Tag Archives: emektar sanatçılar

.::Kadir Savun Bakışı::.

O baktı mı, dağlar, denizler, şehirler, mahalleler, esnaf, garibanlar, dertliler bakardı…

Sinemamızın Baba Kadir‘i bir baktı mı, içimiz ısınırdı…

Sinemamız şimdi de güzel ama, onlar varken sanki daha bir şenlikliydi. Onat Kutlar‘ın dediği gibi, sinema bir şenlikti…

Evet, her sanatçımızı ayrı ayrı seviyoruz ama Kadir Savun babanın yeri bizler için ayrı… Bu nedenle onun en güzel fotoğraflarını paylaşmak boynumuzun borcu.

Ruhun şad olsun Kadir Savun!

 

.::Ünlü Sanatçı Çolpan İlhan Hayatını Kaybetti::.

Çolpan İlhan

Usta oyuncu Çolpan İlhan, dün gece sabaha karşı geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti. Çolpan İlhan’ın 27 Temmuz Pazar günü 10.30’da yapılacak tören sonrası Zincirlikuyu Mezarlığı’nda eşi Sadri Alışık’ın mezarının yanına defnedileceği öğrenildi.

ÇOLPAN İLHAN’IN HAYATI

Türk tiyatro ve sinemasının dev sanatçısı Çolpan İlhan 8 Ağustos 1936’da İzmir’de dünyaya geldi.

Lise eğitimine Balıkesir Lisesi’nde başladı. Daha sonra Kandilli Kız Lisesi’nden mezun oldu. Daha sonra İstanbul Belediye Konservatuarı’nda tiyatro bölümünü ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi resim bölümünden mezun oldu.. Bu sırada akademideki arkadaşları ile birlikte “Akademi Tiyatrosu” adıyla bir tiyatro grubu kurdu ve oyunlar hazırladı. Bu sırada gelen bir teklifle 1957 yılında ilk sinema filmi Kamelyalı Kadın’da başrol oynadı.aynı yıl içinde Küçük Sahne’de Münir Özkul ve Uğur Başaran ile “Sevgili Gölge” adlı oyunla ilk profesyonel oyununu oynadı.

Üç sezon Küçük Sahne’de tiyatrolarda rol aldıktan sonra bu tiyaronun dağılması ile Oda Tiyatrosu’nda Müfit Ofluoğlu ile Sabahattin Kudret Aksal’ın “Tersine Dönen Şemsiye” sini sahnedi. Daha sonra Kent Oyuncuları ile Güner Sümer’in “Yarın Cumartesi”‘nde oynadı. Kenterler ile de “Baharın Sesi”, “Nalınlar” ve “Aptal Kız”‘da sahne aldı. Bir süre sonra oğlu Kerem’in doğması ile tiyatroya ara verdi. 1960’ların ortasında sinema filmleri ile sanat yaşantısına geri döndü ve 300’e yakın filmde rol aldı. 1970’lerin sonlarına kadar sürekli filmlerde başrollerde oynayan İlhan sonra sinemadan koptu ve moda çizimleri yapmaya yoğunlaştı.

Çolpan İlhan, şair Attilâ İlhan’ın kızkardeşi, sinema sanatçısı Sadri Alışık’ın eşi ve oyuncu Kerem Alışık’ın annesidir. Kültür Bakanlığı tarafından 1998 yılında Devlet Sanatçısı unvanı verilen oyuncu, Sadri Alışık Kültür Merkezi’nin kurucusudur.

*http://www.sabah.com.tr

.::Emektar Sanatçımız Selahattin Fırat’tan Güzel Haber::.

Sevgili dostlar, dün yayınladığımız rahatsızlık haberinin ardından, bugün güzel bir haber aldık. Bu güzel haberi, yine değerli sanatçımızın kızı Melis Fırat hanımefendiden edindik ve sizlerle paylaştık.

Melis Fırat: “Arkadaşlarım dostlarım babam Selahattin Fırat hastaneden çıktı. Durumu maşallah çok iyi. Dualarınız ve ilginiz için çok ama çok teşekkür ediyorum.”

Bizler de, Üçüncü Adam ekibi olarak kendisine selam ediyor, ellerinden öpüyoruz… Tekrar acil şifalar…

.::Musa Mert Şahin, Sinemamızın Unutulmaz Kavgacılarından Mehmet Samsa’yı Anlatıyor::.

Sevgili Üçüncü Adam okurları merhabalar,

Bir süredir, sinemamızın emektar sanatçısı, unutulmaz kavgacılarından Mehmet Samsa’nın yeğeni Musa Mert Şahin beyefendi ile mail trafiği yaşamaktaydık. Sıkı bir takipçimiz olan Musa Bey ile başlarda merhabalaşmak ve tanışmak adına sürdürdüğümüz sohbetimiz, çok geçmeden böyle bir çalışma yapma yolunda ilerledi. Kendisi Mehmet Samsa’nın yeğeni olduğundan, dayısını sinemaseverler dostlara bir kez daha hatırlatma gereği duyduğunu bizlere bildirdi ve bu düşüncesi bizi çok duygulandırdı. Sinemamıza emek vermiş tüm kıymetli sanatçılarımız başımızın tacı olduğundan, Mehmet Samsa gibi bir değeri tekrar hatırlatmak, ona dair daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış bilgileri sizlerle paylaşmak, bizim gerçekten çok büyük bir onur ve mutluluk vesilesidir.

Bu çalışmamızın hazırlanmasında özverili çabalarından ötürü Musa Mert Şahin’e çok teşekkür ediyoruz. Kendisi yengesiyle ve Mehmet Samsa’nın en büyük yeğeni Mehmet Bakar beyefendi ile o kadar içten röportajlar gerçekleştirmiş ki, bizler okurken çok duygulandık…

Şimdi sizleri çalışmamızla baş başa bırakıyor, sinemamızın unutulmaz kavgacılarından Mehmet Samsa’yı, Musa Bey’in vesilesi ile bir kez daha rahmetle anıyoruz…

*Musa Mert Şahin’in hazırladığı fotoğraflarını logosuz olarak paylaşmayı uygun gördük. Üçüncü Adam’ın arşivinden kullanılan fotoğraflar logolu olarak yayınlanmıştır.

