Tag Archives: ses dergisi

.::Diler Saraç (1937)::.

    1937 yılında İzmir-Karşıyaka’da doğdu. Karşıyaka Lisesi’nde okudu. 1962 senesinde Ses Dergisi Artist Yarışması‘na katıldı ve finalist oldu. Aynı yıl Hulki Saner’in yönettiği ve başrollerini Belgin Doruk ve Göksel Arsoy‘un paylaştıkları ‘Aşka Karşı Gelinmez’ filminde rol alarak sinema kariyerine başladı.

   1963‘te Tarık Dursun K.‘nın yönettiği ‘Korkusuz Kabadayı’ adlı filmle ilk kez başrol oynadı. Lakin o yıllar sinema serüveni çok sürmedi. 1963 yılında Hava Üstteğmen Tufan Trakyalıdan ile evlenerek sinemayı bıraktı. Flora ve Murat Kaan adında 2 çocuğu dünyaya geldi. 1971 yılında tekrar sinemaya döndü.

   ‘Pisi-Pisi’ adlı filmdeki rolüyle 13. Antalya Altın Portakal Film Festivali‘nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü aldı. Şimdiye kadar 200’ü aşkın film ve onlarca dizide görev aldı. Okurlarımız kendisini Süper Baba‘daki, Şevket’in ağabeyinin cefakar eşi olarak da hatırlayacaklardır.

   Kendisine selam ve saygılarımızı gönderiyor, sinemamıza kattığı tüm güzellikler için şükranlarımızı sunuyoruz.

 *Üçüncü Adam

.::Münir Özkul’la Alkol, Kadınlar ve Akıl Hastaneleri Üzerine: “Akıl hastaneleri en özgür olduğum, her şeyi objektif görebildiğim tek yerdir. Orada rahata ererim. Kafam art arda gelen birçok problemi çözebilecek yapıda değildir.”

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Tüm dostlarımıza iyi pazarlar…

İki hafta önce yayınladığımız ‘Hüzünlü Bir Adile Naşit Röportajı‘ başlıklı çalışmamış öylesine yoğun bir ilgiyle karşılandı ki, sizlerle benzer kalitede bir çalışma paylaşmak için kollarımızı sıvadık ve arşiv taramasına devam ettik. Bu tarama esnasında, ‘Bu kadar da denk gelemez…’ dediğimiz bu nadide röportaj ile karşılaştık ve hemen sizlerle paylaşmak istedik.

Yıllarca birlikte görüp sevdiğimiz Adile Naşit-Münir Özkul ikilisinin iç dünyalarını en samimi cümleleri ile anlattıkları bu röportajlar, -biz, sizlere ulaştıranlar dahil- tüm sinemaseverleri oldukça heyecanlandırdı ve sevindirdi.

Aşağıda, tiyatromuzun ve sinemamızın en büyük aktörlerinden biri olan Münir Özkul’un yaşamsal kaygılarını ve çalkantılarını en açık ifadeleri ile okuyacaksınız. Röportajda emeği geçen Ses Dergisi çalışanlarına ve Tayfun Omay’a selam ve saygılarımızı sunarız.

_______________________________________________________

Dergiden deşifre eden: Asiye Hande Nur Başar

Ses Dergisi / 31 Ocak 1981 – Sayı: 5

Yazı ve Fotoğraflar: Tayfun Omay

Tam 55 yaşında Münir Özkul. Bu 55 yılın, 40 yılını film setlerinde, tiyatro sahnelerinde geçirmiş büyük bir sanatçı. Bunca yıl içinde milyonlarca sanatseverin gönlüne taht kurmuş bir insan. Ama ya özel yaşantısı? Bu yaşam içinde aşırı alkol var, her çeşidinden uyuşturucu madde var, çocukluğundaki problemli günlerin getirdiği kompleksler var, akıl hastanesine girip çıkmalar var, kadınlar var, aşırı duygusallık var… Bu yaşam içinde Münir Özkul’un en az rastladığı şey mutluluk…

Bu mutluluğu sadece çocuklarının yanında bulmuş bugüne kadar. Şimdi de kendinden otuz yaş küçük bir kadının yanında arıyor mutluluğu. Ve buluyor da… Bu 25 yaşındaki genç kadının ismi Umman. Bundan iki yıl önce girmiş sanatçının hayatına. Dilerseniz bunun nasıl olduğunu ve Münir Özkul’la olan yaşantısını bu değerli sanatçı ile ilgili düşüncelerini Umman‘dan dinleyelim:

“Bundan iki yıl önce bir dost toplantısında tanıştım Münir’le. Çok önceden bir hayranlığım vardı ona karşı. Tanışmamızdan sonra bu hayranlığım daha da arttı. Onda anlayamadığım bir sıcaklık buldum. Karşısındaki insanı bir anda avucunun içine alıyordu. Onun bu yapısı beni de çekti. Daha sonraki günler sık sık evine gitmeye başladım. Ona yardımcı olmak istiyordum. Yemek yapıyor ve evi temizliyordum. Fakat o benimle hiç ilgilenmiyor, sanatçı arkadaşlarıyla sohbet etmeyi tercih ediyordu. Kısa süre sonra onun ev işleri yapan bir kadın istemediğini hissettim. Bu kez ona konuşarak yaklaşmaya başladım. Yine böyle bir konuşma sırasında ‘Sen hiçbir şeyden anlamayan bir aptalsın…’ deyince içimde büyük bir hırs duydum. O hırsla tiyatroya olan eğilimim daha çok arttı. Ve kısa sayılabilecek bir sürede bu konuda rahatça fikir yürütebilecek bir düzeye eriştim. Ondan sonra yaşantımız birden değişti. O da bana yakınlık duymaya başladı. Münir’le beraber olduğum sürece ondan çok şey öğrendim. Hala da öğrenmeye devam ediyorum. Şimdi beni tek üzen şey bu öğrendiklerimi her zaman onunla beraber yaşayamamak. Bence Münir’le beraber olan kadın zaman zaman arkadaş, zaman zaman anne, zaman zaman eş ve zaman zaman sevgili olmalı. Bazı kişiler aramızdaki yaş farkına bakarak mutlu olmadığımızı düşünüyorlar. Ama hiç de öyle değil. Ben onun yanında kendimi çok mutlu hissediyorum. Çünkü benim için o hem çocuk, hem baba, hem de sevgilidir. Böyle olunca ne çocuk, ne baba ihtiyacı hissetmiyorum onun yanında.

