Tag Archives: metin akpınar

.::Yeşilçam’ın ‘Dev’ Oyuncuları: Rol Arkadaşlarına Gerçekten Tepeden Bakanlara Dair!::.

Şimdilerde ‘İçerde’ diziside boy gösteren Seyithan Özdemir, sert mizacına ve iri cüssesine rağmen, sempatik tavırları ve içtenliği ile ilk bölümlerden itibaren milyonlarca izleyicinin sevgisini kazandı. Bu durum, izleyicinin iri cüsseli&karakteristik yüzlü insanlara sempatisinin ilk örneği değildi elbetteki.

Şimdi sizlere sinemamızda boyu ve karakteristik yüz ifadelerinden dolayı dikkat çekip yer edinen sinema sanatçılarından bahsedeceğim. Onlardan sadece ikisi jön olup onlarca filmde başrol oynayabildiler. Biri de genç kızların sevgilisi olabilecek yüz hatlarına sahipti. Öyle de oldu… Diğerleri, orta boylu jönlerin aşması gereken son engel olarak karşı tarafta yer aldılar ve sinema kariyerleri boyunca kimileri onlarca, kimileri yüzlerce filmde ‘kötü adam’ı oynamak zorunda kaldılar.

İşte huzurlarınızda sinemamızın kelimenin tam anlamıyla ‘dev’ oyuncuları…

1) Hüseyin Alp

Onu özellikle Tarkan filmlerindeki Dev Orso olarak hatırlayacaksınız. Tarık Akan ve Robert Widmark‘ın başrollerinde oynadığı Babanın Evlatları adlı filmdeki performansı da gayet akılda kalıcıydı.

_______________________________________________________

2) Özdemir Aydın

Hayat Bayram Olsa filmindeki gülüşü nasıl unutulabilir? Sert yüz hatları, uzun boyu ve iri kalıbı ile onu gördüğümüz her an bir olay çıkaracağını, birilerine laf atıp sataşacağını düşünmemize sebep olan sanatçımızı dikkatli Yeşilçam izleyicileri Köroğlu filmi ile de hatırlayacaktır.

Özdemir Aydın _______________________________________________________

3) Tarık Akan

Sinemamızın ‘bebek yüzlü’ jönlerinden Tarık Akan, şüphesiz Yeşilçam’ın ‘en uzun boylu jönü’ olma ünvanını ömrünün sonuna kadar taşıdı. Onunla kim oynadıysa hep karşısında kısa kaldı. Özellikle de Ah Nerede filminde birlikte oynadığı Adile Naşit. İkisinin yanyana duruşunu gözünüzün önüne getirebildiniz mi? O halleriyle çok güzel değiller miydi?

 _______________________________________________________

4) Yadigar Ejder

Kiminle oynarsa oynasın hep en son onu dövdüler, onu yıkmaya çalıştılar. O hep kavgacıların yıkılmaz kalesiydi. O yıkıldı, film bitti, jön alkışlandı. Ondan yadigar  yediği binlerce tekme ve yumruk kaldı. Vuranların adı kadar yazılmadı adları afişlerde ama Yeşilçam severler onların hakkını hep verdi, hep de verecek.

_______________________________________________________

5) Behçet Nacar

İnce-uzun, atletik yapısı ile avantür filmlerin aranılan aktörlerinden olan Behçet Nacar, boyunun verdiği avantajla attığı tekmelerle kavgacı karakter oyuncularının kabusu olmuştur. Aile filmlerinde mahallenin heybetli koruyucusu olan Nacar, aksiyon ve avantür filmlerinde tüm kötülerin korkulu rüyası olmuştur.

Behçet Nacar_______________________________________________________

6) Kenan Karagöz 

Memduh Ün‘ün yeniden çektiği, Kadir İnanır, Müşik Kenter, Halit Akçatepe ve Hülya Koçyiğit‘in başrollerini paylaştığı Üç Arkadaş filmindeki Mevlanakapılı Ayı Recep karakterini başarıyla canlandıran Kenan Karagöz, diğer birçok karakter oyuncumuza nazaran daha iri kalıplı ve uzun boyludur.

Kenan Karagöz 2_______________________________________________________

7) Mehmet Ali Güngör

Kavgacı karakter oyuncularımızın en iri yapılılarından biri de Mehmet Ali Güngör’dür. Sahte Kabadayı filminin ilk dakikalarında Kemal Sunal’a meydan okuduğu sahnedeki heybeti ve duruşu ile sinemamızdaki akılda kalıcı tiplerden biri olduğunu ispatlamıştır.

_______________________________________________________

8) Gülten Kaya

Gülten Kaya’yı listeye dahil etmemin sebebi takdir edersiniz ki boyu değil iri yapısıdır. Erotik filmlerdeki rol arkadaşlarından onu farklı kılan -ve en çok istismar edilmesine sebep olan- iri vücut hatlarıdır. Diğer kadın oyunculara baktığımızda, onu kadınların ‘dev oyuncusu’ olarak nitelememizde bir sakınca yok sanırım.

Dev kalpli, dev sanatçılara selam olsun…

Erhan Tuncer 

 

.::Üvey Baba, Esrar ve Yeşilçam’lı Bir Hayat: Güzeller Güzeli Bir Melek Ayberk Vardı::.

Sinemamızdan sessiz sedasız bir Melek Ayberk geçti.

1959 yılında Ankara’da doğdu. Orta okulu bitirdi.

15 yaşında Sinema Güzeli seçildi.

25 filmde oynadı.

1980‘de uyuşturucu madde kullanmaktan ve satmaktan hapis yattı.

1994 yılında, 35 yaşında, daha hayatının başında uyuşturucu komasına girdi ve bir daha gözlerini açamadı…

1980 yılında, Hayat dergisinde kendisi ile yapılmış bu nadide röportajı sizler için derledik.

Dergiden Deşifre eden: Asiye Hande Nur Başar

Hayat Dergisi / 1980

Her şey tek bir sigarayla başlamıştı… Evet, her şey o tek, esrarlı sigarayla…

Neden içmişti o esrarlı sigarayı? İsteyerek mi, bilmeyerek mi? Yoksa… Kimler itmişti onu bu yola? Bir nefes dumanın nasıl esiri olmuştu? Nasıl düşmüştü bu hale bu güzelim kız? Kimler düşürmüştü onu bu tuzağa?

Henüz 22’sinde yeni girmişti. Fakat altmışında, yetmişinde hissediyordu kendini. Yaşamdan bir zevk almıyor, ağır bir yük gibi geliyordu yaşamak ona.

“Benim hayatım baştan sona bir dram…” diye başladı bir zamanların sinema güzeli Melek Ayberk, 22 yıllık çileli yaşam öyküsüne.

Gözlerinden yağmur gibi boşanan yaşlarla başladı tek tek anlatmaya. Ve gözleri daldı gitti anlatırken ta gerilere, çocukluk yıllarına doğru:

“Altı yaşındaydım, annemle babam ayrıldılar. Her ikisini de çok seviyor, sayıyordum. Bu beni yıkan ilk olay oldu. Annem Tekel’de işçiydi. İki küçük kardeşimle fakir ama mutlu hayatımız vardı. Ben dokuz yaşındayken annem üvey babamla evlendi. Üvey babam sadist bir insandı. Sürekli beni döverdi… Elindeki şövalye yüzükle suratıma vurur, kulaklarımdan tutar havaya kaldırırdı. Annem bazen müdahale eder, “Kızım suçun ne?” diye sorardı. Ben de ağlayarak “Bilmiyorum anneciğim…” derdim. Bir gün İzmir’de üvey babam beni parka gezmeye götürdü. Beni bir köşeye oturttu. “Sen burada bekle.” dedi. Biraz sonra da polislerin arasında geldi almaya. Üvey babam “tırnakçılık” yapıyormuş meğer.

Karakolda polisler babama ‘Ulan, parmak kadar çocuğu yanında gezdirip suçuna alet etmeye utanmıyor musun?’ dediler ve beni serbest bıraktılar. Babam hapse girdi, be de eve…”

EVLENDİĞİ KİŞİ DE ESRARKEŞ ÇIKTI

“Bütün bu fırtınalı ve buhranlı aile düzenimizde ancak ortaokul birinci sınıfa kadar okuyabildim. Çalışkan ve zeki bir öğrenciydim ama evimize annemden başka bakacak kimsemiz yoktu. Annemin aylığı ile zaten kıt kanaat geçinip gidiyorduk. Ve zorunlu olarak okulu bıraktım. Küçük yaştan beri sevgi nedir bilmedim, şefkat nedir görmedim. Bir gün olsun gülmedim, çok kez özendim gülenlere…”

İki yılını daha bu koşullar altında geçiren Melek Ayberk on altı yaşında güzel bir kızdı artık. çevresinden evlenme teklifleri alıyordu sık sık.

“On altı yaşındaydım. Üvey babam zorla evlendirdi beni. Evlendiğim kişi esrarkeş çıkmıştı. Annesi ise tam anlamıyla ünlü bir kadın satıcısıydı. Ama Allah var, ne kocamdan ne annesinden hiçbir kötülük görmedim. Üstelik bana da çok iyi davrandılar. Beni tüm kötülüklerden mümkün mertebe korumaya çalıştılar. Ama esrarkeş bir kocayla ömür boyu mutlu olamayacağımı, böyle bir adamla mutlu hayat süremeyeceğimi anlamıştım. Üstelik kocamın hiçbir geliri de yoktu. Annesi para veriyor, kocam da hazırdan bu parayı yiyordu. Önce kocamdan ayrılıp annemin yanına kaçtım. sonra da boşandım.”

BİR HAYATIN ÇÖKÜŞÜ

Ve Melek Ayberk koca evinden sonra, arada bir Ankara’daki anne evinden de kaçamaklar yapıp tesadüfen tanıştığı kızlı erkekli gruplarla diskoteklerde sabahlamaya başlar.

İşte böyle bir gün, Ankara’da gittiği bir diskotekte, kız arkadaşlarından biri “Yak hele şuradan Melek… Her şeyi unutursun…” der ve bir tek esrarlı sigarayı eline uzatır. Ve kıramaz Melek. Arkadaşının verdiği bu tek esrarlı sigarayı sonuna kadar içer. Bu içiş ilk içiştir ve son olmayacaktır.

“İlk kez içtiğim sigara beni hayali mutluluklar aramaya itti. Artık günde iki-üç esrarlı sigara içer olmuştum. Bu sigaralar bana gelip geçici mutluluk veriyordu. Bu arada bir gazetenin açtığı yarışmada şansımı denemeye karar verdim. 1974 Türkiye sinema güzeli seçilmiştim artık…

25 filmde başrol oynadım. Türkiye’yi İtalya’da temsil edecektim. Yaşım tutmadığı, ailem de izin vermediği için İtalya’ya gidemedim. Gidebilseydim, yaşantım herhalde değişirdi.”

HALE SOYGAZİ HAYATIMI KURTARDI

Melek Ayberk Yeşilçam‘dadır artık. Sinemada Cüneyt Arkın, Kadir İnanır, Serdar Gökhan, Aytaç Arman ile başrollerde oynar. Fakat ne gariptir ki sinemada en fazla kazandığı para film başına üç bin lirayı geçmez. Sinema hayatında unutamadığı bazı olaylar da olmuştur. Örneğin “Unutama Beni” adlı film setinde başından geçen bir anıyı şöyle anlatır:

“Filmin bir sahnesinde barut patlatıldı. Göz gözü görmez oldu. Bir boşlukta ayağım kaydı. Tam düşerken Hale (Soygazi) Hanım kolumdan tutarak beni kendisine doğru çekti. Hayatımı ona borçluyum… Bu arada Aşk-ı Memnu adlı televizyon filminde öpüşmediğim için benim rolümü Müjde Ar’a verdiler ve sayemde Müjde Ar diye birisi doğdu.”

2 yıl önce ise Melek’in üvey babası öldürülür. Aile İstanbul’da Tarabya sırtlarında yaşamını sürdürmeye çalışır. Bu arada adını açıklamadığı, açıklamak istemediği bir kişi onu özel bir klinikte tedavi ettirir. Karaciğeri büyümüştür, 15 şişe serum verirler. Hastaneden çıkar. Artık söz vermiştir bir daha esrar kullanmayacağına dair. Bir süre içmez. Fakat onu bırakmayan, esrarkeşlerden oluşan kızlı erkekli bir arkadaş grubu vardır. İstanbul’un gece kulüplerinde hem içip hem satan bu grup kısa zamanda Melek’i de kendilerine alet ederler.

Bu dram burada bitmiyor. Bitmeyecek de. Şimdi tutuklu olan sanatçı Sağmalcılar Cezaevi‘nde hakkında verilecek kararı bekliyor. Bakalım yazgısı onu daha nerelere sürükleyecek.