Musa Mert Şahin;

“Rahmetli dayım ölmeden önce Bursa’da yasardı. Mezarı da şu an Bursa’da. Boğazına aşırı derecede düşkün, haftada en az 3-4 sefer yemek olarak kebap yaptığını söylediler. Maalesef ki, diğer sanatçıların da basına gelen olay, her zaman da alkol kullandığını söylediler. Ben de duyduğumda şaşırdım. Zaten ölümü de alkolden oldu diyorlar. Her film çektiğinde, bütün akrabalarını arar, “Bugün film tamamlandı, bir kaç güne televizyonda olacak, ona göre takip edin…” diye bizlere haber verirdi. Biz de sabırsızlıkla beklerdik. Oyunculuğun yanı sıra, film senaristliği de yapardı.

Halamın söylediği bilgiye göre; Yengem dayımdan önce evlenmiş, boşanmış. Hiç çocuğu olmamış. Dayım da Antalya’ya bir filim çekimi için gittiğinde, otelde görmüş yengemi. O zaman yengem boşandıktan sonra, otelde temizlik işleri yapıyormuş. Otele film ekibi geleceği için yoğun temizlik önlemleri alınmış. Temizlik sırasında, -ekip otele gelince, dayım da odasına gitmiş- yengemi temizlik yaparken görmüş ve -film gibi işte- orada bir sevgi başlamış. Film çekimleri bitene kadar yengemle konuşup anlaşmışlar. Otelden yengemi almış ve hemen yıldırım nikahı kıymış. Aynı otelde de evlenmişler. Dayımın ilk ve tek hanımıdır yengem ve maalesef çocukları olmaz…”

Bahsi geçen olayı, Musa Mert Şahin’in röportajı ile, bir de Mehmet Samsa’nın eşinden dinleyelim;

“Ben otelde temizlikçi olarak çalışıyordum. Personele sinema ekibi ve birkaç film oyuncusu gelecek dediler. Aşırı ilgi ve temizlik vardı otelde. Ben de odaları temizlerken birden sinema ekibi geldi ve odadan çıkarken Mehmet (Samsa) ile göz göze geldik. O anda aşık olmuş, vurulmuş, sevmiş beni.

Ben ise ilgilememiştim. Hep önüme çıkardı arkadaşlık istekleri, ben reddederdim. Kendisini çekimlere giderdi. Odasına temizliğe geldiğimde bana yazdığı mektupları gördüm. Bazen yastığının üzerine, yatağının üstüne, masasının üzerine koyarmış. Ben de okurdum. Bana olan aşkını, sevgisini ve evlenme teklifini anlatmıştı. Ben de mektubu okumamış gibi yapar, geri yerine koyardım. En son, ben temizlik yaparken ekipçe geldiler. Kendisi otelin balkonuna çıkıp bana bağırdı; ‘Eğer evlenme teklifimi kabul etmezsen atlarım…’ diye. Otel güvenlikleri ve filmden ekip arkadaşları da geldi. O zamanlar Hayati Hamzaoğlu, Kadir İnanır, Cüneyt Arkın da vardı. Onlar da gelmişti. Beni ikna etmek için; ‘Aman yenge atlar falan, bu sefer filmimiz yarım kalır, gel kabul et…’ dediler. Ben de artık pes edip kabul ettim. O otelde de evlendik…”

Şimdi de Mehmet Samsa’yı, en büyük yeğeni Mehmet Bakar’dan dinleyelim. Musa Bey, kendisi ile oldukça samimi bir röportaj gerçekleştirmiş.

Mehmet Samsa’nın En Büyük Yeğeni Mehmet Bakar Anlatıyor;

“Ben Mehmet Bakar… Rahmetli Samsa’nın ablasının oğluyum. 1954 Gaziantep doğumluyum. İlk önce, kısa ve öz, kendisinin kişiliğinden bahsedeyim.

Kendisi çok iyi bir insandı. İnsanlara yardım etmeyi severdi. Yemez yedidir, giymez giydirirdi. Özellikle fakirlere yardım etmesini severdi. Yeğenlerinin arasında en çok beni severdi. Bunun sebebi de, kendisine çok benzememdi. Benzeme konusunda bir anımı anlatayım;

Rahmetli askere gitmişti. Belli bir zaman sonra izin kullanmıştı. Teslim olma tarihinde gitmeyince de asker kaçağı olmuştu. Polis ve askeri inzibatlar yanlışlıkla beni yakalamışlardı. Ne kimlik sorma, ne isim sorma olmadan askeriyeye kaçak asker diye götürülmüştüm dayımın yerine. Sonra kimlik tespitleri yapılınca geri saldılar beni. Bir de rahmetlinin cenazesinde beni tanımayan sinema artistleri beni hep dayım zannetmişlerdi. Cenazede bile “Samsa ölmemiş, burada…” demişlerdi bana…

Rahmetli dayım, ailenin 8 kardeşinin en küçükleriydi. Kendisi 1 Ocak 1951 Birecik doğumlu. 15 sene kadar Birecik ve Karkamış ilçelerinde yaşadı. Babası manavcılık yapıyordu. Daha sonra Bursa’ya taşındılar. Babasının yanında, manavda çalışmıştı. Bursa’dayken, askere gitmeden önce babasını astım hastalığından dolayı kaybetmişti. Kendisi askerliğini bahriyeli olarak İstanbul’da yapmıştı. Askerdeyken aile geçimini annesi ve ağabeyi sağlıyordu.

Askerden önce babasıyla beraber manav dükkanında çalışırken bir yandan da sporla ilgileniyordu. Spor yaşantısında Söröz Gençler Birliği’nde kalecilik yapıyordu. Aynı panterler gibi kaleciliği vardı. Maçları izleyen seyirciler ve takım arkadaşları kendisine hayrandı. Diğer kalecilere de ders verirdi. Kendi spor hocasıyla beraber Bursa Genç Takımı’na transfer olmuştu. O zaman da, ücret olarak kendisine bir keçi vermişlerdi. Daha sonra Kasımpaşa’da oynamak için İstanbul’a gelmişti. Kendisine takım için bir adres vermişlerdi, o da adresi bulamayınca pes etmişti. Orada spor hayatını sonlandırdı.

