Tag Archives: sönmez yıkılmaz

.::Kör Nizam’ın Bombaları::.

Öncelikle Yeşilçam’ın İsviçre Çakıları adlı iki bölümlük çalışmama göstermiş olduğunuz yoğun ilgiden dolayı çok teşekkür ederim. Çalışmamın birinci bölümünde yer verdiğim Nizam Ergüden ile ilgili önemli mesajlar aldım ve yeni bilgiler edindim. Değerli yönetmenimiz Hidayet Pelit‘in oğlu Bülent Pelit, yazının yayınlandığı akşam bana bir mesaj attı;

“Nizam Ergüden ile ilgili bir şey hatırlatayım; Hayatının son yıllarında sinemaya küsen Nizam Ergüden yarış atı seyisliği ve antrenörlüğüne başladı. Veliefendi ve İzmir Şirinyer Hipodromu’nu kendine mekan tuttu. Orada da büyük başarılar elde etti ama antrene ettiği Atıl isimli arap atının darbeleriyle hayatını kaybetti. Oğlu Hüseyin Ergüder de piyasanın iyi set elemanlarından biriydi…” 

İlginç, zor ve tehlikelerle dolu bir yaşamın böylesine bir trajedi ile bitmesine gerçekten çok üzüldüm. Yaptığım röportajlarda herkesten duyduğum “Bu kadar aksaklığına ve sakarlığına rağmen Yeşilçam’ın ev sevilen insanlarından biri…” olduğuydu. Özellikle Yılmaz Güney‘le yakın dost olan Nizam Ergüden, en çok onun avantür filmlerine çalışmıştır. Güney de bu dostluklarının neticesi olarak ona küçük roller vermeye başlamıştır. Şüphesiz onu milyonlara tanıtan en önemli rolü, Natuk Baytan‘ın yönettiği Üç Kağıtçı filmindeki Sabri karakteridir. Tabii ki Banker Bilo’daki kaçakçı karakterini de unutmamak gerek.

Şimdi sizleri, yaptığım röportajlardan derlediğim Kör Nizam lakaplı Nizam Ergüden’in yol açtığı iş kazaları ile ilgili bölümle başbaşa bırakıyorum;

Yılmaz Atadeniz (Yönetmen)

Hiç unutmuyorum, Ölmek Var Dönmek Yok diye İrfan Atasoy, Feri Cansel’in oynadığı bir filmi çekiyoruz Abraham Paşa Çiftliği’nin arka tarafındayız. Kameraman Kenan Kurt, “Ya Yılmaz ağabey burada bomba patlatacaksın benim kameram bundan başka zenginliğim yok, bunu geriye alalım, ben zoomla idare ederim” dedi. O ağaçların bulunduğu kısma kadar geriye aldı. O devirlerde bu türlü patlamaları yapan Nizam isminde bir arkadaşımız vardı. Nizam, Yılmaz Güney filmlerinde aktör olarak da oynadı. Şimdi o patlamaları çatlamaları kendi çocuğu yapıyor. Kısa boylu, genç bir oğlan. Onunla da çalıştım ben. O gün bomba koyacaklar, İrfan ile Feri Cansel o kapıdan çıkacak, arkadan kavgacılar gelecekler, ateş edecekler, Feri bomba atacak, bomba attığı zaman bomba patlayacak. Bu kadar yapıyoruz. Kameraman hazır, her şey hazır… “Motor!” Feri ile İrfan Atasoy çıktılar. O 4 kişi çıktı. Ahmet falan vardı hatta içlerinde. Çıktılar. Çıkınca, bombayı attı Feri, “Bombayı düştüğü yerde patlatın!” dedim. Yerden bir alev sütunu çıktı. O taraftaki ne kadar cam, çerçeve var ise her şey indi aşağıya. Toz, duman içerisinde kaldı. Bir de arkadan da Nuray diye dansöz bir kızımız var, belden yukarısı çıplak silahı öyle tutacak ki göğüslerini kapayacak. Şimdi bomba patladı, patladı ama kaldırım taşı yukarıdan vınlayarak Feri’nin üstüne düşecek, gördüm ben olayı. Feri’ye, “Kafanı yukarı kaldır bak!” demeye vakit yok, “Kamerada görünüyorsun kaç!” dedim ben. O benim emirlerime uyarak hareket etti. Kaldırım taşı pat diye düştü. Nuray çıktı, kız panikten titriyor, kızın göğüsleri meydanda… “Hemen yukarıya alın…” dedim. Öyle ve stop. Oradaki adamların katiyetle inanamıyorsun yaşadıklarına. Yani yerden o alev sütunu filmde de gördüm, kurgularını ben yaptım filmlerin. İnanılmaz bir şey. Dinamit koymuş Nizam… O dinamit yere 1 metre çukur açmış. Orada kanalizasyon kanalı varmış, alttan geçen o kanala kadar açmış. Ben Nizam’ı kovaladığımı biliyorum yani. “Ulan nasıl bu kadar dinamiti koyarsın?” diye…

 Mehmet Uğur (Dublör / Kavgacı Karakter Oyuncusu)

Bomba patlayacak bir gün… Koşacağız, mayına basacağız bomba patlayacak. Beni çağırdılar gittim. “Hazır mısın?” “Hazırım…” Geldim bir bastım, basmamla bombayı bir patlattılar, inan pantolonum ikiye bölündü. 2 metre çukur açıldı içine düştüm Nizam’ın bombasından…

 Selahattin Geçgel – Godzilla Selahattin (Set Amiri / Efekt Uzmanı)

Kargacı Halil filmini çekiyoruz Yılmaz Güney’le Polenezköy’de. Ben de ufak bir rolde oynuyorum. Yılmaz abi “Selahattin’e fünye hazırlayın…”dedi. Nizam fünyeyi hazırladı, bağladı. Yılmaz abi karşıda, ben de köşeden çıkıyorum. Yılmaz abi vuruyor beni. Fünye bir patlıyor ben uçuyorum. Yılmaz abi bağırmış ‘Eşşoğlu eşşek, ben yılların aktörüyüm böyle ölemedim!” diye. Herkes alkışlamış tabii. Yılmaz abi bağırmış: “Godzilla kalk! Godzilla!” Godzilla gözünü bir açtı SSK Hastanesinde…

Erhan Tuncer 

.::Bambaşkadır Yeşilçam’ın Vefası::. 

Sönmez Yıkılmaz ağabey hastanede ufak bir tedavi görüyormuş. O dayanıklıdır, soyadı gibi yıkılmaz. Hele bir de Yeşilçam’ın en vefalı en kadirşinas sanatçılarından Hasan Yıldız ziyaretine gelirse asla yıkılmaz! Var olun, hep sağlıklı olun… 

.::Emektar Karakter Oyuncumuz Sönmez Yıkılmaz Rahatsızlık Geçirdi::.

