Tag Archives: metin erksan

.::Türk Sinemasından Akıllara Kazınan 10 Aşk Hikayesi::.

Hazırlayan: Asiye Hande Nur Başar

Türk sinemasında ‘aşk’ dendiğinde orada durmayı bilmek lazım. Özellikle bizim sinemamızda ‘aşk’ çoğu filmin bel kemiğini oluşturmaktadır. Sadece Türk Sineması’nda değil dünya sinemasında da ideal olan aşk ve yaşadığımız hayatta karşımıza çıkması daha olası aşklar olarak filmleri ikiye ayırabililiriz.

Ben bu listede, Türk sinemasında ‘yaşadığımız hayatta daha çok karşımıza çıkan’ 9 aşk hikayesinin yanı sıra, 1 de ‘ideal aşk’ı anlatan çok önemli bir filmi sizlerle buluşturmak istedim.

10. Neşeli Günler (1978, Orhan Aksoy)

Saadet ve Kazım’ın turşu ne ile yapılır kavgasını bilmeyen yoktur. Aslında ikisinin kavgası kendi dediğinden vazgeçmeyince evliliğin yürüyemeyeceğinin bir kanıtı gibidir. Yıllar yılları kovaladıktan sonra Saadet ve Kazım sivri yerleri törpüleyince birbirlerini ne kadar sevdiklerini anlarlar.

9. Gülen Gözler (1977, Ertem Eğilmez)

Vecihi ve Fikret’in aşkı… Fikret’in babası onu Vecihi’ye vermedikçe aralarındaki aşk daha da körüklenir. Fakat biliyoruzdur ki Fikret ve Vecihi bir gün evleneceklerdir. Ve evlilikleri gıptayla baktığımız uyumlu çiftlerin evlilikleri gibi mutlu ve huzurlu olacaktır.

8. Tosun Paşa (1976, Kartal Tibet)

“Aşk kalbimi yakan bir volkan gibidir / En sevdiğim tatlı kazandibidir,
Leyla sev beni sokma müşküle / Seninle kaşık atalım iki tabak keşküle”

Tellioğulları ve Seferoğulları arasındaki Yeşil Vadi kavgası malum… Bu kavgayı sonlandırmak için iki aile de kendi damat adayını öne çıkararak İskenderiye’nin en büyük devlet memuru olan Daver Bey’in kızı Leyla’yı ister.

Leyla’nın gönlü Seferoğulların’dan Suphi’dedir. Ne var ki Tellioğulları’nın sahte Tosun Paşa planları gerçek Tosun Paşa’nın İskenderiye’ye gelmesiyle sonlanır. Bir de bakarız ki hakiki Tosun Paşa, Leyla ile evlenip Yeşil Vadi’nin sahibi olmuştur.

Leyla hani Suphi’yi seviyordur deriz ama gerçekçi olmak gerekirse Daver Bey kızını elbette Paşa’ya vermek isteyecektir. Daver Bey kızının fikirlerine önem veren bir baba olsa da Paşa’ya hayır dendiği görülmüş şey değildir. Zaten Leyla da halinden memnun bir şekilde gönlünü Tosun Paşa’ya emanet eder.

7. Çöpçüler Kralı (1977, Zeki Ökten)

Çöpçüler Kralı‘nda esas kız Hacer’in aşk anlayışı pragmatik olarak değişkenlik gösterir. Hacer önce maaşı ve rütbesi olan Zabıta Şakir’i severken Şakir’in evliliği annesi yüzünden geciktirmesi üzerine Apti’yi kıskandırma aracı olarak kullanır.

Hacer bu taktikte başarılı olur ve Şakir annesini bir şekilde ikna ederek Hacer’i istemeye gelir. Daha sonra Apti’nin şans eseri ünlü bir şarkıcı olmasından sonra Hacer birden Apti’ye aşık olduğunu anlar.