Münir’i iki yıl boyunca devamlı izledim. Bu gözlemlerim sonucunda size şunları söyleyebilirim. O çok değişik bir insandır. Bazen karamsar, bazen kaba, bazen centilmen olur. Onu ara sıra anlamak bile güçleşir. Çoğu zaman içine kapanık arada bir de dışa dönük bir insan karşıma çıkar. Çok hassas bir insandır. Bunun için de her şey anında kendisine söylenmez. Alıştıra alıştıra söylemek gerekir. Bazı olaylar karşısında birden hırslanır ve kızarsa da çabuk geçer. Bir diğer özelliği de aşırı derecede kaprisli olmasıdır. Bütün bunlardan sonra size şunu söyleyeyim ki onu hala tam olarak tanıyamadım. Her geçen gün başka ilginç yönünü görüyorum”

-Kendisi ile ilgili olarak bunları söyleyen kadın için acaba Münir Özkul neler düşünüyordu?

“Ben yaklaşık beş sene bekar yaşadım…” diye başladı söze sanatçı. “İki yıldır da umman’la beraberim. O hayatıma girdikten sonra bir şeyler yapmanın gereğine inandım. Ona bir şeyler göstermeliydim. Çocuklarım için olduğu gibi onun için de bir sıçrama yapmalıydım. Bu mesleği sevdirmeliydim. Kendinde olan bir kabiliyetle de bunu kısa zamanda başardı. Tiyatro konusunda tam olmasa da tama yakın derecede bilgi sahibi oldu. Şimdi beni eleştirdiği anlar bile oluyor. Yaşamıma değişiklik getirdi. Bugüne kadar tanıdığım ve beraber olduğum bütün kadınlara bir çatışma içindeydim. Aramızda bir uyuşmazlık olurdu. Ama Umman başka, devamlı bana uyum gösteriyor. Böyle olunca her şey değişiyor. Ona kızamıyorum. Kızdığım zamanlar da sonradan vicdan azabı duyuyorum. Onunla çok mutluyum”

MÜNİR ÖZKUL’UN YAŞANTISINDAKİ İÇKİ

Münir Özkul, sanat gücüyle olduğu kadar içkiye olan düşkünlüğü ile de dikkatleri üzerine çekmiş bir oyuncudur. Sanatçı on beş yıl öncesine kadar yaşamının bir parçası halinde olan içki konusunda şunları söylüyor:

“İçkiye ilk defa 13 yaşında özenmeye başladım. Ailemde sigara içen bir tek kişi bile yoktur. Çocukluğum da kendime model olarak hep içki içen tipleri seçtim. Bunda ailemin bana gösterdiği tüm sevgiye rağmen mazbut bir aile çocuğu olmam için yapılan baskıların etkisi de olabilir. Alkol bende baskıları kaldırdığı gibi kendime karşı olan güvensizlik duygusunu da yener. Bir de insanlarla zor anlaşıyorum. İçki bu konuda da bana yardımcı olurdu. İçki içmeden hiçbir güzelliğin tadı olmayacağına inanırdım. Fakat şimdi bunun çok yanlış olduğuna inandım. İçkiyi bırakmak için çok büyük bir savaş verdim. Sonunda da kazandım. Bu başarıda eski eşim Suna Selen’in büyük katkısı olmuştur. Bugüne kadar çeşitli uyuşturucu maddeler kullandım. Bunları yaptığım için hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Fakat dünyaya yeniden gelsem ne içki ne uyuşturucu madde hiçbirini kullanmam. Biliyorum ki hepsi insan sağlığı için çok zararlı şeyler.”

Münir Özkul’un insanlarla kolay kolay anlaşamaması içkiye düşkünlüğüne neden olduğu gibi, onun sık sık akıl hastanesine de yatmasına neden olmuştur. Sanatçı “Dinlenme yerim…” dediği akıl hastanesi için de düşüncelerini şöyle belirtiyor:

“Toplumla çok güç anlaşıyorum. Benim gibi toplumla güç anlaşan insanlara ilgi duyarım. Bunun en sivri ve en tipik örneklerine meyhanelerde, akıl hastanelerinde ve sanat çevrelerinde rastlanır. Onun için akıl ve ruh hastanelerine karşı daima sempati duymuşumdur. Akıl hastaneleri en özgür olduğum, her şeyi objektif görebildiğim tek yerdir. Orada rahata ererim. Kafam art arda gelen birçok problemi çözebilecek yapıda değildir. Orada bütün problemleri bir sıraya koyar ve çözümlerim. Hatta bir süre ziyaretçi bile kabul etmem.”