Sönmez YıkılmazSinemamızın emektar kavgacı-karakter oyuncularından Sönmez Yıkılmaz, geçtiğimiz günlerde, geçirdiği rahatsızlık sonucu ameliyata alınmıştı. Ameliyat sonrası enfeksiyon kapan sanatçımız yoğun bakımda tedavi altına alındı. Şu an sağlık durumu iyi olan sanatçımıza, Üçüncü Adam ekibi olarak acil şifalar diliyoruz.

Yukarıdaki fotoğrafı kişisel facebook hesabından paylaşan sanatçımız şu cümleleri yazdı:

“Ameliyat olduktan sonra enfeksiyon kaptım. Doktorlar acil yatırdılar, tedavi oluyoruz. Şimdi iyiyiz. Birkaç gün daha tedavi sürecek. Devamlı serum veriyorlar. Biz Yeşilçam emekçisiyiz. Acı patlıcanı kırağı çalmaz. Daha yapacagımız çok proje var… Ayaktayız!”

Değerli sanatçı ağabeyimize bir kez daha acil şifalar diler, saygılar sunarız.

.::Musa Mert Şahin, Sinemamızın Unutulmaz Kavgacılarından Mehmet Samsa’yı Anlatıyor::.

Sevgili Üçüncü Adam okurları merhabalar,

Bir süredir, sinemamızın emektar sanatçısı, unutulmaz kavgacılarından Mehmet Samsa’nın yeğeni Musa Mert Şahin beyefendi ile mail trafiği yaşamaktaydık. Sıkı bir takipçimiz olan Musa Bey ile başlarda merhabalaşmak ve tanışmak adına sürdürdüğümüz sohbetimiz, çok geçmeden böyle bir çalışma yapma yolunda ilerledi. Kendisi Mehmet Samsa’nın yeğeni olduğundan, dayısını sinemaseverler dostlara bir kez daha hatırlatma gereği duyduğunu bizlere bildirdi ve bu düşüncesi bizi çok duygulandırdı. Sinemamıza emek vermiş tüm kıymetli sanatçılarımız başımızın tacı olduğundan, Mehmet Samsa gibi bir değeri tekrar hatırlatmak, ona dair daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış bilgileri sizlerle paylaşmak, bizim gerçekten çok büyük bir onur ve mutluluk vesilesidir.

Bu çalışmamızın hazırlanmasında özverili çabalarından ötürü Musa Mert Şahin’e çok teşekkür ediyoruz. Kendisi yengesiyle ve Mehmet Samsa’nın en büyük yeğeni Mehmet Bakar beyefendi ile o kadar içten röportajlar gerçekleştirmiş ki, bizler okurken çok duygulandık…

Şimdi sizleri çalışmamızla baş başa bırakıyor, sinemamızın unutulmaz kavgacılarından Mehmet Samsa’yı, Musa Bey’in vesilesi ile bir kez daha rahmetle anıyoruz…

*Musa Mert Şahin’in hazırladığı fotoğraflarını logosuz olarak paylaşmayı uygun gördük. Üçüncü Adam’ın arşivinden kullanılan fotoğraflar logolu olarak yayınlanmıştır.

Musa Mert Şahin;

“Rahmetli dayım ölmeden önce Bursa’da yasardı. Mezarı da şu an Bursa’da. Boğazına aşırı derecede düşkün, haftada en az 3-4 sefer yemek olarak kebap yaptığını söylediler. Maalesef ki, diğer sanatçıların da basına gelen olay, her zaman da alkol kullandığını söylediler. Ben de duyduğumda şaşırdım. Zaten ölümü de alkolden oldu diyorlar. Her film çektiğinde, bütün akrabalarını arar, “Bugün film tamamlandı, bir kaç güne televizyonda olacak, ona göre takip edin…” diye bizlere haber verirdi. Biz de sabırsızlıkla beklerdik. Oyunculuğun yanı sıra, film senaristliği de yapardı.

Halamın söylediği bilgiye göre; Yengem dayımdan önce evlenmiş, boşanmış. Hiç çocuğu olmamış. Dayım da Antalya’ya bir filim çekimi için gittiğinde, otelde görmüş yengemi. O zaman yengem boşandıktan sonra, otelde temizlik işleri yapıyormuş. Otele film ekibi geleceği için yoğun temizlik önlemleri alınmış. Temizlik sırasında, -ekip otele gelince, dayım da odasına gitmiş- yengemi temizlik yaparken görmüş ve -film gibi işte- orada bir sevgi başlamış. Film çekimleri bitene kadar yengemle konuşup anlaşmışlar. Otelden yengemi almış ve hemen yıldırım nikahı kıymış. Aynı otelde de evlenmişler. Dayımın ilk ve tek hanımıdır yengem ve maalesef çocukları olmaz…”

Bahsi geçen olayı, Musa Mert Şahin’in röportajı ile, bir de Mehmet Samsa’nın eşinden dinleyelim;

“Ben otelde temizlikçi olarak çalışıyordum. Personele sinema ekibi ve birkaç film oyuncusu gelecek dediler. Aşırı ilgi ve temizlik vardı otelde. Ben de odaları temizlerken birden sinema ekibi geldi ve odadan çıkarken Mehmet (Samsa) ile göz göze geldik. O anda aşık olmuş, vurulmuş, sevmiş beni.

Ben ise ilgilememiştim. Hep önüme çıkardı arkadaşlık istekleri, ben reddederdim. Kendisini çekimlere giderdi. Odasına temizliğe geldiğimde bana yazdığı mektupları gördüm. Bazen yastığının üzerine, yatağının üstüne, masasının üzerine koyarmış. Ben de okurdum. Bana olan aşkını, sevgisini ve evlenme teklifini anlatmıştı. Ben de mektubu okumamış gibi yapar, geri yerine koyardım. En son, ben temizlik yaparken ekipçe geldiler. Kendisi otelin balkonuna çıkıp bana bağırdı; ‘Eğer evlenme teklifimi kabul etmezsen atlarım…’ diye. Otel güvenlikleri ve filmden ekip arkadaşları da geldi. O zamanlar Hayati Hamzaoğlu, Kadir İnanır, Cüneyt Arkın da vardı. Onlar da gelmişti. Beni ikna etmek için; ‘Aman yenge atlar falan, bu sefer filmimiz yarım kalır, gel kabul et…’ dediler. Ben de artık pes edip kabul ettim. O otelde de evlendik…”

Şimdi de Mehmet Samsa’yı, en büyük yeğeni Mehmet Bakar’dan dinleyelim. Musa Bey, kendisi ile oldukça samimi bir röportaj gerçekleştirmiş.

Mehmet Samsa’nın En Büyük Yeğeni Mehmet Bakar Anlatıyor;

“Ben Mehmet Bakar… Rahmetli Samsa’nın ablasının oğluyum. 1954 Gaziantep doğumluyum. İlk önce, kısa ve öz, kendisinin kişiliğinden bahsedeyim.