_______________________________________________________

Röportajdan sonra Melek Ayberk bir süre hapis yattı.

Hapisten çıktıktan sonra bir daha ne sinemaya, ne de hayata tutunabildi…

Sinemamızdan, güzeller güzeli bir Melek Ayberk geçti…

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -13-::.

.::Bir Sinema Tutkunu Ali Gençli, Tüm İçtenliğiyle Anlattı / 2. Bölüm: “Haftada bir film çekildiği ve o malum parçalarla süslendiği dönemde, tek tük çekilen normal filmlerden birisini yapan Acar Film’de gelişen bir grev, Yeşilçam’da tüm taşları yerinden oynattı…”::.

5) “Keşke oynamasaydım” dediğiniz ve “keşke o filmde ben de oynasaydım” dediğiniz filmler var mı?

Ali Gençli: Keşke oynamasaydım dediğim film olduğunu sanmıyorum. Oynadığım tüm filmlerde kamera önünde tadı damakta kalan keyifler yaşadım. Zaten yaşam felsefesi olarak da yaşamda ‘keşke’lerden çok, ‘iyi ki’leri çoğaltmayı ilke edinmiş biri olduğum için hep ‘keşke’siz yaşıyorum ben… Yılmaz Güney‘in bir filminde oynamayı çok isterdim.

6) Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ali Gençli: Bir sabah bir minibüs figüranla birlikte bizi Yeşilyurt’ta bir tripleks villaya getirdiler. Figen Han ve teknik ekip hazırdı. Tanımadığımız bir jön, filmin erkek oyuncusuydu sanırım. İşte bir gariplik olduğu belliydi… Minibüste birlikte geldiğimiz figüranların hepsi erkekti ve on beş kişiydik. Bir süre bekledik. Figen Han setten ayrıldı. Bize çay ikram ettiler. Çaylar bitmeden sekiz tane bayan getirdiler. Bu kadınları burada ilk kez görüyorduk. Figürasyondan değildiler ve aşırı süslüydüler. Sonradan bunların, o günlerde çok revaçta olan ve sansürden geldikten sonra filme eklenen parçaların çekimleri için, randevu evinden getirildiklerini anladık. O günlere kadar bu parçalar, yabancı porno filmlerinden kırpılarak avantür filmlerine eklenirdi. İstanbul’da ve taşrada, sırf bu parçaların tutkunlarından oluşan bir sinema izleyici kitlesi türemişti. Biz de işsiz güçsüz olduğumuz günlerde, Beyoğlu’nda sadece bu tür filmleri oynatan sinemalara giderdik. Devamlı matinelerde, üç film birden oynardı ardışık olarak. On, on beş dakika süren o sahnelerden sonra sinema birden boşalırdı. Bu sinemalara sadece erkekler giderlerdi. Yeşilçam, böyle ‘yabancı porno parçalı’ dönemi uzunca bir süre yaşadı. Sonra hangi yönetmenin aklına geldiyse Amerikan pornolarının yerine yerliler çekilmeye başlandı. Önce anadan doğma kadınlar ekranda belirdi, Sonra cıs cıbıl sevişmeler aldı bunun yerini. Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak – Kartal Pendik Gittik Geldik, sinema tarihimizde kayda geçti. Bunların ardından, ek parçalar çekilmeye başlandı. İlk yerli porno parça çekimlerinde A. Selvi adlı bir bayan arkadaşın oynadığını anımsıyorum. Ondan sonra hayat kadınlarıyla devam etti. Ve bu süreç bir çok “Üçüncü Adam”la sürdü…

Hatta bir gün, bir olaya tanık olduk… Böyle çekimlere katılan, Cüneyt Arkın‘ın ekibinden Üçüncü Adam’lardan birisine iyi bir fırça çekmişti, takıldığımız Artistler Kahvesi’nde…

İşte o gün… Madamın köşkünde böyle sahnelerin çekileceğini sezinleyen ben, üniversiteli bir emekçi yanlısı olarak, “Arkadaşlar bu gün özel çekimler için geldik sanırım, ücretlerimizi beş yüz lira yapmazlarsa, çekimlere katılmayalım.” önerisiyle kazan kaldırdım. Bana iki kişi daha katıldı. Set amirine bunu bildirdim. O da sanırım yönetmenle görüştü. Yönetmen yanımıza geldi. “Beş yüz lira yevmiye isteyenler ayağa kalksın!” dedi. Beş kişi olmuştuk ayağa kalkanlar… “Şoföre söyleyin bunları, geri götürsün. Bir daha da bunları görmek istemiyorum!” dedi. Böylece ilk eylemimizi yapmış ve setten kovulmuştuk… Böyle durumlar pek görülen şeyler değildi o günlere kadar. Ücret artışı için belki de ilk eylemdi bizimkisi. Ama iyi ki kovulmuştuk, çünkü o gün çekimlere katılan arkadaşlar, film vizyona girdiğinde, değişik odalarda, banyoda, mutfakta, yatakta çekilmiş, pek de hoş olmayan görüntülerle meşhur olmuşlardı. Bu da benim ‘iyi ki’lerimden birisidir. İşte tam bu dönemlerde, haftada bir film çekildiği ve o malum parçalarla süslendiği dönemde, aynı ekiple iki film çekildiği ve baş oyuncular dahil kimsenin bundan haberi olmadığı günlerde, tek tük çekilen normal filmlerden birisini yapan Acar Film’de gelişen bir grev, Yeşilçam’da tüm taşları yerinden oynattı…

7) Türk Sineması’nın dününü ve bu gününü değerlendirir misiniz? Sizce sinemamız neredeydi, şimdi nerede?

Ali Gençli: Türk sinema tarihine önemli bir hak arama mücadelesi örneği olarak kaydedilen bu grev bir bakıma üçüncü adamların greviydi. Ama aslı, o günlerden elimde kalan bir bildiriden de anlaşılacağı üzere, filmin başrol oyuncusu Cüneyt Arkın’ın araya girmesiyle grev sonlandırıldı. Grevcilerin tüm istekleri film bitiminden sonra yerine getirilecek denilmesine karşın, verilen hiç bir söz yerine getirilmedi. Arşivimdeki bir bildiri o günlerin kanıtıdır. Daha sonra ‘Sinema Emekçileri Derneği’ kuruldu. Hatta, 1 Mayıs 1977’de, Taksim’de büyük bir katılımla “Sinema Emekçileri Derneği” pankartı altında yerimiz almıştık.

Sorunun yanıtına gelince, güçlü bir örgüt altında bir araya gelinmediği sürece bu sektörde de  sorunlar yaşanacak, hak kayıplarına maruz kalınacaktır. Televizyon dizilerinde eski sanatçılarımıza zaman zaman destek verilse de, üçüncü adamların kendi köşelerinde unutulmuşluklarına bir çözüm olamamaktadır. Bu konuda “Beyoğlu Belediyesi”nin çözüm üretebileceğini düşünüyorum. Ancak bu çözümler konusunda bir çok proje üretebiliriz olanak sağlanırsa… Aydın’da, birlikte çalıştığımız Harun Kızılarslan ile bu konuda güzel bir proje hazırlamış durumdayız ama mali anlamda sıkıntıyı aşamadığımız için, bu proje şimdilik askıdadır.

8) Ali Gençli olarak, hayal ettiğiniz yerde misiniz? Sitemiz aracılığı ile bu mesleği yapmak isteyen okuyucularımıza söylemek istedikleriniz var mı?

Ali Gençli: Elbette bu büyülü dünyaya girerken, iyi bir karakter oyuncusu olmak hayalimdi. Tiyatrodan sinemaya geçmiş ustalar gibi nitelikli filmlerde başarıyı yakalamayı çok isterdim. Ancak sinemanın yoğun bakımda olduğu dönemde, Yeşilçam serüvenimin başlaması ve kısa bir dönem de olsa yılda bir – iki film çekilen günlere geldiğimizde ayrılmak zorunda kaldığım bu sektöre dönüşüm uzun yıllar aldı… 1980’den 2006 yılına kadar eğitimcilik görevimi yaptım. 2006 yılında bir belgeselde aldığım rolden sonra aralıklarla kamera karşısına geçiyorum. Ama yine de istediğim yerde değilim. Bunda İstanbul’dan uzak olmamın etkisi de var elbette. Bu mesleği yapmak isteyenlerin önce bilgi ve donanımlarını geliştirmelerini, kamera önü oyunculuğu için gerekli eğitimi almalarını ve iş prensiplerini geliştirmelerini öneririm. Bir de iş disiplininin her meslekte olduğu gibi bu meslekte de başarı için önemli olduğunu ifade etmek isterim.

9) Sinema filmi ya da dizi olarak yeni projeleriniz var mı?

Ali Gençli: Ege Bölgesi’nde çekilen filmler için yeni yüzleri Ege-Cast ajansın çatısı altında toplarken, kendi projelerimizi de oluşturuyoruz. Öyküsü senaryolaştırma aşamasında olan “Balıkçı” adlı bir projemizi, 2014 yılında gerçekleştireceğimizi ümit ediyorum.

10) Çalışmaktan en çok keyif aldığınız yönetmen kimdir? Nasıl çalışır?

Ali Gençli: Süreyya Duru‘yla “Güneşli Bataklık” ve “Ben Bir Garip Keloğlanım” filmi setinde keyifli anlar yaşamıştık. Çok babacan bir insandı. Bir de Remzi A. Jöntürk ciddi olduğu kadar espriliydi de çok… Behçet Nacar‘ın “Nerde Beleş, Orda Yerleş” adlı film setinde de ilginç anılarım oldu. Son olarak da, Yüksel Aksu‘nun son filmi “Entelköy Efeköy’e Karşı”nın çekimlerinde unutulmaz güzellikler yaşadık…

Ali Gençli’ye samimi cevapları ve ilgisi için sonsuz teşekkürler…

6.11.13 / Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)

.::Bir Sinema Tutkunu Ali Gençli, Tüm İçtenliğiyle Anlattı: “Düştüm düşlerimin peşine, düş kırıklıklarını bile bile…”::.

Sevgili Üçüncü Adam okurları merhabalar,

Bildiğiniz üzere, bloğumuzun Röportaj Köşesi‘nde, kıymetli sanatçılarımızla gerçekleştirmiş olduğumuz röportajlara yer vermekteyiz. Siz değerli okurlarımızın takdiri ve beğenisi ile kısa sürede binlerce kişiye ulaşan röportajlarımızda, her daim sanatçılarımızdan kendilerini en içten cümleleri ile ifade etmelerini istedik. Her röportajımız için bunu önemle rica ettik. Sağ olsunlar, var olsunlar tüm sanatçılarımız sorularımıza içtenlikle cevap verdiler ama bazı röportajlar sizler için olduğu kadar, bizler için de ayrı bir önem taşımakta…

İşte aşağıda okuyacağınız röportaj, bizim için ayrı bir değer taşıyor. Türk Sineması’nda yüze yakın filmde figüranlık yapmış, emektar sanatçımız Ali Gençli, röportaj sorularımıza öylesine içten cevaplar verdi ki, bu sunumu sizlere dolu dolu gözlerle hazırladık…

Aşağıda, sanata gönül vermiş, tam bir sinema tutkunu olan, emektar sanatçımız  Ali Gençli’nin sinema serüvenini, tüm samimi hisleriyle okuyacaksınız. Gençli, tutkularını ve anılarını anlatırken, bir yandan da dönemin çalışma koşullarına olanca gerçekliğiyle ışık tutuyor…

Kendisine, bizlere vakit ayırdığı için sonsuz teşekkür ederiz…

_______________________________________________________

Ali Gençli Hakkında: 1957 Yılında Keşan’da doğdu. 1976 yılında yüksek öğrenim için geldiği İstanbul’da 1980 yılına kadar yüze yakın filmde irili ufaklı rol alarak figüranlık yaptı. Aslan Bacanak – Ne Umduk Ne Bulduk – Bizim Kız – Ben Bir Garip Keloğlanım – Leyla – Portakal – Güneşli Bataklık -Ana Ocağı – Nerde Beleş Oraya yerleş – Vur patlasın Çal Oynasın – Kader Bu – Cemil – Darbe (İki Arkadaş) – Bitmeyen Şarkı – Deli Gibi Sevdim – Peki Öyle Olsun – Hayata Dönüş – Kara Murat Kara Korsana Karşı – Cennetin Çocukları – Aile Şerefi, bu filmlerden bazılarıdır. Ayrıca; Efes Pilsen – Bira Bu Kapağın Altında – Asya Yağları, Dandy Çiklet ve Permatik reklamlarıyla, Ziraat Bankası’nın “Sadri’yle 1 Dakika” adlı bir dizi reklam filmlerinde rol aldı. Ali Gençli, halen Aydın Söke’de yaşamını sürdürmektedir.

