Tag Archives: hasan yıldız

.::Bambaşkadır Yeşilçam’ın Vefası::. 

Sönmez Yıkılmaz ağabey hastanede ufak bir tedavi görüyormuş. O dayanıklıdır, soyadı gibi yıkılmaz. Hele bir de Yeşilçam’ın en vefalı en kadirşinas sanatçılarından Hasan Yıldız ziyaretine gelirse asla yıkılmaz! Var olun, hep sağlıklı olun… 

.::Değerli Sanatçımız Yılmaz Şerif Anlatıyor: ‘En büyük sıkıntımız bonoları kırdırıp geçinebilmekti. Maddi imkânı olan prodüktörler haricinde, Türkiye’de filmler bölge işletmecilerinin senetleri sayesinde çekilmiştir.’::.

Değerli sanatçımız Yılmaz Şerif‘le geçen ay çok kıymetli bilgiler barındıran bir röportaj gerçekleştirmiştim. Filmimin festival süreçlerinden dolayı ancak vakit bulup düzenleyebildim.

Röportajın gerçekleşmesine vesile olan değerli sanatçımızın oğlu İsmail Şerif‘e, ardından yılların birikimini bu kadar içten cümlelerle bizlere aktardığı için, Yılmaz Şerif ağabeye çok teşekkür ederim.

Keyifli okumalar…

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Sanata ilginiz hangi yaşlarda başladı?

1946 yılında Adana’da doğmuşum. Kendimi tanımaya başladığım yıllarım amcalarımın yazlık halk sinemasında mahalleli arkadaşlarımla gündüzleri saklambaç-topaç çevirme ve kovboyculuk oynayarak geçti. Yazlık sinema salonundaki tahta sandalyelere pek zarar vermeden oynardık. Akşamları ailece hangi film oynuyorsa onu izler, perdede görünen insanları perde arkasında zannederek onları arardım. Zaman içerisinde arkada kimsenin olmadığını ve yansımayla perdede oynadığını anladım. Oyuncu olacağım düşüncesi ilk kez yazlık sinemada başladı. Ev sinemaya yakın olduğu için her gece gider ve aynı filmi defalarca büyük bir keyifle izlerdim. 9-10 yaşlarında başlayan sinema aşkı beni oyunculuğa yönlendirdi.

2) Sinema kariyeriniz nasıl başladı? Hatırlıyorsanız, ilk set gününüzü anlatır mısınız?

1966-1968 döneminde Jandarma olarak vatani vazifemi yapmak üzere Diyarbakır’a gittim. Görevim şoförlüktü ve kademedeki arkadaşlara yardımcı olmak için her fırsatta onların yerine göreve ben giderdim. Niyetim şoförlüğümü geliştirmekti. Bir müddet sonra Lice Karakoluna görevli olarak gittim. Orada 7 adet atımız vardı. Arabanın gidemediği olay yerine atlarla gidildiği için ben hep karakolda kalırdım. Bir gün komutanım karakola geldi ve benim uzaktan dalgın dalgın yürüdüğümü görünce yanına çağırdı. Nedenini sorunca “Komutanım ben terhis olunca oyuncu olmak istiyorum, izin verirseniz ata binmeyi öğrenmek ve ben de sizlerle birlikte göreve gelmek istiyorum.” dedim. Amacım araba-at-silah  kullanmayı tam olarak öğrenmekti ve bunu anlatınca izin çıktı. 1968 yılında askerlik görevinden terhis oldum. Hedefim sinemanın kalbi olan İstanbul’a Yeşilçam’a gitmekti. 1968 yılının Eylül ayında İstanbul’a geldim. Yeşilçam sokaklarında dolaşmaya başladım. Zaman içerisinde Yılmaz Atadeniz’le tanıştım ve ilk kez Yılmaz Atadeniz’in yönettiği ‘Çakırcalı Mehmet Efe’ filminde oynadım. Filmde Kartal Tibet, Hülya Darcan, Yılmaz Köksal, Atilla Ergün, Reha Yurdakul, Süleyman Turan, Mehmet Ali Akpınar ve ben Yılmaz Bora...

*Fotoğrafı büyütmek için üzerine tıklayınız.

Bir sohbet anında Yılmaz Köksal ağabeyle konuşurken adımı soyadımı söyledim; zira gerçek adım Selami Yılmaz Göksal. Sinemada Bora soyadını kendime yakıştırmıştım. Yılmaz ağabeyde şakayla karışık ‘Ben Yılmaz Köksal, sen Yılmaz Göksal… En iyisini yapıp değiştirmişsin…’ dedi. Setin ilk sahnesinde Kartal Tibet’in arkadaşlarından birini oynuyorum. Kostüm Efe kıyafeti bu arada heyecandan dizlerim titriyor. Allah’tan film boyunca tek lafım var o da: “Efem burada da geçit yok.’’ Birbirinden usta oyuncularla oynamak onlardan bir şeyler öğrenmek için tüm boş vakitlerimi kamera arkasında onları izleyerek geçirirdim. Bu arada o repliği söylerken dizlerimin bağı çözüldü o anı ömrüm boyunca unutamam

7 filmde Yılmaz Bora olarak oynadım; Ringo Vadiler Aslanı, Zorro, Zorro Kamçılı Süvari, Ebu Müslim Horosani, Malkoçoğlu Akıncılar Geliyor, Osmanlı Kartalı… Rollerim dikkat çektiği için Amber (Kanlı Beşik) filminden sonra Yılmaz Şerif olarak başrollere kadar geldim. O sıralar moda olan cep fotoromanlarında da oynadım.

3) Ardı ardına oynadığınız filmlerde ne tür zorluklarla karşılaştınız?

Öncelikle sıkıntımız bonoları kırdırıp geçinebilmek ve kostüm almaktı. Dönem filmleri hariç diğer filmlerde tüm oyuncular role göre giyinirlerdi. Bir minibüs üstünde valizlerimiz hepimiz aynı arabada mekâna hareket ederken tek düşüncemiz kıyafetlerimizi kırıştırmamak ve bir an önce mekâna varmaktı. İnanıyorum ki tüm Yeşilçam emekçileri benim gibi düşünüyordur. Aklımıza ilk gelen şey mekâna yakın bir kahvehane olsun da sıcak çayımızı içelim. Çok zor şartlarda çekimler gerçekleştiriyorduk. Her şeyden önce 35’lik siyah-beyaz veya renkli filmler dışarıdan geliyordu ve pahalıydı. Özellikle film yakmamaya dikkat eder, elimizden geldiğince provaları çok yapardık. Kavga sahneleri dâhil tek çekimde işi bitirirdik. Sufle ile oynardık ve sonradan seslendirme yapılırdı. Dolayısıyla zorluklar para, kostüm ve film yakmadan oynamaktı. En büyük keyfim dublajdan sonra filmimi stüdyoda izlemek olurdu. Afişler ve lobiler basılır Türkiye genelindeki işletmelere gönderilirdi. Bazı filmlerimde galalara gider orada sahneye çıkıp halkın soracağı soruları cevaplardım ve bu en büyük mutluluğum olurdu. Sinema oyuncusunun özü sevdası aşkı seyirciden aldığı alkıştır.