Kendisi çok iyi bir insandı. İnsanlara yardım etmeyi severdi. Yemez yedidir, giymez giydirirdi. Özellikle fakirlere yardım etmesini severdi. Yeğenlerinin arasında en çok beni severdi. Bunun sebebi de, kendisine çok benzememdi. Benzeme konusunda bir anımı anlatayım;

Rahmetli askere gitmişti. Belli bir zaman sonra izin kullanmıştı. Teslim olma tarihinde gitmeyince de asker kaçağı olmuştu. Polis ve askeri inzibatlar yanlışlıkla beni yakalamışlardı. Ne kimlik sorma, ne isim sorma olmadan askeriyeye kaçak asker diye götürülmüştüm dayımın yerine. Sonra kimlik tespitleri yapılınca geri saldılar beni. Bir de rahmetlinin cenazesinde beni tanımayan sinema artistleri beni hep dayım zannetmişlerdi. Cenazede bile “Samsa ölmemiş, burada…” demişlerdi bana…

Rahmetli dayım, ailenin 8 kardeşinin en küçükleriydi. Kendisi 1 Ocak 1951 Birecik doğumlu. 15 sene kadar Birecik ve Karkamış ilçelerinde yaşadı. Babası manavcılık yapıyordu. Daha sonra Bursa’ya taşındılar. Babasının yanında, manavda çalışmıştı. Bursa’dayken, askere gitmeden önce babasını astım hastalığından dolayı kaybetmişti. Kendisi askerliğini bahriyeli olarak İstanbul’da yapmıştı. Askerdeyken aile geçimini annesi ve ağabeyi sağlıyordu.

Askerden önce babasıyla beraber manav dükkanında çalışırken bir yandan da sporla ilgileniyordu. Spor yaşantısında Söröz Gençler Birliği’nde kalecilik yapıyordu. Aynı panterler gibi kaleciliği vardı. Maçları izleyen seyirciler ve takım arkadaşları kendisine hayrandı. Diğer kalecilere de ders verirdi. Kendi spor hocasıyla beraber Bursa Genç Takımı’na transfer olmuştu. O zaman da, ücret olarak kendisine bir keçi vermişlerdi. Daha sonra Kasımpaşa’da oynamak için İstanbul’a gelmişti. Kendisine takım için bir adres vermişlerdi, o da adresi bulamayınca pes etmişti. Orada spor hayatını sonlandırdı.

Kendisinden çok korkardım. Bir gün köyde, -kendileri de var- ben eşimle tartışmaya başladık. Odaya girip kapıyı kilitledim. Dayım da rahmetli, tartışma seslerini duyunca yanımıza geldi. Kilitli kapıya iki tekme attı, kırıldı kapı. Kapıyı kenara koydu, benim üzerime yürüdü. Bana kızdı… “Benim yanımda tartışma olmayacak, ona göre… Mutlu geçinin…” demişti. Ben de korkudan boynumu büktüm, “Tamam dayı…” dedim. Ama benim aklıma takılan, koskoca kapıyı nasıl kırdığıydı…

Sinema hayatına ise ilk olarak, -hatırladığım kadarıyla- Vatan ve Namık Kemal filminde başlamıştı. Ondan sonra sinemaya başlayınca -1969 yılında- ölümüne kadar sinema oyunculuğu, yönetmenlik, yardımcı oyunculuk, senaristlik ve dublörlük yaptı. Benim bildiğim, oynadığı filmlerde o zamanlar tehlikeli sahnelerde kendisinin dublörü yoktu. O tehlikeli sahnelerde elini, kolunu, belini, ayaklarını incittiği zamanlar bile olmuştu.

En son olarak Kahpe Bizans filminde oynamıştı. En yakın arkadaşı Mehmet Uğur’du. Kendisinin evi İstanbul’daydı. Evlilik hayatı da şöyle olmuştu; Aydın’da bir film için gittiklerinde, kaldığı otelde yengemle tanışmış, orada da evlenmişlerdi. Hiç çocukları olmadı. Antep’e Karakamış’a ailece, bizim yanımıza her sene –özellikle de Ramazan’da- gelirlerdi.

Bana da o zamanlar oyunculuk yapmamı söylemişti, ben kabul etmemiştim. Köyümüze geldiğinde, her akşam, Fırat’ın kenarında akşam yemeği olarak kuzu çevirme ve kebap yapardı. Boğazına çok düşkündü. Yakın çevrelerini yemeğe çağırırdı. Ramazan haricinde bu tür yaptığı yemeklerde arada bir alkol de kullanırdı. Kafası estiği vakit, annemi –yani ablasını- sorardı. Bazen de bakardık arabaya atlamış, gelmiş. Sülalemizde annemi ve babamı çok severdi.

Ayrıca ata binmeyi de çok severdi. ‘Emekli olunca at çiftliği kuracağım…’ derdi. Komşu köylerden atı olanlara rica eder, binerdi. Köylüler de zaten kendisini çok severdi.

Bir de köydeki annemlerin evinin bahçesinde, zamanında kendisinin diktiği bir ceviz ağacı vardı. Ağacın dalına su hortumunu koyar, geceleri suyu açtırır, su ağır ağır başından aşağıya dökülür, böyle serinlerdi. Bazen de bana söylerdi; ‘Hazırlan, hemen geliyorum…’ derdi. İşte köye her gittiğimde o ceviz ağacını görürüm… O günler gelir aklıma…

Yıl 1996… Benimle konuştuğunda, ‘Köyümüzde film çekeceğiz, ona göre… Ekibimle geleceğim, bize yatacak yer ayarla…” demişti. Ekibiyle beraber geldi hatırladığım kadarıyla. Yılmaz Köksal, Sırrı Elitaş, İbrahim Kurt, Ali Güney ve Hasan Yıldız da gelmişti. O filmde, benim de emeğim çok. Rahmetli dayım, babamı da oynatmıştı. Film bittikten sonra oyuncular gittiler, kendisi birkaç gün daha kaldı köyde. O birkaç gün de annem –yani ablası- rahatsızlanmıştı. Antep’e hastaneye kaldırmıştık beraber. Ben annemin yanında kaldım hastanede, kendisi köye dönmüştü. Köy yolunda ufak arabasıyla bir kaza da geçirmişti.

Ve seneler geçti…

Temmuz 2001 yılında babamı kaybettim. Kendisinin eniştesi yani… Çok severdi babamı. Babam için tek başına geldiği bile olmuştu köye. O zamanlar bütün cenaze masraflarını bile kendisi karşılamıştı. İşte bu da köye son gelişiydi. Kim bilebilirdi ki, kendisi de 5 ay sonra Hakkın rahmetine kavuşacak… Ölümü ise evinde oldu. Yüksek tansiyondan dolayı beyin kanaması geçirmişti. İstanbul’da en samimi arkadaşı vardı, Sedat Özsu… Yengem hemen ona haber vermiş ve beraber hastaneye kaldırmışlardı. 3-4 gün kadar yoğun bakımda yattı. Cüneyt Arkın da o zamanlar muayene için yanına gelmişti. Ben de buradan hemen İstanbul’a gittim. Yoğun bakımda gördüm en son kendisini. Sinemadan arkadaşları da ziyaretine gelmişlerdi. Başlarda bahsettiğim gibi beni Samsa zannederlerdi.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Benim geldiğim günün akşamına vefat etti. O gece kaldı, sabah Bursa’ya götürdük kendisini. Vasiyeti vardı, özellikle bana söylerdi; ‘Ölürsem beni babam ve annemin mezarı üzerine gömeceksiniz…’ derdi. İsteğini yerine getirdik ve Bursa-Emir Sultan Camii’nde ikindi namazından sonra toprağa verdik.