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Sanata ilginiz hangi yaşlarda başladı?

Ali Gençli: 1957 yılının Şubat ayında, Keşan’ın küçük bir yol üstü köyünde doğmuşum. Yol üstü derken, köyün içinden geçen asfaltın bir ucu İzmir’e, diğer ucu da Kapıkule üzerinden Almanya’ya uzanıyordu. Okul çağı gelince Keşan’a göç ettiğimizi anımsıyorum. Keşan’da başladığım ilkokul yaşantım, dördüncü sınıftan sonra Edirne’de devam etti. Bu kentte süren on bir yıllık yaşamım, sonunda bir Karadeniz köyüne öğretmen olarak atanmamla son buldu. Sinemanın o tılsımlı büyüsü ilkokula başladığım yıllarda beni içine aldı. Özellikle yazları açık hava sinemalarının tahta sandalyeleri, gazoz araları hayatımın bir tutkusu haline geldi. Daha ilkokuldayken bile okulu asıp, gündüz matinelerine kaçıp gider eve döndüğümüzde tadı damakta kalan dayaklar yerdik. Bir gün bir film galası için ilçemize gelen Ayşecik ve Ömercik okulumuzu ziyaret etmiş ve bizde umulmadık hayranlıklar bırakmıştı. Onların bu ziyareti düşler yolculuğunun da başlangıcı olmuştu. Edirne’de süren eğitimim sürecinde sinemaya olan tutkum daha bir arttı. Cumartesi günlerimizin vazgeçilmez eğlencesi sinema olmuştu. Hatta bazen birkaç arkadaş toplanır, “gelecek program ve pek yakında” levhalarının altındaki beklenen filmleri, afiş resimlerinden esinlenerek ayak üstü uydurma hikayelerle anlatırdım. Hayal dünyam ne kadar geniş olsa da filmi izlediğimiz zaman, öykünün benim anlattıklarımın yanından bile geçmediğini gördüğümüzde, arkadaşlarım beni alaya alır, ama bir sonra afişi öykülerken yine de sessizce dinlemeyi seçerlerdi. Orta okula geçtiğimde kentin yazlık sinemalarından birinde yer gösterici olarak çalışmaya başladım. Edirne Maarif Sineması, bildik tahta sandalyeli ve birkaç masası bulunan açık locadan oluşuyordu. Locadaki masaların biletlerini varsıl aileler alırlardı genellikle. Ve yer göstericilere gümüşi 25 kuruşluklardan bahşiş verirlerdi, diğer yerler için on kuruşluklar revaçtaydı. Her gece aynı filmi defalarca seyreder, adeta hareketleri ve replikleri ezberlerdim. O zamanlar, çikletlerden çıkan siyah/ beyaz artist resimlerini biriktirirdik. Bazen bu resimler koleksiyonumuzda yüzlere kadar çoğalırdı. Biz büyüdüğümüzde bu merakımızdan vazgeçerken, artist resimleri renkli olmaya başlamıştı. Ve….

2) Sinema kariyeriniz nasıl başladı? Hatırlıyorsanız, ilk set gününüzü anlatır mısınız?

Ali Gençli: Ve Kastamonu Küre ilçesinin bir dağ köyünde, bir yıl öğretmenliğin ardından İstanbul’da yüksek öğrenim için sınavları kazanmamla birlikte, “düştüm düşlerimin peşine, düş kırıklıklarını bile bile…” Ailem beni üniversitede okuyor sanırken ben yeni serüvenlere yelken açıyordum, hem de dümeni olmayan bir yelkenliyle. Öğretmen okulu son sınıftayken ‘Hey’ dergisinin “Yalçın Gülhan”la boğazda yaptığımız yat gezisi ve bu gezinin dergide haberlenmesi cesaretimi arttırmıştı. O dönemdeki yoğun siyasal olaylar yüzünden okul işgal altındaydı ve derslere girmek mümkün değildi. Bu benim işimi daha da kolaylaştırıyordu. Bir gün yaşamımın en ilginç rastlantısı, bize sağladığı beslenme ve barınma karşılığında, yatılı öğrencilere akşam saatlerinde “etüt ağabeyliği” yaparken, Haydarpaşa Lisesi’nde benim sınıfımda aşırı öz güvenli, hiperaktif, orta ikinci sınıfa devam eden Karadenizli bir çocukla karşılaşmak oldu. Sınıfın düzenini sağlarken beni yoran, bu çiçeği burnunda delikanlıyla yaşanan sıkı bir atışmanın sonucunda, aramızda umulmadık bir kardeşlik doğmuştu. Bu çocuk, o dönemde çekilen “Köprü” filmindeki çocuk oyuncu Levent İnanır’dı….

Bu küçük arkadaşımla hep sinema üstüne, hayaller üstüne ve dayısı Kadir İnanır hakkında söyleşileri koyulaştırdık. Benim sinema tutkum onun da ilgisini çekmişti. Bir hafta sonu dönüşü bana getirdiği bir telefon “Yeşilçam”daki yolun başlangıcı oldu.

“Düştüm düşlerimin peşine, düş kırıklarının beni beklediğini bile bile…”

“Büyük Parmakkapı Caddesi, numara üç…” diyor telefondaki ses ve sürdürüyor; “Taksim’den İstiklal‘e girişte, soldan ilk sokak, karşına okul çıkacak, ilk ara sokak…” Belleğimden geçen bu sözler ayaklarımı yönlendiriyor. Az önce indiğim Kabataş vapurundan çıkıp çiseleyen karla birlikte Gümüşsuyu’ndan Taksim’e geldim. Karşımda demir kapılı okul, ilk ara sokağa saptım. Kar çiseliyor, hava soğuk ama üşümüyorum. Beynimde sıcacık düşler… Biliyorum tılsımlı bir dünya beni bekliyor… “Burası mı?” diyorum, bodrum merdivenlerinden inen garson kılıklı adama. “İlk kez geliyorsan, yukarıya kayıt olacaksın.” diyor. Kim bilir kaçıncı kez yineliyor bu sözleri, her gün… Eski yapının daracık merdivenlerinden üst kata çıkıyorum. Bir üst kata çıkan merdivenler ve yandaki kapı karşılıyor beni. Kapı kapalı, az önce buradan çıkan, mini etekli bir kız merdivenlerden süzülüyor üst kata. İsteksizce izliyor gözlerim. Kapıyı öğrencilikten kalma bir alışkanlıkla vurup, giriyorum içeriye. Biri sakallı, iki kişi var içeride. Duvarlarda eski film afişleri, ‘Keşanlı Ali Destanı’na gözüm ilişiyor. Engin Cezzar’ınki… İçime bir ılıklık yayılıyor. Eh ne de olmasa ben de Keşanlıyım, hem de Ali!… “Keşanlı Ali abilerin komşusuyum…” desem mi acaba? Bir yararı olur mu diye geçiriyorum usumdan. Oysa biliyorum, o bir öykü kahramanı. Böyle bir esprinin sırası değil. Vazgeçiyorum. Duvarda bir pano var. Yılmaz Güney’in, Fatma Girik’in, tanımadık birkaç fotoğrafı iğneyle tutturulmuş üzerine. Masa başında oturan, önündeki deftere bir şeyler yazıyor. Sakallının boynunda flaşlı bir fotoğraf makinesi var. İkisi de takım elbiseli, artist gibiler. “Sabahleyin telefon etmiştim.” diyorum. “Önce kayıt.” diyor, sakallı olan. Adımı, adresimi, işimi yazıyor önündeki deftere masa başındaki. Adres olarak okulumu söyleyince, “Karşıdan gelmek zor olmayacak mı?” diye soruyor, belki etkili olur diye, “Üç aydır boykottayız…” diyorum. “O zaman sorun yok…” diyor. “Şimdi fotoğraf…” diye ekliyor ardından. Sakallının gösterdiği iskemleye ilişiyorum. Yan oturtuyor, başımı çeviriyor, “Kıpırdama!” diye uyardıktan sonra basıyor makineye, flaş patlıyor. Panoyu gösterip. “Resmini buraya asacağız, uygun rol için buradan seçileceksin.” diyor. “Borcun on iki buçuk lira.” diye ekliyor. Parayı verirken, kayıt eden kişi “Alt kata çayevine inip, bizden haber bekleyeceksin, her an bir iş çıkabilir.” diyor.

Bodruma, çay evine iniyorum. Penceresiz, izbe bir yer. Sigara, eskimiş çay kokuyor. Tüm duvarlar afişlerle kaplanmış. Karşıda çay ocağı, su buharı yükseliyor. Bir lamba ölgün ışığıyla aydınlatma çabasında bu daracık yeri. Üç masayı sekiz-on iskemle çevrelemiş. Tanıdık birkaç yüz var. Şu sakallı yaşlı adam, köy filmlerinde imam oluyor çoğunlukla. Karşısındaki kadını hiç görmemişim. Masalardan birine ilişiyorum yabancı yabancı, acemiliğim yüzümden okunuyor. İçerdekilerin hoşnut olmadığını hissediyorum. Ya da havalanmışlar gibi geliyor bana. Yanıma benim yaşlarımda biri oturuyor selam verip. Çaycı bir çay bırakıyor sorgusuz önüme. Yarısı kesik yüzük parmağına takılıyorum. “Sağ ol!” diyorum. “Çay içer misin?” diye soruyorum, yanıma oturan yaşıtıma. “Ben, Hüseyin Avni Dede…” diye tanıtıyor kendini. Elindeki kitabı masaya bırakıyor. “Tek Şekerli Çınaraltı” H.Avni Dede yazıyor, şiir kitabının kapağında… Rastgele bir sayfa açıyorum. “…zamanı yaşamayı sınıyorsunuz / odanız o kadar küçük ki, bir sigara içseniz ısınıyorsunuz…” dizelerini mırıldanıyorum, ilgilenmiş olmak için… Yıllardır tanıyormuşum duygusuna kapılıyorum ve rahatlıyorum. “Sizin kitabınız mı?” diye soruyorum, laf olsun diye… “Evet” diyor Hüseyin Avni… “Flaş patladı mı?” diye soruyor, ardından da, “Her yeni gelene patlar o flaş ama hiçbir zaman fotoğraf panoya asılmaz…” diye ekliyor. Bizim on iki buçuk liranın ayakbastı parası yerine geçtiğini düşünerek gülümsüyorum. Merhaba Yeşilçam, yeni düşler merhaba!

Aradan geçen zaman bizi hafta sonuna getirdi. Bir kaç gün işsiz güçsüz, heyecanla bekledik. Acaba sakallarımda mı bir uğursuzluk var deyip altı aylık sakallarımı, Cumartesi günü bir güzel kestirdim. Kendimi zor tanımıştım, tıraş sonrasında. Bu hafta böyle geçer diye düşünürken, yeni imajla bir fotoğraf daha çekilmem gerektiği söylendi. Umut dünyası işte, bir flaş daha patlattılar yüzüme. Haydi bir on iki buçuk daha. Kapıdan çıkıp aşağıya inerken kelli felli birisiyle karşılaştık. Sonradan bu beyefendinin “figürasyon”un sahibi Semih Bey olduğunu öğrendim. Aşağıda çayevi kapısında dört kişiyi ardına almış tanıdık olmayan birisini sıyırıp geçerken elini göğsüme bastırıp; “Dur bakalım, bu tarafa.” deyince anladım ki bizim sakallar işi bozuyormuş. Diğer ayrılanlarla birlikte, set görevlisi olduğunu öğrendiğimiz, orta yaşlı adam bizi üç katlı bir eski yapıya götürdü. Sonradan, bazı filmlerde ufak tefek rollerde gördüğümüz Niyazi Er‘in kostüm deposuna geldiğimizi ve buraya gelecek günlerde daha çok geleceğimizi, bir süre sonra anlayabilmiştim. Beş kişi üzerimize uyan klasik polis elbiselerini seçtik. Eskimişlik, toz, kir ve rutubet kokan bu yerden ayrıldığımızda saat ona geliyordu. Ve her geçen dakika benim heyecanım artıyordu.