Apti ise tek istediği kadın Hacer olmasına rağmen ünlü olduktan sonra ondan daha “iyilerini” bulacağını fark eder ve Hacer’i reddeder.

80 döneminin “İşi bileceksin fakat işe gitmeyeceksin” ve “Devrin adamı olacaksın” düsturlarını Umur Bugay‘ın kaleminden komik ve eğlenceli bir şekilde izliyoruz. Bu düsturlar aşk için de geçerli oluyor. “Sonsuza kadar mutlu yaşadılar” diye bir şey yok. Gerçek hayatta herkes kendini düşünüyor. Çünkü artık dünya kurtlar sofrasına dönüşüyor.

6. Salako (1974, Atıf Yılmaz)

Baş kadın karakter Emine babası onu sevmediği biriyle evlendirmesin diye bir yol aramaktadır. En sonunda kendisine aşık ve saf bir adam olan Salako’yu ikna ederek kaçar.

Emine’nin asıl amacı yıllar önce tanıştığı ve etkilendiği Eşkiya Hamido’nun yanına gitmektir. Emine yol boyunca Salako’yu seviyormuş gibi yapar.

Salako adı üstünde saf bir adam olduğu için onu kandırması çok kolay olur. En sonunda Emine Hamido’nun yanına gelir. Fakat Hamido o hayallerini süsleyen adamdan çok farklıdır. Hamido, Emine’yi tekrar babasını yanına yollamaya kalkınca Emine, Salako’yu tekrar ikna ederek yeniden dağlara kaçar. Salako, Hamido’yu öldürünce ise yeni eşkiya o olur.

Bu noktada Emine ve Salako arasında masallardaki gibi bir aşk doğmaz. Fakat Salako yeni kazandığı karizmasıyla birlikte Emine’nin gönlünü de kazanır.

5. 7 Kocalı Hürmüz (1971, Atıf Yılmaz)

Sadık Şendil‘in yazdığı, Türk halk hikayeleriyle aynı tatta olan “Yedi Kocalı Hürmüz” hem tiyatroya hem sinemaya uyarlanmıştır.

Atıf Yılmaz‘ın yönettiği ve Türkan Şoray‘ı başrolde izlediğimiz Hürmüz’ün hikayesi oldukça eğlenceli. Tabi yedi kocası için hikayenin o kadar eğleceli olduğunu söyleyemeyiz.

Kocasından öç alma amacıyla başlayan hikayede Hürmüz her gün bir kocasını ağırlayıp onlardan hediye kabul ederek ekonomik sorunlarını çözmektedir. Fakat Hürmüz’ün aslında gönlü yakışıklı doktordadır.

Fakat filmin sonunda aslında meselenin Hürmüz için aşk  olmadığını anlıyoruz. Hürmüz aslında aşk gibi meseleleri gerçekçi bulmayan biri.

Erkeklerin ise kaç yaşında olursa olsun kadın-erkek ilişkilerinde acemi oluşunu fark etmesiyle kendine göre birini bulması oldukça zor hale geliyor.

4. Kara Gözlüm (1970, Atıf Yılmaz) 

Yeşilçam Sineması’nda böyle ayakları yere basan ve doğallığından hiçbir şey kaybetmeyen kadın karakter azdır. Azize şöhret basamaklarını hızla tırmanmasına rağmen kendi kişiliğinden hiçbir şey kaybetmeyen biri.

Onun tam karşısında ise Azize’yi artık farklı giyiniyor daha sosyetik mekanlara gidiyor diye yargılayan, Türk Sineması’nda çok sık karşılaştığımız, Kenan karakteri var. Azize artık ünlü bir şarkıcı! Kadın hala balıkçılık yaparken giydiği kıyafetiyle mi gezmek zorunda?

