oluşturmuştur. 1980 sonrası ise dönemin akımı olan video için çekilen pek çok filmde rol almıştır.

Kariyeri boyunca 200’den fazla filmde rol alan Özkul, Sev Kardeşim filmindeki oyunuyla 1972 Altın Portakal Film Festivali’nde “en iyi erkek oyuncu” ödülünü kazandı. “Bizim Aile” filminde canlandirdigi “Yaşar Usta” rolüyle de 1977 Azerbaycan Film Festivali’nde özel ödül kazandı. “Süt Kardeşler” filminde yönetmen yardımcılığı da yapmıştır.

Tarık Buğra’nın romanından televizyona aktarılan ve Naşit Özcan’ın yaşam öyküsünden bir kesiti canlandıran “İbiş’in Rüyası”nda canlandırdığı İbiş karakteri de unutulmazlar arasındadır. Televizyon dizilerinin yaygınlaşmaya başladığı 90’lı yıllarda dizi oyunculuğundan uzak dursa da Uzaylı Zekiye, Ana Kuzusu ve Şaban ile Şirin gibi dizilerde rol aldı. Son olarak 2000’li yılların başında, Hamdi Alkan’ın canlandırdığı “Yarmagül” karakterinin dedesini oynadığı Reyting Hamdi televizyon programında kamera karşısına geçti.

1980’de yapılan bir jübileyle 40’ıncı sanat yılı, 1996 yılında da Atatürk Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen gecede 55’inci sanat yılı kutlandı. 1998 yılında Kültür Bakanlığı tarafından Münir Özkul’a “devlet sanatçısı” ünvânı verildi.

Özkul dört kez evlendi ve üç çocuğu oldu.[1] İlk eşi Şadan, ikinci eşi Suna Selen, üçüncü eşi Yaşar ve son eşi 1986’da evlendiği Umman Özkul’dur. Oyuncu ve sunucu Güner Özkul’un babasıdır. Güner Özkul’a göre babası “evlilikten korkmazdı ama boşanamamaktan korkardı”.

Hayatının önemli bir kısmını alkolle savaşarak geçiren Özkul, 1990’lı yılların ortasında alkolü tamamen bıraktı.

Demans hastalığı ile yaşayan Özkul, 2003 yılından bu yana evinden dışarıya çıkmak ve kimseyle görüşmek istememektedir. Hastalığı yüzünden geçmişe dair birçok şeyi hatırlayamamakta ve ölen arkadaşlarının yaşadıklarını sanmaktadır.

*http://www.hurriyet.com.tr

.::Efsane Karakter “Tarkan” Geri Dönüyor!::.

İlk olarak 1967 yılında Hürriyet gazetesinde yayınlanmaya başlayan, bir süre ara verildikten sonra 1970’li yıllarda yeniden yayınına devam edilen etmiş Sezgin Burak’ın ölümsüz eseri Tarkan geri dönüyor!
1978 yılında hayata gözlerini yuman Sezgin Burak, Türk sinemasında klasikleşen Ağrı Dağı Efsanesi ve Tarkan gibi filmleri resimleyerek Hürriyet gazetesinde yayınlamıştı. Sezgin Burak’ın yarattığı karakterler yıllarca Türk okurları tarafından ilgiyle takip edilmişti. Tarkan filmi uzun yıllar seri halde Türk sinemasında yayınlanmış ve büyük ilgi görmüştü.
Sezgin Burak’ın yarattığı unutulmaz karakterlerden bazıları şöyle; 1964 yılında Bizimkiler (Hüdaverdi) adlı sevilen bant karikatür tipi, İtalya’da El-Cougar isimli western (kovboy) kahramanını, İtalyan bir ressamla beraber Kolosso adlı bir çizgi kahramanı ve Tarkan, Çoban Çantası, İnce Memed ve Ağrı Dağı Efsanesi romanlarının resimlenerek Hürriyet gazetesinde yayınlanması…
Sezgin Burak’ın oğlu Tan Burak, babasının ünlü çizgi roman karakteri Tarkan’ı yeniden yayınlamak üzere harekete geçti. Tarkan’ın hangi tarihten itibaren hangi maceralarının yayınlanması gerektiğini Tarkan dostlarına soran Tan Burak, tarkan.com.tr isimli site de okuyucuları için anket düzenledi.
“TARKAN’ın maceralarını yeniden yayınlamak için yola çıkmak üzereyiz. Hedefimize ulaşmak için sizlerden gelecek istek ve öneriler bizim için önemlidir” diyen Tan Burak’ın “yayın projesinin detayları netleştiğinde seçilen yayın formatı, başlama tarihi ve periyodu hakkında okuyucuya bilgi verileceğini” belirtiyor.
Biz de Üçüncü Adam olarak, Tarkan dostlarına seslenmek istiyoruz.; Tarkan dostları, http://www.tarkan.com.tr isimli web siteyi ziyaret ederek ankete katılsınlar. Bu çok önemli. Çünkü Tarkan’ın hangi formatta yayınlanacağı ve pek çok konu bu ankete bağlı. Eğer Tarkan’ın seviyorsanız ve yayınlanmasını istiyorsanız ankete katılarak görüşlerinizi belirtiniz.