HAYATINDA KADININ YERİ

Sanatçının bir başka özelliği de hayatına birçok kadın girmiş olmasıdır. Hayatına giren kadınlar için de beşinin çok önemli yeri olduğunu söyleyen Münir Özkul:

“Öncelikle şunu belirteyim ki kadınları çok akıllı bulurum ve çok severim. Kadınsız erkeği yarım sayıyorum. Hayatım boyunca hep bir kadın aramışımdır. Tanıdığım kadınların beğendiğim yönlerini bir araya getiren bir kadın. Ama böyle bir kadın var mı yok mu onu bilemiyorum. Tanıdığım ve hayran olduğum ilk kadın annemdir. Ona aşık oldum diyebilirim. Bence dünyanın en iyi kadını odur.” diyor.

VE SANATI

Ömrünün 40 yılını sinema ve tiyatro içinde geçiren Münir Özkul bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getiriyor:

“Benim sanat yaşamımda beş kişinin büyük etkisi olmuştur. Bunlar Muhsin Ertuğrul, Ferdi Tayfur, Haldun Dormen, Sadık Şendil ve Şakir Eczacıbaşı’dır. Bugün sanatımın geleceği ile ilgili hiçbir şey söyleyecek durumda değilim. Yalnız şu sıralarda Haldun Taner’in benim için yazdığı bir eser var. Tüm arzum bu piyesi başarıyla oynamak. Sanat yaşamım içinde her zaman İbiş’e ve Kavuklu’ya hayranlık duymuşumdur. Nedenini şöyle anlatayım; İnsanı çeşitli etkilerden kurtarabilseydik ortaya birçok müşterek yönleri olan bir insan tipi çıkardı. Bu, gerçek yönleri ağır basan evrensel insan tanımı ve tipidir. Ben Kavuklu’da veya İbiş’de kendi içimdeki o insanı yakalamak ve o insana varmak istiyorum.”

Şunu da belirtmek gerekir ki Münir Özkul hep sanatıyla yaşayan bir kişidir. Onun kendine güven duyduğu, kendini güçlü hissettiği tek yer sahnedir. Aslında sahnede kendisine güven duymasının nedeni orada ona yardım edecek kimsenin olmayışından kaynaklanır. Orada sorumluluk yükleyecek kimse yoktur ona… Ama, özel yaşamında bu sorumluluğu yükleyecek kişiler bulmuş, kendisine yardım edecek kişilere rastlamış ve üzerindeki sorumlulukları bu kişiler üzerine devretmiştir. Böyle olduğu için de ona yakın olan kişiler onun tembel olduğunu söylerler.

.::Hüzünlü Bir Adile Naşit Röportajı: “Çirkin, Kompleksli Bir İnsanım…”

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak bütütebilirsiniz.

Sevgili Üçüncü Adam okurları, iyi pazarlar…

Arşiv taramamız esmasında, 1980 yılı Ses Dergisi‘nde yayınlanan ve ilgiyle okuyacağınızı düşündüğümüz bir röportajla karşılaştık. Sinemamızın en kıymetli sanatçılarından Adile Naşit ile yapılan ve kendisinin bir nevi içini döktüğü bu röportajda, daha önce hiçbir yerde rastlamadığımız derecede içten ve duygulu bir anlatıma tanık olacaksınız.

Bizler, daha rahat okuyabilmeniz için bu röportajı bir yazı dosyası olarak deşifre ettik ve inanın hazırlarken müthiş bir duygu seline kapıldık. Bu nedenle ‘Keyfili okumalar…’ diyemeyeceğiz, çünkü Adile Naşit’in anlattıkları hiç de keyifli şeyler değil…

Benzerine az rastlanır içtenlikle hazırlanmış bu röportajın, sanatçımızın çalkantılarla dolu iç dünyasını deşifre etmesini önemle karşılıyor, sizleri röportajla başbaşa bırakıyoruz…

_______________________________________________________

Dergiden deşifre eden: Asiye Hande Nur Başar

Ses Dergisi / 13 Eylül 1980 – No: 15

-Adile Hanım yıllardır vazgeçmediğiniz oyunculuk tutkusu nasıl bir tutkudur?

Ben başka hiçbir şey görmedim ki. Tiyatroda doğduk Selim’le ikimiz. Kulislerde, tiyatronun ta içinde büyüdük. Babamızdan gelen bir tutku tiyatroculuk. Ayrıca çok sevdiğim bir iş.

-Hiç canınız sıkılıp da bu sahnelerden kurtulayım, evimin bir köşesinde yün öreyim diye aklınızdan geçmiyor mu?

Hayır, ‘geçmiyor’ diyebilirim. En çok yorulduğum, bunaldığım zamanlarda evimin bir köşesinde oturayım diye kafamdan geçiririm. Ama öylesine çabuk geçer ki bu duygu, hemen sahneyi özleyiveririm.

-Peki provalar, geceleri oyun ve bunun ardında evde yapılması gereken yığın iş kalıyor. Bunların altından nasıl kalkabiliyorsunuz?

Genellikle yapılacak işim pek olmuyor. Eskiden yemekleri ben yapardım. Şimdi kocam yapıyor. Mutfağa girmiyorum bile. Bir tek çamaşırları yıkamak kalıyor, onu da ben yapıyorum artık yüzsüzlük olmasın diye. Diğer işler ise, ortaklaşa düşe kalka gidiyor.

-İnsan ilişkilerinden ve aşktan söz etsek. Örneğin kaç kez âşık oldunuz? Aşık olduğunuz zaman neler hissettiniz?

Galiba ilk kez kocama, gerçekten âşık oldum. Senelerdir beraberlik yürüdüğüne göre, aşk sonradan sevgiye ve dostluk haline dönüştü. Kocam benden yirmi yaş büyüktür ve hep beni kollamış korumuştur bugüne dek. Aşık olmak duygusuna gelince, kötü bir şey aşk. Hüsranı, gözyaşı bol bir iş. Duyguların tümü pır-pır ediyor ya insanın içinde, ya sonrası ne oluyor? Hüsrana uğramayı sevmiyorum.