4) Çalışma disiplini açısından kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydunuz yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyor?

Yaptığımız işin milyonlarca seyirciyle buluşacağı ve o dönem Türkiye genelinde yazlık ve kışlık sinemaların 3.000 adet olduğunu düşünürsek özellikle sinemaların en az 1.000 veya 1.500 kişilik kapasitelerde olması bana göre her filmin kalabalık kitlelere hitap etmesi işimize disiplinli çalışmamız gereğini verirdi. Başarı, işi sevmek ve disiplinli çalışmayla kazanılır. Oynadığım her filmde bana verilen karakteri canlandırabilmem için senaryoyu defalarca okur, kafamda sahneleri canlandırır ve sete öyle giderim. Senaryodaki karakterlere uygun oyuncular seçilir, dolayısıyla kimse o karakterin dışına çıkamazdı. Her senaryoda farklı karakterleri oynamak mecburiyetinde olduğumuz için insanları etüt eder ve o karaktere göre beyazperdede canlandırırdım. Her filmde kendimi farklı bir karakter olarak görür ve mutlu olurdum.

*Fotoğrafı büyütmek için üzerine tıklayınız.

5) İzleyicilerimiz sizi ağırlıklı olarak hareketi bol filmlerden tanıyor. Oynadığınız önemli filmlerle ilgili anılarınızı ve sizin için ne ifade ettiklerini anlatır mısınız?

O dönemlerde bana verilen roller dram-avantür ve macera filmleri idi. Birkaç film hariç; Örneğin ‘Oku / Beşikten Mezara Kadar’ adlı bir köy öğretmenini oynadığım film, beni ilk okul yıllarıma götürdü. Çekimlere başlamadan önce tanıdığım öğretmen arkadaşlarımdan gerekli bilgileri alıp sete öyle gidiyordum.

‘Son Duanı Et’ isimli filmde bol kavga ve entrika vardı. Osman Fahir Seden yönetiminde Figen Han ve Eşref Kolçak’la beraber oynamıştım. Polislere yakalanmamak için bir evin balkonundan atlamam gerekiyordu. Kamera hazırdı ve bana komut verildi. Koştum balkonun kenarından kendimi yere bıraktım ama havada pantolonumun arası sökülmüş farkında değildim. Role kendimi epey kaptırmıştım… Osman Ağabey ‘stop’ demeye kalmadan ayaklarım yere değdi. ‘Hayırdır hocam?’ dedim, ‘Stop dediniz?’. Osman F. Seden gülerek ‘Yılmazcığım aynı pantolondan yedeğin var mı?’ deyince şaşırdım. ‘Yok hocam…’ dedim. ‘Mola…’ dedi, ‘Hemen Yılmaz’ı en yakın terziye götürün, pantolonu diksinler…’ Tabi en kısa zamanda sete kaldığımız yerden başladık.

Bir gün sete Tanrıdağ Film’den bir arkadaş geldi. Yönetmenle konuştuktan sonra yönetmen bana “Yılmaz arkadaş bir film teklifi için gelmiş sana, mola veriyorum git görüş” dedi. Tanrıdağ Film bol yılanlı ‘Şahmeran’ filmini çekecekmiş. Yılanların şahını oynayan kadın yılanlarıyla şov yapan birisiymiş. Benimle çalışmak istediklerini, eğer teklifi kabul ediyorsam akşam büroya gidip yılanlı kadınla tanışmamı ve uygun görürsem kontrat imzalamamı söyledi ve gitti. Tanrıdağ Film’e gittiğimde Melahat Gürses ve yönetmen Rahmi Kafadar karşıladı beni. Konuyu kısaca anlattılar. Birazdan yılanlı kadının gelip benimle tanışacağını söylediler. Bir müddet sonra isminin Semra Özgen olduğunu öğrendiğim hanımefendi geldi. İşin ilginç yanı görüşmeye beline yılanı dolayıp gelmesiydi. Kısa bir tanışmadan sonra anladığım bu rolü benden başka kimsenin kabul etmediğiydi. Melahat Hanım ikimizin uyumlu olduğunu söyledi. Yılanların sahibesi şöyle bir bana baktı ve dedi ki “Bu gördüğün en küçük Boa yılanı, daha büyükleri de var. Sen korkmayacak mısın benimle ve yılanlarla oynamaktan?’ Güldüm. ‘Siz korkmadığınıza göre benim korkmama bir neden yok.’ dedim. ‘Ben yıllardır yılanlarla şov yapıyorum ve şerbetliyim yılanlara karşı…’ dedi. Bir anda aklıma geldi, ‘Ben de aşureliyim…’ dedim. Gülüştük. Neticede 45 gün içerisinde ‘Şahmeran’ filmini bitirdim. Yeşilçam yıllarındaki anılarım ve farklı çalışmalarım kurutulmuş bir buket çiçek gibi anılarımda yer alır. Yaşanması gerekeni yaşadık… Ne mutlu ki o günleri görebildim ve bugünlere gelebildim. Geçmiş, geleceğin kılavuzudur.

6) Usta bir oyuncu olarak, “keşke oynamasaydım” dediğiniz ve “keşke o filmde ben de oynasaydım” dediğiniz filmler var mı?

Yeşilçam’da ‘keşke’lerim o kadar çok ki… Önceliklerim arasında maddi imkânsızlıklar yüzünden oynadığım 3 filmim ilk sırada yer alır.

Bunun yanı sıra aynı filmde rol almak istediğim oyuncu arkadaşlarım da var. Ama ne yazık ki kısmet olmadı. Bazen kendime sorarım acaba; ‘Keşke’siz bir hayat var mıdır?’ diye. Şimdi 1974 yılına dönmek istiyorum. Unutamadığım en önemli keşkem; İtalyan yönetmen ve yardımcıları Türkiye’ye, ‘Tom Braks-Üç Otuz Para’ filmini çekmek için bulunduğumuz platoya gelmişler. Dikkatimi çekti kendi aralarında bize bakarak bir şeyler konuşuyorlardı. Mola verdiğimiz için dinleniyorduk. Aralarından bir kişi yönetmenimizin yanına gelerek aralarında bana bakarak bir şeyler konuştular. Sonra yönetmenim bana seslendi “Yılmaz oğlum arkadaşlar İtalya’dan gelmişler, dikkatlerini çekmişsin seninle konuşmak istiyorlar yanlarına bir gidiver” dedi. Yanlarına gittiğimde yönetmen dedikleri arkadaş bir müddet bana baktı ve sonra İtalyanca yanındakine bir şeyler söyledi. Beni tanıştıran arkadaş “Yönetmenimiz fiziğini ve gözlerini çok beğendi, eğer imkânın var ise seni İtalya’ya davet ediyor. Bir müddet kurs aldırdıktan sonra seni kovboy filmlerinde oynatmak istiyor…’ dedi. Hayatım boyunca alacağım en güzel teklifti ama ne yazık ki mutluluğum kısa sürdü. Zira o dönemlerde elimize nakit para çok az geçiyordu. Maddi imkânsızlıklardan dolayı gidemedim. İşte benim hayatımdaki en büyük ‘keşke’lerimden biri… İşin tuhafı, çekmiş olduğumuz bu kovboy filmi ne yazık ki yarım kaldı. Hatıra olarak o filmin çekimlerden birkaç fotoğrafımdan başka hiçbir şey kalmadı.

7) Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Yeşilçam’da hiçbir film o güzel, iyi niyetli, mert Üçüncü Adamlar olmasaydı çekilemezdi. Ama ne yazık ki o güzel insanlar hak ettikleri değeri göremediler. Hayatlarının  en güzel yıllarını Yeşilçam’a veren arkadaşların çoğuyla ayrı filmlerde bir araya geldiğim için oynadıkları filmlerde yaptıkları fedakârlıkları inkar edemem. En iyi yumruk atan veya alan, en iyi düşen, en iyi dövüşen ve verilen rolleri hakkıyla oynayan o güzel insanlar ne yazık ki yaşlılıklarında mutlu değillerdi. Düşünebiliyor musunuz, sen ömrünü Yeşilçam’a ada ve karşılığında vefasızlık gör. Onlar ki oynadıkları her filmde ellerinden gelenin fazlasını vererek kan ter içinde rol yaparak ve bu zorluğa rağmen bana mısın demeden mutlu mesut evlerinin yollarını tutmuşlardır. Ne yazık ki günümüzde o güzel insanların kapılarını çalan hal hatır soran sizden başka kimsenin kalmamış olması aslında üzüntü verici. Onların bekledikleri sadece bu… Aramızdan ayrılan Üçüncü Adamlar da böyle vefasızlıktan, ilgisizlikten, bakımsızlıktan Yeşilçam’a ve hayata veda etmişlerdir…

8) Türk Sineması’nın dününü ve bu gününü değerlendirir misiniz? Sizce sinemamız neredeydi, şimdi nerede?

Dünü Yeşilçam’dır… O yıllarda çekilen renkli ve siyah beyaz filmler ne yazık ki para ve teknoloji bakımından imkânlar kısıtlı olmasına rağmen kaliteli oyuncular ve Üçüncü Adamlar sayesinde Türkiye genelinde halkımız tarafından alkışlarla izlenmiştir. Maddi imkânı olan prodüktörler haricinde, Türkiye’de bölge film işletmecilerinin senetleri sayesinde filmler çekilmiştir. Hatta aldığımız senetleri kırdırır geçimimizi  sağlardık. Senetler eksik kırılırdı ama Yeşilçam’ın dününde sinema aşkı ve disiplini ön plandaydı. Hiçbir oyuncu aldığı ücretin az veya çok olmasını önemsemezdi, oynadığı filmlerin iş yapması alkış alması onların en büyük mutlulukları olurdu. İşte bu inançla Üçüncü Adamlar her zaman Yeşilçam’da iş bulabildiler. Dün olmasaydı bugün olmazdı. Bugüne geldiğimizde dizi-film sektörü gelişmiş durumda. Televizyon kanallarına diziler çekiyorlar ve oynayan her oyuncu nakit parasını alabiliyor. Set imkânları olabildiğince rahat… Kostüm sıkıntısı, yemek sıkıntısı yok. Bu nedenle güzel imkânlar sonucu ortaya güzel diziler ve filmler çıkıyor. Ne mutlu ki bugünleri gördük ve bu sektörün içerisindeyim. Önemli olan dünü unutmamaktır.

9) Yılmaz Şerif olarak, hayal ettiğiniz yerde misiniz?

Hayalim Yeşilçam’da olmaktı; Oldum. Belirli bir yere geldim. Şükürler olsun ki bugün dizilerde ve filmlerde kendime yakışan rolleri  canlandırıyor ve ben de büyük tutkuyla bağlandığım oyunculuğa devam ediyorum. Tümay Özokur ajansım sayesinde yavaş yavaş tekrar tanınıp işime dört elle sarılıyorum. Allah’ın verdiği ömür boyunca, çalışabildiğim kadar setlerde olmak istiyorum. Umarım bu en son hayalim gerçek olur. Biliyor musunuz, sinema hayalin ta kendisidir! İşte bu düşünce içerisinde var olabilmek için çalışıyorum ve bundan çok keyif alıyorum. İyi ki Yeşilçam’dan sonra böyle güzellikler görebildim ve bu güzelliklerin içerisindeyim.

10) Sitemiz aracılığı ile bu mesleği yapmak isteyen okuyucularımıza söylemek istedikleriniz var mı?

Mesleğimiz bir sevda işidir. Çok sevmek lazım… Bu konuda beni etkileyen atasözüyle devam etmek istiyorum; Sabır en büyük ilaçtır, başlangıcı acı sonu tatlıdır.

Oyunculuk sabır işidir. Öncelikle sabırlı olmasını öğrenmek gerekir. Yaşı ne olursa olsun yetenekli ve güzel insanlara sektör her zaman kapılarını açar. Yeter ki içinizdeki kabiliyeti dışarı yansıtmasını bilin. Günümüzde ders veren eğitim kurumları ve özel yerler var. Kamera önü oyunculuk, senaryo okuma teknikleri, dövüş sanatları gibi oyunculuk için gerekli olan dersler verilmektedir. Eğitimli olarak mesleğe adım atarlarsa ve yetenekleri varsa neden olmasın? Cümlenin başında vurguladığım sabır, burada meyvesini verir. Tüm oyuncu olmak isteyenlere başarılar  diliyorum.

Değerli Erhan kardeşim, bu vesileyle geçmişten günümüze kadar Yeşilçam’a emek veren ve aramızdan ayrılan güzel insanlara Allah’tan rahmet, yaşayanlara da sağlık, mutluluk ve huzur dolu yaşamlar diliyorum.

Üçüncü Adam sayfanızı candan kutluyor, başta siz olmak üzere, emeği geçen her dosta saygı ve selamlarımı sunuyorum.

Sayfanız hep canlı kalsın

Hoşça kalın

_________________

Yılmaz Şerif

14.10.2016 / Mersin

 

.::Akşam Gazetesi Almayı Unutmayın::. 

.::Yeşilçam’dan Özçekim Var::. 

Hasan Yıldız ağabey öylesine güzel çekmiş ki, paylaşmadan edemedik… 🙂 

Hasan Yıldız – İhsan Gedik 
Vapurda, otobüste, metroda aramızdalar. Öyle güzel kötüler ki… 🙂 
Selam olsun size gerçek sinema emekçileri!​

.::Fotoğraflar ve An’larla Hakkı Kıvanç’ın Cenaze Töreni: Bir Sinema Emekçisini Daha Unutulmazlar Arasına Uğurladık!::.