Kendisinden çok korkardım. Bir gün köyde, -kendileri de var- ben eşimle tartışmaya başladık. Odaya girip kapıyı kilitledim. Dayım da rahmetli, tartışma seslerini duyunca yanımıza geldi. Kilitli kapıya iki tekme attı, kırıldı kapı. Kapıyı kenara koydu, benim üzerime yürüdü. Bana kızdı… “Benim yanımda tartışma olmayacak, ona göre… Mutlu geçinin…” demişti. Ben de korkudan boynumu büktüm, “Tamam dayı…” dedim. Ama benim aklıma takılan, koskoca kapıyı nasıl kırdığıydı…

Sinema hayatına ise ilk olarak, -hatırladığım kadarıyla- Vatan ve Namık Kemal filminde başlamıştı. Ondan sonra sinemaya başlayınca -1969 yılında- ölümüne kadar sinema oyunculuğu, yönetmenlik, yardımcı oyunculuk, senaristlik ve dublörlük yaptı. Benim bildiğim, oynadığı filmlerde o zamanlar tehlikeli sahnelerde kendisinin dublörü yoktu. O tehlikeli sahnelerde elini, kolunu, belini, ayaklarını incittiği zamanlar bile olmuştu.

En son olarak Kahpe Bizans filminde oynamıştı. En yakın arkadaşı Mehmet Uğur’du. Kendisinin evi İstanbul’daydı. Evlilik hayatı da şöyle olmuştu; Aydın’da bir film için gittiklerinde, kaldığı otelde yengemle tanışmış, orada da evlenmişlerdi. Hiç çocukları olmadı. Antep’e Karakamış’a ailece, bizim yanımıza her sene –özellikle de Ramazan’da- gelirlerdi.

Bana da o zamanlar oyunculuk yapmamı söylemişti, ben kabul etmemiştim. Köyümüze geldiğinde, her akşam, Fırat’ın kenarında akşam yemeği olarak kuzu çevirme ve kebap yapardı. Boğazına çok düşkündü. Yakın çevrelerini yemeğe çağırırdı. Ramazan haricinde bu tür yaptığı yemeklerde arada bir alkol de kullanırdı. Kafası estiği vakit, annemi –yani ablasını- sorardı. Bazen de bakardık arabaya atlamış, gelmiş. Sülalemizde annemi ve babamı çok severdi.

Ayrıca ata binmeyi de çok severdi. ‘Emekli olunca at çiftliği kuracağım…’ derdi. Komşu köylerden atı olanlara rica eder, binerdi. Köylüler de zaten kendisini çok severdi.

Bir de köydeki annemlerin evinin bahçesinde, zamanında kendisinin diktiği bir ceviz ağacı vardı. Ağacın dalına su hortumunu koyar, geceleri suyu açtırır, su ağır ağır başından aşağıya dökülür, böyle serinlerdi. Bazen de bana söylerdi; ‘Hazırlan, hemen geliyorum…’ derdi. İşte köye her gittiğimde o ceviz ağacını görürüm… O günler gelir aklıma…

Yıl 1996… Benimle konuştuğunda, ‘Köyümüzde film çekeceğiz, ona göre… Ekibimle geleceğim, bize yatacak yer ayarla…” demişti. Ekibiyle beraber geldi hatırladığım kadarıyla. Yılmaz Köksal, Sırrı Elitaş, İbrahim Kurt, Ali Güney ve Hasan Yıldız da gelmişti. O filmde, benim de emeğim çok. Rahmetli dayım, babamı da oynatmıştı. Film bittikten sonra oyuncular gittiler, kendisi birkaç gün daha kaldı köyde. O birkaç gün de annem –yani ablası- rahatsızlanmıştı. Antep’e hastaneye kaldırmıştık beraber. Ben annemin yanında kaldım hastanede, kendisi köye dönmüştü. Köy yolunda ufak arabasıyla bir kaza da geçirmişti.

Ve seneler geçti…

Temmuz 2001 yılında babamı kaybettim. Kendisinin eniştesi yani… Çok severdi babamı. Babam için tek başına geldiği bile olmuştu köye. O zamanlar bütün cenaze masraflarını bile kendisi karşılamıştı. İşte bu da köye son gelişiydi. Kim bilebilirdi ki, kendisi de 5 ay sonra Hakkın rahmetine kavuşacak… Ölümü ise evinde oldu. Yüksek tansiyondan dolayı beyin kanaması geçirmişti. İstanbul’da en samimi arkadaşı vardı, Sedat Özsu… Yengem hemen ona haber vermiş ve beraber hastaneye kaldırmışlardı. 3-4 gün kadar yoğun bakımda yattı. Cüneyt Arkın da o zamanlar muayene için yanına gelmişti. Ben de buradan hemen İstanbul’a gittim. Yoğun bakımda gördüm en son kendisini. Sinemadan arkadaşları da ziyaretine gelmişlerdi. Başlarda bahsettiğim gibi beni Samsa zannederlerdi.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Benim geldiğim günün akşamına vefat etti. O gece kaldı, sabah Bursa’ya götürdük kendisini. Vasiyeti vardı, özellikle bana söylerdi; ‘Ölürsem beni babam ve annemin mezarı üzerine gömeceksiniz…’ derdi. İsteğini yerine getirdik ve Bursa-Emir Sultan Camii’nde ikindi namazından sonra toprağa verdik.

Yine sinema arkadaşları kendisini yalnız bırakmadılar…

Bana kalan yadigârları; birkaç aile fotoğrafı, ehliyeti, film kasetleri ve SODER Sanatçılar Ansiklopedisi…

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Erken yaşta kaybettik… Elbette ki ölüm Allah’ın emri… Kaybetmemizden yıllar sonra bile özlüyoruz. Beni gören akrabalarım ‘Aynı dayın olmuşsun… Seni görünce Samsa aklımıza geliyor…’ diyorlar. Kendisini çok özlüyorum…

Kendisi hakkında son bir anımı anlatayım;

Hiç unutmuyorum, bir gün -1987 ve 2001 yılları arasında olması lazım, tam senesini hatırlamıyorum- ‘Mehmet Samsa öldü…’ diye gazeteye resim ve yayın verdirilmiş. O günün gazetesini gördük ve çok şaşırdık. Çok üzüldük… Telefonla ararız bakan olmaz… Birkaç yakın arkadaşına sorarız, bazıları bakmaz telefona, bazıları ‘Doğrudur…’ der… Yani onlara o kadar tembihlemiş ki…

Daha sonra öğrendik ki, akrabalarına, özellikle de bana, ‘Öldü…’ diye şaka yapmış… Ölmediğini, şaka olduğunu anlayınca sevindik. Bir hafta sonra pat diye geldi, o günün gazetesini bana vermişti…

Keşke şimdi tekrar şaka olduğunu söylese, tekrar çıkıp gelse…

Anılarını tazelediğiniz için, tekrar bana yaşattığınız için, kendisini unutmadığınız, hatırladığınız için ve böyle bir çalışma düşündüğünüz için, çok çok teşekkür ederim… Allah yolunuzu açık etsin. İşinizde başarılar dilerim.”