-‘Ağlamak güzeldir’ derler. Sık sık ağlar mısınız? Ya da ağlamayı sever misiniz?

Bayılırım. Öylesine çabuk boşalır ki gözümden yaşlar, ben bile şaşırıyorum. Galiba yaşantımın içinde tüm olayları bütün yoğunluğuyla yaşadığım için böyle. Bir olay bir başkasını anımsatıyor ve bir zincir halinde yürüyüp gidiyor kafamın içinde olaylar. Örneğin filmlerde hiç zorluk çekmem ağlama konusunda. Kafamın bir köşesine sıkışmış, atamadığım, söyleyemediğim olayları anımsar ağlayıveririm.

-Demek ki sıkıntılarınızı pek dışarıya vurmuyorsunuz ve bundan ötürü de zaman zaman mutsuz olduğunuz söylenebilir mi?

Mutsuzluğun yanı sıra, sağlığım korkunç derecede bozuluyor. Tansiyonum düşüyor ve hasta bir kadın oluyorum. Mutsuzluk ayrı. Her insanın çok canının sıkıldığı bunaldığı zamanlar vardır. İşte öylesine bir şey oluyor.

-Kadınlık sizce nedir?

Çok önemi benim için. Hanımlığı, sevecenliği olmalı kadının. Evini sevmeli. işi varsa işini sevmeli ve ilişkilerini güzel tutmalı kocasıyla, dostlarıyla. İşte bütün bunları bilebilen bir kadın, bence kadınsı ve hanımlığı yapabilen bir kadın oluyor.

-Çok güzel bir kadın olmak ister miydiniz?

İsterdim. Hiçbir zaman kendimden memnun olmamışımdır. Giydiklerimin bana yakışmadığını düşünürüm. Makyaj yaparım, örneğin bir filmin galasına gitmek için, “Aman ne olmuşsun böyle” desinler, gözlerim dolar koşar banyoya yıkarım suratımı.

-Biraz komplekslerinizi anlatmış oluyorsunuz böylece?

Elbette. Giydiklerimi hiç yakıştırmam kendime dedim. Her zamankinden biraz daha şık giyinsem “Aman ne güzel olmuşsunuz Adile abla…” desinler mahvolurum. ‘İşte bana acıyorlar, onun için iltifat ediyorlar.’ diye. Son zamanlarda denize giremez oldum. dehşetli utanıyorum. Bu son yolculukta ya bir, ya da iki defa denize girdim. Hiç kimsenin ısrarı beni kandıramadı. etrafımda benim yaşımdaki kadınlar örtüler içinde oturup beni seyrettikçe, iyice kötü oluyorum, Hepten vazgeçiyorum. Aşağılık kompleksi bunlar tabii ki.

-Korkak mısınız?

Müthiş. Birisi pat desin ölebilirim. Hemen tansiyonum düşer. Yataklara serilirim. Çok korkak büyüdüm. Küçükken bir gök gürültüsünde hepimiz öleceğimize inanırdık. Ailecek yatağın üzerine çıkar son dualarımızı yapardık sabahlara kadar. Sonra babamız bizi çok korkuturdu. Odada yaramazlık yapmayalım diye anahtar deliğinden duman üflerdi odanın içine. Ben ve Selim, oturduğumuz yerde korkudan çişimizi yapardık. Hep böyle ruhlar, ölüler, gök gürültülerinin bizi öldürecekleri korkusuyla büyüdük.

-Batıl inançlarınız çok olmalı?

Hemen hepsine inanırım. Biraz hafifletmeğe çalışıyorum bütün bunları ama, öylesine az yararı oldu ki bu çabamın. Kocam bile alıştı artık bütün bunlara. Birisi ölsün, gece hemen yataklarımız birleşir, bu iş bir ay kadar sürer. Olay biter, bir yenisi oluncaya kadar yine yaşamımız normale döner.

-Sizi en fazla kızdıracak, yerinizden hoplatacak olay ne olabilir?

Öylesine çok ki. Yukarıda da söylediğim gibi, kızgınlığımı açık açık belli etmiyorum. Ama, kırılıyorum. Örneğin, tiyatroda akşama kadar elleri donarak yerleri süpüren çocuğa “Haydi git de bana bir paket sigara al” deyiverenlere sinirlenmemek olası değil. Yüreğimin içinden bir şey cızlayıveriyor o zaman. Belki ağlıyorum, görmemezliğe geliyorum falan…

-Kıskanç mısınız?

Bilmiyorum. Ama iş konusunda kesinlikle kıskanç değilim. Arkadaşlarımın en iyi işi yapmaları beni sevindiriyor. Dostlarımı kıskanıyor olabilirim. Çok sevdiğim bütün sırlarımı, dertlerimi anlattığım bir dostum benim dışımda başka bir dost bulup, benden yavaş yavaş ayrılırsa işte o zaman sezdirmeden kaçmayı seçiyorum. Kırgın oluyorum. Eğer kıskançlık buna deniyorsa böylesini yaşıyorum ben içimde.

-Yaşamımız içinde yaşadığınız en büyük acı oğlunuzu kaybetmeniz oldu sanrım?

Evet, daha büyüğünü yaşamadım. Biz ana, baba, çocuk değildik. Üç tane dosttuk. Güzel bir arkadaştık. Ölümüne hazırlamıştık biraz kendimizi. Açık kalp ameliyatıydı geçirdiği. Ve yaşayamadı. Ondan sonraki beş sene benim için inanılmaz acılarla dolu. Elbette Ziya Bey için de. İşte sonra kuş, köpek, bebek böyle oyuncaklara tutkun olduk. Balıklar yaşadı, köpek kör oldu, çiçekler büyüdü böyle gidiyor yaşamın geri kalan kısmı.