Resim kaynağı: http://www.tarkan.com.tr

.::Yeni Yeşilçam Anketimiz Yayında: “Sizce Yeşilçam, Türkiye İnsanını Ne Kadar Temsil Ediyordu?”::.

Yeni bir Yeşilçam anketi ile sizlerleyiz.

Bu anketin sizi, Yeşilçam filmlerini “sadece sevmekten” ve “izlerken nostaljik duygular hissetmekten” bir adım daha ileri götürmesini temenni etmekteyim.

Sizce, o tutkuyla sevdiğimiz ya da izlerken çok keyif aldığımız filmler bizleri ne kadar anlatıyordu? Bizlerin gerçek yaşantısına dair bir şeyler söylüyor muydu?

Yoksa izlediklerimiz koca bir masal mıydı?

Oy kullandıktan sonra yorum olarak da görüşlerinizi belirtirseniz çok sevinirim. Böylelikle sinemamıza dair çok özel verilere kavuşmuş olacağız.

Oy kullanmanız ve paylaşmanız dileğiyle.

Anketimiz çoktan seçmelidir. En fazla 2 oy kullanabilirsiniz.

.::Erotik Filmlerin Yıldızı Dilber Ay’ın İtirafları: “Açıkçası bu filmler konusu ve çekimi ile estetik-erotik hiçbir düşünce taşımayan, yalnızca cinsi münasebet detaylarının sergilendiği filmlerdi.”::.

Üçüncü Adam, yıllardır ötekileştirilmiş, lanetlenmiş bir dönemin karanlık dehlizlerinde dolanmaya devam ediyor. Aralıklarla da dolaşmaya devam edecek.

Bu kez size arşivimizden, hiçbir yerde yayınlanmamış bir röportaj sunmayı uygun bulduk. 30’a yakın erotik filmde oynamış Dilber Ay, sinemaya başlangıcını ve özel yaşantısını bu röportajda anlattı!

Röportajın Kaynağı: Erkekçe Dergisi – Ağustos 1981

Seks filmleriyle gittikçe batağa saplanan Yeşilçam da 12 Eylül’den sonra rahat bir nefes aldı. Hiçbir estetiği olmayan saçma sapan porno filmleri artık çekilmiyor. Ticari amaçlı bazı filmciler “Siz de ileride ünlü olacaksınız.” diyerek genç kızları seks filmlerine alet edemiyorlar artık. 12 Eylül öncesinin Yeşilçam’daki porno film yıldızlarından biri de Dilberay. Tam 22 seks filmi çevirmiş. İlginç anılarını “ERKEKÇE”ye anlattı.