Mehmet Bakar

Bu güzel çalışmaya bir katkı da bizden olsun. Sinemamızın en önemli dublörlerinden ve kavgacılarından Mehmet Uğur ağabeyimiz ile yakın zamanda belgesel çalışmamız adına yapmış olduğumuz bir söyleşide, Şener Şen’in ‘Aşık Oldum’ filmine ait bir anı anlatmıştı. Bu anıda, Mehmet Samsa ile aralarındaki kadim dostluğu görmek mümkün;

Mehmet Uğur:

Şimdi bir daha anlatayım size; Şimdi Şener Şen, kırmızılı kadın diye bir film çeviriyor… Altıncı kattan atlayacak bir adam lazım… Benim de, rahmetli bir arkadaşım var Samsa… Mehmet Samsa… O da yapımcıydı, film falan çekerdi… Bizim de 1 kutu filme ihtiyacımız var, film çekeceğiz… Ama o kutu filmi bulamıyoruz… O sırada, Yılmaz Kanat diye bir arkadaşımız, yapımcı, Arzu Film’in sahipleri bunlar… “Ya Mehmet, gelsene buraya…” dediler. “Buyur ağabey…” dedim. “Yahu, bize 6. kattan atlayacak bir adam lazım, yapar mısın?” dedi. Dedim; “Ağabey peşin konuşayım… Bana 1 kutu film ver, 100 lira da para ver… Başka da bir şey istemiyorum…” dedim… “Tamam…” dedi. 1 kutu film geldi, 100 lira da para geldi… Mehmet’in yanına (Samsa) gittim, dedim; “Alın şu 100 lirayı, şu filmi de alın… Siz işe başlayın…”

Ben de bir arkadaşı aradım; “Böyle böyle, bir dublörlük işi var…” -onu çağırıyorum ara sıra- “4. – 5. kattan atlanacak, sana 150 lira yevmiye vereceğim…” dedim. “Tamam ağabey… Gelirim…” dedi. Ben de ona güvenerek işi aldım. Cihangir’de çekilecek ağabey, 6. kat… Millet böyle kalabalık, arkadaş gelmiyor… Bekliyorum, bekliyorum gelmiyor… Rahmetli Ertem Eğilmez’in yanına gittim. Dedim; “Ağabey, bu 6. kattan ha bir manken atmışsınız, ha bir canlı atmışsınız…” “Ben istemiyorum, eli ayağı oynasın istiyorum düşerken… Canlı adam olsun…” dedi. Kabak bana patladı, adam gelmedi. Şimdi gelmeyince de, dedim ki; “Ağabey çok yüksek…” “4. kata bakın…” dedi. 4. kata çıktık, kimse yok… 5’e çıktık, kimse yok… “İnşallah, burada da kimse olmaz…” dedim. 6’ya çıktık ağabey, kapı vuruldu, içeriden sarhoş bir adam çıktı… “Buyurun?” dedi, bizim prodüksiyon amiri “Ağabey müsaade ederseniz, buradan aşağıya bir adam atacağız…” dedi. O da korktu, “Bana ne kardeşim, ne yaparsanız yapın…” dedi. Ama ben de gecelik giymişim, eriyorum yani… Yüksek çünkü, “İnşallah olmaz…” diyorum… “Eyvah… Nereden çıktın?” dedim adama… Kabak patladı bana… Şimdi aşağıya tabii brandalar gerildi, kutular gerildi… Ne kadar gerilse de, 1 insan boyu oluyor kutularla branda… Bir de çekiyorlar ya… Şimdi atlayacağız, aşağıda da en azından 7-8 tane kamera falan var… Ben zannediyorum k, hani kanallar geldi… Şimdi atlamazsam, “Cüneyt’in dublörü atlamadı…” diyecekler… Hani böyle bir yaygara olur mu? Meğerse figürasyonmuş onlar da…

Neyse ben çıktım… Kameranın biri yukarıda, biri aşağıda… Ayağımın biri içeride, biri dışarıda… Bir yandan da camı tutuyorum… “Atla… Atla…” diyorlar… “Şimdi gideyim mi, gitmeyeyim mi?” Mecburen gittik aşağıya… Attık kendimizi… Bir anda gözümü açtım, merdivenlerin arsında buldum kendimi… Kolonya falan döküyorlar… Ayıltmaya uğraşıyorlar… Bir gözümü açtım, hepsi başımda… “Kardeşim, sakın tekrar falan olmayacak… Olay bitmişti… Dünyayı da verseniz atlamam… Kamera çalıştı, çalışmadı anlamam…” dedim. Bütün millet kahkahayı bastı, ben bastım gittim tabii ki… Yani böyle bir şeyler başımıza geliyor.

Rol aldığı, yönetmenliğini yaptığı, senaryosunu yazdığı ve yapım ekibinde yer aldığı filmler hakkında bilgi vermek gerekirse;

Eseri olan film, 1981 yılında çekilen ‘Unutulmayanlar’.

