Tag Archives: ali şen

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -15-::.

.::’Türk Sinemasında En Sevdiğiniz Tür Hangisidir?’ Adlı Mini Anketimiz Sonuçlanmıştır::.

Değerli oylarınız ile sonuçlanan “Türk Sinemasında En Sevdiğiniz Tür Hangisidir?” adlı mini anketimizde en çok oy alan seçenek, oyların 37.59%’unu alan “Komedi” seçeneği olarak belirlenmiştir.

Kullanılan Toplam Oy: 1,330

1- Komedi: 37.59%  (500 oy)  

2- Dram: 13.46%  (179 oy)

3- Avantür (Tarihi Filmler): 11.88%  (158 oy)

4- Aksiyon: 10.75%  (143 oy)

5- Aşk: 9.4%  (125 oy)

6- Romantik Komedi: 6.47%  (86 oy)

7- Fantastik: 3.31%  (44 oy)

8- Politik: 3.16%  (42 oy)

9- Korku: 2.63%  (35 oy)

10- Belgesel: 1.35%  (18 oy)

 

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -14-::.

*Fotoğrafa tıklayarak büyütebilirsiniz.

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -13-::.

.::Günay Kosova: Merceklerle ve makaralarla, üzüm sandığının içine sinema makinesi düzeni kurdum ve mahallenin çocuklarına film gösterimi yaptım. Bilet de neydi biliyor musunuz? Eski sigara paketlerinin üstü ve gazoz kapağı…”::.

İyi pazarlar sevgili Üçüncü Adam okurları…

Sinemamızın birçok dönemine şahit olmuş ve neredeyse her kademesinde çalışmış bir sinema emekçisi Günay Kosova

Kendisi ile, geçen senenin son aylarında uzun bir röportaj gerçekleşmiştik. Sinema yaşantısından anılarına, hassasiyetlerinden özel ilgi alanlarına kadar bir çok konuda konuşmuştuk. Yaklaşık 1 buçuk saatlik ses kaydının deşifresinin ardından, senarist/yönetmen Günay Kosova ile yapmış olduğumuz röportajı birkaç bölüm halinde yayınlamak istedik.

Kendisi tam manasıyla bir Türk sineması ansiklopedisi… Sitemizdeki karakter oyuncularımıza dair, bilinmeyen birçok anekdotu bizlerle paylaştığı için ve sinemamıza kattıkları için kendisine sonsuz teşekkür ediyoruz.

Keyifli okumalar efendim…

Günay Kosova;

22.06.1942 / Amasya doğumluyum.

Sinema kariyerim şöyle başladı; çocukluğumda bizim ilkokulda her Çarşamba bizi sinemaya götürürlerdi. Öyle bir adet şimdi maalesef yok Türkiye’de. Çok acı bir şey aslında bu. Kültüre dönük o kadar güzel bir şeydi ki… Biz o 6-7 yaşında sinemaya girdiğimiz zaman büyülenirdik. O sinema perdesinde aksedilenler, bizi çılgına çevirirdi. Benim içime sinema aşkı o zaman doğdu. Ve ben 6 yaşında ilkokul birinci sınıfta okumayı çözdükten sonra, bu sinema afişlerini, lobilerini her gün seyreder, okumaya çalışırdım. Acayip bir şey doğdu bende, sevgi doğdu. Birinci senenin yazında, ben bir sinemadan -gece 12’den sonra, sinema dağıldıktan sonra- film çaldım. Bir kısım film ama… Makine dairesine kalas dayayıp, film çaldım. Aldım o filmi eve getirdim. Bizim evde mahallede Dursun diye bir arkadaşımızın bodrum katı vardı. Biraz ilkel bir sinema salonu yaptım oraya ve kendim makine yaptım. Oynatıcı makine… Merceklerle ve makaralarla, üzüm sandığının içine sinema makinesi düzeni kurdum. Dışarıdan, güneşten gelen ışıkla aynaları yansıtıp film oynattım ve bütün mahallenin çocuklarına film gösterimi yaptım. Mesela haftanın üç günü gösterim yapardım. Bilet de neydi biliyor musunuz? Eski sigara paketlerinin üstü ve gazoz kapağı. Mesela bir tane sevgilim vardı… O 6 yaşında idi, ben işte 7’ye girmek üzereydim o benim farkımda değildi. Ama ben ondan hiç bilet almazdım ve en öne oturturdum onu. Orada, kendi yaptığım makine ile içime düşen kurt, her geçen sene daha da içimde birikti, artık birdi bin oldu.