Hele Kenan’ın çok yetenekli olmasına rağmen ünlü bir besteci olmaktan korkmasına anlam vermek oldukça zor. Anonim kalıp o amatör ruhu korumak istiyor olabilir fakat Azize’yle Amerika’ya gidip seslerini büyük kitlelere duyurduklarında Kenan’ın korktuğu gibi tüm etik değerlerini yitirecek değillerdi.

Senin kişiliğin bu kadar mı oynak kardeşim kariyerinde yükselince değerlerini yitirmekten bu kadar korkuyorsun? Azıcık Azize’yi örnek al!

Azize ise Kenan’ı gerçekten sevdiği için kariyerinden vazgeçip aşkını seçiyor. Fakat bunu Kenan’ın davranışlarına anlam vererek yapmıyor.

3. Menekşe Gözler (1969, Atıf Yılmaz)

Atıf Yılmaz gerçekçi kadın karakterler oluşturmakta oldukça başarılı. Bunu en iyi gördüğümüz filmlerden biri de “Menekşe Gözler”. Filmde aynı gazinoda çalışan dört karaktere odaklanıyoruz. Sadri Alışık orta yaşlarında bir saz üstadını canlandırıyor. Erol Büyükburç ise gazinonun hafif batı müziği kadrosundaki genç ve hayat dolu şarkıcısı.

Alışık’ın uzatmalı sevgilisi Pervin ise aynı gazinoda şarkıcılık yapıyor. Fatma Girik  ise deli dolu bir kadın olan Serap’a hayat veriyor. Serap da aynı gazinoda dansözlük yapıyor. Fakat bir gece diğer bir dansçı kadınla kavga etmesiyle gazinodan kovuluyor. Kalacak yeri olmayan Serap Alışık’ın evine alıyor. Uzun süredir içine kapanık bir şekilde yaşayan Sadri, Serap’la birlikte adeta yeniden hayat buluyor.

Pervin ise bu durumu olgunlukla karşılıyor “Böyle kızlar hep gelir gider, ama sonunda ben kalırım yanında…” diyor Sadri Alışık’a.

Pervin ondan beklenen üzere kötü tarafı temsil etmiyor. Tıpkı gerçek hayatta olabileceği gibi bu durumu oluruna bırakıyor.

Serap ise filmde mutlak güzellik ve iyiliği temsil etmiyor. Serap hayatta kalmanın ne kadar zor ve önemli olduğunu fark edebilmiş bir kadın. Önce hayatta kalmaya çalışıyor. Fakat bir gün Alışık’ın hayatına girdiği gibi çıkıyor.

Serap’ı sonradan Alşık’ın en yakın arkadaşı Erol’un yanında görüyoruz. Bu sefer aşk karşılıklı oluyor. Erol’un Serap’ı sevdiği gibi Serap da Erol’u seviyor. Fakat filmin asıl anlatmak istediği bir gönüle asla söz geçirilemeyeceği…

Alışık, Serap’la olmayı ne kadar çok istese de onun en yakın arkadaşı Erol’la mutlu olmasını kabulleniyor. Tıpkı Pervin’in onu beklemeyi kabul etmesi gibi. Bu mutlu bir aşk hikayesinden çok gerçekleri kabulleniş hikayesi.

2. Ah Müjgan Ah (1970, Mehmet Dinler)

Bir başka kabulleniş hikayesi de Safa Önal‘ın yazdığı “Ah Müjgan Ah” filminde var.

70’li yılların Türkiye’sinde yaşanan fukaralığı ve sınıflar arası uçurumu gözler önüne seren film “Aç olan, önce aşkını yer…” gibi bir durumun olası olduğunu da gösteriyor izleyiciye. Müjgan ve Hüsnü birlikte olmak için ekmeyi tuza banmaya razıyken Müjgan’ın bir terzide çalışarak dış dünyaya açılmasıyla durum değişiyor. Hüsnü’nün vadettikleri artık Müjgan’a yeterli gelmiyor.