-İşiniz, sıkıntılarınızı bir ölçüde olsa hafifletmiş olmalı.

Evet. Sahne korkunç bir oyalanma oldu benim için. Ama, korkularım, ürkekliklerim gün geçtikçe daha da bir arttı.

-Özlemlerinizin, keyiflerinizin eski tadı kaldı mı?

Özlemler değişti. Yaşamadaki amaçlar bir başka türlü oldu galiba. Yine de sevinecek, mutlu olacak şeyler bulabiliyor insan her türlü acıya rağmen.

-Ölmekten korkuyor musunuz?

En büyük korkum. Aklıma getirdiğim an her tarafım titriyor.

-Bir erkek sizce nasıl olmalı?

Ha önemli işte bu. İnsanı saracak, güvenilecek birisi olması gerekiyor erkeğin. Sorumlulukları paylaşacak, dostluğu iyi tanıyan birisi diye tarif edebiliyorum.

.::Karakter Oyuncularının Kaderi::.

Sevgili Üçüncü Adam okurları merhabalar,

Aşağıda okuyacağınız yazı, SES Dergisi’nin 27 Aralık 1969 tarihli sayısından… Arşivimizi karıştırırken karşımıza çıktı ve yüzümüzde acı bir tebessümün oluşmasına sebep oldu. ‘Karakter Oyuncularının Kaderi’ başlıklı bir yazı ve yıl 1969!

Şimdilerde zor durumda olan emektar sanatçılarımızı sizlerle buluşturduğumuz zaman, belki bazı okurlarımız “E yaşlandılar artık… Para da tutmadılar… Zamanında bir hayli kazanmışlar ama biriktirememişler…” diye geçiriyorlar akıllarından. Haklılık payları var elbette. “Yağmur yağarken, tası ters tuttuk azizim…” diyen emektar bir bayan sanatçımızı hatırlıyorum. Ama aşağıda okuyacağınız yazı, yağmurun en şiddetli yağdığı yıllara ait sevgili dostlar. Yılda 100’lerce filmin üretildiği yıllarla ait… Bu yüzden, biraz daha fazla düşünmek, hala devam eden bu sorunun, 55 sene önce dahi dillendirilmesine önem göstermek gerekiyor sanırım.

Evet, durumları kötü, bir kaçı otel odalarında, bazıları huzurevlerinde yaşamaktalar. Aileleri ile yaşayanlar en huzurlu olanları. Onların tek şikayetleri artık filmlerde oynayamıyor olmak. Diğerleri maalesef hayatlarını sağlıklı bir şekilde sürdürememekten şikayetçi. Biz elimizden geldiği, gücümüzün yettiğince onların sesi olmaya çalışıyoruz. Sizler de sağ olun, var olun, desteğinizi hiç esirgemiyor, varlığınızla bize güç veriyorsunuz.

En yakın örnek olarak, Süheyl Eğriboz ağabeyimizin cenaze töreni ile ilgili hazırlamış olduğumuz çalışmada neler okuduysanız, 69 yılının Türk sineması için benzer şeyleri okuyacaksınız… 45 yıldır bu yaraya çare bulunamaması ne acı değil mi?

Umarım bu yazı yetkililere ulaşır da, bizim kendi imkanlarımızla sürdürdüğümüz mücadelemize, onlar da reaksiyon gösterirler…

Keyifli değil, bol düşünceli okumalar…

*Dergi sayfasındaki yazıları, daha rahat okunabilmesi için sizler için tekrar yazdık. Dileyen, yazının sonundaki sayfa fotoğrafını inceleyebilir sevgili dostlar.

SES Dergisi / 27 Aralık 1969 – Sayı 53 / Röportaj: Erman ŞENER

Türk sinemasında karakter oyuncularının ortak bir kaderi vardır. Filmlerde çok az ücretle çalışan ve yıllarca sinemaya emek veren bu artistler, yaşlanıp çalışamaz hale gelince sefaletin pençesine düşerler. İçlerinde durumunu kurtaran bir ikisi hariç, karakter oyuncuları sıfatına giren bütün artistlerin sonu şaşılacak benzerlikler göstermektedir.

O adam, nesli  tükenmeye yüz tutmuş bir tipin, hayatta kalan son temsilcilerinden biriydi. Tam bir İstanbul efendisiydi. Beyaz hastane odasına pek uyan bembeyaz bıyığı, kartopu saçları, kısık bir sesle, utancın perdelediği soluk bir yüzle anlatıyordu:

“Evet efendim… Babam Salim Bey, annem Mari’dir. Ama validemi Direklerarası’nda herkes “Salim’in Mari’si” diye tanırdı efendim. Bendeni 1915 yılında, Kastamonu’da dünyaya gelmişim, babamlar turnedeyken… Sahneye 9 yaşında çıktım efendim. Trabzon’da babamlar, “Hamdi Paşa’nın Katli” adlı oyunu oynuyorlardı. İşte o oyunda, Hamdi Paşa’nın çocuğu rolünde oynadım. Sonra sinemaya da başladım efendim. Kaç filmde oynadığımı derhatır edemiyorum, ama her halde 500’ü mütecavizdir.”

 “Beş yüzü mütecaviz” filmde oynayan Faik Coşkun’un ayağı kırılmıştı. Eşi – dostu mahalleden fakir ilmühaberi alıp “Faik Baba”yı devlet hastanesine yatırmışlardı. 2 ay hastanede kaldı Faik Baba, sonra 2 ay bastonla sokaklarda gezdi durdu. Bu 4 ay boyunca, kimse elinden tutmadı onun, kimse “Aç mısın, açık mısın, bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sormadı. Faik Baba da kimseye şikayet etmedi, dert yanmadı. Eski “Mevlevi dervişlerinin” tevekkülüne, sanatçı ruhunun cömertliğini katık etti, halini hatırını soranlara “İyiyim…” demekle yetindi, “Buna da şükür…” dedi.