Sonra işte İzmir’e geçtik oradan. Orada da sinemalardan çıkmaz olmuştum. Aldığım her harçlıkla sinemaya giderdim. Mesela bir filmi en aşağı, -hele de sevdiğim kovboy filmlerini- 15’ten aşağı izlemezdim. Mesela Avare çıktığı zaman, 28 defa izledim Avare’yi. Mesela herkes oyuncunun filmine gider, ben çok önceden öğrenmiştim jeneriklere bakardım. Böyle böyle yönetmenlerin filmlerine gitmeye başladım. Bir de firma filmlerine… Mesela Kemal Film’in yaptığı filmlere hiç tereddütsüz giderdim. Ve hiçbir zaman da Kemal Film’in filmleri beni yanıltmadı. Yani beni olduğu gibi, benim güdümlediğim arkadaşlarımı da yanıltmadı. O zamanlar siyah beyazdı. Kaliteli işler yapıyorlardı. Niye? Aileden zenginlikleri olması nedeni ile sinemaya para harcıyorlardı. Böyle içime kurt düştü işte benim. Büyüdük ettik… İşte ilkokul bitti, ortaokulu da okudum 1 sene. Matematik sıfır bende ama çok iyi kompozisyon yazardım. Orada işte hikayeler de yazmaya başladım, oluşturmaya başladım. Ben olsam ne yapardım diye falan…

Sonra 59 senesi geldi… İzmir’de, Kocamdan Ayıramazsın diye, İhsan Tomaç var eski yönetmenlerden, film çekiyorlar. Orada da benim arkadaşım set amirliği yapıyor… Beni aldı, “Gel bana yardımcılık yap…” dedi. Oradan girdim. Atilla Örgün’ün de ilk filmidir. Sevim Tuna eski assolist… Orada başladım. Hatta o filmde doğmuştu “Ormancı” şarkısı. Ve ben o kadar bahtiyar oldum ki o filmde. Onun sözleri şimdi ismini hatırlayamadığım bir adama ait ama beste Zeki Duygulu’nundur. Zeki Duygulu ilk Ormancı’yı sette bana çaldı. “Bak evlat…” dedi, “Bir dinle, filmde kullanacağız bu şarkıyı…” dedi. Dinledim, hakikaten çok güzeldi ve haklı çıktım beğenmem de.

O filmden sonra askere gittim. Askerden döndükten sonra İstanbul’a geldim. 63 senesinde Yılmaz Atadeniz’in Kilink filmlerinde set işçisi olarak çalışmaya başladım. O filmlerden sonra Türker İnanoğlu’nun yanına girdim. Orada set amiri oldum. Set amirliğimden sonra kademeli olarak kamera asistanlığı yaptım… Mesela Kartal Tibet’in oynadığı, Suat Yalaz’ın yazdığı Karaoğlan’larda, Mahmut Demir’in asistanlığını yapmaya başladım. Kamera asistanlığı yaptığım zamanlarda, Mahmut ağabey hasta olduğu gün ben çektim. Kameramanlığım da oradan geliyor yani. Sonra Mustafa Yılmaz ile çalışmıştım. Ardından bir dönem hem kamera asistanlığı, hem de kameramanlık yaptım. Tabii öncesinde ışık asistanlığı ve ışık şefliği de yaptım. Ondan sonra, -kamera asistanlığından sonra- prodüksiyon asistanlığına atladım. Sonra prodüksiyon amirliği yapar iken Türker (İnanoğlu) ağabeyin asistanı oldum, reji asistanı… Ve o sıralarda senaryoda yazmaya da başlamıştım.