Tarih: 30 Ocak 2015 / Saat 11:20

Telefonum çaldı. Arayan Süheyl Eğriboz ağabeyin oğlu Yaşar Eğriboz‘du. “Erhancığım selamlar… Yahu, sana kötü bir haberim var. Az önce anneme telefon etmişler, Hakkı (Kıvanç) ağabeyi kaybettik…”

Kalakaldım. Birbirimize baş sağlığı diledikten sonra telefonu kapattık. Bir süre oturup düşündüm. Daha birkaç hafta önce telefonla aramış, halini hatırını sormuştum. “İyi olmaya çalışıyorum evladım…” demişti. Sesinden yorgun olduğu anlaşılıyordu. 50 küsür senesini sinemaya vermiş bir sinema emekçisi, elim bir hastalıkla mücadele ediyordu. ‘Biraz daha dinlensin, toparlansın, elini öpmeye giderim.’ diye düşünüyordum, olmadı. Hakkı Kıvanç ağabeyi kaybetmiştik.

İki sene önce, TRT Belgesel kanalı için hazırlamış olduğum Üçüncü Adamlara Dair adlı belgeselin 2. Bölüm konuğuydu kendisi. 2013 yılından beri bir dizi aksilik yaşayan projemiz, 2014-Haziran ayında devam bölümlerinin yayınlanması adına kanaldan talep edilmişti. Çektiğimiz 6 bölümü de kanala teslim ettiğimiz günlerde aramızdan ayrıldı Hakkı ağabey… Kendi bölümünü izleyemeden, sessiz sedasız bir şekilde gitti… Süheyl ağabey bölümünü izlemiş, çok beğenmiş, üzerine saatlerce konuşmuştuk. Keşke o da izleyebilseydi de üzerine konuşabilseydik…

Hakkı ağabeyin vefat haberini aldıktan sonra tüm yaşadıklarım, Süheyl ağabeyin cenaze günü yaşadıklarımın neredeyse aynısıydı. Aynı acı, aynı söylemler, cenaze namazının kılındığı Beyoğlu Ağa Camii‘nde, cenazeye gelmeyenlere, gelemeyenlere aynı sitemler… Bir çuval dolusu ‘keşke’, onlarca ‘iyi ki’ ve hala kulaklarımda çınlayan, göz dolduran hatıralar…

“Hakkı ağabeyin esas soyadı Güvenç… Şimdi Osman Seden’le film çekiyor Hakkı ağabey. Başrollerde Hakkı ağabeyle Nedret Güvenç. Ee Hakkı ağabeyin de soyadı ‘Güvenç’ dediğim gibi. Osman Seden diyor; Bir sinemada iki ‘Güvenç’ olmaz… Senin soyadın ‘Kıvanç’ olsun. İşte Hakkı ağabeyin soyadı o günden sonra ‘Kıvanç’ oluyor.”  

Şimdi kulağımda çınlayan bu anıyı kim anlattı hatırlamıyorum ama o gün buna benzer onlarca set anısı dinledim. Cenazeye gelenlerle merhabalaşmalar, hal-hatır sormalar derken cenaze namazı kılındı ve Hakkı ağabeyi Beyoğlu-Kulaksız Mezarlığı’na defnettik… Yadigar Ejder’e yakın bir aile mezarlığına… Yine ağladık, yine üzüldük ve yine bir sinema emekçisini unutulmayanlar arasına uğurladık.

Şimdi sizleri, Hakkı Kıvanç ağabeyin cenaze töreninden fotoğraflarla ve an’larla baş başa bırakıyorum…

Ruhun şad olsun Hakkı Kıvanç!

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Cenaze töreni öncesi Beyoğlu-Gazeteci Erol Dernek Sokağa geldiğimde, çektiğim ilk fotoğraf… Hasan Yıldız ağabey, eski yapımcılardan Şahin Koçak, emektar kavgacı karakter oyuncularımızdan İhsan Gedik, Hasan Uçar, Hasan Demircan ve eski prodüksiyon amiri Mehmet Gülen (Tokmak Mehmet) çay içerken eski günleri yad ediyorlardı. Bir süre beraber sohbet ettikten sonra müsaadelerini isteyip, sokağın içindeki diğer bir kahveye gittim.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Serdar Gökhan ve Tuğrul Meteer de cenazeye gelmişlerdi. Sokaktaki tüm sinema emekçileriyle az önce olduğu gibi onlar da eskileri yad edip, onlarca anı anlattılar. Şartlar, zorluklar, acılar, üzüntüler ve sevinçler konuşuldu.

Çok geçmeden yanımıza koltuk değnekleri ile Selahattin Geçgel (Godzilla) ve Necdet Kökeş ağabey geldi. Selahattin ağabey, “Geçenlerde araba çarptı… Ucuz atlattık…” diye anlatmaya başlayınca, Serdar Gökhan “Arabaya bir şey oldu mu peki ağabey? Sen eski topraksın, Godzilla’sın! Sen arabadan haber ver!” dedi ve birden gülmeye başladık. Sokaktaki o hüzünlü hava bir an olsun dağılmıştı…

5-10 dakika sonra camiye doğru yürümeye başladık. Avlu kalabalıktı. Hakkı ağabeyin ailesi ve akrabaları ile onlarca sinema emekçisi gelmişti cenazeye. Herkes önce kederle tokalaşıp birbirine sarılıyor, ardından da ‘Ne yaptın? Nerelerdesin? Gözükmüyorsun?’ gibi sorularla özlem gidermeye başlıyordu. Emektar sinema sanatçılarının cenazelerinde sıkça rastladığım bir durumdu bu. Öyle anlara tanık olursunuz ki, birileri bir köşede göz yaşlarını silerken, iki eski dost gülümseyerek birbirine sarılıp koyu bir muhabbete başlayabilir. Yani bir cenaze töreninin beraberinde getirdiği ‘hüzün’, ‘ayrılık’, ‘ölüm’ gibi onlarca duygunun unutulup, cami avlusundaki törenin ‘eski dostların görüşme merasimi’ne dönüşmesine tanık olabilirsiniz. Eski günlere duyulan özlemin, ölümün hüznünü yendiği tek yerdir bir sinema emekçisinin cenazesi…

*Fotoğrafa tıklayarak büyütebilirsiniz.

Kalabalık içerisinde tanıdık-tanımadık herkesle selamlaşıp baş sağlığı diledikten sonra, aklımın bir kenarında yukarıda yazdığım duygularla, soldaki fotoğrafı yakama iliştirdim. Hakkı ağabeyin cenazesinin başına dikildim ve bir süre düşündüm. Gözümün önünde, Türk sinemasının belki de en çok set görmüş oyuncularından biri yatıyordu. Oynamadığı baş kadın-erkek oyuncu kalmamıştı. Çalışmadığı yönetmen yoktu. Sinemamızın her dönemine şahit olmuş, her dönemine büyük emekler harcamıştı…

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Yukarıdaki iki fotoğrafta Hakkı Kıvanç’ın kızını, oğlunu ve torununu görüyorsunuz. Cenazeye gelen tüm sanatçılarla yakından ilgilenip, taziyelerini kabul ettiler. Oğlu ile gerçekleştirdiğim kısa bir görüşmede: “Son zamanlarda çok çökmüştü. Acı çeker hale gelmişti. Şu an çok üzgünüz. Son iki ay her gün babamızı acı içinde görünce kahroluyorduk. Sinemaya yıllarını verdi, sağ olsun dostları, sevenleri onu yalnız bırakmadı…” dedi. Siz değerli okurlarımızın selamını ve baş sağlığı dileklerinizi de kendisine ilettim.