Yönetmenliğini yaptığı filimler;
 
1994
Adı Osman
Ateş Sönüyor
Dağ
Kara Gün
Kurtlar Sofrası
Yalnız Kurt
Öfkeli Genç
Ölüm Peşimizde
Ölümden Acı
Şöhretin Bedeli
 
1995
Kader Yolcusu
Ölümsüz Aşk
 
1996
Ölümün Ağzı
 
 
Senaryosunu yazdığı filmler;
 (Yönetmenlik yaptığı bütün filmlerin senaryosu kendisine ait.) Bunun yanı sıra;
 
1985
Yaranamadım
 
1986
Kral Affetmez
 
1987
Mayın
 
1988
Kum
 
Yapımcılık yaptığı filmler,
 
1981
Mutluluk Haram Oldu
 
1984
Severek Ayrılalım 
 
 
Set amirliği yaptığı filmler;
Korkusuz Korkak
Yuvasız Kuşlar
Gerzek Şaban
Huzurum Kalmadı
 
Oyunculuk yaptığı filmler;
 
1969
Güney Ölüm Saçıyor
Vatan ve Namık Kemal
 
1972
Kalleşler  
 
1980
Bağrı Yanık
 
1981
Mutluluk Haram Oldu
 
1982
Dört Yanım Cehennem
Kelepçe
Gırgır Ali
 
1983
Azrail’in Elçileri
Erkekçe  
Günahkar
İdamlık
 
1984
Aç Kartallar
Bir Yıldız Doğuyor
Deli Fişek
Dev Kanı
Dil Yarası
Kaptan
Kartal Bey
Yosma
 
 
1985
Güldür Yüzümü
Halime Gülme
Kaplanlar
Sabır Ey Gönül
 
1986
Hekimoğlu  
Korkusuz
Silah Arkadaşları
Suçlu Kim
Unutursun Diye
İntikamcı
 
1987
Asılacak Adam
Bir Kadın Tuzağı
Kuruluş
Patroniçe
Patroniçe 2
İslamiyet’in Doğuşu
Şeytanın Oğulları
 
 
1988
Tanrı Seni Korusun
 
1989
Eski Silah  
Kan Çiçeği
Kanun Savaşçıları
Minyeli Abdullah
Sahibini Arayan Madalya
 
1990  
Abuk Sabuk Bir Film
Fedai
 
1991
Aldatacağım
Krallığın Bedeli
 
1993
Deli Balta
Yabancı
 
1996
Çocuğum İçin
 
1999
Kahpe Bizans
Veliler Serdarı
 
 
*Çalışmamızı gerçekleştirmek için olanca özverisi ile emek veren Musa Mert Şahin’e sonsuz teşekkürler. Emektar sanatçımız Mehmet Samsa’yı tekrar rahmetle anıyoruz.

.::Türk Sineması’nın Karakter Oyuncularının Yer Aldığı ‘Artiz Kahvesi’ Adlı Dizinin Galası Yapıldı::.

Sevgili dostlar merhabalar,

Bir süredir yeni bir paylaşım yapmıyoruz. Bunda, Süheyl Eğriboz ağabeyimizin rahatsızlığı karşısında duyduğumuz derin üzüntünün payı büyük. O sağlığına kavuşmadan yeni çalışmalar yayınlamak istemiyorduk ama sizlerin Üçüncü Adam’a gösterdiğiniz yoğun ilgi dolayısıyla yavaş yavaş yeni paylaşımlarımıza devam etme kararı aldık. Tabii bu süreçte Süheyl Eğriboz ağabeyimizin parmağı kımıldasa, önce sizlerin haberi olacak, bunu da bilmenizi isteriz…

Aşağıdaki haber, OGÜNhaber’den Belgin Öztürk‘ün hazırladığı, içerisinde Türk Sineması’nın karakter oyuncularının da yer aldığı Artiz Kahvesi adlı yeni bir dizi çalışmasının galasına ait. Karakter oyuncularımızla iletişim kurulması aşamasında, Üçüncü Adam olarak bizlerin de yardımcı olduğu bu proje umarım uzun soluklu olur ve hak ettiği yeri bulur.

_______________________________________________________

Röportaj: Belgin Öztürk / OGÜNhaber

‘Artiz Kahvesi’ ekranlarda yeni bir fenomen dizi olacağa benziyor. Bu dizi aslında ustaları bir araya toplamayı hedef edinmiş bir proje. İşte bu müthiş projenin usta oyuncuları yeni dizileri ‘Artiz Kahvesi’ ve Yeşilçam ile ilgili düşüncelerini OGÜNhaber’e anlattı.

‘Artiz Kahvesi’ oyuncularından İsrafil Köse, Ahmet Ali Mincanoğlu, Muhlis Asan ve Murat Arkın ile setteki ortamdan Yeşilçama uzanan keyifli sohbetimiz.

MURAT ARKIN; ‘FİGÜRAN DEDİĞİN BU İNSANLAR OLMASA SEN FİLM ÇEKEMEZDİN!’

‘Artiz Kahvesi’ gibi bir proje benim en çok yer almak istediğim bir projeydi. Buna benzer bir konuyu bende işlemek istemiştim bir kaç yapımcı ile konuştum fakat en hızlı davranan EFA Medya oldu ve çok da güzel bir proje çıkardılar. Aslında anlatılacak çok hikaye var.

Set ortamındaki atmosfer ise apayrı bir dünya. Oradaki Yeşilçam ekibinin tavla oynarken, beklerkenki muhabbetleri, paylaştıkları bunlardan her bölümde beş on dakika paylaşılsa ayrı bir hikaye ayrı bir senaryo çıkar.

Yeşilçam’a vefasızlığa gelicek olursak bir Eşref Kolçak vardı, Antalya Film festivallerinde ödül töreninde sinemamızın duayenine diye ödül verilirken Eşref ağbi orada çok güzel bir şey söyledi ‘niye bana iş vermiyorsunuz o zaman’ dedi.

Bu insanlar paranın, ödülün peşinde değiller. Sinemaya emek vermiş insanlar setlerde yer almak istiyorlar. Bunu da hakkıyla yapabileceklerini biliyorum. İşte bu proje bu kapıyı açacak o insanlara. O sette o insanlarla aynı havayı soluyabilmek inanılmaz muhteşem bir duygu. Bunun için çok şanslıyız.

Eski Yeşilçam Sineması ile şimdiki sinemayı karşılaştırmayı çok doğru bulmuyorum. Koşullar, çekim teknikleri, kullanılan malzemeler, oyuncular çok farklı dolayısıyla bir karşılaştırma yapmak doğru değil.Yeşilçam tadındaki filmler bir daha yapılamayacak. Yeşilçam hiç bir zaman unutulmayacak, o insanların yeri hiç bir zaman dolmayacak ne müzikleri, diyalogları, bakışları hiç bir zaman tekrar yaşanamayacak.