İşte o sıralarda Yılmaz (Güney) ağabey beni arattı, demiş ki: Aç Kurtlar’ı çekiyorum, bana birinci asistan Savaş Eşici’yi getirin, -sonra yönetmen oldu Savaş Eşici- ikinci asistan için de Arnavut oğlunu getirin… Yılmaz ağabey bana hiçbir zaman bana Günay demezdi… Ya Kosova ya da Arnavut oğlu derdi… Çok severdi beni. Arnavutları benim ile birlikte çok sevmeye başlamıştı. Türker ağabeyden sonra, birkaç film Yücel Uçanoğlu’na asistanlık yaptım. Yücel Uçanoğlu ile hem fotoroman, hem de film çekiyorduk. ‘Kaderden Kaçılmaz’ diye bir fotoroman çekiyorduk. Orada orta yaşlı, yani 30-32 yaşlarında, mahallenin memur tipli adamlarına benzeyen bir adam bulmak gerekti. Yücel ağabey; Şehir Tiyatroları’nda bir çocuk var, bizim Ali (Şen) babanın oğlu…” dedi. Ben de çok seviyorum onu dedim. O sıralarda üçüncü dördüncü rollerde oynuyordu Şener… O fotoromanda oynattık onu. Ondan sonra ben Abbase Sultan filminde çalışmaya başladım. Türkan Şoray, Mahir Özerdem… Ali ağabey de oynuyordu. “Ali ağabey…” dedim, “Senin oğlanı oynattık…” dedim… “İyi b.k yemişsin…” dedi gülerek, “Bir sülaleye bir artist yeter yahu…” Çok büyük sanatçıydı… Allah rahmet eylesin…

1. BÖLÜMÜN SONU

13.10.2012 / Beyoğlu

Üçüncü Adam / Erhan Tuncer

.::Sinemamızın Unutulmaz Kavgacısı Hasan Yıldız: ‘O yıllarda, o filmlerde, o kadar rollerde oynamışız, sigortalarımız yatmamış… Gençlikte bunu araştırmamışız, bakmamışız, düşünmemişiz… Yaşlanacağımızı da düşünememişiz… Bir yaşlandık, baktık sosyal güvencemiz yok…’::.

Hasan Yıldız: 1963 yılında, Adana’da, ‘İkisi de Cesurdu’ filmi çekiliyordu. Başrollerini Samim Meriç ve Yılmaz Güney oynuyordu. İşte bir arkadaşımın vasıtası ile teknik ekiple görüştük. Yani ufacık da olsa bir görüntü ile o filmde kamera karşısına geçtim. Hayatımda ilk defa sinema kamerasını orada gördüm. Benim sinemaya başlangıcım o filmdir. O gün bugün hala sinemadayım. 1963-2012…

Ondan sonra da 6 ay kadar tiyatro eğitimi aldım. Adana Şehir Tiyatrosu’nda. Sonra 1965 yılında Adana Şehir Tiyatrosu’nda sahne aldım. Adana Şehir Tiyatrosu’nun kapanması ile devlet tiyatrosu oluştu ve tüm kadrolar doldu. 1966 yılında kurulan Adana Sanat Tiyatrosu’nda sahne aldım. 1967’de de İstanbul’a geldim. Yeşilçam’a girdim ve filmlerde oynamaya başladım. Tabi ki ufak tefek roller, figüranlıklar…

Hasan Yıldız - Bülent Kayabaş

2 yıl, hayatımı sinemada öyle sürdürdüm. Baktım figüranlıktan öte bir adım yukarıya çıkılmıyor… Tabi o dönem Yeşilçam’da filmlere girmek, sinema filmlerinde oynamak, birtakım şirketlerle buluşabilmek, sinema oyuncuları ile görüşmek biraz yani zordu yeni gelenler için… Öyle kolay olmuyordu, hemen girilmiyordu. 1969 yılında, Ekspres Ekstra Gazetesi’nin hazırlamış olduğu artist yarışmasına katıldım. Türkiye genelinde 3000 kişinin katılımında, resim elemesine kaldım.