Yine sinema arkadaşları kendisini yalnız bırakmadılar…

Bana kalan yadigârları; birkaç aile fotoğrafı, ehliyeti, film kasetleri ve SODER Sanatçılar Ansiklopedisi…

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Erken yaşta kaybettik… Elbette ki ölüm Allah’ın emri… Kaybetmemizden yıllar sonra bile özlüyoruz. Beni gören akrabalarım ‘Aynı dayın olmuşsun… Seni görünce Samsa aklımıza geliyor…’ diyorlar. Kendisini çok özlüyorum…

Kendisi hakkında son bir anımı anlatayım;

Hiç unutmuyorum, bir gün -1987 ve 2001 yılları arasında olması lazım, tam senesini hatırlamıyorum- ‘Mehmet Samsa öldü…’ diye gazeteye resim ve yayın verdirilmiş. O günün gazetesini gördük ve çok şaşırdık. Çok üzüldük… Telefonla ararız bakan olmaz… Birkaç yakın arkadaşına sorarız, bazıları bakmaz telefona, bazıları ‘Doğrudur…’ der… Yani onlara o kadar tembihlemiş ki…

Daha sonra öğrendik ki, akrabalarına, özellikle de bana, ‘Öldü…’ diye şaka yapmış… Ölmediğini, şaka olduğunu anlayınca sevindik. Bir hafta sonra pat diye geldi, o günün gazetesini bana vermişti…

Keşke şimdi tekrar şaka olduğunu söylese, tekrar çıkıp gelse…

Anılarını tazelediğiniz için, tekrar bana yaşattığınız için, kendisini unutmadığınız, hatırladığınız için ve böyle bir çalışma düşündüğünüz için, çok çok teşekkür ederim… Allah yolunuzu açık etsin. İşinizde başarılar dilerim.”

Mehmet Bakar

Bu güzel çalışmaya bir katkı da bizden olsun. Sinemamızın en önemli dublörlerinden ve kavgacılarından Mehmet Uğur ağabeyimiz ile yakın zamanda belgesel çalışmamız adına yapmış olduğumuz bir söyleşide, Şener Şen’in ‘Aşık Oldum’ filmine ait bir anı anlatmıştı. Bu anıda, Mehmet Samsa ile aralarındaki kadim dostluğu görmek mümkün;

Mehmet Uğur:

Şimdi bir daha anlatayım size; Şimdi Şener Şen, kırmızılı kadın diye bir film çeviriyor… Altıncı kattan atlayacak bir adam lazım… Benim de, rahmetli bir arkadaşım var Samsa… Mehmet Samsa… O da yapımcıydı, film falan çekerdi… Bizim de 1 kutu filme ihtiyacımız var, film çekeceğiz… Ama o kutu filmi bulamıyoruz… O sırada, Yılmaz Kanat diye bir arkadaşımız, yapımcı, Arzu Film’in sahipleri bunlar… “Ya Mehmet, gelsene buraya…” dediler. “Buyur ağabey…” dedim. “Yahu, bize 6. kattan atlayacak bir adam lazım, yapar mısın?” dedi. Dedim; “Ağabey peşin konuşayım… Bana 1 kutu film ver, 100 lira da para ver… Başka da bir şey istemiyorum…” dedim… “Tamam…” dedi. 1 kutu film geldi, 100 lira da para geldi… Mehmet’in yanına (Samsa) gittim, dedim; “Alın şu 100 lirayı, şu filmi de alın… Siz işe başlayın…”

Ben de bir arkadaşı aradım; “Böyle böyle, bir dublörlük işi var…” -onu çağırıyorum ara sıra- “4. – 5. kattan atlanacak, sana 150 lira yevmiye vereceğim…” dedim. “Tamam ağabey… Gelirim…” dedi. Ben de ona güvenerek işi aldım. Cihangir’de çekilecek ağabey, 6. kat… Millet böyle kalabalık, arkadaş gelmiyor… Bekliyorum, bekliyorum gelmiyor… Rahmetli Ertem Eğilmez’in yanına gittim. Dedim; “Ağabey, bu 6. kattan ha bir manken atmışsınız, ha bir canlı atmışsınız…” “Ben istemiyorum, eli ayağı oynasın istiyorum düşerken… Canlı adam olsun…” dedi. Kabak bana patladı, adam gelmedi. Şimdi gelmeyince de, dedim ki; “Ağabey çok yüksek…” “4. kata bakın…” dedi. 4. kata çıktık, kimse yok… 5’e çıktık, kimse yok… “İnşallah, burada da kimse olmaz…” dedim. 6’ya çıktık ağabey, kapı vuruldu, içeriden sarhoş bir adam çıktı… “Buyurun?” dedi, bizim prodüksiyon amiri “Ağabey müsaade ederseniz, buradan aşağıya bir adam atacağız…” dedi. O da korktu, “Bana ne kardeşim, ne yaparsanız yapın…” dedi. Ama ben de gecelik giymişim, eriyorum yani… Yüksek çünkü, “İnşallah olmaz…” diyorum… “Eyvah… Nereden çıktın?” dedim adama… Kabak patladı bana… Şimdi aşağıya tabii brandalar gerildi, kutular gerildi… Ne kadar gerilse de, 1 insan boyu oluyor kutularla branda… Bir de çekiyorlar ya… Şimdi atlayacağız, aşağıda da en azından 7-8 tane kamera falan var… Ben zannediyorum k, hani kanallar geldi… Şimdi atlamazsam, “Cüneyt’in dublörü atlamadı…” diyecekler… Hani böyle bir yaygara olur mu? Meğerse figürasyonmuş onlar da…

Neyse ben çıktım… Kameranın biri yukarıda, biri aşağıda… Ayağımın biri içeride, biri dışarıda… Bir yandan da camı tutuyorum… “Atla… Atla…” diyorlar… “Şimdi gideyim mi, gitmeyeyim mi?” Mecburen gittik aşağıya… Attık kendimizi… Bir anda gözümü açtım, merdivenlerin arsında buldum kendimi… Kolonya falan döküyorlar… Ayıltmaya uğraşıyorlar… Bir gözümü açtım, hepsi başımda… “Kardeşim, sakın tekrar falan olmayacak… Olay bitmişti… Dünyayı da verseniz atlamam… Kamera çalıştı, çalışmadı anlamam…” dedim. Bütün millet kahkahayı bastı, ben bastım gittim tabii ki… Yani böyle bir şeyler başımıza geliyor.