Eski Yeşilçam Sineması’nda herhangi bir filmde o insanlarla aynı ortamda bulunmak için, onların sevgisini,saygısını yaşayabilmek oyunculuğu bırakın ben çaycı bile olmak isterdim.

Yeşilçam repliklerini evde kardeşimle çok kullanırız. Mesela başka numaradan aradıysam kimsin der bana ‘Deli Kadir uleynnn’ diye cevap veririm. Bizler zaten yaşıyoruz ve yaşatıyoruz.

‘Artiz Kahvesin’de Yılmaz Köksal’ın bir sahnesinde ‘Senin bu figüran dediğin insanlar olmasa sen film çekemezsin’ dedi. Ne kadar güzel anlattı. Bu proje Yeşilçam sevenlerine o günleri tekrar yaşatacak o değerlere sahip çıkılacak. Buna inanıyoruz.

İSRAFİL KÖSE; ‘YEŞİLÇAM’A SAHİP ÇIKALIM’
‘Artiz Kahve’sinde Yılmaz Köksal başımızda olacak ve yönlendirecek bizleri. Bizler de ona göre ne katabiliriz, nasıl geliştirebiliriz bunları düşünmemiz gerekiyor. ‘Artiz Kahvesi’ Yeşilçam adına bir başlangıç. Bütün ekip arkadaşlarımla bunu devam ettireceğimize inanıyorum.

AHMET ALİ MİCANOĞLU; ‘BİZ MERAK EDİLENİ SUNUYORUZ’
Halkın çok merak ettiği bir sektörün mutfağını sunuyoruz seyirciye. Biz ‘Artiz Kahvesi’yle Yeşilçam’ı anlatacağız. Hem dram hem komedi anlamında insanların dikkatini cekeceğimize inanıyorum.

MUHLİS ASAN; ‘TEK İSTEĞİMİZ DESTEKLENMEK’
‘Artiz Kahvesi’nde bizim kişisel mesajlarımızdan ziyade filmin kendi mesajı önemli. Bizlerde o mesajın parçalarıyız.

Yeşilçam’da perde arkasında neler oldu, kimdi bunlar ‘Artiz Kahvesi’nde bunlar da olacak.

Sinema teknolojisi çok ilerledi yalnız o dönemlerde de müthiş bir içtenlik vardı, samimiyet vardı ,fedakarlık vardı teknolojinin gücüyle değil.

Yeşilçam’da bir Sadri Alışık deyince bir renk koku, doku gelir insanın aklına, Münir Özkul, Adile Naşit hepsinin farklı havaları, kokuları vardı. Oysaki bugün küçümsemek adına söylemiyorum çok birbirine benziyo her şey.

Bu projeye çok güveniyoruz tek istediğimiz desteklenmek.

*http://www.ogunhaber.com

*İlgili diğer haberler için OGÜNhaber’in internet sitesine tıklamanız yeterli. 

.::Günay Kosova Röportajı / 2. Bölüm: “Neymiş efendim, parasını alamıyormuş, onun için sinemayı bırakmış. Ne bırakması? Sinema bırakılmaz! Sinema nerede bırakılır biliyor musun; Mezarda!”::.

Günay Kosova;

Benim yaptığım işler şöyle; Katiyen porno çekmedim… Hayatımda erkek soymadım… Hep komedi… Erotik-komedi yani… Öyle bir şey yapsam utanacağım çünkü… Niye? Benim burada sülalem 300 kişi. En aşağı 20 tane hacı var. Ben öyle bir şey yapsaydım, beni keserlerdi. Bana mahsus arkadaşlarım, gırgır olarak “seni gidi pornocu” derler. Halbuki yok. Bir tane öyle film çektiğimi yazsınlar adamı mahkemeye verir, mahvederim. Bir sürü tazminat alırım… Ha ben kadını soydum. Soydum ama sokakta soymadım, banyoda soydum. Banyoda zaten kara çarşaf kullanamazsın. Yatakta soydum. Hiçbir zaman komedi çizgisinin dışına çıkmadım. Yani soyduysam birilerini, yerinde soydum…

Ben filmimi çekerdim, işçilere parasını dağıtırdım, buradan (Beyoğlu’ndan) Beşiktaş’a yayan giderdim. Bak dikkatini çekerim; Prodüktörüm, rejisörüm, senaristim… Yayan bir şekilde Beşiktaş’a, oradan da bir motor ile karşıya… Oradan da eve yayan giderdim. Ama hiçbir emekçinin parasını kesmedim. Ben o emekçiye parasını vermeyip, taksi ile de gitmesini bilirdim ama onu yapmadım… Çünkü ben oradan geldim, en dipten geldim. Acılarını biliyorum. Ben böyle dikkatli davrandım davranmasına ama Yeşilçam’da herkesten de alacağım var, maddi manevi… Kimseye borcum yok şükür… Biri çıksın; “Bana borcu var…” desin… Bir de bu lafımı hiç unutma; Yeşilçam’dan ben alacaklıyım diyen bir insan duyarsan, bana gönder, ben ödeyeceğim o borcu… Yalan! Yeşilçam, revaçta olmayan, tutulmayan, yanlış yapan, kapris yapan insanları silkeledi! Neymiş efendim, parasını alamıyormuş, onun için sinemayı bırakmış. Ne bırakması? Sinema bırakılmaz! Sinema nerede bırakılır biliyor musun; Mezarda! Öyle bir hastalık ki, eroinden beter. Tüm yapımcılarla çalıştım. Türk sinemasında tüm yapımcılar birbirine rakiptir ama benle hiçbiri rakip olmadı. Niye? Hepsinde işçilik de yaptım, onun için… Ben onlarla çok iyi dostum. Bak bunu kitabımda yazacaktım, sana söyleyeyim. Yeşilçam’da iş bulamayanlar, reklam sektörünü yarattılar. Oraya kaydılar demiyorum, yarattılar mecburen. Sinan Çetin mesela… Daha söyleyecek çok şey var bu konuda ama kitaba kalsın devamı.