Günlerini film setiyle, Özsüt muhallebicisi arasında geçiren Faik Baba, hala “Allah’a şükür…” diyor. Ama on günde 10.000 lira kazananlar, 50.000 lira kazananlar, “Şükür…” diyorlar mı acaba?

YA MUAZZEZ ARÇAY?

Bir canlı tarih gibi duruyordu otel odasına sığınmış kadın. Uzun süre tiyatroda kalmış, sinemanın aşağılandığı, hor görüldüğü; prodüktörlerin “kadın oyuncu” bulabilmek için ne yapacaklarını bilmedikleri bir devirde sinemaya girmiş, yıllar boyu Yeşilçam’a emek vermişti. Kader, onu da sonunda kırık ayakla, elinden düşmeyen koltuk değneğiyle bir otel odasının dört duvarından teselli aramaya mecbur etti.

Kısık bir sesle konuşuyordu;

“Allah Ümit Utku’dan razı olsun…” diyordu, “Bu otelin parasını o veriyor… Ya o da olmasa… Herhalde sokakta kalırdım…”

En azından 300 filmde rol almış bir sanatçıya, bu 300 film başını sokacak bir ev oda dahi vermemişti. Film kutularında ebedileşen bu sanatçının 3 milyonluk şehirde tek dayanağı vardı. Bir prodüktör Ümit Utku… Otel ücretini vermese, sokaktaydı. Bugün iyileşti artık Muazzez Arçay. 57 yaşına rağmen, hala filmlerde oynuyor. Ama o acı günleri unutamıyor. Nasıl unutsun…

MEHMDUH ALPAR

Türk sinemasının unutulmaz “Baron Memduh”unun sonu da arkadaşlarından farklı değil. O da hiç oynamadıysa 400 filmde rol aldı. Sonra kısmi felç denilen illet gelip yapıştı “Baron”un yakasına. Filmlerde parlak yeleği, muntazam papyonu ve monoklü ile “milyoner” rollerine çıkan “Baron” bir süre bu haline rağmen çalışmaya devam etti.

Sonra sağa başvurdu, sola başvurdu ve Darülaceze’ye yatırıldı.

“Faik Coşkun ayağı kırılınca aylarca meslektaşlarından ilgi beklemişti. Muazzez Arçay ise iki yıl hasta yattıktan sonra iyileşir iyileşmez filmlerde oynamak için Yeşilçam’a koştu. “Baron” diye tanınan Memduh Alpar halen Darülaceze’de… Bayramda onu da Türkan Şoray ziyaret etti. Sami Hazinses eskisi gibi yine filmlerde oynuyor ama eskisinden çok farklı şartlarda…”

*20 yıllık sinema oyuncusu Hakkı Haktan bir süre Heybeliada Senatoryumu A blok ikinci binada yattı. Muazzez Arçay’a olduğu gibi, ona da Ümit Utku’dan başka yardım eli uzatan yok. Yukarıda, Ümit Utku ve Erol Yaş, Hakkı Haktan’a geçmiş olsun diyorlar.

ŞİMDİ DE HAKKI HAKTAN

Ya Hakkı Haktan? Bu koyu sarı saçlı, seyrek bıyıklı, hafif kambur, karakter oyuncusunun kaderi de diğerlerinden farklı değil. O da son 3 yıl boyunca ciğerini için için kemiren “ince hastalığa” rağmen setten sete koştu. 50 lira, 100 lira, çok çok 200 lira yevmiyeyle filmlerde oynamaya devam etti. Yakınları ona: “Hastasın Hakkı, çalışma artık, dinlen…” diyorlardı. Nasıl çalışmasın, nasıl dinlensin, nasıl kendini kapıp koyuvermesin Hakkı Baba? Geçindireceği bir ev vardı başında. Sonunda bir gün vücudu bu çalışmaya isyan etti. “Dur…” dedi ve Hakkı baba, apar topar Heybeliada sanatoryumuna yatırıldı.

Yeri gelince ağzımızı yaya yaya, “Yerli film sanayinde en azından 5000 aile ekmek yiyor…” deriz. Hani nerede? İşte canlı örneği elimizde. Bir Ümit Utku gitti Heybeliada sanatoryumuna… Sendikası adına, şahsı adına, yılların Hakkı Baba’sına yardım elini uzattı, onunla ilgilendi. Peki geri kalan 4999 kişi ne yaptı? Hiç… Kocaman bir hiç…

-Necdet Tosun yıllar sonra takdimciliğe başladı, dükkan açtı. Atıf Kaptan ise yıllar sonra yine Anadolu yollarına düştü. Turneye çıkıyor, aynı zamanda filmlerde de oynuyor. 