Diğerlerinin davranışlarından deneyimli oldukları belliydi. Elbiselerimiz, aldığımız kostümlerin yerinde kalmıştı. Yine aynı görevli bizi peşi sıra, İstiklal Caddesinden, Taksim’e doğru götürdü. Mahşer-i kalabalığın arasından geçerek Sıraselviler caddesine geldik. Kalabalığın nedeni Bülent Ecevit‘in o gün yapılacak olan, günlerdir, sür manşet haberlere taşınmış ünlü ‘Taksim Mitingi’ydi… Burada, yer altına inen bir gece kulübünde bir süre bekletildik. Orada da ekibin diğer üyeleri beklemekteydi. Kameraman, setçiler filan. Bir süre sonra Cüneyt Arkın ve sonradan filmin yapımcısının da olduğunu öğrendiğim rejisör Melih Gülgen geldi. Yanlarında o günlerde daha yeni yeni tanınmakta olan Deniz Erkanat ta vardı. O günkü  sahne birkaç kamerayla çekilmişti. Cadde üstündeki binanın üzerinden kuş bakışı, ayrıca, bir de yerden kamerayla yapılmıştı. Biz kalabalığın için uzun bir yürüyüşle geçen Komiser Cemil‘in çevresinde polisler olarak dağınık bir şekilde, onu kalabalıktan koruyarak ve kollayarak yürümüştük. Tam üç kez yinelenen sahne Cüneyt Arkın hayranları tarafından sabote edilmişti. Bir ay geçmeden film vizyona girdi, ama kalabalığın içinde kendimi görmekte çok zorlandım. Böylece ilk kez kamera karşısına Cüneyt Arkın’ın bir filmiyle geçme mutluluğunu yakalamıştım. Miting olaysız bitmiş, “Ecevit’e Suikast Yapacaklar” haberi asparagas çıkmıştı. Dönüşte yaşadığımız serüven ise çok ilginçti. Setten beş polisi kostümleri değiştirmek üzere gönderdiler. Çekimler fazla sürmemişti. İstiklal Caddesi‘nden yürürken arkadaşların birisinin önerisiyle Bekâr Sokak tarafına yönelip, Yeşilçam çorbacısından birer tas çorba içtik. Polis giysileri ve belimizde tahta tabancalarla gerçek polisler gibiydik. Çorbacıya hesap ödemeye kalktığımızda “Polislerden para almıyoruz abiler!” sözleri beni çok şaşırtmıştı. Yeşilçam Piyasasını tamamen öğrendiğimde bunun, çorbacının arkadaşı olan, diğer polislerden Cesur Barut‘un bize bir oyunu olduğunu öğrendik. Bizi kandıran olayı kurgularken, çorbaların parasını o ödemişti. İlk set günümü böyle yaşamıştım…

Ve de tabii ki, akşam üstü dağıtılan yevmiyelerden payıma düşen altmış liranın da, sinemadan kazandığım ilk para olduğunu da anımsıyorum. Yine sonradan öğrendiğime göre asıl yevmiyeler, kadın oyuncular için yüz yirmi beş lira, erkek oyuncular için yüz lira iken, bizim kırk liralarımız, kadınların da yirmi beş liraları Patron Semih Bey’in kasasına gidiyormuş.

*Resme tıklayarak büyütebilirsiniz.

3) Çalışma disiplini açısından kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydunuz yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyordu?

Ali Gençli: Her işte olduğu gibi, kamera önü oyunculuğunda da başarı için, disiplinin ön koşul olduğuna inanıyorum. Elbette o zamanlar çekimlerde genelde, çekim sırasında verilen görevleri doğaçlama yerine getirirdik. Ancak gerektiğinde verilen replik ve mizansenleri, ön çalışmalarla olgunlaştırır ve çekimlerde zorlanmadan sonuca giderdik… Benim lise yıllarında hatırı sayılır sayıda tiyatro oyununda oynamış olmam, birbirinden çok farklı da olsa kamera önünde işimi oldukça kolaylaştırıyordu.

4) İzleyicilerimiz sizi hatırlayacağı filmlerden bahseder misiniz? Bu filmlerle ilgili anılarınızı ve sizin için ne ifade ettiklerini anlatır mısınız?

Ali Gençli: Aslan Bacanak filminin benim için önemi çok büyüktür. Adını anımsamadığım, Zeki-Metin ikilisinin bir başka filmi için Eminönü Haliç Sebze Hali’nde hamalları oynayacaktık. Fakat sabah erkenden sette yerimizi aldıktan sonra, her şeyin hazır olmasına karşın, kesintide olan elektriklerin geç saatlere kadar gelmemesi yüzünden çekimler ertelenmişti. Sonradan çekilen bu sahnelerde bulunma fırsatı bulamamıştım. Sonra bir gün bizi Çamlıca’da, eski evlerden oluşmuş bir mahalleye getirdiler. Cevat Kurtuluş, Sami Hazinses, Perran Kutman, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Gölgen Bengü, İhsan Yüce ve geniş bir ekip kadrosuyla çalışmalara başladık. O günü oldukça güzel fotoğraflayarak bugünlere taşıdığımı düşünüyorum. Bir evin penceresini boyarken, Zeki Alasya’yı kovalayan mahallelilerden birisi (Hüseyin Kutman) üzerinde bulunduğum merdivene çarpıp, başına geçen boya kovasıyla başka bir renge giriyordu. Bense pencerenin parmaklıklarında asılı kalıyordum.

*Resme tıklayarak büyütebilirsiniz.

Ofise döndüğümüzde akşam olmuştu. Yevmiyeleri aldık. Dört aydır tek işim gücüm buydu. Okulu iyice çıkartmıştım yaşamımdan. Etüt ağabeyliği yaptığım Haydarpaşa Lisesi de karşıt görüşlü etüt ağabeyleri tarafından işgal edilmişti. Zorunlu olarak orasını terk ettim. Bir süre direnmiş olsam da okulun mahzenlerinde, insanların kaybolacağı ve cesetlerinin hiç bir zaman bulunamayacağı tehditleri, her gün bir kaç öğrencinin öldürüldüğü haberlerinin gazetelerde manşetlendiği günlerde, Beyoğlu’na beş öğrenci arkadaşın kiraladığı eve daimi konuk olarak katıldım, ev kirasına ortak olarak. Şimdi işim daha da rahatlamıştı. Sabah erkenden figürasyonda oluyor, akşamları da Beyoğlu’nun arka sokaklarında keyifli geceler yaşıyorduk. Beyoğlu Karakolu’yla aynı sokakta bulunan “Tayfun Apartmanı”nın beşinci katından boğaza karşı çilingir sofraları kuruyorduk. Diğer beş arkadaşım, İstanbul’un hatırı sayılır üniversitelerine devam ediyorlardı. Bazıları Keşanlı olan bu dostlarım şimdi ülkemin avukatı, savcısı, mühendisi, öğretmeni olarak yaşamlarını sürdürüyorlar.

Ertesi gün yine erkenden kalkıp önce Erman Film’in bulunduğu pasajın karşısındaki Ata Saka‘ya ait çay evinde simit-çay kahvaltısından sonra, bizim çay evine geldiğimde, dünden devamı çekilecek olan filmin setine gidecek dokuz kişi, set minibüsüne binmek üzereydiler. Bu kez, bizi Yeşilyurt sahilinde bir yazlık çay bahçesine getirdiler. Sinemacı Tombiş Çetin, Turgut Boralı, Selçuk Uluergüven, Tuncer Necmioğlu, Atilla Pekdemir, Hakkı Kıvanç, İbrahim Uğurlu, Kemal İskender, set ekibiyle birlikte Zeki Alasya ve Metin Akpınar da oradaydı.

O günkü çekimler oldukça keyifli geçti. Biz kahvede otururken Zeki – Metin tüm becerilerini sundular. Komik sahne çekimlerine kahkahalarla güldük. O gün dikkatimi çeken bir şey, tombalacının camdan dışarı fırlatılması dahil hemen hemen tüm sahneler tek provadan sonra çekildi. Bu da kadronun ustalığındandı elbet. Zeki Alasya’nın korkudan altını ıslattığı sahne, o gün unutulmayan en güzel sahneydi… Ve en komik! Öğlen sandviçlerimizi yerken, benim fotoğraf makinem de çalıştı durdu. Aslan Bacanak filmindeki benim de katıldığım iki günlük çekim sona ermeden önce, Zeki Alasya’nın, ağzını ekmek sodasıyla köpürtüp intihar etme sahnesinde, Nubar Terziyan’la birlikte yakınlardaki bir evin yatak odasındaki kısa bir çekim de günün ilginç anısı olarak, yaşam dağarcığıma eklendi…

Beyoğlu’nda yaşam sürüp giderken, ikinci bir figüran bürosu keşfediyorum. Semih Bey’in bürosundan ayrılıp, Niyazi Vanlı‘nın yerinde işe başlıyoruz birkaç arkadaşla. İşte o günlerde günlüğüme aşağıdaki notları düşmüşüm… O gün de benim için önemli bir gündü… Çünkü Sadri Alışık, bizim çocukluğumuzun hayranlığını bugünlere taşıyanların başında geliyordu…

SADRİ’YLE BİR DAKİKA / 22.06.1977 – Pazar

Dün. Önceki gün. Daha önceki gün gibi, bu gün de erkenden geldim. Hava sisli pusluydu, güneş iyice ısıtana kadar. İstanbul’un havası böyle. Gün güne, saat saate uymuyor. Eski bir sinemadan bozma bu yapının, arka sokağa bakan geniş odasının duvarları film afişleriyle doldurulmuş. Figüranların bekleştiği bu yere, figürasyon bürosu diyorlar. Bu sokak, sinemacılar sokağı, film şirketleri, artistler kahvesi, organizatör büroları hep burada. İkinci, üçüncü bir de bizim gibi sonuncu sınıf figüranları bu sokakta görmek mümkün. Ünlü olmak hayaliyle memleketinden kalkıp gelenler, her gün değişen yüzler hep bu sokakta. Büroda bekleşenlerin çoğunluğu yeniler. Ortamı öğrenenler, acemilik dönemini atlatanlar şirketlerle direkt ilişki kurduklarından buraya gelmiyorlar. Çünkü, kazanılan paranın yarıya yakın bir bölümü bu büronun sahibi tarafından kesiliyor. Geri kalan bölüm figürana ödeniyor. Zaman geçtikçe daha da çoğalıyoruz. Herkeste işe gitme umudu. Telefonlu masada oturan patronun annesine, biz de anne diyoruz. Her an gelecek isteğe göre, içimizden uygun olanları seçip ilgili film setine gönderecek. Ne denli çok işçi gönderebilirse büronun kazancı o denli yüksek olacak. Onun sorunu ve düşüncesi de bu, artist olma düşü kuranların yanında. Tam, çıplak film furyasının başladığı günlerdeyiz. Söylenenlere göre haftada bir film çekiliyor, piyasaya hemen sürülüyormuş. Bu yüzden kazancı iyi olmalı figürasyonun. Ben, buralarda daha eskilerden, daha deneyimli olan Cesur Barut’la söyleşiyorum. O tüyoyu kapmış. Bu gün reklam çekimlerine gidilecekmiş. Reklamlar, filmlerden daha iyi. TRT‘nin tüm kanallarında yayınlanıyor. Bir iki saniye görünebildin mi tamam. Sinemadan,  filmlerden daha heyecanlı. Kısa zamanda ve daha yaygın olarak hem de televizyonda görülmenin zevki başka oluyor.

Mezarlık sahnesi çekimleri için on beş kişiyi seçip gönderdiler. Seçilemeyenlere de, umut dağıttı anne. Size de iş var, acele etmeyin. Tüm amacı her an iş çıkarsa, elinde hazır eleman bulunmasıydı. Saat ilerledikçe hareketlenme başlamıştı. Bazıları umutsuzca ayrılıp gittiler, ertesi gün gelmek üzere… Bir süre sonra beş kız, beş erkek seçildik. Reklam şirketinin minibüsüyle, daha önce görmediğim yollardan, yokuşlardan inerek, Karaköy Liman Gümrüğüne geldik. Pazar günü olması nedeniyle sanırım, gümrükte fazla insan yoktu. Ya da çekimler için boşaltılmıştı. Kamera, spotlar, ilgililer, yönetmenler ve yanlarında Turist Ömer giysileriyle Sadri Alışık göze çarpıyordu. Yönetmen yardımcısı bayan bize yapacaklarımızı anlattı. Gümrükten giriş yapan çiftleri canlandıracağımız mizansen oluşturuldu. Sadri Alışık‘ın ardından gümrük denetimine girecektik. Üç kez prova yapıldı. Uyarılar bitince, yönetmenin “Kamera!” sesinden sonra, hareket başladı. Önden birkaç çift denetimden geçti. Sadri Alışık elindeki bond çantayı gümrük görevlisinin önünde açtı. Görevli bir çanta dolusu kaçak kol saatini görünce şaşkınlıkla: “Bunlar da ne böyle? / Kuş yemi, kuş yemi. /  Kuş bunları yer mi be adam? / Valla ben önüne koyayım da, ister yesin, ister yemesin!” Yönetmenin “Stop!” demesiyle çekim sona erdi. ‘Sadri’yle 1 Dakika’ adlı, bir skeç-reklamın daha çekimi tamamlanmıştı. Bu çalışma, bir süre sonra Ziraat Bankası reklamı olarak TRT Televizyon’unda yayınlanacaktı. Ben de altmış lira kazanmanın mutluluğuyla, bekar evimize döndüm. Yarın yeni bir iş umuduyla…

*Resme tıklayarak büyütebilirsiniz.