Rol aldığı, yönetmenliğini yaptığı, senaryosunu yazdığı ve yapım ekibinde yer aldığı filmler hakkında bilgi vermek gerekirse;

Eseri olan film, 1981 yılında çekilen ‘Unutulmayanlar’.

Yönetmenliğini yaptığı filimler;
 
1994
Adı Osman
Ateş Sönüyor
Dağ
Kara Gün
Kurtlar Sofrası
Yalnız Kurt
Öfkeli Genç
Ölüm Peşimizde
Ölümden Acı
Şöhretin Bedeli
 
1995
Kader Yolcusu
Ölümsüz Aşk
 
1996
Ölümün Ağzı
 
 
Senaryosunu yazdığı filmler;
 (Yönetmenlik yaptığı bütün filmlerin senaryosu kendisine ait.) Bunun yanı sıra;
 
1985
Yaranamadım
 
1986
Kral Affetmez
 
1987
Mayın
 
1988
Kum
 
Yapımcılık yaptığı filmler,
 
1981
Mutluluk Haram Oldu
 
1984
Severek Ayrılalım 
 
 
Set amirliği yaptığı filmler;
Korkusuz Korkak
Yuvasız Kuşlar
Gerzek Şaban
Huzurum Kalmadı
 
Oyunculuk yaptığı filmler;
 
1969
Güney Ölüm Saçıyor
Vatan ve Namık Kemal
 
1972
Kalleşler  
 
1980
Bağrı Yanık
 
1981
Mutluluk Haram Oldu
 
1982
Dört Yanım Cehennem
Kelepçe
Gırgır Ali
 
1983
Azrail’in Elçileri
Erkekçe  
Günahkar
İdamlık
 
1984
Aç Kartallar
Bir Yıldız Doğuyor
Deli Fişek
Dev Kanı
Dil Yarası
Kaptan
Kartal Bey
Yosma
 
 
1985
Güldür Yüzümü
Halime Gülme
Kaplanlar
Sabır Ey Gönül
 
1986
Hekimoğlu  
Korkusuz
Silah Arkadaşları
Suçlu Kim
Unutursun Diye
İntikamcı
 
1987
Asılacak Adam
Bir Kadın Tuzağı
Kuruluş
Patroniçe
Patroniçe 2
İslamiyet’in Doğuşu
Şeytanın Oğulları
 
 
1988
Tanrı Seni Korusun
 
1989
Eski Silah  
Kan Çiçeği
Kanun Savaşçıları
Minyeli Abdullah
Sahibini Arayan Madalya
 
1990  
Abuk Sabuk Bir Film
Fedai
 
1991
Aldatacağım
Krallığın Bedeli
 
1993
Deli Balta
Yabancı
 
1996
Çocuğum İçin
 
1999
Kahpe Bizans
Veliler Serdarı
 
 
*Çalışmamızı gerçekleştirmek için olanca özverisi ile emek veren Musa Mert Şahin’e sonsuz teşekkürler. Emektar sanatçımız Mehmet Samsa’yı tekrar rahmetle anıyoruz.

.::Günay Kosova Röportajı / 3. Bölüm: Günay Kosova Sinemamızın Kavgacılarını Anlatıyor!::.

Sevgili dostlar merhabalar,

Günay Kosova röportajımızın sonuna geldik. Bu son bölümde, sinemamızın her alanında emek vermiş, emektar yönetmenimiz Günay Kosova, bizlere ikişer – üçer cümleyle sinemamızın kavgacılarını anlattı. Her biri ile çalışmış, birlikte vakit geçirmiş bir yönetmenin anlatımıyla oluşan -bu yüzden çok önemli olduğunu düşündüğümüz- bu çalışma, kavgacı/karakter oyuncularımızın sosyal yaşantılarındaki karakteristik özelliklerine dair izler de taşımakta.

Yayınlayamadığımız bir çok anı ve anekdot da, siz değerli okurlarımızda ilerleyen zamanlarda buluşacak. Şimdilik emektar yönetmenimiz Günay Kosova’dan bu kadar…

Keyifli okumalar efendim…

Günay Kosova: Ben sana çerçeveli bir lafımı söyleyeyim mi? Kötü oynayanların %98’i iyi insandı, muhteşem insanlardı! Bak Kazım Kartal ve Behçet Nacar –büyük konuşacağım ama- bence Türk sinemasının en kalender insanlarıydı… Hala da öyledir. Kazım öldü… Kazım Kartal’ın cenazesine taksi ile gittim yetişemem diye, sonra iki sene taksiye binemedim kederimden… O kadar iyi dostumdur… Behçet Nacar yaşıyor. Parçala Behçet. Melektir melek! Mesela Çoşkun, “Tecavüzcü Çoşkun” diyorlar değil mi, birine yan gözle baktığını görmedim. Hep ona asılırdı kadınlar, o hiç kimseye asılmazdı… Filmlerde oynamanın yanı sıra çok çalıştı Yeşilçam’da, yeri geldi süründü, yeri geldi pantolon sattı ve 3 tane pırıl pırıl kız okuttu, evlendirdi… O kadar namuslu, erdemli adamdır yani… Yerde 1 trilyon bulsun, kimin acaba diye sorarlar. Nuri Alço da öyledir. Ben çok kameramanlık yaptım anlattığım gibi. Kameramanlık yaptığım görüntü yönetmenlerinin en ağa babaları Salih Dikişçi idi. Lakabı hacıdır. Niye hacı? Mekke’ye giren ilk Müslüman kameramanlardan biridir. Her isteyen kameraman sokulmaz ki…

Süheyl Eğriboz, Yeşilçam’ın politikacısı ama iyiye yönelik politikacısı. Yani arabasını düz yolda sürmesini iyi bilen, nabza göre şerbet veren bir adamdır. Kavgacı/karakter oyuncularının en önemlilerindendir…

İhsan Gedik… Kitap yazdı yakın zamanda… Ona da çok yardımcı oldum. Çocukluğum Samsun’da geçti benim, o da Samsunludur. Biraz zor adamdır ama genelde iyi insandır. Yani boşa kürek sallamaz. Ben onun çabasına hayranım. Yani bir şeyler yapmak, kendini yaşatmak için çabalar. Tembel değildir. Çok çalışkan adamdır.

Kudret Karadağ, Türk sinemasının en sevimli kötülerindendir. Biraz Ahmet Tarık Tekçe’yi taklit ederdi… Ahmet Tarık Tekçe de melek gibi adamdı. Komedyen olması gerekirken kötü adam oldu. Türker (İnanoğlu) ağabey kötü adam yaptı onu… Türker ağabey de ona çok yardım etti, cenazesine falan çok yardım etti. Söyledim ya bizim kötülerimizin hepsi melek gibi insanlardır.