BU LİSTE UZAR GİDER

Muazzez Arçay, Memduh Alpar, Faik Coşkun, Hakkı Haktan… Böyle kalmaz bu liste, uzar gider… Çok az ücretle çalışan, haftada iki gün çalışıp, kazandığını yedi güne bölen karakter oyuncularının değişmez, ortak kaderidir bu. Aldığı nedir ki, kenara para koysun… Yaşlılığında eli, ayağı tutmadığı zamanlarda kimseye muhtaç olmadan son günlerini geçirsin…

Alın Sami Hazinses’i… Sami, bir zamanların aranan komedi oyuncularından biriydi. Aldığı pek ahım şahım bir para değildi ama onun “rahatça” geçinmesini temin ediyordu. Komedi filmleri furyası durulunca, Sami’nin de durumu bozuldu. Bugün gene oynuyor, ama hep eski, parlak günlerinin hayaliyle… Sırtını Türker – Berker İnanoğlu kardeşlere dayayan ve sadece onların filmlerinde oynayabilen Necdet Tosun da öyle. Bir zamanların ünlü Mualla Sürer’i, gitgide az rastlanır oldu filmlerde. Bir zamanlar Ahmet Tarık’tan sonra en ünlü adam olan M. Ali Akpınar da öyle, Mümtaz Alpaslan da, Hasan Ceylan da, Talia Saltı da gitgide daha az sayıda filmlerde oynuyorlar. Liste daha da genişletilebilir. Hüseyin Baradan, sinemanın açığını şovmenlikle kapamaya çalışıyor. Hulusi Kentmen’le bunca yılın Atıf Kaptan’ı turneye çıkıp, Yeşilçam’ın bonosunun yanına sahnenin “nakdini” ekliyor.

-Mualla Sürer 1969 yılında, geçen yıllara nispetle çok az filmde oynadı, yani daha az kazandı. Sinemamızdaki krizden nasibini alan Hüseyin Baradan’sa bir taraftan filmlerde oynuyor, diğer taraftan da şov yaparak gelecek günleri bekliyor.

BU, KARAKTER OYUNCULARININ ORTAK KADERİDİR

Bu, bütün karakter oyuncularının ortak kaderidir. Yıldız sisteminin hakim olduğu Yeşilçam’da, konular daima başroldeki ikilinin etrafında döner. “Karakter oyuncuları” dediğimiz “Çilekeşler Ordusu” da bu filmlerin tuzu-biberidirler. Onlarsız film olmaz. Bu satırların yazıldığı anda, yeni bir kongreden çıkan Prodüktörler Cemiyeti, bu sınıfa giren oyuncuları hakkında karar almalıdır muhakkak. Unutulmamalıdır ki, bir sinema yıldızının içine düştüğü güç durum, her şeyden önce bir meslek dalı olarak sinemayı yaralar. Ve artık yerli sinemanın da yaralanmaya tahammülü kalmamıştır…

-Hulusi Kentmen de yıllar sonra tiyatroya dönüş yaptı. Yılın belli aylarında turneye çıkıyor, ardından İstanbul’a gelip filmlerde oynuyor. En eski karakter oyuncularından olan Hasan Ceylan da, yıllarını verdiği sinemadan başını sokacak bir ev parası bile alamadı.

12 Aralık 1969 / SES Dergisi

*Yazının dergideki orijinal halidir. Üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

________________________________________________________

Yazıyı hazırlayan, o yıllarda bu duruma hassasiyet gösteren Erman ŞENER’e ve Ümit UTKU’ya sonsuz teşekkürler…

.:Ses Dergisi’nden Sinema Sanatçılarımızın Karikatürleri::.

*Fotoğrafa tıklayarak büyütebilirsiniz.

Sevgili Üçüncü Adam okurları merhabalar,

Ses Dergisi‘nin 15 Aralık 1962 tarihli sayısında, sinema sanatçılarımıza ait birbirinden güzel karikatürlere rastladık ve sizlerle paylaşmak istedik.

Karikatürleri çizen kişi yahut dergi yönetimi “Çizen: Faruk” yazmakla yetinmiş. Kendisi yaşıyosa selam ediyor, vefat ettiyse rahmetle anıyoruz.

 

.::Suphi Özkaya’ya Dair; Bir Figüran Öldü, Yeşilçam Karıştı!::.

Sevgili Üçüncü Adam okurları merhabalar,

Geçen hafta içerisinde, Ses Dergisi’ne ait çok kıymetli paylaşımlar yapan Türk Nostalji adlı sitenin sahibi beyefendi ile tanıştık ve birbirimize faydalı olabileceğimizi düşündük. Kendisine sitemizin formatından ve amacından bahsettim, o da sitesinde yer alan Türk sinemasına dair önemli paylaşımları Üçüncü Adam’da kullanmamıza izin verdi.

Aşağıdaki paylaşım, 1971 yılında yaşanan elim bir iş kazasına ait. Üçüncü Adamlara Dair adlı belgeselimizin çekimleri sırasında, emektar karakter oyuncumuz Süheyl Eğriboz bu olaydan bize bahsetmişti lakin süre kısıtlamasından dolayı belgeselimizde yayınlayamamıştık. Türk Nostalji sitesinde bu habere denk gelince içimiz oldukça burkulsa da, sizlerle bu denli detaylı bir şekilde paylaşabilmenin sevincini yaşadık.

Keyifli ve bir o kadar da hüzünlü okumalar efendim.

Kıymetli paylaşım için http://www.turknostalji.com‘a sonsuz teşekkürler.

_______________________________________________________

Ses Dergisi / Yıl: 1971 / Yazan: Cahit Poyraz

İki yıldan beri figüranlık yapan 23 yaşındaki Suphi Özkaya‘nın, «Önce Sev, Sonra Vur» filminin çekimleri sırasındaki ölümü Yeşilçam’da çeşitli söylentilere yol açtı. Hiçbir günahı olmadığı halde Yılmaz Köksal, bu dedikoduların bir numaralı hedefi haline geldi.

Geçen hafta içinde figüran Suphi Özkaya’nın ölümü Yeşilçam’da bomba gibi patladı ve çeşitli dedikoduların, söylentilerin çıkmasına sebep oldu. Olayları daima gerçek yönüyle ve en doğru şekilde vermeyi prensip edinmiş ulan Ses mecmuası, bu olayın da peşine düştü, olayın kahramanlarıyla teker teker konuştu ve çeşitli yorumlara sebep olduğu için bir esrar perdesine bürünen Suphi Özkaya olayını aydınlatmaya çalıştı.