Ardından avluda bir hareketlilik oldu. Sinemamızın usta yapımcılarından Türker İnanoğlu‘nun ağır adımlarla cami avlusuna girdiğini gördüm. Çelenk yollamakla kalmamış, bir de cenazeye gelerek Hakkı ağabeyin ailesine ve yakınlarına baş sağlığı dileklerini sunmuştu. Avludaki birçok kişinin ‘Vay be… Helal olsun…’ dediğini hatırlıyorum. Helal olsun Türker İnanoğlu…

Sinemamızın kavgacı karakter oyuncularından Ali Ateş de cenazedeydi. Yanıma gelip elimi sıktı ve ‘İyi ki varsınız siz…’ dedi. Ne demek istediğini bir an anlayamadım. ‘Üçüncü Adam siz siniz değil mi?’ dedi, ‘Evet…’ dedim. ‘Çok yaşayın…’ dedi ve ‘Elimden ne gelirse yaparım… Anlat derseniz anlatırım, mutlaka haberleşelim…’ diye ekledi. Teşekkür ederek ellerinden öptüm. İlk fırsatta görüşmek dileğiyle, iletişim adreslerimizi aldık ve tekrar Hakkı ağabeyin cenazesinin başına geldim.

Yukarıdaki fotoğraf, Hakkı ağabeyin cenazesinin olduğu gün sanal ortamda çok paylaşıldı. Hatta bazı sitelerde ve kişisel facebook hesaplarında cenazede sanki sadece 2-3 kişi varmış gibi bir algı uyandırıldı. Sizi temin ederim ki Hakkı ağabeyin cenazesi ‘haberi olan herkesin geldiği’ kalabalık bir cenazeydi. Elbette ki gözlerimiz birçok kişiyi aradı ama emin olun Hakkı ağabey o camiden yalnız uğurlanmadı. Yukarıdaki fotoğrafı çektikten bir süre sonra İhsan Gedik‘in yerine bir başkası geçti… Sonra bir başkası… Sonra bir başkası… Hakkı ağabeyin başını yalnız bırakmadık…

Cenaze namazının kılınmasının ardından işi olanlar ve sıhhati el vermeyenler aramızdan ayrıldı. Yaşar Eğriboz ağabey, Aytekin Akkaya, İhsan Gedik, Necdet Kökeş, Salih Eskicioğlu, Yusuf Çetin, Mehmet Yüksel, Hakkı ağabeyin sevenleri ve akrabaları ile Kulaksız Mezarlığı’na geldik…

Ufak bir parantez açmak istiyorum. Değerli sanatçı ağabeyimiz Aytekin Akkaya‘nın vefa ve samimiyetini hiçbir zaman unutmayacağım. Süheyl ağabeyin cenazesinde yan yana ağladık, bu cenazede de varlığı hepimize güç verdi. Bir de özellikle değinmek istediğim isim Necdet Kökeş ağabeydir. Yaşına ve fiziksel durumundan dolayı zorlanmasına rağmen merdivense merdiven, yokuşsa yokuş, çamursa çamur demeden son ana kadar tüm cenaze törenlerinde en önde yer almıştır kendisi… Vefa denilince, aklıma gelen bu iki değerli ismi ben unutmuyorum, lütfen siz de unutmayın değerli dostlar…

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Hüzünlü bakışlarla Hakkı ağabeyi defnettik… O an aklımdan vefat etmiş ve hasta yatağında yatmakta olan onlarca sinema emekçisi bir kez daha geçti. Kederlendim, içim çok yandı… Benim düşündüklerimi emektar kavgacı karakter oyuncumuz İhsan Gedik de düşünmüş olacak ki, -aşağıdaki fotoğrafta göreceğiniz üzere- dayanamayıp bir sigara yaktı. Mezarın bulunduğu onlarca merdiveni ve tümsekli yolları bastonuyla nasıl çıktığını görmeliydiniz. Belki de yıllarca kamera, şaryo, ışık taşıdığı o tepeleri düşünüyordu o an… ‘Eskiden…’ diyordu kederle…

İhsan Gedik Mezar Başında Necdet Kökeş ve Mehmet Yüksel Mezar Başında

Hakkı ağabeyi defnetmiştik. Hoca duasını okumuştu ve dağılıyorduk. İşte o an, yine Necdet Kökeş ağabey, Süheyl ağabeyin mezarına olduğu gibi, Hakkı ağabeyin mezarına da son suyu döküverdi… Dilediği gibi ağlayamadığı, üzülemediği her şeyi, o suyla birlikte, Hakkı ağabeyin mezarına bırakıverdi…

Bir ömür, burada bitti sevgili okurlarımız.

Sinemamız, 50 küsür yıllık gerçek bir emekçisini, bir ağabeyini kaybetti.

Başımız sağ olsun…

Huzur içinde yat Hakkı Kıvanç ağabey…

Sinemamıza kattığın tüm güzellikler için sana minnettarız…

22.02.2015 / Pazar

Üçüncü Adam

Erhan Tuncer 

.::Değerli Karakter Oyuncularımız Hasan Yıldız ve Ziya Özanlar, Selahattin Fırat’ı Evinde Ziyaret Etti::.

Türk sinemasının üç değerli karakter oyuncusu bir araya geldi ve bu güzel kareler ortaya çıktı. Bu güzel Türk sineması ruhunu kaybetmediğiniz için sizlere sonsuz teşekkürler…

Alttaki fotoğrafta Hasan Yıldız, Selahattin Fırat ve Ziya Özanlar, eski günleri yad ediyorlar…

.::Musa Mert Şahin, Sinemamızın Unutulmaz Kavgacılarından Mehmet Samsa’yı Anlatıyor::.

Sevgili Üçüncü Adam okurları merhabalar,

Bir süredir, sinemamızın emektar sanatçısı, unutulmaz kavgacılarından Mehmet Samsa’nın yeğeni Musa Mert Şahin beyefendi ile mail trafiği yaşamaktaydık. Sıkı bir takipçimiz olan Musa Bey ile başlarda merhabalaşmak ve tanışmak adına sürdürdüğümüz sohbetimiz, çok geçmeden böyle bir çalışma yapma yolunda ilerledi. Kendisi Mehmet Samsa’nın yeğeni olduğundan, dayısını sinemaseverler dostlara bir kez daha hatırlatma gereği duyduğunu bizlere bildirdi ve bu düşüncesi bizi çok duygulandırdı. Sinemamıza emek vermiş tüm kıymetli sanatçılarımız başımızın tacı olduğundan, Mehmet Samsa gibi bir değeri tekrar hatırlatmak, ona dair daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış bilgileri sizlerle paylaşmak, bizim gerçekten çok büyük bir onur ve mutluluk vesilesidir.

Bu çalışmamızın hazırlanmasında özverili çabalarından ötürü Musa Mert Şahin’e çok teşekkür ediyoruz. Kendisi yengesiyle ve Mehmet Samsa’nın en büyük yeğeni Mehmet Bakar beyefendi ile o kadar içten röportajlar gerçekleştirmiş ki, bizler okurken çok duygulandık…

Şimdi sizleri çalışmamızla baş başa bırakıyor, sinemamızın unutulmaz kavgacılarından Mehmet Samsa’yı, Musa Bey’in vesilesi ile bir kez daha rahmetle anıyoruz…

*Musa Mert Şahin’in hazırladığı fotoğraflarını logosuz olarak paylaşmayı uygun gördük. Üçüncü Adam’ın arşivinden kullanılan fotoğraflar logolu olarak yayınlanmıştır.