Seksle İlk Tanışmam

Babamın ölümünden sonra annem tekrar evlendi. Üvey babamsa beni istemiyordu. Bu nedenle beni bir ailenin yanına verdiler. Tek odalı bir evdi. Belki tuhaf gelecek ama onların yatağının altında, yerde yatıyordum. O zamanlar henüz 7 yaşlarında idim ve hemen hemen ilkokul bitene kadar yanlarında kaldım. Bir akşam inilti, çığlık da diyebilirim karışık seslerle uyandım, merak ettim kafamı çıkardım, görmek istiyordum. Beni görecekler diye de tedirgindim. O merakla kafamı çıkarmamla birlikte üvey babamın beni fark etmesi bir oldu. O geceden sonra bazı geceler uyumayıp gözlemeye çalıştım ancak her seferinde de fark ediliyordum. Bir şey görebildiysem de sonradan o seslerin seks ile ilgili olduğunu anladım. Yani seksle ilk tanışmam sesle oldu diyebilirim. 

Röntgen

O zamanlar kadın-erkek farkının bilincinde değildim. Gene ilkokul sıralarıydı. Mahallede bir kız ve bir erkek iki arkadaşım vardı. Bazı günler ortadan kayboluyorlardı. Ne yapıyorlar diye merak ederdim. Bir gün ne yaptıklarını sorunca “gel sana bir şey göstereceğiz” dediler ve beni evlerindeki bir odaya götürdüler. Duvarda bir delik vardı. Bu delikten bitişik komşunun odasını seyrediyorlardı. Bakar bakmaz o anda şok olduğumu hatırlıyorum. Komşu karı koca yataktaydılar, ikisi de çıplaktılar ve erkeğin önünde kocaman bir şey vardı. İlk defa görüyordum. Daha önce sünnet düğünlerinde görmüştüm ancak bu çok farklı idi…

Üvey Babamın Ziyareti

Ana evine dönmüştüm. Üvey babam sürekli içki içen bir kişiydi. O sıralarda ben genç kızlığa adım atmaya başlamıştım. Aklımda kaldığı kadarı ile orta 2’ye gidiyordum. Bir akşam oda kapımın zorlandığını duydum. Yataktan kalktım. “Kim o?” dedim. “Benim kızım, kapıyı aç.” diyen üvey babamın sesiydi. “Ne var?” dedim, “Kibritim orada, onu alacağım.” dedi. Sağa sola baktım, kibrit yok. Şüphelendim. Zaten bazı konuları yavaş yavaş anlıyordum. Annemin duyabilmesi için yüksek sesle “Burada kibrit yok!” dedim ve tahmin ettiğim gibi annem duyarak geldi. “Ne işin var senin burada?” diye ona çıkıştı. Buna benzer birkaç olay daha oldu sonradan. Üvey babamın benimle ilişki kurmak istediğini anlamıştım. İlk defa kendimi kadın gibi hissediyordum.

Yeşilçam’a Merhaba

Orta okulu bıraktıktan sonra can sıkıntısını giderebilmek için LCC mankenlik okuluna gittim. Diploma aldıktan sonra amacım mankenliğe devam etmekti. Fakat şans sinemadan yana açıldı. Bir filmcinin vasıtası ile Yeşilçam’a girdim. İlk rolümün seks sahnesi olduğunu bilmiyordum. Sonradan öğrendim ve inceldiği yerden kopsun diyerek devam etmeye karar verdim. “Ölüm Savaşı” adında bir yapımdı. Çekim normal devam ediyordu. Bir ara “Üstünü çıkar, sutyenle kal.” dediler. Çıkarttım. Sonra bir şişe kanyak geldi. “Bir yudum al açılırsın, rahat edersin.” dediler. Ona da “olur” dedim. Ne derseler kabul ediyordum. Çok hevesliydim. Daha sonraki filmlerde ben soyundukça fiyatım arttı. Sonunda da çırılçıplak duruma geldim. Seks filmlerinin çekimleri öncesinde çok cazip teklifler yapılıyor. Ücret soyunma sınırına göre ayarlanıyor ve ne kadar soyunursan ücret yükseliyor. Bir de “Ünlü Yıldızlar bile bu yoldan zirveye çıktı.” diyorlar. “Sen de öyle olacaksın.” diyorlar. Onlar böyle konuştukça açıl açılabildiğin kadar. İlk filminden 5.000 TL, son filmimdense 60.000 TL aldım.

22 film yaptım. On üçüncüden sonrakiler tamamen anadan doğmaydı. Tabii ki bu arada bol bol sevişme sahneleri ve gittikçe daha cüretkar planlar çekiliyordu. Artık “jön” dedikleri figüranlarla anadan doğma sevişiyordum filmlerde.