Geride ise Müjgan’ı gitmesini engelleyemeyen ve hayatına devam etmek zorunda bırakılan Hüsnü kalıyor.

1. Sevmek Zamanı (1965, Metin Erksan)

Halil boyacılık yaptığı evde evin kızı Meral’in resmini gördüğü anda resimdeki kadından etkilenir. Her gün köşke giderek Meral’in resmini seyreder. Bir gün Meral’in kendisi eve gelerek Halil’i kendi resmine bakarken  görür. O anda Meral Halil’in kendisine gerçekten aşık olduğuna inanır. Bu aşktan etkilenerek Halil’e karşılık verir. Fakat Halil’den başladığı tepkiyi alamaz.

Meral’in resmi Halil’in kalbini hiçbir zaman kıramaz fakat Meral’in kendisi bunu yapabilir. Halil içinde büyüttüğü kusursuz aşkı için bu riski almak istemez. Halil tıpkı divan edebiyatındaki gibi mükemmel aşkın zihinde yaşanacağına inanmaktadır.

Meral ise aşk dahil her şeyin çabuk tüketildiği bir ortamda yaşadığı için Halil’in aşkı ona cennet gibi gelmektedir. Halil ve Meral mutlu olabilmişler midir, bilinmez. Fakat aşkın kendini ve karşındakini yontmayla, bu sırada canın acımasıyla ve karşılığında bulunması zor bir zevk ve neşenin gelmesiyle ilgili olduğunu gösteriyor bu film. Metin Erksan‘ın şiirsel yönetimi, Müşfik Kenter ve Sema Özcan‘ın unutulmaz performansları gerçekten izlenmeyi ve alkışlanmayı hak ediyor.

Reklamlar

Sevmek Zamanı (1965)

Yapım Yılı: 1965

Yapımcı: Metin Erksan

Yönetmen: Metin Erksan

Senaryo: Metin Erksan, Kemal Demirel

Görüntü Yönetmeni: Mengü Yeğin

Oyuncular: Müşfik Kenter, Sema Özcan, Fadıl Garan, Süleyman Tekcan, Oya Bulaner, Adnan Uygur

*Filmin DVD’si ve VCD’si mevcut. Zaten her Türk sineması sinefilinin arşivinde bulunması gereken bir film. Kafasında bir fotoğrafla ideal aşkı bulduğuna inanan Halil, fotoğrafın sahibiyle karşılaşınca ikilemde kalır. Çünkü kafasında olan daima en mükemmeli olacaktır. Divan edebiyatındaki ‘temsil’ ve ‘temsil’ edilen kavramlarına selam çakan film, sinematografi açısından da yüksek standartı yakalamış filmlerden. Müşfik Kenter’in ölçülü oyunculuğu ve filmin klişelerden uzak duruşu onu kült yapan özelliklerinden sadece birkaçı…

.::Üçüncü Adam’ın Youtube Kanalına Tüm Okurlarımızı Bekleriz::.

Sevgili dostlar merhabalar,

Üçüncü Adam‘da paylaşılan videolar, bloğumuzun kurucusu ve yazarı Erhan Tuncer‘in youtube hesabından eklenmektedir. Aşağıdaki videolar gibi birçok paylaşım, ilerleyen zamanlarda sizlerle olacaktır. Yoğun ilginiz için teşekkür ederiz.

Videolara youtube üzerinden ulaşmak ve youtube kanalımıza abone olmak için aşağıdaki linki tıklayınız;

https://www.youtube.com/user/erhan6487

________________________________________________________

.::Levent Kazak’ın Keleminden, Metin Erksan’a Dair…::.