En değerli, en temiz olan insanlar onlar, karakter oyuncularımız… Bazıları onların sırtına basarak yükseldiler… Bak bu lafımı da hiç unutma. Birçoğumuz, hele de jönler, o kavgacıları, karakter oyuncularını hep çok sevdik, sahip çıkmaya çalıştık… Onlar olmasaydı Cüneyt Arkın’lar, Kadir İnanır’lar olmazdı. Gel… Git… Öl… Düş… Kalk… Oradan atla… Zıpla… Ayağı kırılır, 300 lira verir mesela prodüktör, gider hastaneye… Hepsi kahraman, hepsi! Yeşilçam Sokağı’ndan, hemen hemen her gün 10 tane minibüs kalkardı eskiden.

Bak sana bir şey söyleyeyim. Çok para kazanmıyorduk ama aç da kalmıyorduk. Yani başka işe o değeri versen, belki kazancının iki misli kazanacaksın ama olmuyor… Kopamıyorsun… Şimdi diyorlar ki; “Sinemada kazandı, başka yere yatırım yaptı…” Bir isim söylesinler bana, başka yere yatırım yapan…. Hadi bak sinema ile ilgileniyorsun, sinemadan kazandığını başka yere yatırmak nasıl olur söyle… Yok öyle bir şey… Yalan söylüyorlar. Sinemadan yüz bulamayan insanların palavraları, iftiraları bunlar.

Bana dostlarım Yeşilçam’ın bitmez deryası, Anadolu’su derler… Ben de onlara; “Ben öyle büyük adam değilim… Sinemanın neferiyim, emektarıyım… Hiç bir zaman kendimi bir yerde görmedim…” derim. Mesela Ankara’dan ödül aldım, 50. yıl onur ödülü. Ankara Üniversitesi çağırdı sinema ile ilgili konuşmaya ama gidemedim. Eğer burada olursa seve seve yaparım.

Okurlara tavsiyem sinema sevgilerini hiçbir zaman eksiltmesinler. Sinema dünyada ki en büyük sanat kolu! Bütün sanatları içinde barındıran, tek sanat dalıdır sinema… Sinemayı hayatınızın içinde her zaman barındırın, çünkü sinemadan öğreneceğiniz çok şey var…

2. BÖLÜMÜN SONU

Röportajımız henüz bitmedi, devamı gelecek sevgili dostlar. 🙂

.::Emektar Karakter Oyuncumuz Necdet Kökeş: “Genç sinemacılarımız -işi gücü rast gitsin hepsinin- nedense bizlerle pek çalışmıyorlar. Yüzümüz eskimiş, bir de belirli bir yaşa gelmişiz. Peki, kamera arkasında ki arkadaşlarımız? Onlar niye çalışmıyor? Acaba onların da mı yüzü eskidi?”::.

Necdet Kökeş: Valla birinci Yeşilçam, Emek Çıkmazı sokağıydı. Büyük Bayram Sokağı… İşte iki taraftan yaklaşık 15, 20, 25 tane minibüs kalkardı. Ben 1962’nin sonlarında geldim. İlk oynadığım film Leyla ile Mecnun filmiydi. Orada yönetmen Nejat Saydam’dı. Göksel Aksoy, Leyla Sayar, Suphi Kaner, Reşit Çildam, Osman TürkoğluŞan Sineması’nda çalışmıştık. Prodüktör Süreyya oturur film izlerdi. Sonra ben Arka Sokaklar filminde oynadım. Arka Sokaklar şimdi ki değil tabi. 72’nin sonları… Prodüktör Nevzat Pesen, yönetmen Ülkü Erakalın, Tanju Gürsu, Neriman Köksal… Orada da Galatasaray’a giderken Yapı Kredi Bankası’nı geçince solda İstanbul Pavyon vardı. Orada gazino sahnelerdi çekerdik. Rahmetli Niyazi ağabey, –Niyazi Er– götürmüştü. İşte çocukken 62’de rahmetli annemden izin aldım. Teyzeme gittim İzmir’e. İzmir’den İstanbul’a geçtim. Öyle işte futbol falan oynarken geldik sinemaya girdik.

Bir de şöyle bir şey var, biz eskiden bir minibüse 15 kişi falan binerdik. Minibüsün bagajı dolmayınca yola çıkılmazdı. Tabi kısıtlı ekipmanlar, kısıtlı dönemlerdi ama aile gibiydik… —Büyüklerimizden, gelmiş geçmiş herkesten Allah razı olsun, iyi kötü vefat eden herkese, devletten de gelmiş geçmiş herkesten Allah razı olsun.-

Efendime söyleyeyim 95’te de emekli oldum. Tanju Gürsu, Hülya Koçyiğit, Yusuf Sezgin zamanında… Hülya Hanım başkanımızdı. Tanju Gürsu genel sekreterimizdi. Sezgin Bey de saymanımızdı. Dediğim gibi bir minibüsün bagajı dolmazsa yola çıkmazdık, çünkü minibüsün üstüne yani bagaja da malzemeler yüklenirdi. Ondan sonra yaklaşık 9 yıl falan oldu sinemaya geleli. 1970’te de rahmetli Ayhan (Işık) ağabey beni yanına aldı, dört film yaptık… Birincisi Küçük Hanımın Şoförü, serinin ikinci filmiydi. Birincisi 1961’de çekildi. Gene Nejat Saydam yönetmendi. Ayhan Işık, Belgin Doruk, Sadri Alışık, Suphi Kaner, Vahi Öz, Hulusi Kentmen devam ettiler… Sonra biz de işte 70’de, Ayhan ağabey ile başladık. Ayhan ağabey beni yanına aldı. Sonra dört film çalıştık Ayhan Ağabey ile. Ayhan ağabey de şöyleydi; Sabah 20–25 dakika önce gelirdi sete… Ekipten önce gelirdi. Onu orada görürdünüz. Efendime söyleyeyim, disiplinliydi. Hatta şöyle bir durum oldu; Bir gün çekime saat sabah 8’de gelmişti. Gece 12’ye kadar Ayhan ağabeye sıra gelmemiş yani çalışmamıştı. Ayhan ağabeyden özür dilemişler, Ayhan ağabey de demiş ki; “Benden niye özür diliyorsunuz? Ben size 25 gün verdim, ister sabah çalışırsınız ister gece yarısı…” demiş. “Bana yarınki sahne planlarımı ve geleceğim günü söyleyin kâfi…” demiş. “Çocuklar özür dilemenize gerek yok…” demiş sempatik bir şekilde. Bir de, eskiden ustalarımız şöyleydi; ‘İşimiz ne zaman bitiyor?’ demezlerdi… Ya reji bölümünden, ya prodüksiyon bölümünden beklerlerdi “Tamam, bugün işiniz bitti…” diye. Hatta şimdi bizde onu Yeşilçam’da, Türk sinemasında eski çalışanlarımız arasında, onu mümkün olduğu kadar devam ettirmeye çalışıyoruz.