Sonra Açık Hava Tiyatrosu’nda 5000-6000 seyircinin huzurunda canlı eleme yapıldı. Canlı elemede de finale kaldım. Gazetenin tabi birtakım firmalar ile anlaşması vardı. Finale kalan yarışmacıları, artist olarak oynatacaklarına dair sözleşmeleri vardı. 10 firma ile de anlaşmaları vardı sanırım. Örneğin bir sene boyunca, o firmaların her oynayacaksın. Ben zaten o zamana kadar tek bir filmde oynadım. Zaten bir filmde oynayınca diğer film teklifleri hemen geliyordu. Ondan sonra da arkası geldi. Ve 1976 yıllarına kadar öyle yardımcı oyuncu olarak oynadım. Mafya adamı, mafya babası, jönün arkadaşı, ikinci başrol, kötü adam, iyi adam… Ben rol seçmeden, her projede, her rolde oynadım. Yani 1970’lerden 1976 yılına kadar oynamadığım bir film çok nadirdir. O yıllarda zaten yılda 200, 250, 300 film çekiliyordu. Biz de en az 100–150 filmde oynuyorduk. Düşünebiliyor musun, oynadığımız filmlerin miktarını? Sonralarında biliyorsunuz, Yeşilçam’da başlayan bir seks furyası vardı. Ben o seks filmlerinde oynamadım. Oynamadığım için 2–3 yıl sektörün dışında kaldım ama sonra tekrar sektöre girdim. Terk edip gitmedim. O senelerde serbest ticaret falan yaptım. Doğru projeler de vardı seks filmleri haricinde, yapılan normal filmler de vardı. 3-4 film de öyle oynadım. 1979 yılında, ‘Gelin Kayası’ filminde, ikinci başrol olarak tekrar sinemaya dönüş yaptım. O yıllar zaten seks filmleri yeni yasaklanmıştı. Ondan sonra da devam etmeye başladım. 1981’lerden sonra da ‘Çobanyıldızı’, ‘Harman Sonu’, ‘Amansız Yol’ ve ‘Yol’ filmleri ile de sinema hayatımı sürdürdüm. İşte Harman Sonu’nda da önemli bir rol oynamıştım, 1983 yılında çekilmişti. Ve bugüne kadar geldik.

İşte bu senelerden sonra televizyon furyası, televizyon dizileri, televizyon filmleri derken Yeşilçam yavaş yavaş sinema filmi çekimlerini bitirdi. Biz televizyon dizilerinde oynamaya başladık. İlk oynadığım, Türkiye’de çekilen ilk televizyon dizisi, TRT 1’in yaptırdığı, Denizin Kanı’dır. 1979–80 yıllarındaydı… Ondan sonra Mahsun Kırmızıgül ile 1996 yılında Hemşerim dizisine başladık. 13 bölüm oynadım. Dumanlı Yol’da 60-70’e yakın bölüm oynadım. Güneşe Doğru’da –TGRT’nin dizisi- orada bir 26 bölüm oynadım. Beni Ağlatmayın’da 13 bölüm, Mahallenin Muhtarları, Kaygısızlar falan derken yıllar geçti… Tek Türkiye dizisinde –STV’ye çekilmişti- aşiret ağasını oynadım, 26 bölüm. Yani hayatımızı o diziler ile devam ettirmeye başladık.