Musa Mert Şahin;

“Rahmetli dayım ölmeden önce Bursa’da yasardı. Mezarı da şu an Bursa’da. Boğazına aşırı derecede düşkün, haftada en az 3-4 sefer yemek olarak kebap yaptığını söylediler. Maalesef ki, diğer sanatçıların da basına gelen olay, her zaman da alkol kullandığını söylediler. Ben de duyduğumda şaşırdım. Zaten ölümü de alkolden oldu diyorlar. Her film çektiğinde, bütün akrabalarını arar, “Bugün film tamamlandı, bir kaç güne televizyonda olacak, ona göre takip edin…” diye bizlere haber verirdi. Biz de sabırsızlıkla beklerdik. Oyunculuğun yanı sıra, film senaristliği de yapardı.

Halamın söylediği bilgiye göre; Yengem dayımdan önce evlenmiş, boşanmış. Hiç çocuğu olmamış. Dayım da Antalya’ya bir filim çekimi için gittiğinde, otelde görmüş yengemi. O zaman yengem boşandıktan sonra, otelde temizlik işleri yapıyormuş. Otele film ekibi geleceği için yoğun temizlik önlemleri alınmış. Temizlik sırasında, -ekip otele gelince, dayım da odasına gitmiş- yengemi temizlik yaparken görmüş ve -film gibi işte- orada bir sevgi başlamış. Film çekimleri bitene kadar yengemle konuşup anlaşmışlar. Otelden yengemi almış ve hemen yıldırım nikahı kıymış. Aynı otelde de evlenmişler. Dayımın ilk ve tek hanımıdır yengem ve maalesef çocukları olmaz…”

Bahsi geçen olayı, Musa Mert Şahin’in röportajı ile, bir de Mehmet Samsa’nın eşinden dinleyelim;

“Ben otelde temizlikçi olarak çalışıyordum. Personele sinema ekibi ve birkaç film oyuncusu gelecek dediler. Aşırı ilgi ve temizlik vardı otelde. Ben de odaları temizlerken birden sinema ekibi geldi ve odadan çıkarken Mehmet (Samsa) ile göz göze geldik. O anda aşık olmuş, vurulmuş, sevmiş beni.

Ben ise ilgilememiştim. Hep önüme çıkardı arkadaşlık istekleri, ben reddederdim. Kendisini çekimlere giderdi. Odasına temizliğe geldiğimde bana yazdığı mektupları gördüm. Bazen yastığının üzerine, yatağının üstüne, masasının üzerine koyarmış. Ben de okurdum. Bana olan aşkını, sevgisini ve evlenme teklifini anlatmıştı. Ben de mektubu okumamış gibi yapar, geri yerine koyardım. En son, ben temizlik yaparken ekipçe geldiler. Kendisi otelin balkonuna çıkıp bana bağırdı; ‘Eğer evlenme teklifimi kabul etmezsen atlarım…’ diye. Otel güvenlikleri ve filmden ekip arkadaşları da geldi. O zamanlar Hayati Hamzaoğlu, Kadir İnanır, Cüneyt Arkın da vardı. Onlar da gelmişti. Beni ikna etmek için; ‘Aman yenge atlar falan, bu sefer filmimiz yarım kalır, gel kabul et…’ dediler. Ben de artık pes edip kabul ettim. O otelde de evlendik…”

Şimdi de Mehmet Samsa’yı, en büyük yeğeni Mehmet Bakar’dan dinleyelim. Musa Bey, kendisi ile oldukça samimi bir röportaj gerçekleştirmiş.

Mehmet Samsa’nın En Büyük Yeğeni Mehmet Bakar Anlatıyor;

“Ben Mehmet Bakar… Rahmetli Samsa’nın ablasının oğluyum. 1954 Gaziantep doğumluyum. İlk önce, kısa ve öz, kendisinin kişiliğinden bahsedeyim.

Kendisi çok iyi bir insandı. İnsanlara yardım etmeyi severdi. Yemez yedidir, giymez giydirirdi. Özellikle fakirlere yardım etmesini severdi. Yeğenlerinin arasında en çok beni severdi. Bunun sebebi de, kendisine çok benzememdi. Benzeme konusunda bir anımı anlatayım;

Rahmetli askere gitmişti. Belli bir zaman sonra izin kullanmıştı. Teslim olma tarihinde gitmeyince de asker kaçağı olmuştu. Polis ve askeri inzibatlar yanlışlıkla beni yakalamışlardı. Ne kimlik sorma, ne isim sorma olmadan askeriyeye kaçak asker diye götürülmüştüm dayımın yerine. Sonra kimlik tespitleri yapılınca geri saldılar beni. Bir de rahmetlinin cenazesinde beni tanımayan sinema artistleri beni hep dayım zannetmişlerdi. Cenazede bile “Samsa ölmemiş, burada…” demişlerdi bana…

Rahmetli dayım, ailenin 8 kardeşinin en küçükleriydi. Kendisi 1 Ocak 1951 Birecik doğumlu. 15 sene kadar Birecik ve Karkamış ilçelerinde yaşadı. Babası manavcılık yapıyordu. Daha sonra Bursa’ya taşındılar. Babasının yanında, manavda çalışmıştı. Bursa’dayken, askere gitmeden önce babasını astım hastalığından dolayı kaybetmişti. Kendisi askerliğini bahriyeli olarak İstanbul’da yapmıştı. Askerdeyken aile geçimini annesi ve ağabeyi sağlıyordu.

Askerden önce babasıyla beraber manav dükkanında çalışırken bir yandan da sporla ilgileniyordu. Spor yaşantısında Söröz Gençler Birliği’nde kalecilik yapıyordu. Aynı panterler gibi kaleciliği vardı. Maçları izleyen seyirciler ve takım arkadaşları kendisine hayrandı. Diğer kalecilere de ders verirdi. Kendi spor hocasıyla beraber Bursa Genç Takımı’na transfer olmuştu. O zaman da, ücret olarak kendisine bir keçi vermişlerdi. Daha sonra Kasımpaşa’da oynamak için İstanbul’a gelmişti. Kendisine takım için bir adres vermişlerdi, o da adresi bulamayınca pes etmişti. Orada spor hayatını sonlandırdı.