Kadir Kök… Serseri mayın ama güzel serseri mayın.. Çok güzel serseri mayın… Hayatımda onun kadar dayanıklı bir adam görmedim…

Sönmez Yıkılmaz’ın bugün ki durumuna gelmesinde benim de yardımım dokunmuştur. Kahve falı bakan dükkanları var 3,4 yerde. Şu an hayatını gayet güzel idame ediyor. Ayrıca hayatta görüp görebileceğiniz en saf adamlardandır. Sert görünür, ani parlar ama hemen söner.

Yadigâr Ejder… Sizin Yadigâr Ejder dosyanızda anlattım onu… Kötü görünür, insan bakınca korkar ama ağzına vur lokmayı al… İçinde ufacık bir çocuk….

Aydın Haberdar,  politikacıdır. Yani kimin eşeğine binerse, onun türküsünü çalar. Ama asla kötü adam değildir. Cüneyt Arkın’ın bir numaralı adamıdır.

Oktay Yavuz da kötü görünümlü saf adamlardandır. Dışarıda şimdilerde, Almanya’da… Gelip gidiyor… Buranın, bizim sokakların kokusunu almadan yaşayamaz.

Yılmaz Kurt… Çok kanaatkar bir adamdı. Saf ve kanaatkar bir adam. Çok çalışır, az kazanır ama çok sitem etmezdi. İşine gücüne bakardı. 3 liralık işe de giderdi, 15 liralık işe de giderdi. Kaçırmazdı işi.

Yusuf Çetin iyi adamdır, tam bir emekçidir. Şimdilerde oyuncuların hakları için uğraşan, kıymetli bir oyuncudur.

İbrahim Kurt, kurnazı oynardı. Filmlerde de, gerçek hayatında da… Her şeyi o bilir gibi davranırdı.

İbrahim Uğurlu, daima kendinden üstün görünmeyi seven bir arkadaştır. Ama bunu kötü adam anlamında söylemiyorum. İşini iyi yaptığından olsa gerek, çok havalı gezerdi sokakta.

Erdoğan Seren kavgacıların baston yutmuşudur. Dimdik dururdu böyle… Dublaj sesi ile konuşurdu. İçlerinde en eskilerdendir. Sinemaya başladığı ilk yıllarda esas kötü de oynamıştır. Sonradan kavgacılıkta ilerledi.

Ferhat Ünal, savaşçı bir çocuk. İş savaşçısı. İyi niyetli, güzel bir arkadaştır. Kavgacılığının yanında çok da önemli bir dublördür.

Dündar Aydınlı da güzel insandır. Onun ağabeyi vardı, Önder Aydınlı. TRT’nin baş habercilerindendi, 5 sene önce vefat etti… Dündar da cefakâr oyuncudur.

Niyazi Gökdere, ne kokar ne bulaşırdı. Suya sabuna dokunmayan Mevlana gibi bir adamdı. Allah rahmet eylesin…

Günay Güner

Günay Güner öne çıkmayı seven, kavgacılar içinde en kültürlü, en bilgili adamlardandı…

Tevfik Şen, iyidir. Kavgacıların en yakışıklısıdır. Eski deyimle janti’sidir…

Mehmet Yağmur, maceraperest bir arkadaştı. Tevfik Şen ile aynı ekoldendir… Tevfik Şen ile Mehmet Yağmur çok iyi arkadaşlardı.

Bir çoğu aramızda yok… Vefat eden tüm sanatçılarımıza Allah rahmet eylesin… O güzel yıllar, onlarla güzeldi…

Benden bu kadar, herkese sinemalı, güzel seneler dilerim. Bizleri unutmasınlar.

Günay KOSOVA / 13.10.2012 -Beyoğlu

Röportaj: Erhan Tuncer (Genseriko – Nam-ı diğer Lüzumsuz Adam)

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -9-::.

.::Sinemamızın Unutulmaz Kavgacısı Hasan Yıldız: ‘O yıllarda, o filmlerde, o kadar rollerde oynamışız, sigortalarımız yatmamış… Gençlikte bunu araştırmamışız, bakmamışız, düşünmemişiz… Yaşlanacağımızı da düşünememişiz… Bir yaşlandık, baktık sosyal güvencemiz yok…’::.

Hasan Yıldız: 1963 yılında, Adana’da, ‘İkisi de Cesurdu’ filmi çekiliyordu. Başrollerini Samim Meriç ve Yılmaz Güney oynuyordu. İşte bir arkadaşımın vasıtası ile teknik ekiple görüştük. Yani ufacık da olsa bir görüntü ile o filmde kamera karşısına geçtim. Hayatımda ilk defa sinema kamerasını orada gördüm. Benim sinemaya başlangıcım o filmdir. O gün bugün hala sinemadayım. 1963-2012…

Ondan sonra da 6 ay kadar tiyatro eğitimi aldım. Adana Şehir Tiyatrosu’nda. Sonra 1965 yılında Adana Şehir Tiyatrosu’nda sahne aldım. Adana Şehir Tiyatrosu’nun kapanması ile devlet tiyatrosu oluştu ve tüm kadrolar doldu. 1966 yılında kurulan Adana Sanat Tiyatrosu’nda sahne aldım. 1967’de de İstanbul’a geldim. Yeşilçam’a girdim ve filmlerde oynamaya başladım. Tabi ki ufak tefek roller, figüranlıklar…

Hasan Yıldız - Bülent Kayabaş

2 yıl, hayatımı sinemada öyle sürdürdüm. Baktım figüranlıktan öte bir adım yukarıya çıkılmıyor… Tabi o dönem Yeşilçam’da filmlere girmek, sinema filmlerinde oynamak, birtakım şirketlerle buluşabilmek, sinema oyuncuları ile görüşmek biraz yani zordu yeni gelenler için… Öyle kolay olmuyordu, hemen girilmiyordu. 1969 yılında, Ekspres Ekstra Gazetesi’nin hazırlamış olduğu artist yarışmasına katıldım. Türkiye genelinde 3000 kişinin katılımında, resim elemesine kaldım.