Yine buna şükür. Yaşımız 66 oldu ve hala da bu sektörün içindeyim. Daha da çalışıyoruz. Çoluk çocuğumuzu buradaki çalışmalarımızla büyüttük, hayatımızı o filmlerle idame ettirdik. Evimizi barkımızı, çocuklarımızı onunla okuttuk. 2-3 tane aileye bakıyorduk. Sinemanın bitişi bizim üzüntümüz haliyle. Yeşilçam’ın bitişi bizim üzüntümüz… Yeni bir televizyon dizisi, furyası var artık… Bu furyalarda da, ne yazık ki bizim eski Yeşilçam’da yıllanmış, şarap gibi olmuş oyuncularımıza, değerli, çok büyük oyuncularımıza yer vermiyorlar. Yani onlara bir cephe almışlar sanki… Yani her dizide, her filmde, en azından bir sinema oyuncumuzun bulunması lazım… Onlardan alacağı, öğreneceği çok şey var gençlerin. Buna ilgi göstermiyorlar.

Bir de şu var; bu kadar emek vermişiz, yaş 66 olmuş ve emekli olamamışız, bir sosyal güvencemiz yok… Çünkü biz, yani o yıllarda, o filmlerde o kadar rollerde oynamışız geçmişte, sigortalarımız yatmamış… Gençlikte bunu araştırmamışız, bakmamışız, düşünmemişiz… Yaşlanacağımızı da düşünememişiz… Bir yaşlandık, baktık sosyal güvencemiz yok. 1977 yılında, tüm sinema sanatçıları -500-600 kişi vardı- Ankara’ya kadar yürüyüş yaptık. Sosyal güvencemiz yok ya, meclise kadar gittik. Ve o zaman, o sinema sanatçılarına geriye dönük bir sosyal güvence yasası çıkarttılar. Böyle bir hak tanıdılar o yürüyüşten sonra. O zaman yaşlı olan, bizim sinema sanatçılarımızın çoğu emekli oldu. Mesela yaşlı olanlar kimlerdi; Ali Şen, Kadir Savun, Reha Yurdakul, Nubar Terziyan, Sami Hazinses… Yani yaşlı olanlar, o dönemde faydalanıp emekli oldu. Bizim yaşımız tutmuyordu. 30 yaşlarındayım tabi, biz faydalanamıyoruz. Faydalanıyoruz ama parayı yatıracağım, 25 yıl bekleyeceğim öyle emekli olacağım. Dedim ben bu parayı yatırıp, 25 yıl bekleyeceğim… Kim öle, kim kala… Ne yapayım, üstünde durmadık. Bugüne geleceğimizi bilemedik tabii, yatırmadık. O yasa 87’de tekrar çıktı. Orada da faydalanan, emekli olan arkadaşlar, çoğu parasını yatıramadı. Ben 1995’te çıkan yasadan faydalandım. O hakkı bende kazandım 95’te. Ama o yıllarda bir para geldi bana, 1,250 TL… Parayı ödemek, bulmak çok zordu, imkânsızdı. Büyük bir paraydı… Ama hakkını kaybetmiyorsun… Çıkan yasada eskiden 2 sene süresi vardı, şimdi süresiz yaptılar. Ölünceye dek geçerli… (Ne zaman ödersen parayı, o zaman emekli oluyorsun.) O sene ödeyemedik… 2 sene geçti, 3 sene geçti, temin edemedik. 3 sene sonra gittim, biraz bir şeyler biriktirip, götürüp yatırıp emekli olalım dedik. Gittim 8-9 bin TL önüme çıktı. 8-9 bin TL’yi bulmaya hiç imkan yok. Derken 15.000 TL, 17.000 TL… Ondan sonra da artık alakamı kestim. Ama şimdilerde benim hakkım sonuna kadar geçerli, ölünceye kadar… Parayı yatıramadım. Ama şimdi bugün, gidip onu baktırsak, tahmin ederim 25,30 bin TL’yi buldu.