Kendisinden çok korkardım. Bir gün köyde, -kendileri de var- ben eşimle tartışmaya başladık. Odaya girip kapıyı kilitledim. Dayım da rahmetli, tartışma seslerini duyunca yanımıza geldi. Kilitli kapıya iki tekme attı, kırıldı kapı. Kapıyı kenara koydu, benim üzerime yürüdü. Bana kızdı… “Benim yanımda tartışma olmayacak, ona göre… Mutlu geçinin…” demişti. Ben de korkudan boynumu büktüm, “Tamam dayı…” dedim. Ama benim aklıma takılan, koskoca kapıyı nasıl kırdığıydı…

Sinema hayatına ise ilk olarak, -hatırladığım kadarıyla- Vatan ve Namık Kemal filminde başlamıştı. Ondan sonra sinemaya başlayınca -1969 yılında- ölümüne kadar sinema oyunculuğu, yönetmenlik, yardımcı oyunculuk, senaristlik ve dublörlük yaptı. Benim bildiğim, oynadığı filmlerde o zamanlar tehlikeli sahnelerde kendisinin dublörü yoktu. O tehlikeli sahnelerde elini, kolunu, belini, ayaklarını incittiği zamanlar bile olmuştu.

En son olarak Kahpe Bizans filminde oynamıştı. En yakın arkadaşı Mehmet Uğur’du. Kendisinin evi İstanbul’daydı. Evlilik hayatı da şöyle olmuştu; Aydın’da bir film için gittiklerinde, kaldığı otelde yengemle tanışmış, orada da evlenmişlerdi. Hiç çocukları olmadı. Antep’e Karakamış’a ailece, bizim yanımıza her sene –özellikle de Ramazan’da- gelirlerdi.

Bana da o zamanlar oyunculuk yapmamı söylemişti, ben kabul etmemiştim. Köyümüze geldiğinde, her akşam, Fırat’ın kenarında akşam yemeği olarak kuzu çevirme ve kebap yapardı. Boğazına çok düşkündü. Yakın çevrelerini yemeğe çağırırdı. Ramazan haricinde bu tür yaptığı yemeklerde arada bir alkol de kullanırdı. Kafası estiği vakit, annemi –yani ablasını- sorardı. Bazen de bakardık arabaya atlamış, gelmiş. Sülalemizde annemi ve babamı çok severdi.

Ayrıca ata binmeyi de çok severdi. ‘Emekli olunca at çiftliği kuracağım…’ derdi. Komşu köylerden atı olanlara rica eder, binerdi. Köylüler de zaten kendisini çok severdi.

Bir de köydeki annemlerin evinin bahçesinde, zamanında kendisinin diktiği bir ceviz ağacı vardı. Ağacın dalına su hortumunu koyar, geceleri suyu açtırır, su ağır ağır başından aşağıya dökülür, böyle serinlerdi. Bazen de bana söylerdi; ‘Hazırlan, hemen geliyorum…’ derdi. İşte köye her gittiğimde o ceviz ağacını görürüm… O günler gelir aklıma…

Yıl 1996… Benimle konuştuğunda, ‘Köyümüzde film çekeceğiz, ona göre… Ekibimle geleceğim, bize yatacak yer ayarla…” demişti. Ekibiyle beraber geldi hatırladığım kadarıyla. Yılmaz Köksal, Sırrı Elitaş, İbrahim Kurt, Ali Güney ve Hasan Yıldız da gelmişti. O filmde, benim de emeğim çok. Rahmetli dayım, babamı da oynatmıştı. Film bittikten sonra oyuncular gittiler, kendisi birkaç gün daha kaldı köyde. O birkaç gün de annem –yani ablası- rahatsızlanmıştı. Antep’e hastaneye kaldırmıştık beraber. Ben annemin yanında kaldım hastanede, kendisi köye dönmüştü. Köy yolunda ufak arabasıyla bir kaza da geçirmişti.

Ve seneler geçti…

Temmuz 2001 yılında babamı kaybettim. Kendisinin eniştesi yani… Çok severdi babamı. Babam için tek başına geldiği bile olmuştu köye. O zamanlar bütün cenaze masraflarını bile kendisi karşılamıştı. İşte bu da köye son gelişiydi. Kim bilebilirdi ki, kendisi de 5 ay sonra Hakkın rahmetine kavuşacak… Ölümü ise evinde oldu. Yüksek tansiyondan dolayı beyin kanaması geçirmişti. İstanbul’da en samimi arkadaşı vardı, Sedat Özsu… Yengem hemen ona haber vermiş ve beraber hastaneye kaldırmışlardı. 3-4 gün kadar yoğun bakımda yattı. Cüneyt Arkın da o zamanlar muayene için yanına gelmişti. Ben de buradan hemen İstanbul’a gittim. Yoğun bakımda gördüm en son kendisini. Sinemadan arkadaşları da ziyaretine gelmişlerdi. Başlarda bahsettiğim gibi beni Samsa zannederlerdi.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Benim geldiğim günün akşamına vefat etti. O gece kaldı, sabah Bursa’ya götürdük kendisini. Vasiyeti vardı, özellikle bana söylerdi; ‘Ölürsem beni babam ve annemin mezarı üzerine gömeceksiniz…’ derdi. İsteğini yerine getirdik ve Bursa-Emir Sultan Camii’nde ikindi namazından sonra toprağa verdik.

Yine sinema arkadaşları kendisini yalnız bırakmadılar…

Bana kalan yadigârları; birkaç aile fotoğrafı, ehliyeti, film kasetleri ve SODER Sanatçılar Ansiklopedisi…

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Erken yaşta kaybettik… Elbette ki ölüm Allah’ın emri… Kaybetmemizden yıllar sonra bile özlüyoruz. Beni gören akrabalarım ‘Aynı dayın olmuşsun… Seni görünce Samsa aklımıza geliyor…’ diyorlar. Kendisini çok özlüyorum…

Kendisi hakkında son bir anımı anlatayım;

Hiç unutmuyorum, bir gün -1987 ve 2001 yılları arasında olması lazım, tam senesini hatırlamıyorum- ‘Mehmet Samsa öldü…’ diye gazeteye resim ve yayın verdirilmiş. O günün gazetesini gördük ve çok şaşırdık. Çok üzüldük… Telefonla ararız bakan olmaz… Birkaç yakın arkadaşına sorarız, bazıları bakmaz telefona, bazıları ‘Doğrudur…’ der… Yani onlara o kadar tembihlemiş ki…

Daha sonra öğrendik ki, akrabalarına, özellikle de bana, ‘Öldü…’ diye şaka yapmış… Ölmediğini, şaka olduğunu anlayınca sevindik. Bir hafta sonra pat diye geldi, o günün gazetesini bana vermişti…

Keşke şimdi tekrar şaka olduğunu söylese, tekrar çıkıp gelse…

Anılarını tazelediğiniz için, tekrar bana yaşattığınız için, kendisini unutmadığınız, hatırladığınız için ve böyle bir çalışma düşündüğünüz için, çok çok teşekkür ederim… Allah yolunuzu açık etsin. İşinizde başarılar dilerim.”