Bir süre, edep yerime enli flasterden bant yapıştırdılar. Çekim sırasında yararını gördüm. Rejisör, bant görünmesin diye kameranın zaviyesine dikkat ediyor, bu da filmleri adi çıplaklıktan bir dereceye kadar kurtarıyordu.

İlk filmim “Ölüm Savaşı”ndan son filmim “Gece Yaşayan Kadın”a kadar bakire idim. Bu nedenle çevirdiğim hiçbir filmimde gerçek cinsel münasebet sahnesi olmadı. Kadınlığa geçişim seks filmlerinin yasaklanmasından sonradır. Yani anlayacağınız tüm bu porno-erotik filmleri “kız oğlan kız” olarak çevirdim. Bu gerçeği, tarihi belli hastane raporu ile de belgeleyebilirim.

Açıkçası bu filmler konusu ve çekimi ile estetik, erotik hiçbir düşünce taşımayan, yalnızca cinsi münasebet detaylarının sergilendiği filmlerdi.

Bir filmde, -galiba “Cemile’nin Kaderi” isimli olacak- üç beş erkekle bir grup seks sahnesi vardı. Soyundum yatağa girdim. O sırada rejisör figüranlara sıkı sıkı tembihliyordu: “Dilber bakiredir, dikkatli olun!” diye. Bu lafın üzerine herkes kahkahalarla güldü. Çünkü kimse inanmamıştı.

Çekim Sırasında Hiç Orgazm Olmadım

Bir sinema aşkım, bir de paraya ihtiyacım vardı. Bu nedenle porno film çeviriyordum. Sevişme sahnelerinde zevk almama imkan yoktu. Bir filmde şöyle bir olaya tanık oldum. Daha önce fotoromanlarda oynamış bir erkek arkadaş getirdiler. O güne kadar seks filmlerinde oynamamış biriydi. Seks sahnesinin yarısında rejisör: “Dışarı kadar çık ve tekrar gel!” dediğini duydum. Dönüp baktığımda mayosu ıslanmış, yani karşımdaki orgazm olmuştu.

Ve Gerçek Seks Yaşamım

Porno film yıldızı olduğum için kimse kız olduğuma ihtimal vermiyordu. Son filmimi çevirdikten sonra bir erkekle yemeğe çıktım ve onunla yattım. Kız olduğumu söylediğimde dalga geçtiğimi zannetti. Artık sabrım taşmıştı. Bekaretimi o gece, bir zevk anında değil, sırf bu konu kapansın diye verdim. Şimdi kesinlikle bildiğim bir şey var. Seks hayatımı sinema çok olumsuz yönde etkilemiş. Bir erkek arkadaşımla beraber aşk yaparken birdenbire gözümün önünde rejisörü görür gibi oluyorum. Karşımda durmuş “Stop!” diyor bana. Birdenbire kaskatı oluyorum. Tam orgazm olacağım sırada bütün zevkim kaçıyor. Bu tür psikolojik rahatsızlıklardan sanırım zamanla kurtulacağım. Sevişmeye konsantre olmam bir saati buluyor. Bu süre içinde Yeşilçam’ın görüntüsü ancak kayboluyor gözlerimden.

Teşekkürler 12 Eylül

12 Eylül’den sonra porno filmlerin yasaklanması hayatımı değiştirdi. Maddi yönden sıkıntıya düştüm ama huzuru buldum. Keşke bu işe başladığım sıralarda yasaklansaydı da ben bu kadar yıpranmasaydım. Bizdeki seks filmlerinde hiçbir zaman güzeli veremediler. Bir Emmanuel’i düşünün, bir de bizdeki filmleri. Biz, kadın erkek ilişkisinin anatomik detaylarını gösterme çabasındayken onlar estetiğin, sanatın doruk noktasını arıyorlardı. Kötü örnekler vermektense hiç vermemek daha iyi. İyi oldu yasaklandığı. Toplumun örf ve adetlerine aykırı saçmalıklara yer olmamalı sinemada. İnanın, samimi söylüyorum: Teşekkürler 12 Eylül…