Yazan: Levent Kazak

Yıl 2006. Ezel Akay, Metin Erksan’ın benimle acilen buluşmak istediğini söylediği an telefona sarıldım. Metin Erksan yorgun bir sesle, “Şu sıralar hiç vaktim yok, önümüzdeki pazartesi sabah erkenden bir ara da bakalım” dedi. Uyanamayacağım korkusuyla hiç uyumayıp, pazartesi testini geçmek adına sabahın yedisinde aradım, “Önümüzdeki çarşamba değil, bi sonraki değil, bi sonrakinde buluşalım, saat 17.00 iyi mi?” diye sordu. “Pangaltı civarı, eve yakın olsun. Ama eve gelme!” dedi. Bir otelin altındaki kafe seçildi buluşma yeri olarak, uyardı: “Saat beşte ordasın, ordasın; değilsin, giderim. Benim vaktim yok!”

Hiç karşılaşmamıştık ama Ezel vasıtasıyla mesajlaşmıştık bol bol. Üzerinde üç yıl çalışıp, 1001 taklayla bitirdiğimiz HKNÖ isimli filmde bize ilhamın babasını veren veren oydu. Bu filme hazırlandığımızı duyunca, “Karagöz zaten ilk sinema formatıdır; perdesi, hareket eden karakterleri, müziği, sesi, dekorları, hikâyesi, duruşu ile” diyerek ufkumuzu açmıştı. Film, ortaklarının çekilmesi, bütçe aşımı, parasızlık ve sonunda da mecburen ‘tefecisel’ zorluklarla batmış, geriye ödül olarak sadece Metin Erksan’ın Radikal’e yazdığı bir muhteşem yazı kalmıştı. Bu filmle ilgili en büyük ödülümüz de bu yazıdır.

Randevu günü, bir önceki gün gelip provasını yaptığım masaya erkenden oturdum. En büyük korkum gelmemesi değil, onun benim gelmediğimi sanıp, geri dönmesiydi. Ben dikkatle giren çıkanlara bakarken, camdan gelen sesle tüm kafe olarak sıçradık. Döndüm, Metin Erksan kaldırımda durmuş, bastonuyla cama vurup bana selam veriyor.

Çayını ve yememesi gerektiğini söylediği tatlısını ısmarladı. “Yaşlandıkça bir tür rutin edinir insan kendine, hep aynı şeyleri yapacaksın ki yorulma, ki kafan karışmasın. Ve o rutini bozmak için her türlü baskıyı yapacaklar sana, sakın kanma..” diyerek tatlı yasağını deliş sebebini açıkladı. Muhabbet gündelik hayattan yavaş yavaş sinemaya geçtikçe öfkeleniyordu. Ben hayatımda öfkenin bu denli hızlı tırmanıp, indiğini görmedim. Herkese kızgındı, herkese öfkeliydi. Haklılıklardan oluşan kocaman bir öfkeydi Metin Erksan. Sinemaya küsmüş, fakat sürekli sinemadan bahsediyordu. En çok hangi filmini sevdiğimi sordu; fi tarihinde, okul girişlerinde, ‘Sevmek Zamanı’ndan bir sahne ile ilgili sordukları soruya verdiğim cevap beğenilmediği için o sınavı nasıl kazanamadığımı anlattım. Sahneyi ve verdiğim cevabı sordu, söyledim. “Ben çok beğendim!” dedi. Beğenmediğini biliyorum, fenaydı, uyduracak, süsleyecek vaktim de yoktu, o aslında içimde kalmış o koca ukdeyi tek cümleyle, oracıkta silmek istedi, sildi. “Onlar zaten anlamaz, onlar masa sever, ama masada sinema olmaz..!” diye yandaki masayı gösterek bağırınca, yan masa kalktı. Devlet ve sinema ilişkisinden dertliydi, dönüp dolaşıp oraya geliyordu laf. “Devlet sansürler, kayırır, tarihi baştan yazar. Sinema böyle bir kurumla nasıl ilişkiye girebilir? Haa, platonik olursa olur..” dedi.. “Kim kime aşık olacak?” diye sordum, “Devlet sinemaya âşık olacak tabii, sinema devlete değil.. Sinema devleti yıpratacak, devlet ise susacak.. Tarihinden utanmayacaksın.”