Şimdi bu konuda emekli olmayan bir tek ben de değilim. Benim gibi birçok arkadaşımız var. Ben bir ara 1997 yıllarında, şöyle bir toparladım arkadaşların borçlanma kâğıtlarını, 42 kişiyi tespit ettim. Onu da bir dosya yaptırdım. Adları, soyadları, sinema afiş adıyla, esas adıyla, sigorta sicil numaraları ve o borçlanma kâğıt fotokopisi ile bir dosya yaptım, dilekçe ile Kültür Bakanlığı’na gönderdik. İşte, hepimiz mağduruz, o parayı ödeyemiyoruz, yardımcı olun bize diye… O orada kaldı… Bakılacaktı, ödenecekti… Yarısını onlar, yarısını başka devlet daireleri ödeyecekti, o olay da öyle kaldı. Ve o dosyamız hala orada duruyor. O zamanda, yani 1997 yılında, tahmin ediyorum, bir 80 kişiye kadar çıkmıştır. Olamayan arkadaşlarımız çok. Mesela, Zagor filmleri ile tanınan Levent Çakır… O da emekli olamadı. Biz aramızda Panço derdik, Cevdet Balıkçı… O da emekli olamadı. Sönmez Yıkılmaz, yani Türk sinemasının Rambo’su, o da emekli olamadı. Yani olamayan çok… Mesela rahmetli Mesut Engin, emekli olamadan öldü. Ve birçoğu da o hakkı kazanmışken, parayı ödeyemeden öldü. Ve artık sıra, yavaş yavaş bize geliyor… Çember daraldı… Emeklilik kısmet olur mu olmaz mı? Bilemeyiz.