Sonra Açık Hava Tiyatrosu’nda 5000-6000 seyircinin huzurunda canlı eleme yapıldı. Canlı elemede de finale kaldım. Gazetenin tabi birtakım firmalar ile anlaşması vardı. Finale kalan yarışmacıları, artist olarak oynatacaklarına dair sözleşmeleri vardı. 10 firma ile de anlaşmaları vardı sanırım. Örneğin bir sene boyunca, o firmaların her oynayacaksın. Ben zaten o zamana kadar tek bir filmde oynadım. Zaten bir filmde oynayınca diğer film teklifleri hemen geliyordu. Ondan sonra da arkası geldi. Ve 1976 yıllarına kadar öyle yardımcı oyuncu olarak oynadım. Mafya adamı, mafya babası, jönün arkadaşı, ikinci başrol, kötü adam, iyi adam… Ben rol seçmeden, her projede, her rolde oynadım. Yani 1970’lerden 1976 yılına kadar oynamadığım bir film çok nadirdir. O yıllarda zaten yılda 200, 250, 300 film çekiliyordu. Biz de en az 100–150 filmde oynuyorduk. Düşünebiliyor musun, oynadığımız filmlerin miktarını? Sonralarında biliyorsunuz, Yeşilçam’da başlayan bir seks furyası vardı. Ben o seks filmlerinde oynamadım. Oynamadığım için 2–3 yıl sektörün dışında kaldım ama sonra tekrar sektöre girdim. Terk edip gitmedim. O senelerde serbest ticaret falan yaptım. Doğru projeler de vardı seks filmleri haricinde, yapılan normal filmler de vardı. 3-4 film de öyle oynadım. 1979 yılında, ‘Gelin Kayası’ filminde, ikinci başrol olarak tekrar sinemaya dönüş yaptım. O yıllar zaten seks filmleri yeni yasaklanmıştı. Ondan sonra da devam etmeye başladım. 1981’lerden sonra da ‘Çobanyıldızı’, ‘Harman Sonu’, ‘Amansız Yol’ ve ‘Yol’ filmleri ile de sinema hayatımı sürdürdüm. İşte Harman Sonu’nda da önemli bir rol oynamıştım, 1983 yılında çekilmişti. Ve bugüne kadar geldik.

İşte bu senelerden sonra televizyon furyası, televizyon dizileri, televizyon filmleri derken Yeşilçam yavaş yavaş sinema filmi çekimlerini bitirdi. Biz televizyon dizilerinde oynamaya başladık. İlk oynadığım, Türkiye’de çekilen ilk televizyon dizisi, TRT 1’in yaptırdığı, Denizin Kanı’dır. 1979–80 yıllarındaydı… Ondan sonra Mahsun Kırmızıgül ile 1996 yılında Hemşerim dizisine başladık. 13 bölüm oynadım. Dumanlı Yol’da 60-70’e yakın bölüm oynadım. Güneşe Doğru’da –TGRT’nin dizisi- orada bir 26 bölüm oynadım. Beni Ağlatmayın’da 13 bölüm, Mahallenin Muhtarları, Kaygısızlar falan derken yıllar geçti… Tek Türkiye dizisinde –STV’ye çekilmişti- aşiret ağasını oynadım, 26 bölüm. Yani hayatımızı o diziler ile devam ettirmeye başladık.

Yine buna şükür. Yaşımız 66 oldu ve hala da bu sektörün içindeyim. Daha da çalışıyoruz. Çoluk çocuğumuzu buradaki çalışmalarımızla büyüttük, hayatımızı o filmlerle idame ettirdik. Evimizi barkımızı, çocuklarımızı onunla okuttuk. 2-3 tane aileye bakıyorduk. Sinemanın bitişi bizim üzüntümüz haliyle. Yeşilçam’ın bitişi bizim üzüntümüz… Yeni bir televizyon dizisi, furyası var artık… Bu furyalarda da, ne yazık ki bizim eski Yeşilçam’da yıllanmış, şarap gibi olmuş oyuncularımıza, değerli, çok büyük oyuncularımıza yer vermiyorlar. Yani onlara bir cephe almışlar sanki… Yani her dizide, her filmde, en azından bir sinema oyuncumuzun bulunması lazım… Onlardan alacağı, öğreneceği çok şey var gençlerin. Buna ilgi göstermiyorlar.

Bir de şu var; bu kadar emek vermişiz, yaş 66 olmuş ve emekli olamamışız, bir sosyal güvencemiz yok… Çünkü biz, yani o yıllarda, o filmlerde o kadar rollerde oynamışız geçmişte, sigortalarımız yatmamış… Gençlikte bunu araştırmamışız, bakmamışız, düşünmemişiz… Yaşlanacağımızı da düşünememişiz… Bir yaşlandık, baktık sosyal güvencemiz yok. 1977 yılında, tüm sinema sanatçıları -500-600 kişi vardı- Ankara’ya kadar yürüyüş yaptık. Sosyal güvencemiz yok ya, meclise kadar gittik. Ve o zaman, o sinema sanatçılarına geriye dönük bir sosyal güvence yasası çıkarttılar. Böyle bir hak tanıdılar o yürüyüşten sonra. O zaman yaşlı olan, bizim sinema sanatçılarımızın çoğu emekli oldu. Mesela yaşlı olanlar kimlerdi; Ali Şen, Kadir Savun, Reha Yurdakul, Nubar Terziyan, Sami Hazinses… Yani yaşlı olanlar, o dönemde faydalanıp emekli oldu. Bizim yaşımız tutmuyordu. 30 yaşlarındayım tabi, biz faydalanamıyoruz. Faydalanıyoruz ama parayı yatıracağım, 25 yıl bekleyeceğim öyle emekli olacağım. Dedim ben bu parayı yatırıp, 25 yıl bekleyeceğim… Kim öle, kim kala… Ne yapayım, üstünde durmadık. Bugüne geleceğimizi bilemedik tabii, yatırmadık. O yasa 87’de tekrar çıktı. Orada da faydalanan, emekli olan arkadaşlar, çoğu parasını yatıramadı. Ben 1995’te çıkan yasadan faydalandım. O hakkı bende kazandım 95’te. Ama o yıllarda bir para geldi bana, 1,250 TL… Parayı ödemek, bulmak çok zordu, imkânsızdı. Büyük bir paraydı… Ama hakkını kaybetmiyorsun… Çıkan yasada eskiden 2 sene süresi vardı, şimdi süresiz yaptılar. Ölünceye dek geçerli… (Ne zaman ödersen parayı, o zaman emekli oluyorsun.) O sene ödeyemedik… 2 sene geçti, 3 sene geçti, temin edemedik. 3 sene sonra gittim, biraz bir şeyler biriktirip, götürüp yatırıp emekli olalım dedik. Gittim 8-9 bin TL önüme çıktı. 8-9 bin TL’yi bulmaya hiç imkan yok. Derken 15.000 TL, 17.000 TL… Ondan sonra da artık alakamı kestim. Ama şimdilerde benim hakkım sonuna kadar geçerli, ölünceye kadar… Parayı yatıramadım. Ama şimdi bugün, gidip onu baktırsak, tahmin ederim 25,30 bin TL’yi buldu.