Garsonu gösterek, “Bunlar Hitler’i Müslüman sandı yıllarca” deyince garson panikledi ve kaçtı. Kemal Tahir’in Bozkırdaki Çekirdek adlı köy enstitülerini anlatan romanından bahsediyordu aslında.. İkinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu ’da dolaşan bir söylentide Hitler Müslümanmış. ‘Sinema’ dedi ‘işte buralarda dolaşmalı’.

Kemal Tahir konuştuk hep. “Etrafında çok asalak vardı!” dedi. ‘Devlet Ana’nın çekilmesi gerekiyordu. Sinemaya küsmüş ama evinde sessiz sessiz notlar alıyor, senaryo çalışıyordu. Filmin notlarını bana verecek, ben yazacaktım, Ezel de çekecekti. İsteği buydu. Cevap veremedim, o an değil bir film çalışmak, hesabı ödedikten sonra taksiye verecek para bile yoktu. “Battığınızı biliyorum, doğru adam batar” dedi yine rahatlatarak. Ardından bir alay küfür etti. O sırada müdür geldi, çok ses yaptığımızı, özellikle seçilen kelimelere biraz dikkat etmemiz gerektiğini, yoksa ayrılmamızı isteyebileceğini söyledi. “Yememem gerek ama, bir pasta daha, aynısından” dedi usta, “Bizzat sen getir ki, aramız düzelsin yavrum..!” Müdür koşarak pastasını getirdi.

http://www.radikal.com.tr

.::Sinemayı Sanat Yapanlar – Metin Erksan (Ses Kaydı)::.

Ben Erhan Tuncer. Üçüncü Adam‘ın kurucusu ve yazarı.

Lütfi Ö. Akad usta vefat etmeden bir, bir buçuk sene önce, internette gezinirken Ulusal Kanal‘da yayınlanmış bir Lütfi Ö. Akad belgeseline denk geldim. Belgeseli önce bilgisayarıma kaydettim, ardından da youtube aracılığı ile Üçüncü Adam’ın Belgesel Kategorisi‘ne ekledim. Bir buçuk seneye yakın, birçok okuyucumuz bu adını dahi duymadıkları belgeseli izleyip, usta yönetmenimizden feyiz aldılar. Belgeseli paylaştığım için onlarca teşekkür mesajı aldım. Sonra bir gün Lütfi Ö. Akad vefat etti. Belgesel daha çok izlenilmeye başlandı. İnsanlar ustayı bir kez daha hatırlamışlardı. Bu beni çok mutlu etti.

Lakin tam da o günlerde, youtube’dan bir uyarı mesajı aldım ve ardından özel bir de mesaj geldi. Mesajı atan belgeselin sahibi olduğunu iddia eden bir şirketti. -Daha doğrusu şirket adına, belgeseli yapan kişinin oğluydu.- Bana, belgeseli televizyona satmak istediklerini ama youtube’da ekli olduğu için satamadıklarını ve bu yüzden belgeseli silmemi söyledi. Ben de gerek kurmuş olduğum Üçüncü Adam’dan, gerekse buradan hiçbir maddi beklenti içinde olmadığımı belirterek, belgeseli sildim. Peki ne oldu? Hiç. Belgesel unutuldu. Şu an herhangi bir yerel kanalın gece kuşağında aheste aheste oynamakta. Amacından şaşmış durumda, varlığını sürdürmekte.