Mehmet Bakar

Bu güzel çalışmaya bir katkı da bizden olsun. Sinemamızın en önemli dublörlerinden ve kavgacılarından Mehmet Uğur ağabeyimiz ile yakın zamanda belgesel çalışmamız adına yapmış olduğumuz bir söyleşide, Şener Şen’in ‘Aşık Oldum’ filmine ait bir anı anlatmıştı. Bu anıda, Mehmet Samsa ile aralarındaki kadim dostluğu görmek mümkün;

Mehmet Uğur:

Şimdi bir daha anlatayım size; Şimdi Şener Şen, kırmızılı kadın diye bir film çeviriyor… Altıncı kattan atlayacak bir adam lazım… Benim de, rahmetli bir arkadaşım var Samsa… Mehmet Samsa… O da yapımcıydı, film falan çekerdi… Bizim de 1 kutu filme ihtiyacımız var, film çekeceğiz… Ama o kutu filmi bulamıyoruz… O sırada, Yılmaz Kanat diye bir arkadaşımız, yapımcı, Arzu Film’in sahipleri bunlar… “Ya Mehmet, gelsene buraya…” dediler. “Buyur ağabey…” dedim. “Yahu, bize 6. kattan atlayacak bir adam lazım, yapar mısın?” dedi. Dedim; “Ağabey peşin konuşayım… Bana 1 kutu film ver, 100 lira da para ver… Başka da bir şey istemiyorum…” dedim… “Tamam…” dedi. 1 kutu film geldi, 100 lira da para geldi… Mehmet’in yanına (Samsa) gittim, dedim; “Alın şu 100 lirayı, şu filmi de alın… Siz işe başlayın…”

Ben de bir arkadaşı aradım; “Böyle böyle, bir dublörlük işi var…” -onu çağırıyorum ara sıra- “4. – 5. kattan atlanacak, sana 150 lira yevmiye vereceğim…” dedim. “Tamam ağabey… Gelirim…” dedi. Ben de ona güvenerek işi aldım. Cihangir’de çekilecek ağabey, 6. kat… Millet böyle kalabalık, arkadaş gelmiyor… Bekliyorum, bekliyorum gelmiyor… Rahmetli Ertem Eğilmez’in yanına gittim. Dedim; “Ağabey, bu 6. kattan ha bir manken atmışsınız, ha bir canlı atmışsınız…” “Ben istemiyorum, eli ayağı oynasın istiyorum düşerken… Canlı adam olsun…” dedi. Kabak bana patladı, adam gelmedi. Şimdi gelmeyince de, dedim ki; “Ağabey çok yüksek…” “4. kata bakın…” dedi. 4. kata çıktık, kimse yok… 5’e çıktık, kimse yok… “İnşallah, burada da kimse olmaz…” dedim. 6’ya çıktık ağabey, kapı vuruldu, içeriden sarhoş bir adam çıktı… “Buyurun?” dedi, bizim prodüksiyon amiri “Ağabey müsaade ederseniz, buradan aşağıya bir adam atacağız…” dedi. O da korktu, “Bana ne kardeşim, ne yaparsanız yapın…” dedi. Ama ben de gecelik giymişim, eriyorum yani… Yüksek çünkü, “İnşallah olmaz…” diyorum… “Eyvah… Nereden çıktın?” dedim adama… Kabak patladı bana… Şimdi aşağıya tabii brandalar gerildi, kutular gerildi… Ne kadar gerilse de, 1 insan boyu oluyor kutularla branda… Bir de çekiyorlar ya… Şimdi atlayacağız, aşağıda da en azından 7-8 tane kamera falan var… Ben zannediyorum k, hani kanallar geldi… Şimdi atlamazsam, “Cüneyt’in dublörü atlamadı…” diyecekler… Hani böyle bir yaygara olur mu? Meğerse figürasyonmuş onlar da…

Neyse ben çıktım… Kameranın biri yukarıda, biri aşağıda… Ayağımın biri içeride, biri dışarıda… Bir yandan da camı tutuyorum… “Atla… Atla…” diyorlar… “Şimdi gideyim mi, gitmeyeyim mi?” Mecburen gittik aşağıya… Attık kendimizi… Bir anda gözümü açtım, merdivenlerin arsında buldum kendimi… Kolonya falan döküyorlar… Ayıltmaya uğraşıyorlar… Bir gözümü açtım, hepsi başımda… “Kardeşim, sakın tekrar falan olmayacak… Olay bitmişti… Dünyayı da verseniz atlamam… Kamera çalıştı, çalışmadı anlamam…” dedim. Bütün millet kahkahayı bastı, ben bastım gittim tabii ki… Yani böyle bir şeyler başımıza geliyor.

Rol aldığı, yönetmenliğini yaptığı, senaryosunu yazdığı ve yapım ekibinde yer aldığı filmler hakkında bilgi vermek gerekirse;

Eseri olan film, 1981 yılında çekilen ‘Unutulmayanlar’.

Yönetmenliğini yaptığı filimler;
 
1994
Adı Osman
Ateş Sönüyor
Dağ
Kara Gün
Kurtlar Sofrası
Yalnız Kurt
Öfkeli Genç
Ölüm Peşimizde
Ölümden Acı
Şöhretin Bedeli
 
1995
Kader Yolcusu
Ölümsüz Aşk
 
1996
Ölümün Ağzı
 
 
Senaryosunu yazdığı filmler;
 (Yönetmenlik yaptığı bütün filmlerin senaryosu kendisine ait.) Bunun yanı sıra;
 
1985
Yaranamadım
 
1986
Kral Affetmez
 
1987
Mayın
 
1988
Kum
 
Yapımcılık yaptığı filmler,
 
1981
Mutluluk Haram Oldu
 
1984
Severek Ayrılalım 
 
 
Set amirliği yaptığı filmler;
Korkusuz Korkak
Yuvasız Kuşlar
Gerzek Şaban
Huzurum Kalmadı
 
Oyunculuk yaptığı filmler;
 
1969
Güney Ölüm Saçıyor
Vatan ve Namık Kemal
 
1972
Kalleşler  
 
1980
Bağrı Yanık
 
1981
Mutluluk Haram Oldu
 
1982
Dört Yanım Cehennem
Kelepçe
Gırgır Ali
 
1983
Azrail’in Elçileri
Erkekçe  
Günahkar
İdamlık
 
1984
Aç Kartallar
Bir Yıldız Doğuyor
Deli Fişek
Dev Kanı
Dil Yarası
Kaptan
Kartal Bey
Yosma
 
 
1985
Güldür Yüzümü
Halime Gülme
Kaplanlar
Sabır Ey Gönül
 
1986
Hekimoğlu  
Korkusuz
Silah Arkadaşları
Suçlu Kim
Unutursun Diye
İntikamcı
 
1987
Asılacak Adam
Bir Kadın Tuzağı
Kuruluş
Patroniçe
Patroniçe 2
İslamiyet’in Doğuşu
Şeytanın Oğulları
 
 
1988
Tanrı Seni Korusun
 
1989
Eski Silah  
Kan Çiçeği
Kanun Savaşçıları
Minyeli Abdullah
Sahibini Arayan Madalya
 
1990  
Abuk Sabuk Bir Film
Fedai
 
1991
Aldatacağım
Krallığın Bedeli
 
1993
Deli Balta
Yabancı
 
1996
Çocuğum İçin
 
1999
Kahpe Bizans
Veliler Serdarı
 
 
*Çalışmamızı gerçekleştirmek için olanca özverisi ile emek veren Musa Mert Şahin’e sonsuz teşekkürler. Emektar sanatçımız Mehmet Samsa’yı tekrar rahmetle anıyoruz.