1. BÖLÜMÜN SONU

.::Yadigâr Ejder Dosyası: “Taksim Parkı’nda donarak ölmedi!” / “Gerçek adı Yadigâr Ejder değildi!” / “Birçok kimse onun durumuna düşmedi, çünkü kimse sinemayı onun kadar sevmedi!”

‘BİR YADİGÂR EJDER KİTABI’ ÇIKTI!

Kitabımızı edinmek için: http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=714568&sa=188524436

________________________________________________________

Gerçek Adı: Adnan Ayberk

Doğum Yeri: Sivas

Vefat Yeri: İstanbul

Doğum Tarihi: 1951

Ölüm Tarihi: 4.3.1991

Sinemadaki Adı: Yadigâr Ejder

Sinemadaki Diğer Adları: Yadigâr, Yadigâr Dağdeviren

Gerçek Adı Olduğu Zannedilen Diğer Adları: Yadigâr Kuzu, Yadigâr Koyun, Ejder Yadigâr Kuzu, Adnan Koyuncu, Adnan Embiya Aybarlı, Adnan Enbiyaoğlu

Oynadığı Film Sayısı: 215 (www.sinematurk.com)

Yadigar Ejder

“Biz ekip olarak onu ne zaman ansak, gözlerimiz doluyor, ufacık bir tebessüm yerleşiyor dudağımızın kenarına. Bilen bilir, tertemiz, ufacık bir çocuk yüreği vardır Yadigâr’ın. Rivayettir ki Taksim parkında donarak ölmüş, rivayettir ki yemek yedikten sonra girdiği lokantanın tuvaletinde ayağı kaymış, başını taşa vurarak oracıkta hayatını kaybetmiştir. Öyle ya da böyle tertemiz bir sinema emekçisi kayıp gitmiş sinemamızdan, ardında bir dolu film bırakarak.

Keşke şimdi “Mazlummmm!” diye bağırsak da başı önünde sallana sallana gelse. Dövmek için değil, koşup sarılmak için kalksak ayağa. Sinemamıza kattığı güzellikler için teşekkür etsek kendisine.

Ruhun şad olsun Yadigâr.”

Böyle bir yazı ile tanıtmıştım Yadigâr’ımızı, bloğumuzun açıldığı ilk yıllar. Ona karşı hassasiyetim gün geçtikçe daha da arttı, büyüdü, dallanıp budaklandı. Önce gidip Kulaksız mezarlığında kabrini buldum Yadigâr’ımızın, ardından dostlarına ulaştım, röportajlar yaptım, ses kayıtları aldım, kayıtları ekip arkadaşlarımla birlikte deşifre ettik… Efsane karakter oyuncularımızdan Süheyl Eğriboz ile de kısa bir görüntülü röportaj yaptım. Bu röportaj, ilk yayınlandığı günden beri hala ilgiyle karşılanmakta, Yadigâr Ejder’i seven sinemaseverler tarafından hala konuşulup tartışılmakta.

İlk zamanlarda Taksim Parkı’nda açlıktan donarak vefat ettiğine dair bir yazı okumuş, başka kaynaklardan bilgi edinemediğimiz için koşulsuz kabul etmiştim. Bir de üzerine birçok karakter oyuncumuzun hazin akıbetleri eklenince, elimizdeki bu tek veri kıymetlenmiş, “sinema sanatçılarımız parklarda ölüyor kardeşim…” cümlelerini sıklıkla duyar olmuştum. Lakin biz, Üçüncü Adam ekibi olarak, bloğumuzu açtığımız ilk günden beri, emektar sinema sanatçılarımıza, karakter oyuncularımıza, üçüncü adamlarımıza hak ettikleri değeri vermek için çalışıp durduğumuzdan, benim bu meseleyi inceleme altına almam kaçınılmaz olmuştu. Sinemamız için ve sizler için aylar önce araştırmalarıma başladım ve nihayet bu gece çalışmamı sizlerle paylaşıyorum.

Öncelikle, elimdeki tüm verilerin sağlamasını yaptıktan sonra, gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki; Yadigâr Ejder, Taksim Parkı’nda dolarak ölmedi… Bu bilgi, açlık ve sefalet içinde günlerini geçiren bazı sinema emekçilerimizin durumlarına dikkat çekmek ve ilgili makamları harekete geçirmek adına “uydurulmuş” bir gazeteci hassasiyetinden başka bir şey değil benim görüşüme göre. Masumane bir tavırla, sadece dikkat çekmek ve bazıları maalesef gerçek yaşanmışlıklara göndermek yapmak adına yazılmış bu haberi lanetlemek, yazan kişiyi “yalancılıkla” itham etmek, sanırım büyük bir yanlış olur. Çünkü en nihayetinde, yanlış bir yolla da olsa, o yazı ile yıllarca anıldı Yadigâr’ımız, o haber ile hatırlandı. Belki de o haber sayesinde zor durumda olan sinema sanatçılarımızdan bazılarına yardım eli uzandı, emektar sanatçılarımızı unutan birçok kişi -başta Yadigâr Ejder olmak üzere- tüm sanatçılarımızı bir kez daha hatırladı.

Şimdi gelelim esas meseleye; dosyamızın içeriğine… Yadigâr Ejder Dosyası’nı hazırlarken öncelikle onu yakından tanıdığını öğrendiğim, değerli ağabeyim, şair Hüseyin Alemdar’a ve onunla vefatından bir gün öncesine kadar çalışan emektar yönetmenimiz Günay Kosova’ya ulaştım ve dosyamızın temelini oluşturan, birbirinden kıymetli bilgiler elde ettim. Lakin dosyanın hazırlığı esnasında, çok ilginç bir durumla karşı karşıya kaldığımı belirtmeden edemeyeceğim. Yadigâr Ejderin ‘nasıl vefat ettiği’ meselesini, onu en yakından tanıyan arkadaşları başta olmak üzere toplam 8 kişiye sordum aldığım cevaplar karşısında bir hayli şaşırdım. Çünkü olayın gerçekleşme sebebine dair aldığım bilgiler birbirine ne kadar yakınsa, vefat ettiği mekân konusundaki bilgiler de birbirine o kadar uzak.

Yadigâr Ejder’in yüksek tansiyon ve şeker hastası olduğunu öğrendiğimde, vefat etme sebebinin, bu rahatsızlıklara bağlı beyin kanaması ya da baş dönmesi sonucu baygınlık geçirerek başını “bir yerlere” vurması olduğunu öğrenmekte çok zorlanmadım. Ama bahsettiğim gibi vefat ettiği mekânla ilgili net bir bilgi hala elimizde yok. En yakın –ve benim de öyle olduğunu düşündüğüm- olasılık, olayın bir otelin ya da lokantanın tuvaletinde gerçekleşmiş olması. Bu sonuca, Yadigâr’ımızın boğazına düşkünlüğüne ve İstanbul’a geldiği ilk günden beri otellerde kaldığına dair elde ettiğimiz bilgiler sonucunda varabiliyoruz. Biliyorum bazı okurlarımız “amma da takıldınız bu meseleye” diyor ama takınılmayacak gibi değil ki efendim. 60’larda, 70’lerde değil, 1991’de, televizyonların, gazetelerin ülkemizde zirve yaptığı yıllarda, 200 küsür filmde oynamış bir sinema sanatçısı vefat ediyor ve nasıl vefat ettiği ile ilgili net bir bilgi yok! Bu durum sizin de dikkatinizi çekmiyor mu?

*Yadigâr Ejder’in mezarı, Beyoğlu – Kulaksız mezarlığındadır.

Sanatçımızın gerçek adını, doğum ve ölüm tarihlerini mezar taşından öğrendiğimizden, geriye bir tek günlerinin nasıl geçtiği ve nasıl bir insan olduğu kalıyor… Onunla ilgili hissiyatlarımı sayfalar dolusu yazmak istiyorum ama onunla oturup sohbet etmiş, dertleşmiş insanlar dururken, bu dosyada bana fazla laf düşmez diyor –kredimi başka bir yazıya saklıyor-, lafı çok uzatmadan, sizleri röportajlarla baş başa bırakıyorum. Aşağıda okuyacağınız bilgiler doğrultusunda, Yadigâr Ejder’in nasıl bir insan olduğunu, nasıl yaşadığını, hassasiyetlerini, karakteristik özelliklerini ve nasıl vefat ettiğini, varın siz anlayın…

Bu araştırma sonucunda, ben kendi Yadigâr’ımı bir kez daha şekillendirdim ve öğrendiklerim doğrultusunda onu sinema belleğimin en güzel yerlerinden birine yerleştirdim. Şimdi sıra sizde…

Üçüncü Adam / Erhan Tuncer

Memduh Ün (Yönetmen)

Yönetmenliğini yaptığı Devlet Kuşu filminin çekim hikâyesinde, şöyle anlatıyor Yadigâr Ejder’i;

Yadigâr Ejder’i ilk kez Leventteki evimizden hatırlıyorum; odun kırmaya gelmişti. Üzerinde bir şeyi yoktu, mont vermiştim ona. Kan davasından yattığını, cezaevinden yeni çıktığını söylemişti. Sonra filmlerde gördüm. Cüneyt ve benzeri kahramanlardan sürekli dayak yiyordu. Orhan Aksoy (Devlet Kuşu’nun senaryosunu yazmıştır) onun için yeni bir tip yaratmıştı senaryoda; romandakinden epey farklı bir tipti bu. Yadigâr’ın Yeşilçam’daki en önemli rolüydü belki de. Filmi yeniden izlediğimde çok başarılı buldum onu.

Ekrem Gökkaya (Oyuncu/Yapımcı)

Yadigâr ile beraber oynadığım filmlerin dışında, Kemal Sunal ile oynadığı, Cem ve Cumhur filme ait filmlerin yapım yönetmeniydim. Kendisi Sivas kökenli idi. Sinemaya girmeden evvela, İstanbul’daki Sivaslı kabadayılar, Sivaslı pavyoncular ve Sivaslı kumarhane sahiplerinin yanlarına takılırdı. Zannederim sabıkalıydı… Ama onun da doğruluk derecesini bilmediğim bir cinayet hikâyesini anlatmıştı. (Bana anlattığı, askerde komutanını vurmuş ve uzun bir süre hapiste yattığı idi). Kendini kurnaz zanneden, aslında 10 yaşını geçmemiş, saf bir çocuk gibiydi… İri cüssesine göre ben çok tarttım, çok korkak adamdı. Çok film çektim onunla, çok oynadım. Vefatı ile ilgili duyduğum; Otelci ile arası açılmış ve gece gittiği bir düğünde, yemek yerine bol tatlı yiyip içki içmiş, Taksim Parkı’nda uzanmışken ölü bulunmuş. Şeker hastasıydı galiba, ayakları hep şişti… Son zamanlarda yürüme zorluğu çekiyordu. Allah rahmet eylesin… Güzel günlerdi…

Süheyl Eğriboz (Oyuncu)

Bu adam içki içmez. Bir yere gidiyor, açılışa gidiyor, limonatasının içine votka koyuyorlar… Bir daha, bir daha, bir daha… Gırgır geçecekler ya… Biraz da –Allah rahmet eylesin- (çocuk) zekâlıydı… Limonata yerine içiyor… Galatasaray kulübünün karşısında bir otel vardı. Ufacık bir otel… Tuvaleti alaturka… Otele gidiyor, 100 numaraya gidiyor, içkili de zaten… Oturuyor, kalkarken ayağı kayıyor, kafasını karşıdaki duvara vuruyor. Bu işte ölüm sebebi; beyin kanaması…

Hakkı Kıvanç (Oyuncu)

Kardeşim, Yadigâr Ejder, pavyonlarda kabadayılık yapan bir adam… Sonradan sinemaya geldi… Tipi de müsait… Birkaç filmde oynadı… Onu Natuk (Baytan) ağabey aldı, iri yarı ya, Kemal’in (Sunal) karşısına koydu… Onu Natuk ağabey meşhur etti…

Günay Kosova (Yönetmen)

Yadigar Ejder’i sinemaya ilk geldiğinde, birkaç yerde, en aşağı 7–8 ay her tarafta gördüm. En sonunda Reşit’in kahvesinin orada bana; “Ağabey ne olur, yalvarırım beni bir filmde oynat…”  dedi bir gün. Aldım, ben de oynattım, arkadaşlarıma da yönlendirdim. Ondan sonra da -6–7 ay sonra- aldım başrol oynattım, Bazıları Cacık Sever filminde, Aydemir Akbaş ve Necdet Kökeş ile…