Bunları niye anlattım; çünkü bu eklemiş olduğum ses kaydını da silmemi isteyebilirler. Bu risk en aza insin diye, zamanında televizyondan kaydedilmiş bir kopyasını, ses kaydı haline getirip sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü ben paylaşıma inanıyorum. Paylaşımın gücüne inanıyorum. Birilerinin bu kaydı dinleyip Metin Erksan’ı tanıyacağını, en azından tanımaya yelteneceğini düşünüyorum. TRT‘nin hazırlamış olduğu belgeseller de orijinal hali ile DVD rafımda durmakta. Umarım siz de alır, görüntülü bir şekilde Lütfi Ö. Akad, Metin Erksan, Halit Refiğ, Atıf Yılmaz, Memduh Ün ve Osman F. Seden‘i izler, tanırsınız.

Selamlar.
Keyifli dinlemeler.
Erhan Tuncer

Sinemamızın Usta Yönetmenlerinden Metin Erksan Hayatını Kaybetti.

Türk sinemasının önemli yapıtlarına imza atan ünlü yönetmen Metin Erksan, 83 yaşında vefat etti.

“Lütfi Kırdar kongre merkezinde 7 Ağustos Salı, saat 10.30’daki törenin ardından Teşvikiye camisine getirilecek olan cenaze, daha sonra vasiyeti üzerine Boğaziçi Üniversitesindeki Nafi Baba Türbesinin yanındaki aile mezarlığına defnedilecek.

Lütfi Kırdardaki tören esnasında Kurtuluş Kayalı,Safa Önal ve Süleyman Saim Tekcan birer konuşmada yapacaklar.Rahmetli Metin Erksanın defnedileceği yerin daha önceleri birçok sinemacının film seti için kullanıldığı yer olduğu da dile getirildi.

83 Yaşında hayatını kaybeden Metin Erksan Mevlevi bir aileden gelmektedir. Boğaziçi Üniversitesindeki Nafi Baba Türbesi ve aile mezarlığının yanında gömülebilmesi için Bakanlar Kurulu kararı gerekmektedir. Bu kararın çıkması için Avrupa’dan sorumlu Devlet Bakanı Eğemen Bağış büyük gayret gösterdiği belirtiliyor…”

Erksan, rahatsızlığı dolayısıyla tedavi gördüğü Bahçelievler MedicalPark  Hastanesi’nde bu akşam hayatını kaybetti.

Metin Erksan, 1929 yılında Çanakkale’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini  İstanbul’da tamamlayan, Pertevniyal Lisesi mezunu Erksan’ın, 1947’den başlayarak  çeşitli gazete ve dergilerde sinema yazıları yayınlanmaya başladı.

Üniversite yıllarında sinemayla ilgilenen Erksan, 1950’de Atlas Film için  Yusuf Ziya Ortaç’ın ”Binnaz” adlı filmini senaryolaştırarak sinemaya adımını  attı.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden 1952’de  mezun olan Erksan, aynı yıl Dünya gazetesinde film eleştirileri yazdı.

Yine 1952’de Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun senaryosundan çektiği ”Aşık  Veysel’in Hayatı-Karanlık Dünya”, ilk filmi oldu.

Erksan, 1957’de ”Dünya Havacıları Türkiye’de” ve ”Büyük Menderes  Vadisi” isimli iki belgesel film yönetti.

İlk filmi ”Karanlık Dünya” ile halk ozanı Aşık Veysel’in yaşamını,  filmin çekimlerini sanatçının köyünde gerçekleştirerek yarı-belgesel bir  yaklaşımla perdeye getirdi.

1957’de çektiği ikinci filmi ”Dokuz Dağın Efesi” ile büyük ilgi  toplayan Erksan, daha sonra ”Gecelerin Ötesi”, ”Yılanların Öcü” ve ”Acı  Hayat” gibi filmlerle toplumsal gerçekçilik türünde ürünler verdi.

Sinemacılar Kuşağı’nın üç önemli temsilcisinden biri olarak adını duyuran  Erksan, ”Susuz Yaz”, ”Suçlular Aramızda”, ”Sevmek Zamanı” ve ”Kuyu” gibi  filmlerle kendine özgü üslubunu geliştirdi.
”Susuz Yaz” adlı filmi, 1964’te Uluslararası Berlin Film Festivali’nde  büyük ödül olan ”Altın Ayı”yı kazanarak, Türk sinemasının yurt dışında  tanınmasına öncü oldu.