1974, 75, 76, 77, 78 Battal Gazi’nin Oğlu, Battal Gazi’nin İntikamı, Kılıç Arslan, Hakanlar Çarpışıyor, Korkusuz Cengâver… Beş film çektik arka arkaya o yıllarda… Memduh Bey -Memduh Ün- ile Fatma Girik zamanı. Fatma abla zamanı… 67’de Mu Film’den sigortalıyım ben… Sonra Fono filmden de, sigortalı oldum. İki taraftan da sigortalı olmuştum. İşte 1995 yılında sayın devlet büyüklerimizin geriye dönük sanatçı borçlanmasından yararlandım. Saygı, sevgi ve hürmetlerimi arz ediyorum kendilerine…

85-86’da 41 yaşındaydım, emekliliğim çıkmıştı fakat “Ben amcalarla beraber kuyruğa gidip emeklilik parası almayacağım…” dedim. Çünkü işlerimiz çoktu, onun için 95’te emekli oldum. 10 yıl geç oldum. Anamın ak sütü gibi helal olsun devlete… Çünkü pişman değilim. Çünkü her yerde çalışıyordum. 10 yıl geç emekli oldum hiç pişman değilim…

Yalnız, efendime söyleyeyim; genç sinemacılarımız -işi gücü rast gitsin hepsinin- nedense bizlerle pek çalışmıyorlar. Yüzümüz eskimiş, bir de belirli bir yaşa gelmişiz. Peki, kamera arkasında ki arkadaşlarımız? Onlar niye çalışmıyor? Acaba onların da mı yüzü eskidi? Şimdi eskiden şöyle söylerdim ben; “Hiçbir şey, eskisi kadar güzel olacağa benzemiyor…” Sonra onu değiştirdim, biraz daha yumuşattım… “Bazı şeyler, eskisi kadar güzel olacağa benzemiyor…” demeye başladım… Hayat…

Şimdi Cüneyt Arkın, Kadir İnanır gibi yıldızlarla hep çalıştım. Yönetmen Natuk baba idi, Natuk Baytan… Benim çok sevdiğim dört tane yönetmenimiz vardı… Diğer yönetmenlerimiz de önemli, hepsi de birbirinden güzel idi… Hepsi birbirinden bilgili ve hepsi birbirinden güzel film çeken ustalarımızdı ama mesela Natuk Baytan, Mehmet Aslan, Süreyya Duru ve Remzi Jöntürk’ün benim için yerleri başkadır… Bu ustalarla çok çalıştım çünkü… Onlar gitti, avantür filmler de bitti… Allah rahmet eylesin hepsine.

Avantür filmlerde çalıştım ama bu arada oyunculuk gücü de gerekiyordu bu filmlerde oynamak için… Sadece çeviklik, atletiklik yetmez… Bir oyuncunun -dikkat edelim dünya sinemasına- tabii ki komedisi de olacak, melodramı da olacak, efendime söyleyeyim avantür sahneleri de olacak… Yani avantür deyip geçiyoruz… Maşallah Türkçemizde de boyuna yerler değişiyor. Avantür film aksiyona döndü. Şimdi bir starın tabi karakter oyuncularımızla da, kendi başına da zaman zaman aksiyon sahneleri de olacak. Bunun da üstesinden gelmeleri lazım… Tabii oyunculuk güçleri var zaten ama bunun yanında aksiyon da şart… Mesela ben spordan geldim. Halter, futbol, güreşten geldim… Tabi bu sporlar bana epey yaradı. O sıralar Hababam Sınıfı çekiliyordu, bir de Battal Gazi çekiliyordu. Battal Gazi’yi Atıf Yılmaz çekiyordu. Ben de Adanalıyım bu arada, Çukurovalıyım…

Ayhan ağabeyle çalışacağız. Beyaz Kurt’u çekiyoruz. Ayhan ağabey “Ne yapıyorsun?” dedi… “İş için kıyafetlerimi seçiyorum…” dedim… Dedi ki; “Sen Hababam Sınıfı’na gitme, Battal Gazi’ye git, Cüneyt Arkın ile çalış…” dedi. Ayhan ağabey hepsinin ağabeyi olduğu için hepsinden daha eski, daha tecrübeli ve daha yaşlı olduğu için hep ağabey diyorlardı… Yılmaz Güney, Kadir İnanır, Cüneyt Arkın hep ağabey derlerdi. ‘Sen Cüneyt ile çalış…’ dedi. Ben de dedim ki, “Tabi ki, şeref duyarım… Kamera arkası şeref duyduğum gibi kamera önü de şeref duyarım, çalıştığım bütün her yerde…” 

İşte benim oynadığım çok film var… 85–90 tanesinde, jön ve jönün yanında oynadım. Efendime söyleyeyim, bir gün Kanal 6’ya gittim, Selahattin Fırat ile… Metin Uca dedi ki;  ‘Starlar yukarıya çıkarken sizi aşağıya itti değil mi?’ dedi… ‘Hayır…’ dedim ben de… ‘Yukarı çıkarken, bizi de yukarı çektiler…’

Bunun yanı sıra ilk olarak 64 yılında film işine girmiştim Uğur Film ile, 95’te emekli oldum. Emekli olamayan arkadaşlarımız da var, acaba emeklilik bir daha çıkacak mı? Mağdur olan arkadaşlarımız için çok önemli bir konu bu… Umarım devlet büyüklerimiz bununla da ilgilenirler… Son olarak şunları söylemek isterim; Geçmişte, şimdi ve de ekranları başında ve de gelecekte bir de dünyanın her bir tarafında, saygı ve sevgili seyircimiz başımızın tacı, yakışır sizlere Türk sinemasının o güzel tacı…

25.9.2012 – Gazeteci Erol Dernek Sokak / BEYOĞLU

Erhan Tuncer (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam/Genseriko)

Ses kaydının deşifresi için, Hülya Birsen’e sonsuz teşekkürler.