Çok anımız var, hangisini anlatayım? Binlerce anımız var. Artık birçoğunu da unutmuşuz. Yıllar geçmiş, zaman geçmiş. Şöyle bir film sahnesini, bir anımı anlatayım… O sürekli aklımda kalan bir şeydir. Bir de ölüm tehlikesi geçirdiğim bir sahneydi. ‘Kara Şahin’ diye bir film çekiyoruz. Kara Şahin’de ben Bizans komutanını oynuyorum. Bizans komutanıyım, arkamda, 34 kişilik bir ordu var… Harplere giriyoruz falan… Şimdi karşı tarafın kaçakları var onları arıyoruz. Yani onlar da, filmin başrolünü oynayan 3 kişi. Biri rahmetli oldu bizim Yavuz Selekman… Birisi o zamanın meşhur mankenlerinden Bora Erdem. Bir de Atilla Saral vardı. Biz bu üçünü arıyoruz. Onları yakalayacağız, onlar kaçmış falan. Biz Bizans askeri, onlar Müslüman tarafı. Biz bunları ararken -arkamdaki bir manga askerle- altımızda atlar var. Böyle yarış atları, çok güzel atlar… Geldik bir tane ırmağın başına… Böyle baya büyük bir ırmak, bir tane de göl var. Yönetmen hazırladı. Bir kamerayı gölün bir tarafına koydu, bir tanesini de öbür tarafa koydu. Kamera çekecek. Yönetmen, suya dalacaksınız dedi. Bizim o jönlerimiz de suyun altına gömüldü. Onlar suya saklanmış -biz sahneyi biliyoruz tabi- biz de sudan geçeceğiz. Yönetmen; ‘Onlar suyun altından çıkacaklar karşınıza… Hasan, bu atı suyun içinde devireceksin…’ dedi. Yavuz (Selekman) ağabey, ‘Tamam.’ dedi. ‘Ben sudan çıkınca boynunu büker, deviririm…’ dedi… ‘Yavuz ağabey…’ dedim, ‘Boynunu bükmeyle bu at devrilmez…’ dedim. ‘Sen çok güçlü adamsın, pehlivansın ama bu at devrilmez…’ dedim. ‘Ben deviririm, sen bana bırak…’ dedi. İşte o, atı devirip üstüme atlayacak, aşağıya alacak beni, biz kavga edeceğiz. Diğer askerler de suya dalacak. Bir kavga gürültü olacak. Biz atla daldık içeri suyun içerisine. Şimdi su, atın üzengisinin altına geldi. Su derin. Biraz daha gittik. Ben atı devirdim. Yavuz ağabey bir atladı üstüme, atla beraber yan döndük. Ben de atı devirmeye gayret etmişim, kullandığımız formüllerle… At suyun içinde aniden yan döndü. Ayağım üzengiden çıkmadı… Yavuz ağabey atladı, ben atın altında kaldım… Yavuz ağabey atın üstünde, ben suyun içinde atın altındayım, ayağımı üzengiden çıkarmaya çalışıyorum… Ama üzengi sıkışmış çıkaramıyorum, boğulma tehlikesi geçiriyorum Yavuz ağabey hala atın üstünde beni arıyor, suyun içinde. Eğer 1 dakika veya 1,5 dakika daha sürse bu olay, boğulacağım… Nefes aldığım kadar dayanabildim. Ayağımı kurtardım. Ben atın yan tarafından kendimi bir attım dışarı… Yavuz ağabey atın üzerinde kalmış debeleniyor. Ondan sonra üzerime bir atladı. Beni bir daha gömdü mü suya… Nefessiz kaldım… ‘Yavuz ağabey boğuluyorum…’ dedim ama duymadı, bana yumruk salladı… Suya soktu, çıkardı, ben tekrar devrildim… Üzerime atladı, nefes alamıyorum, boğuluyorum. ‘Ağabey boğuluyorum…’ dedim bir daha… Baktım bunun bırakacağı yok, bunun suratına bir patlattım gerçekten… O da düştü suyun içerisine. Ben artık kalktım, doğruldum bir nefes aldım,  rejisör bağırıyor oradan; ‘Devam!’ diyor… Ben durdum, nefes almaya çalışıyorum, o ‘devam’ diyor. Yavuz ağabey sudan kalktı, bir daha üzerime atladı… Yani boğulacağım artık. ‘Ağabey boğuluyorum, boğuluyorum… Keselim artık…’ dedim. Sonunda sahne bitti… O boğulma tehlikesini atlattım, çıktık kenara, kendimi çayıra attım… Ağzımdan yüzümden sular fışkırıyor. Suları yutmuşum… Yani böyle tehlikeli bir sahne atlattım, en büyük anılarımdan biridir…

Şimdi okuyanlara söyleyeceğim bir şey, yani bu işe meraklı olan gençler, eğer gönül vermiş iseler, kalben bu işi seviyorlarsa bu işi yapacaklar. Yok, ben şöhret olacağım, artist olacağım diye bu işe girmek istiyorlarsa, şöhret için, isim için, hiç girmesinler. Ama burasında (kalbinin olduğu yeri gösteriyor) varsa, kalbinde varsa, o zaman bu işte saygıyla, sevgiyle, herkese saygılı, iş terbiyesiyle çalışsınlar. Bir sahnede, bir dizide oynayınca, onlar sanıyor ki hemen şöhret olacağım. Biz 50 senedir şöhret olamadık, 50 senedir şöhreti yakalayamadık… Bir de iş terbiyeleri olmalı… İşe çağırdığı zaman, en az iş saatinden bir yarım saat, 15 dakika önce tarif edilen yerde bulunmaları lazım. Benim tavsiyelerim bunlar. Tüm Üçüncü Adam okurlarına, tüm sinemaseverlere selamlar, saygılar…

Hasan Yıldız? Yanılmadınız… 🙂

11.10.2012 – Gazeteci Erol Dernek Sokak / BEYOĞLU

Erhan Tuncer (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam/Genseriko)

Ses kaydının deşifresi için, Hülya Birsen’e sonsuz teşekkürler.

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -7-::.