Şimdi bu konuda emekli olmayan bir tek ben de değilim. Benim gibi birçok arkadaşımız var. Ben bir ara 1997 yıllarında, şöyle bir toparladım arkadaşların borçlanma kâğıtlarını, 42 kişiyi tespit ettim. Onu da bir dosya yaptırdım. Adları, soyadları, sinema afiş adıyla, esas adıyla, sigorta sicil numaraları ve o borçlanma kâğıt fotokopisi ile bir dosya yaptım, dilekçe ile Kültür Bakanlığı’na gönderdik. İşte, hepimiz mağduruz, o parayı ödeyemiyoruz, yardımcı olun bize diye… O orada kaldı… Bakılacaktı, ödenecekti… Yarısını onlar, yarısını başka devlet daireleri ödeyecekti, o olay da öyle kaldı. Ve o dosyamız hala orada duruyor. O zamanda, yani 1997 yılında, tahmin ediyorum, bir 80 kişiye kadar çıkmıştır. Olamayan arkadaşlarımız çok. Mesela, Zagor filmleri ile tanınan Levent Çakır… O da emekli olamadı. Biz aramızda Panço derdik, Cevdet Balıkçı… O da emekli olamadı. Sönmez Yıkılmaz, yani Türk sinemasının Rambo’su, o da emekli olamadı. Yani olamayan çok… Mesela rahmetli Mesut Engin, emekli olamadan öldü. Ve birçoğu da o hakkı kazanmışken, parayı ödeyemeden öldü. Ve artık sıra, yavaş yavaş bize geliyor… Çember daraldı… Emeklilik kısmet olur mu olmaz mı? Bilemeyiz.

Çok anımız var, hangisini anlatayım? Binlerce anımız var. Artık birçoğunu da unutmuşuz. Yıllar geçmiş, zaman geçmiş. Şöyle bir film sahnesini, bir anımı anlatayım… O sürekli aklımda kalan bir şeydir. Bir de ölüm tehlikesi geçirdiğim bir sahneydi. ‘Kara Şahin’ diye bir film çekiyoruz. Kara Şahin’de ben Bizans komutanını oynuyorum. Bizans komutanıyım, arkamda, 34 kişilik bir ordu var… Harplere giriyoruz falan… Şimdi karşı tarafın kaçakları var onları arıyoruz. Yani onlar da, filmin başrolünü oynayan 3 kişi. Biri rahmetli oldu bizim Yavuz Selekman… Birisi o zamanın meşhur mankenlerinden Bora Erdem. Bir de Atilla Saral vardı. Biz bu üçünü arıyoruz. Onları yakalayacağız, onlar kaçmış falan. Biz Bizans askeri, onlar Müslüman tarafı. Biz bunları ararken -arkamdaki bir manga askerle- altımızda atlar var. Böyle yarış atları, çok güzel atlar… Geldik bir tane ırmağın başına… Böyle baya büyük bir ırmak, bir tane de göl var. Yönetmen hazırladı. Bir kamerayı gölün bir tarafına koydu, bir tanesini de öbür tarafa koydu. Kamera çekecek. Yönetmen, suya dalacaksınız dedi. Bizim o jönlerimiz de suyun altına gömüldü. Onlar suya saklanmış -biz sahneyi biliyoruz tabi- biz de sudan geçeceğiz. Yönetmen; ‘Onlar suyun altından çıkacaklar karşınıza… Hasan, bu atı suyun içinde devireceksin…’ dedi. Yavuz (Selekman) ağabey, ‘Tamam.’ dedi. ‘Ben sudan çıkınca boynunu büker, deviririm…’ dedi… ‘Yavuz ağabey…’ dedim, ‘Boynunu bükmeyle bu at devrilmez…’ dedim. ‘Sen çok güçlü adamsın, pehlivansın ama bu at devrilmez…’ dedim. ‘Ben deviririm, sen bana bırak…’ dedi. İşte o, atı devirip üstüme atlayacak, aşağıya alacak beni, biz kavga edeceğiz. Diğer askerler de suya dalacak. Bir kavga gürültü olacak. Biz atla daldık içeri suyun içerisine. Şimdi su, atın üzengisinin altına geldi. Su derin. Biraz daha gittik. Ben atı devirdim. Yavuz ağabey bir atladı üstüme, atla beraber yan döndük. Ben de atı devirmeye gayret etmişim, kullandığımız formüllerle… At suyun içinde aniden yan döndü. Ayağım üzengiden çıkmadı… Yavuz ağabey atladı, ben atın altında kaldım… Yavuz ağabey atın üstünde, ben suyun içinde atın altındayım, ayağımı üzengiden çıkarmaya çalışıyorum… Ama üzengi sıkışmış çıkaramıyorum, boğulma tehlikesi geçiriyorum Yavuz ağabey hala atın üstünde beni arıyor, suyun içinde. Eğer 1 dakika veya 1,5 dakika daha sürse bu olay, boğulacağım… Nefes aldığım kadar dayanabildim. Ayağımı kurtardım. Ben atın yan tarafından kendimi bir attım dışarı… Yavuz ağabey atın üzerinde kalmış debeleniyor. Ondan sonra üzerime bir atladı. Beni bir daha gömdü mü suya… Nefessiz kaldım… ‘Yavuz ağabey boğuluyorum…’ dedim ama duymadı, bana yumruk salladı… Suya soktu, çıkardı, ben tekrar devrildim… Üzerime atladı, nefes alamıyorum, boğuluyorum. ‘Ağabey boğuluyorum…’ dedim bir daha… Baktım bunun bırakacağı yok, bunun suratına bir patlattım gerçekten… O da düştü suyun içerisine. Ben artık kalktım, doğruldum bir nefes aldım,  rejisör bağırıyor oradan; ‘Devam!’ diyor… Ben durdum, nefes almaya çalışıyorum, o ‘devam’ diyor. Yavuz ağabey sudan kalktı, bir daha üzerime atladı… Yani boğulacağım artık. ‘Ağabey boğuluyorum, boğuluyorum… Keselim artık…’ dedim. Sonunda sahne bitti… O boğulma tehlikesini atlattım, çıktık kenara, kendimi çayıra attım… Ağzımdan yüzümden sular fışkırıyor. Suları yutmuşum… Yani böyle tehlikeli bir sahne atlattım, en büyük anılarımdan biridir…

Şimdi okuyanlara söyleyeceğim bir şey, yani bu işe meraklı olan gençler, eğer gönül vermiş iseler, kalben bu işi seviyorlarsa bu işi yapacaklar. Yok, ben şöhret olacağım, artist olacağım diye bu işe girmek istiyorlarsa, şöhret için, isim için, hiç girmesinler. Ama burasında (kalbinin olduğu yeri gösteriyor) varsa, kalbinde varsa, o zaman bu işte saygıyla, sevgiyle, herkese saygılı, iş terbiyesiyle çalışsınlar. Bir sahnede, bir dizide oynayınca, onlar sanıyor ki hemen şöhret olacağım. Biz 50 senedir şöhret olamadık, 50 senedir şöhreti yakalayamadık… Bir de iş terbiyeleri olmalı… İşe çağırdığı zaman, en az iş saatinden bir yarım saat, 15 dakika önce tarif edilen yerde bulunmaları lazım. Benim tavsiyelerim bunlar. Tüm Üçüncü Adam okurlarına, tüm sinemaseverlere selamlar, saygılar…

Hasan Yıldız? Yanılmadınız… 🙂

11.10.2012 – Gazeteci Erol Dernek Sokak / BEYOĞLU

Erhan Tuncer (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam/Genseriko)

Ses kaydının deşifresi için, Hülya Birsen’e sonsuz teşekkürler.