En son, Star Tv’de bir Cumartesi gecesi vardı. Aydoğan Ergezer yapımcılığında, Âdem Gürses de o zaman müdürüydü Magic Box’ın. Öztürk (Serengil) ağabey ile biz parodiler yapıyoruz; “Kelaj Show”. Yadigâr’ı da Kelaj Show’un parodilerinde oynatıyorum. Kelaj Show’u çekerken ben, kanal ile takıştım. “Tamam…” dedim, “İki tane daha çekeceğiz, daha da çekmeyeceğiz.” Hepsini oynatıyorum her bölüm başı para veriyoruz ona. Öztürk ağabey ve onunla son çektik bitti… Aldı parasını. Şimdi neydi, Sadri Alışık Sokak mı ne -Erman Han’a giriyorsun hani- orada bir kahve vardı… Eski Kervan Film‘in yanında bir kahve… Akşam biz ayrılıyoruz Öztürk ağabey ile ben, Yadigâr da oranın tuvaletine gidiyor. Ama o gün yine tansiyon falan diyordu. Tuvalete giriyor, tuvalete oturuyor… Biliyorsun, tansiyonun en tehlikeli düşmanı kabızlıktır. Ikınırken beyin kanaması geçiriyor… Kafasını çarpma falan yok. Beyin kanaması geçiriyor, tuvalette kalıyor öyle. Ölümü o…

Bir de, Türk sinemasında benim bir özelliğim var, eskiden çok isim koyardım. Yadigar’ın gerçek soyadı Kuzu’dur; Yadigar Kuzu… Ejder ismi, Ejder Yadigâr Kuzu… Çalışmadan para verdiğim adamlardan biridir. Hayata isyan eden bir adamdı. O hale düşmesinde, hep kendine kızan bir adamdı… “Ben niye bu haldeyim?” diye hep kendine kızardı… Kötü bir insan değildi… Bak iyi bir insandı demiyorum, ama asla kötü bir insan değildi. Sette her zaman disiplinli bir adamdı…

Mehmet Uğur (Oyuncu)

Ben size şöyle anlatayım bakın, Yadigâr öldüğünde başrol oynuyordu. Kemal Sunal ile başrol oynuyordu. Paraya da ihtiyacı yoktu. Yadigâr’a zaten afiş bile yaptırdılar. Almanya turnesine çıkacaklardı. Ölmeden birkaç gün önce basıldıydı afişler… Öldükten sonra o turneler de iptal oldu. Yadigâr, Öztürk Serengil ile çalışıyordu o sıralar. O zaman Star kanalı yerine, Magic Box vardı. Star ilk olarak Magic Box olarak açıldı. Ben oranın sabah programına bakıyordum. Hediyede veriyordum. O sıralar “Kelaj Show” diye bir dizi çekiyorlardı Magic Box’a. İş dönüşünde yüksek tansiyondan dolayı, beyin kanaması geçiriyor, Taksim’de düşüyor. Bir kere daha olmuştu, kurtulduydu. İkincisinde yine yüksek tansiyondan düşüyor, daha da kurtulamıyor. Ölüsü Taksim’de bulunuyor.

Yadigâr parkta ölü bulundu, açlıktan öldü deniyor. Böyle bir şey yok. Kendisini o kadar sevenler var ki, insan gibi insan olanlar onu hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Arkadaşları da aynı şekilde… Bizim, burada Sabuncu vardı, şurada otururken küt diye gitti. Bir gün, Meryem filmini çekiyoruz Silivri’de, oyuncu kadınlardan biri geldi oturuyoruz. Muhabbet ederken küt diye gitti. Öyle bir yaygara çıkarmışlar ki… Bizim sinemada bizim kazandığımız parayı da Allah’a şükürler olsun kimse kazanmadı. Çok şükür çok iyi para kazandık. Olay bu yani…

Birçok filmde Yadigâr, Cüneyt Arkın ile kafa kafaya oynuyordu. Yadigâr, Taksim Parkı’nda ölmedi. Dediğim şekilde oldu olay. Yüksek tansiyondan…

Kaya Sandık (Işık Şefi)

Yadigâr’ı piyasaya ilk geldiği günden beri tanırım… İlk geldiğinde çekingen, utangaç biri idi. Zaman içinde biraz alıştı. İlk olarak Beyoğlu’ndaki Reşit’in Kahvesi’ne gelirdi, oyunculara bakardı imrenerek. Zaten meşhur olmaya gelen çoğu kişi oraya gelirdi. Hatta duyduğuma göre artistlere böyle dikkatlice bakarken, eski karakter oyuncularından biri gülümseyerek “Ne bakıyorsun deve?” demiş. O da “Abi siz artist misiniz?” demiş.

Karakter oyuncularımızdan Niyazi Vanlı’nın figüran ekibi vardı. Yazıhanesi de Ağa Camii’nin arkasında, Uğur Film’in arka tarafındaydı. Niyazi Vanlı setlere figüran götürmenin yanı sıra kostümcülük de yapardı. İlk defa onun ekibi ile geldi sete Yadigâr, figüran olarak. Orhan Elmas’ın bir filmiydi, adını hatırlayamıyorum. O filmin setinde Orhan ağabey kolladı onu, Yadigâr’a ilgi gösterdi ve “Sen kavgacı ol…” yani “Karakter oyuncusu ol…” dedi. Yadigâr ile ilgilendi o filmden sonra da… Daha sonra da Cüneyt Arkın’ın filmlerinde ve diğer filmlerde aranan biri oldu. Arada sette sinirlenir, kendisine takılanlara “Katilim ben, yerim parçalarım sizi…” derdi. Doğru olduğunu zannetmiyorum. Kan davasından kaçıp geldiğini söylerdi ama mantık yürütürsek bu doğru olamaz. Kendisi İstanbul gibi yerde, hem de filmlerde oynuyor… Doğru olsa, oynadığı herhangi bir filmi izleyip kolayca izini bulurlardı… Duyduğum kadarıyla –yanlış olabilir- Agâh Özgüç, sinema camiasına ait magazin haberleri yazdığı sırada, o yazmış bu olayı derler…

Yapılan söylenmez, okurlarımız yanlış anlamasın ama boğazına düşkünlüğünü bilin diye anlatıyorum; bir gün çekim dönüşü bir sokakta karşılaştık Yadigâr’la… “Borç verir misin? Karnım aç, yemek yiyeceğim…” dedi. Birkaç sokak ötede bir kuru fasulyeci vardı. “Gel benimle…” dedim, gittik. O sıralar kuru fasulye-pilav 1,5 liraydı. Garsona sordum; “Bu adam doyana kadar yemek yerse ne kadar tutar?” Garson, garibim, Yadigâr’ı şöyle bir süzdü, “Tutsun, tutsun, 10 lira tutsun…” dedi. Nereden bilsin Yadigâr’ın boğazına düşkünlüğünü… 10 lirayı verip çıktım. Sabah geldim, öğrendim ki, bizimki 8 porsiyon kuru-pilav, 4 tane de sütlaç yemiş…

İstanbul’a geldiği ilk yıllarda cebinde çok parası vardı… Annesi vefat ettikten sonra kardeşleri ile miras kavgasına tutuşmuşlar. Mal da, mülk de sizin olsun, başımı derde sokacaksınız diyip İstanbul’a gelmiş. Bu mesleğe de sevdalı. Başta uyardık onu, girme bu işlere, paranı harcama diye ama dinlemedi bizleri. İlk zamanlar “Zümrüt Otel” de kalırdı. Beyoğlu, Balo Sokağı’nda, İstanbul Banyosu’nun olduğu sokakta… Şimdi yoktur o İstanbul Banyosu…

Sonra günler geçtikçe parası bitti… Sinemadan kazandığını da –ki figüranlar, karakter oyuncuları günlük yevmiye ile çalışırdı- günübirlik yedi bitirdi. Otelden atıldı. Ben o sıralar Uğur Film’de çalışıyordum. Bir gün, set bitmiş, gece 1–2 gibi eve dönüyordum, sokakta karşılaştım Yadigâr’la… “Otelden çıkardılar…” dedi… Borcunu ödeyemediği için atmışlar garibimi… Avanos Sokak’ta Uğur Film’in deposu vardı. Işıkları, ekipmanları oradan alır, oraya bırakırdık her gün. Oraya götürdüm, yatacak bir yer ayarladım. Sonra 1 aya yakın ışık deposunda yattı…

Birçok kimse onun durumuna düşmedi, çünkü kimse sinemayı onun kadar sevmedi. Yine de –ne yapsın, çaresizlikten- arada söylenirdi. İsyan ederdi. Sokağın dengesinin bozulduğu malum yıllarda, işler de bozuldu. Ben de sinemayı bıraktım, Adana’ya yerleştim. Sonraları öğrendim Yadigâr’ın vefat ettiğini. Sonay Kanat diye bir set amirimiz vardı, o aradı, söyledi.

Benim tanıdığım, arkadaşım Yadigâr, dört dörtlük bir adamdı. Sokakta, kahvede otururken, en ufak bir saygısızlığını görmedim. Bazen figüran kızlar şaka yollu takılırlardı, onlara dahi saygısızlık etmezdi. Mükemmel bir dostluğu, saygın kişiliği vardı.

Bildiğim huylarından biri karanlıktan korktuğuydu. 13–14 yıllık arkadaşımdı. Çok duygusaldı bir de, arada oturup ağlardı. Ailesinden dolayı çok tedirgindi. İstanbul’a geldiği zamanki parası da bitince çok zor günler geçirdi. Gür, kalın, tok bir sesi vardı ama bir o kadar da korkak bir adamdı. Hep içimden “Allah’ım bu adama her şey vermiş, boy vermiş, pos vermiş, bir tek yürek vermemiş…” diye geçirirdim. Biraz yüreği olsa, etrafında kimse duramazdı. Çok çabuk gaza gelirdi ama… Bazen onu dolduruşa getirir, eğlenirdik. Bir gün kahveye Tarzan Çetin (Çetin Başaran) girdi. Kahramanlık gösterileri yaptı bir iki, göğsüne vurup bağırdı falan… Biz de Yadigâr’ı gaza getirdik, “sana mı yapıyor bu hareketleri” diye… Tarzan Çetin de spor yapan, halter kaldıran, kaslı, çok kuvvetli adam… Bir bilek bileğe tutuştular, Tarzan Çetin, Yadigâr’ın bileğini yerinden oynatamadı… Yadigâr, Tarzan’ın bileğini büküverdi…  İnsanüstü bir kuvveti vardı. İnanın, abartmıyorum, el bilekleri, normal bir insanın ayak bilekleri gibiydi. İster inanın ister inanmayın, benin eski evim 5. kattaydı, taşınırken yardıma geldi. 5. kattan, koca buzdolabını tek başına indirdi… Sonra da durmaksızın tüm evi taşıdı. “O kadar yük taşıdım, arada kalmaya gelirim sana…” diye de takıldı bana. Her daim kapım açıktı ona, arada gelir kalırdı da…

Bir gün de Kudret’i (Karadağ) hırpalattık Yadigâr’a, şakasına… Rejisör Semih Evin ile bir filmde çalışıyoruz. Kudret çekim aralarında gelip hava atıyor bizimkine, yok ben şöyle yaparım, yok ben böyle yaparım diye… Biz de gaza getiriyoruz Yadigâr’ı, halletsene şunu diye… “Yok abi yahu…” diyor, “Yönetmen kızar…” Biz de dayanamadık, dedik “Aksine, Semih abi hiç sevmez Kudret’i, gıcık oluyor ona…” Bizimki bir cesaretlendi, tuttu Kudret’i duvara fırlattı. “Parçalarım ulan seni!” diye bağırdı… Başta rejisörümüz Semih Evin olmak üzere, dakikalarca güldük. Sette yönetmen kraldı…

Ona uygun elbiseyi bulmakta da zorlanırdık. Tarlabaşı’nda bir terzi vardı, o dikerdi elbiseleri. Normal insana 2-2,5 metre kumaştan pantolon dikilirdi, Yadigâr’a 3,5 metre kumaştan diktirirdik…