Kadri Film Şirketi, «Önce Sev, Sonra Vur» filminin bazı sahnelerini çekmek için önce İznik’e, sonra Bursa’ya gitmişti, işte ne olmuşsa Bursa’da Uludağ’da teleferikte çekilen kavga sahnelerinde olmuş ve Suphi Özkaya isimli figüran (soldaki fotoğraf), çıktığı elektrik direğinde 2100 voltluk cereyana kapılarak ölmüştü. Olaya hemen Bursa Savcısı el koydu ve bütün film ekibinin ifadeleri alındı.

(Aşağıdaki fotoğraf: Bursa’da çekilen “Önce Sev, Sonra Vur” filmi, teleferikte çekilen tehlikeli teleferik sahneleriyle dikkat çekiyor. Fotoğrafta Yılmaz Köksal ile Adnan Mersinli bir kavga sahnesinde.)

Verilen ifadelerden anlaşıldığına göre, figüran Suphi Özkaya, hiçbir işi olmadığı halde, kendi kendine verdiği bir kararla 6-7 metre yüksekliğindeki elektrik direğine tırmanmış, oradan o esnada teleferikte kavga sahneleri çekmekte olan Yılmaz Köksal’ı seyretmeye başlamıştı. 10 dakika kadar direkte kalan Suphi Özkaya tam aşağı inecekken sağ elinin baş parmağından cereyana kapılmış ve 2100 voltluk cereyanın etkisiyle havaya fırlayarak yere düşmüştü, Bu sırada aşağıda bulunan filmin prodüksiyon amiri Necip Koçak ile çekimi yarıda bırakıp olay yerine gelen aktör Adnan Mersinli hemen Suphi Özkaya’yı sırtlamışlar ama; ne var ki 23 yaşındaki talihsiz figüran hastaneye gidemeden yolda ölmüştü. 

Olay, polis ve savcılık kayıtlarına bu şekilde geçtiği halde Yeşilçam’da tamamen aksi şekilde dedikodular, söylentiler  dolaşmaya başladı. Yeşilçam’daki söylentilere göre, Suphi Özkaya, kendi hatası neticesinde ölmemiş, teleferikte çekilen kavga sahnelerinde Yılmaz Köksal’ın yerine dublörlük yaparken, 15 metreden yere düşmüş ve beyni parçalanıp, boynu kırılarak ölmüştü.

Diğer bir dedikoduya göre ise Yılmaz Köksal’ın bütün filmlerinde dublörlük yapan Suphi Özkaya, bundan önce de defalarca ölümle burun buruna gelmiş, fakat her defasında kıl payıyla ölümden kurtulmuştu.


Bu dedikodu ve söylentiler karşısında olayın bir numaralı sorumlusu haline gelen Yılmaz Köksal ne düşünüyor, ne söylüyordu acaba?

Kadri Film’in Beyoğlu’nda Eren Han‘daki yazıhanesinde bulduk Yılmaz Köksal’ı. Rengi sapsarı, gözleri uykusuzluktan kıpkırmızı. Çok üzgün olduğu her halinden belli.

«Yukarıda Allah var» diyerek başlıyor söze… «6 yıllık sinema hayatımda yalnız bundan bir yıl önce oynadığım bir filmde dublör kullandım. O da sadece bir sahne içindi. Allah gani gani rahmet eylesin, Suphi Özkaya, benim iş hayatımın dışında çok sevdiğim bir kardeşimdi. Bugüne kadar birçok filmde beraber oynadık ama, benim hiçbir zaman dublörlüğümü yapmadı. Çekilen filmler meydanda. Benim dublör kullandığımı ispat eden varsa çıksın ortaya.»

Biz bunları konuşurken filmin prodüktörü Kadri Yurdatap, rejisörü Natuk Baytan ile kameramanı Kaya Ererez ve Suphi Özkaya öldüğü zaman yanında bulunan Adnan Mersinli ile Necip Koçak giriyorlar odaya. Dedikodulardan hepsi üzgün. Natuk Baytan, «Buyrun stüdyoya gidelim» diyor… «Eğer teleferikte çekilen sahnelerde Yılmaz Köksal’ın yerine Suphi Özkaya oynamışsa ben cebimden yarım milyon lira tazminat vermeye hazırım!»

(Yazı: Cahit Poyraz / 17 Temmuz 1971)

*www.turknostalji.com

*Yazı başlığı, orijinal paylaşımdaki esas başlığa ekleme yapılarak hazırlanmıştır.

.::Semih Sezerli’nin Vefat Haberi::.

*Fotoğrafa tıklayarak büyütebilirsiniz.

Arşiv taraması yaparken, 20 Aralık 1980 tarihli Ses Dergisi‘nde unutulmaz karakter oyuncularımızdan Semih Sezerli‘ye ait bir vefat haberine rastladık ve sizlerle paylaşmak istedik.

Haberin ilk iki paragrafı;

Adı ne öyle büyük büyük yazılır, ne de boy boy fotoğrafları çıkardı. Ama, o gerçek bir sanatçı ve iyi yürekli bir insandı. Çok erken yaşta yitirdik Semih Sezerli’yi.

Kendi halinde, iddiasız bir komedyendi Semih Sezerli. Tüm filmlerinde kendine özgü bir komedi anlayışını sergilerdi sinemaseverlere. Ve ne yazık ki bu gerçek sanatçıyı geçtiğimiz günlerde yitirdik. Bir kalp krizi geçiren Sezerli, Tekirdağ Sosyal Sigortalar Hastanesi’nde yaşama gözlerini yumdu.

Sanatçımızın vefat tarihi 14 Aralık 1980’dir. Ruhu şad olsun.