Elinde oldu mu çok cömert bir yapısı vardı. Bir gün, bizim her zaman takıldığımız merhum Reşit ağabeyin kahvesi vardı, oranın da maskotu olan bir garsonu vardı; Pire Nemci diye… Pire Necmi bunu çok kızdırmış galiba, Pire Necmi’yi kemerinden tutup havaya kaldırdı… “Ulan seni yere vurdum mu vık diye ölürsün!” dedi… Kahvedekiler gülmeye başladı. Rahmetli kameraman Salih Dikişçi, “Belanı buldun mu Necmi?” dedi… O sırada Tarık Akan, Fatma Belgen de gelmişti. Tam bir tiyatro olmuştu… Yadigârı sakinleştirdiler, çaylar “Pire Necmi’den!” denildi. Tam on bardak çay içmişti rahmetli… Pire Necmi; “Ulan ocağıma incir ağacı diktin…” derken, merhum Sami Hazinses; “Oh oldu sana… Her zaman gel, avantanı al bundan…” demişti. Gülmüştük… O vakitler bir başkaydı… Kahvenin karşısında yuvarlak masa Papirüs ve daha anlatılmayacak kadar güzellikler vardı… Herkes birbiriyle kardeşçe, dostça yardımlaşırdı. O günler çok geride kaldı…

Ben ışıkçıydım, teknik ekibin yeri her daim bir başkaydı… Setçi, dekoratör, makyöz, kameraman ve rejisörler hep bir arada olurduk. İş çıkışı adres, Reşit’in kahvesiydi… Yadigâr, rahmetlik başlı başına bir efsaneydi Türk sinemasında…

 

Ahmet Servidal (Kameraman/Yapımcı)

Çok iyi, temiz kalpli, iyi yürekli bir adamdı. Maalesef sadece günlük geçimlerini kurtarabilecek paralar kazandılar. Sadece o günleri garanti edebildiler. Ama şunu belirteyim, bizim piyasamızda kimse açlıktan, parasızlıktan ölmez. Çünkü haberimiz olursa mutlaka yardım ederiz. Şimdilerde sorun, kimsenin kimseyi arayıp sormamasında. Oysaki karşılaştığımızda, dertleri sıkıntıları varsa, mutlaka yardımcı oluyoruz emekçi ağabeylerimize, ablalarımıza. Tabii onların bu duruma düşmelerinde yapımcıların da payı büyük… Yadigâr gibi nice karakter oyuncumuzun ekonomik güçlüklerinden faydalandılar… Onları az paralar ile oynamaya mecbur bıraktılar. Çünkü biliyorlardı, başka çareleri yoktu…

Yadigâr çok konuşmazdı. Sessiz, az biraz da ketum bir adamdı. Kimseye derdini anlatmaz, kimseye bir şey söylemez. Herkese dediğimiz gibi ona da arada derdik ki; “Yakınlarının numarasını, adreslerini ver… Allah korusun başına bir şey gelse kimi arayacağız biz?” Hiç yanaşmaz, numara ya da adres vermezdi. Bazen etrafa diklenirdi ama çabuk sönerdi. Kalbinde asla kötülük olduğunu düşünmüyorum. Günde 2–3 işe giderdi diğer arkadaşları gibi. Bizim piyasada bir laf vardır, bizim sokak için söylenir; “Para bu sokakta kazanılır, bu sokakta harcanır…”  O sokakta yevmiyelerini alır, o sokakta yer, içer, oyun oynarlardı…

Bildiğim kadarıyla kışın, karlı bir günde, Beyoğlu’ndaki Lades Lokantası’nın önündeki kaldırımda ayağı kayıp düşüyor ve başını kaldırım taşına vuruyor. O şekilde vefat etti diye biliyorum ben. Taksim Parkı’nda öldüğü gazeteciler tarafından uydurulmuş bir yalan…

Hüseyin Alemdar (Şair)

 Yadigâr Ejder / Yüreği Sokakta! • Hüseyin Alemdar

*Üçüncü Adam için özel olarak yazılmıştır.

Yadigâr Ejder - Hüseyin Alemdar

Başucu yazarlarımdan Ferit Edgü, Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı romanın girişinde şöyle der: “Hiç kimse, ne ölü ne diri, elimden tutmadı!” Bu cümle öyle ya da böyle bana Yadigâr Ejder’i anımsatır. Onun hayatından hâlâ neden bir foto-biyografik roman çıkaramadım diye hayıflanır dururum. Şiire ancak sinemayla ihanet edebilirim der, “hayalağrı” yıllar var romanlarımı sinemaya saklarım. Bu anlamda yazamadığı romanların “başyapıt” tadında filmini çeken büyük usta Lütfi Akad’a sonsuz saygı duyarım. Keşke Orhan Pamuk dâhil, büyük romancılarımızın hepsi aynı zamanda büyük sinemacı da olabilse… Yılmaz Güney’i dışta tutarsak, maalesef böylesi enfes buluşmaların tek bir örneği bile yok ülkemizde! Bir Woody Allen’ımız bile yok mesela!

Ah! Hayattayken pek kıymetini bilmediğimiz, ablak yüzlü, Sivas yanaklı bir Adnan Ayberk’imiz, nam-ı diğer Yadigâr Ejder’imiz gün geçtikçe daha bir var. Her ne kadar onu Taksim Parkı’nda soğuk bir kış günü donarak öldürdüysek de Kulaksız Mezarlığı’nda Cemal Süreya’ya komşu şiiri ve sinemaları Sonsuzluk ve Bir Gün tadında uyuduğunu hiç kimse merak etmedi. Yadigâr Ejder benim yirmili yaşlarımdır, açlığımdır, yedi sokak yetmiş adım Yeşilçam’a yenilmişliğimdir; bu yaşımı, açlığı ve yenilmişliklerimi sinemacı ağabeylerim de babam da pek bilmez. O yıllarda şimdi Mantı ev yemeklerinin deposu olan Ahududu Sokak (Şimdiki adıyla Sadri Alışık) 27 no’lu iş hanının girişinde, çoğu hayatta olmayan sinema insanlarıyla kardeşçe ranzalara kıvrılır yatardık. Bu mekân aynı zamanda Yeşilçam filmlerinde cezaevi olarak da kullanılırdı. Yadigâr Ejder’in yatağı bizimkilerden farklıydı, o ranzaya sığmadığı için çift kişilik divanda kalır; sabahları en erken kalkanımız o olurdu. Bazen isyanı sokaklara taşardı. O yıllarda hayatını çok iyi gözlemlediğim Yadigâr Ejder’in hüznünü anlar,  ne yapsam ne etsem memleketini söyletemezdim. “Karnım nerde doyarsa memleketim orası” derdi; yıllarca yarı aç yarı tok Yeşilçam’la yetindi, isyanlarına rağmen sinema mesleğinden hiç şikâyetçi olmadı. Babamın dört-beş filminde birlikte çalıştık. Bu çalışmalarda babam Yadigâr Ejder’i idare etme görevini bana verirdi. Devasa bünyesinin içinde ince ve kırılgan bir kalp taşırdı. Ben dâhil birilerinin kalbini kırsa çok geçmez gönlünü almaya çalışırdı. Yıllar önce İzmir’de Cüneyt Arkın’la çektiği hareketli bir film sırasında Cüneyt’in tekmesi en ağırından kasıklarına gelmiş, ayaklarının ağrısını ve şişmesini o filme yorar, yine de Cüneyt Arkın’a ve Yeşilçam’a toz kondurmazdı. Yün çorap üzerine elli iki numara ayakkabı giyerdi. Bazen yedi sokak Yeşilçam’dan terlikleriyle İstiklâl Caddesi’ne bile çıktığı olurdu. Ona yazılmış ilk şiirim Yadigâr Ejder/Yüreği Sokakta! 1986 tarihini taşır ve ilk kitabımda yer alır. O yıllarda toplumcu gerçekçi şiire yakın olduğumdan bu şiir de toplumcu söylem taşır ve tam da bir sinema emekçisinin hayatı gibidir:

“Bırakır yüreğini Alyon Sokağı’nda

girer Bursa Sokağı’na

abidir tüm çocuklara, candır,

yumuşaklığında kocaman ellerinin

yüzünü okşar yine bir çocuğun

Üçüncü sınıf lokantalarda doyurur karnını

uyur üçüncü sınıf otellerde

üçüncü sınıf rollerde oynar

birinci sınıf yürekle–

Hep kötüdür, dağdır, ısırgan olur dostluklara

oysa tepeden tırnağa yürek

tepeden  tırnağa acımak

tepeden tırnağa dostluktur

gerçek yaşamında.

Omzumda dinlendirir ellerini

der ki bana: – Sokaktayım!

Tokalaşırız kuş cıvıltıları siner ceplerine

bir denize açılır gibi açılır sokağa

kırsoylu bir yürek takılır arkasına.

O otel odalarındadır şimdi

ah, yüreği sokakta!”

Tuhaftır, Yadigâr Ejder’in ölümü çok soğuk bir mart gününe denk gelir. Öyle çoğunluğun yazıp söylediği gibi Taksim Parkı’nda donarak ölmedi; bu kadar acılar karşısında ya hiç ölmeseydi ya da öyle ölseydi! Çukurlu Çeşme Sokak’taki bir kebapçıda fenalaşıp Taksim Hastanesi’ne kaldırıldığında ölmüştü. Meşhur kırmızı kazağıyla son kez onu Taksim Hastanesi’nin morgunda gördüm. Yadigâr olmadan önce bana söylediği iki addan (Adnan Enbiya) biri kolundaki etikette yazıyordu: Adnan Ayberk! 1 Mart’ta doğmuş bir şair olarak, mart ayı ölümleri bana hâlâ dokunur. Hele ki Yadigâr Ejder’in ölümü, o hep dokunacak!

Yukarıdaki yazıya ek olarak, Hüseyin Alemdar’ın bir önceki çalışması olan “Çok Güzel Adamdı Yadigar…”dan birkaç paragrafı sizlerle paylaşıyoruz;

Çok güzel adamdı Yadigâr…  

Nasıl ve neremden öleceğimi artık bilemiyorum sevgili Yadigâr! Hani aşkı, şiiri ve sinemaları “yedi sokak yetmiş adım” Yeşilçam tadında herkesten çok sevdiğimiz zamanlarda ikimiz de açlığımızı ve yalnızlığımızı sokaklara bağırıp İstiklâl’e çıkar da, aşktan iyi hissederdik ya kendimizi. Senin avantür filmleri terk edip Kemal Sunal filmlerine terfi ettiğin yıllarda, ben değilse de sen çok iyiydin, hatırla! İlk defa üçüncü sınıf otellerden ve üçüncü sınıf lokantalardan kurtulup Gayrettepe’deki beş yıldızlı bir otele taşındığında, senin için Yeşilçam bitmiş sanmış, hatta alttan alta sana sitemkâr davranmıştım.

Bir de “üçüncü adam” olarak Tepebaşı Gazinosu’nda sahneye çıkmışlığın vardır ki, işte onu hiç unutamam! Gazino ve gece kulübü fedailiği dönemlerinde yediğin ölümcül dayağı bir de…

Açlığıyla, tokluğuyla Yeşilçam’ı geceli gündüzlü terk etmeyen birkaç sinema emekçisinden biri sendin; herkeste ah’ın ve hakkın var!

Sen ki, ideolojisizlik ve ilkesizliğe rağmen beni Yeşilçam’a bağlayan özel insanlarımdan biriydin. Özel demişken, Yeşilçam’la özdeşleşen ve başta senin tabii ki benim de arkadaşım olan sinema emekçilerinin bazılarını yazıma misafir edip, yâdımı Yeşilçam edeyim istedim: Kudret Karadağ, Nizam Ergüden, İbrahim Kurt, Mehmet Samsa, Atilla Ergün, Kâzım Kartal, M. Ali Güngör, Mustafa Özkaya, Yılmaz Kurt, Mustafa Alpay Ziyal… Görüyorsun ki, senle ve arkadaşlarınla birlikte bu sokak o kadar çok azaldı ki ne Sadri Alışık’tan ne de Ayhan Işık’tan hüzün ve keder düşük kare eksik fotoğraf olup geçmiyor artık.

Hayattayken sana yazdığım ilk şiirimi esprili bir dille abartır “ödül heykelciği” gibi kendine kalkan yapardın ya! O şiirin yerine senin ölümünle birlikte başka bir şiirimi, “Üç Minimal Requiem”i koydum, beni bağışla! Babama ve tüm Yeşilçam yapımcılarına rağmen seni ne çok sevdiğimi ancak böyle anlatabilirdim; çünkü benim şiir kanım sen ve Yeşilçam’dı! 1991 yılının en soğuk o kış gününü, 14 Ocak’ı (Alev Altın’a olan aşkından ötürü olacak, ben o güne kaç yıldır 14 Şubat derim, bilmeni isterim.) Ona yazdığın şiirleri ve onu düşünerek söylediğin yanık türküleri kaydetmek isterdim!

Çünkü o günlerde zamanın şiir ve sinema tadında üşüdüğünü birkaç kişi bilebilirdi ancak, onlardan biri sendin, öbürü ben. Tabutuna bile sığmayarak, on kişinin omuzlarında Kulaksız Mezarlığı’nı sonsuz yurt edinmeye gittiğin o günden beri şiir ve sinema renginde içimin soğuk ve ters akıntısı elbette sensin; neyse ki, bu bile bir teselli sanki: Cemal Süreya’nın en sadık komşusu sensindir herhalde oralarda! Arada bir kalbinin ve ayaklarının ağrısını unutup sağa ya da sola dönüp şiire ve sinemalara selam veriyorsundur umarım…

YADİGÂR EJDER İÇİN

ÜÇ MİNİMAL REQUIEM*

               Bir rol oynamak tesellisi bile yoksa

                      çoktan kendimi öldürürdüm!**  

1

Kabuk tutmayan bir yaraydı sende sinema

sende yarım ekmek arası hüzündü Beyoğlu

sende tek kişilik intihardı otel odaları

sende birer iç kanamaydı Yeşilçam sokakları

Hava Sokak Ayhan Işık Erol Dernek Sadri Alışık

devasa bir düşçocuktun ablak ve Sivas yüzlü

yedinci sanatın sokaklarında her gün–

sahi, sokaklara ve kendine dökülmeler ki

anlatılması güç bir renkti siyah ve karmakarışık

hayatın kendi olan o siyah roldün sanki her günkü

Yeşilçam, otel odaları, sokaklar, hayat

hepsi hepsi birer solmuş hatıra kararttılar rollerini

âh, yok şimdi hiçbiri! 

2

Tıpkı bir Tarkovski filmi gibi öldün ölümü

öldün kışı acıtır gibi film setlerini

öldün aşkı kanatır gibi hayatın klaket sesini

ö l l-d ü ü ü n!

dilim varmasa da öldün demeye ama

adın beyaz üşüme kumru salâsı sokaklarda

3

Âh, Yadigâr Ejder

içi ıslanmış upuzun ağlamaklı bir roldür şimdi

Cemal Süreya’ya komşu

Kulaksız’da!

*) Sen gittin gideli, üçüncü sınıf lokantalar ve oteller öksüz,

üçüncü sınıf roller eksik!

**) Cesare Pavese

Yeşilçam, 17 Ocak 2011

-Yazıya ekler yine Hüseyin Alemdar’dan;

Ah! Yıl sanırım 1992 ya da 93…

“Bir Yadigâr Ejder anması… En ağır kış şartlarının yaşandığı bir gece… Davetli olduğu halde gecede katılmayan ya da katılamayan Cüneyt Arkın ve Süheyl Eğriboz’a kızdığımı hatırlıyorum. Rahmetli Yadigar Ejder’e rakip olarak gösterilen Âdem Taşay‘ın, geceye katıldıktan iki gün sonra ölmesi ya da öldürülmesi çok hüzünlüydü. Yadigâr Ejder kadar iri değilse de, Yadigâr’dan daha uzun boylu bir adam o gecenin sürpriziydi. Almanya’dan gelmişti; Yadigâr Ejder’in babası. İki kez Yadigâr’ı Almanya’ya çağırmış işçi yapmak için. O Yeşilçam’ın en vefalı işçiydi, bir türlü gidemedi! Alev Altın’a aşkını dile getirdiği şiirler birer manzumeydi sadece. Neyse ki Türk şiirinin en önemli şairi Cemal Süreya’ya komşu, Kulaksız’da…”

“Şimdi isim veremem. Çok değerli bir yönetmen ağabeyimin Yadigâr Ejder’e alaysayarak baktığı bir günde, bizler Ahududu Sokak’taki berbat bir bodrum katında kalıyorduk. Yadigâr’ın divanı çift kişilik bir divandı; bazen bütün gün uyuyup gece kalkardı. Onu yatakta uyurken görenler yatakta iki kişinin uyuduğunu sanırdı. Maalesef çok değerli o yönetmen de Yadigâr da hayatta değil. Bugün ÇASOD ve SODER’e yansıyan bir şey de vardır Yeşilçam’da; Birileri kültürlü, birikimli, entelektüel diye şımartılır el üstünde tutulur, öte tarafta ise Yeşilçam’ın Neşet Ertaş “cahili” emekçileri vardır ki uzun yıllar bu hayattan dışlanmışlardır. Ancak öldüklerinde anlarız değerlerini… “

Mesut Kara (Sinema Yazarı)

Cem Erman anlatıyor;

“Yadigâr’la bir gün parasızlıktan Taksim parkında oturuyoruz. Karnımız aç. Bir ekmek ve biraz kaşar peyniri alacak para çıktı ikimizden; ucundan ucundan yedik. Hiç unutmam çok sıkıntıdaydık. Yadigâr çok sevdiğim bir arkadaştı, fakat çok garip öldü. Kebapçı mehmet vardır Parmakkapı’da. Yadigâr tuvalete giriyor. Çıkmayınca merak edip kapıyı kırıyorlar. Tansiyon yükselmesiyle tuvalete düşmüş. Yüksek tansiyondan beyin kanaması, zaten ayaklarından da hastaydı. Şakacı, hoş, çocuk ruhlu bir arkadaştı. Öyle bir adam Türk sinemasına kolay kolay gelmez. Çok efendiydi, çok utangaçtı. Herkesin yardımına koşan altın kalpli bir zavallıydı. Nasıl bir Yılmaz Güney, bir Ayhan Işık gelmeyecekse, bir Yadigâr Ejder de gelmez.“

Divx Planet forumlarından bir üye ise Yadigâr Ejder ile ilgili çok kıymetli bir anıyı şöyle aktarıyor:

“Küçükken film setinde izlemeye hâsıl oldum. Şile – Ağva’da film çekiyorlardı. Yönetmen, Yadigâr Ejder ağabeyimizden kızgın ve sinirli bir hal takınmasını söyledi. Suratını kızart demişti. O zaman nerede adam akıllı makyaj. Mümkün değil. Kendi kendine 4–5 tane okkalı tokat atarak, alnını ovuşturarak (sert bir şekilde) suratını istenilen hale getirmişti. Hiç unutmam. Rolünü en iyi şekilde yapmaya çalışıyordu. Allah rahmet eylesin.“

*Öteki Sinema adlı siteden alıntıdır.

Ekşi Sözlük’ten “lantis” adlı üyenin Yorumu;

“Rahmetli, dayımın çalıştığın otelde kalırdı. Taksim’de Höyük Otel… Parası çıkışmaz, bazen para alamazmış “idare et” dermiş… Dayım da idare edermiş. Bir gün patron gelip, durumu anlayınca kovmuş otelden. Sonraki zamanlarda Taksim Parkı’nda soğuktan donmuş olarak bulunduğu haberi gelmiş. Dayım hala üzülür, anlatır…

08.10.2012 14:39 lantis

Taner Ay (Yazar)

Yeşilçam Sokağı Fotoğrafları’ndan;

Yağmurlar göğsümde doldurulmaz bir boşluk açtığında, 1979 baharında, firarî yaşamımın kâbuslarına merhem olmuştu, Beyoğlu’nun arka sokaklarında körleşen güneşin sefaleti…

Her gece başımı yastığa gömüp, parmaklarımla kulaklarımı boşuna tıkardım. Kısa bir bomboşluğun ardından, kulak zarlarıma dayanan tetiği çeken nefessiz bir karanlık, yorgun bedenimin ıssızlığında milyonlarca mermi sesine dönüştürürdü tarafsız ölümü. Güneş, ıslak Bizans kırmızısı çatıların arkasından yükseldiğinde, bir güne daha uykusuz başlardım. Cihangir’in Arnavut kaldırımlarında yankılanarak inen gözkapaklarım, yalnız, şüpheci ve her an öldürmeye ve de ölmeye hazır bir 1957’linin “kapana kısılmış fare” cinnetinde kıpırtısız açılmalara yapışırlardı.

Arslan Yatağı sokak’tan Sıraselviler Caddesi’ne çıkıp, oradan da rüzgâr kanatlı ayaklarımla çabucak Reşit’in Kahvehanesi’nin sokağına girerdim. Sabahın ilk saatlerinde, en güvenlikli yerdi Reşit’in Kahvehanesi benim için, ucuz matinelerin karanlığında coğrafyadan kaçacağım büyüyü bekleyene kadar…

Hep Yadigâr Ejder’i görürdüm Reşit’in evsizlere ev masalarında, tek başına… Mübalâğasız dev gibiydi… Frankenştayn kaşlarının altındaki kara mor halklara gömülü kan çanağı gözlerinden, kaçak bakardı herkese. İri, kalın parmaklı büyük elleri vardı. Nedendir bilmem, o günlerde Yadigâr Ejder, bende hiç sevmediğim bedavacı imajını uyandırmıştı. Cüssesinin yarattığı terörden faydalanıp, bedava yaşayan birinin gereksizliğini… Her sabah karşıma çıkan bu dev, firarî hayatımdan önce gecenin karanlık sokaklarının birinde yoluma düşseydi eğer, herhalde 9 mm’lik bir tabancadan faili meçhul cinayete kurban giderdi diye düşündüğüm de çok olmuştu metruk zamanımda.

Ne var ki, yıllar sonra, Yadigâr Ejder’i tanıyanlardan Yadigâr Ejder’i dinlediğimde, eski düşüncelerimden çok utandım, damarlarımda kan yerine kahır akrepleri dolaştı günlerce. Sinemamızı, Yeşilçam Sokağı’ndaki sefaletin sahillerinde kan kusanları, “Türk sineması tarihi” yazanlardan daha iyi bilen Ahmet Zeki Pamuk, bir telefon görüşmemizde, “Çok efendiydi. Çok utangaçtı. Herkesin yardımına koşan altın kalpli bir zavallıydı. Asla selâmsız geçmezdi yanımızdan. Yalnızlığı tercih ederek, en dipteki masalardan birine otururdu hep Reşit’in yerinde. Menderes Samancılar’dan işittiğime göre, aslında varlıklı bir ailenin çocuğuymuş. Ama son günlerinde bir bardak çay içecek parası bile yoktu” diye anlatmıştı bana Yadigâr Ejder’i. Kadîm dostumun bu Yadigâr Ejder portresini, sözüne güvendiğim başkaları da doğruladılar, rüzgâra yazılı anılarından…

Ancak, benim istediğim Yadigâr Ejder başkaydı. Sadece sinema ansiklopedilerine giremeyecek bir figüranın ansiklopedik hayatını değil, büyüyüp kirlenmediği günlerin Yadigâr Ejder’ini de istiyordum ben, Yeşilçam sokağı fotoğrafları için. Ahmet Zeki Pamuk, kendisine ait zamanlardan çalarak bunları öğrenmeye çalıştıysa da, döktüğü terden kayda değer bir filiz büyümedi: Yeşilçam Sokağı’ndakiler Yadigâr Ejder’i 1991 yılının mart ayında kapkara unutmuşlardı.

Sinemadaki Yadigâr Ejder, ölümü kadar trajikti. Her filminde silahsız devrilmez cüssesi, bir deri bir kemik jönlerimizin sinek öldürmez yumruklarıyla devrildi, rol icabı. Cüneyt Arkın’ı sevmememin nedenlerinden biri de sanırım Yadigâr Ejder. Çünkü o’nu en fazla Cüneyt Arkın dövmüştü beyaz perdede… Hafızam beni yanıltmıyorsa: Hayatın dövdüğü adamların ağzını burnunu kırmak, zaten Cüneyt Arkın’ın sinema felsefesiydi. Yadigâr Ejder gibi emekçilerin ise kaderiydi Cüneyt Arkın misali kıytırık jönlerden dayak yemek.

Beyoğlu’nun örümceklere kuytu sokaklarında cep delik, mide boş dolaşırken, doların dalgalanmasında yaşayanlardan birinin “önce dayak ye, sonra paranı al” teklifine damarlarını yırtan sevinç çığlıkları atmak ister. Ama, toplanır sesi buz tutmuş bir şehrin kurşunî semasından kimsesizliğine. Susulmuş çığlıklarından, Taksim Parkı’na beyaz ağaçlar çizer. Uykusunun faytonlarına yağmuru yorgan yapar orada, içindeki geyiği vururken gece…

Ne var ki, yorganının uçlarına ölüm yağar Taksim Parkı’nda, rüyaları amonyak kokusu bir ölüm. Beyaz ağaçların arasından, artık Cüneyt Arkın’ın dövemeyeceği bir Yadigâr Ejder kalkana kadar.

Fotoğraflar:

*Aralıklarla güncellenecektir. Yadigar 6

Çalışmada emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler…

Üçüncü Adam / Erhan Tuncer

27.5.2013 / 00:00

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -8-::.