Erksan, 1974’te Türkiye’de ilk defa İDGSA Film Arşivi tarafından  başlatılan eğitim çalışmalarına katıldı, sinema kurslarında öğretmen olarak görev  aldı.

Metin Erksan, 1974’te Sait Faik Abasıyanık’ın ”Müthiş Bir Tren”, Kenan  Hulusi’nin ”Sazlık”, Samet Ağaoğlu’nun ”Bir İntihar”, Sabahattin Ali’nin  ”Hanende Melek” ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ”Geçmiş Zaman Elbiseleri” adlı  öykülerini, TRT kurumu adına ”Beş Türk Hikayesi” ismiyle yönetti.

İDGSA Sinema-TV Enstitüsü’nde 1975’ten itibaren öğretim görevlisi olarak  çalışmaya başlayan Erksan, 1981’de TRT adına sinema alanındaki son çalışması olan  ”Preveze’den Önce” adlı diziyi gerçekleştirdi.

Çeşitli dergi ve gazetelerde yazılar yazan Erksan’ın çalışmaları  özellikle yurt dışında büyük ilgi gördü. Birçok festivalde çeşitli ödüller  kazanan Erksan adına toplu gösteriler, film haftaları düzenlendi.

Erksan’a, 1997’de Mimar Sinan Üniversitesi Senatosu kararı ile ”Onursal  Profesörlük” unvanı verildi.

Yönettiği filmler

Aşık Veysel’in Hayatı/Karanlık Dünya (1952), Dokuz Dağın Efesi (1953),  Beyaz Cehennem (1954), Yol Palas Cinayeti (1955), Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı  Metrukesi (1956), Gelinin Muradı (1957), Hicran Yarası (1958), Gecelerin Ötesi  (1960), Şoför Nebahat (1960), Mahalle Arkadaşları (1961), Oy Farfara Farfara  (1961), Acı Hayat (1962), Çifte Kumrular (1962), Sahte Nikah (1962), Yılanların  Öcü (1962), Susuz Yaz (1963), İstanbul Kaldırımları (1964), Suçlular Aramızda  (1964), Sevmek Zamanı (1966), Ölmeyen Aşk (1966), Ayrılsak da Beraberiz (1967),  Kuyu (1968), Ateşli Çingene (1969), Reyhan (1969), Yılın Kadını Değil (1969),  Eyvah (1970), Sevenler Ölmez (1970), Feride (1971), Hicran (1971), Makber (1971),  Keloğlan ve Can Kız (1972), Süreyya (1972), Dağdan İnme (1973), Şeytan (1974),  Kadın Hamlet / İntikam Meleği (1976), Sensiz Yaşayamam (1979), Ödeşme.

Katıldığı festivaller ve ödülleri

Dokuz Dağın Efesi: 1. Türk Filmleri Festivali, Jüri Özel Ödülü 1959.

Gecelerin Ötesi: 2. Türk Filmleri Festivali, En Başarılı Senaryo Ödülü  1959.

Sinema Dergisi, En Başarılı Yönetmen Ödülü 1959, Sinema Dergisi, En İyi  Film Ödülü 1959.

Türk Filmleri Yarışması, Metin Erksan, En İyi Senaryo Ödülü. 1961.

Türk Filmleri Yarışması, Kadir Savun, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü.  1961.

Yılanların Öcü: Sinema Yazarları, 1961/1962 döneminin En Başarılı  Yönetmen Ödülü 1962.

Tunus Kartaca Film Festivali’nde Şeref Madalyası Ödülü 1966.

Susuz Yaz: Berlin Film Festivali Altın Ayı (Uluslararası Arenada İlk Ödül  Alan Türk Filmi) 1964.

Acı Hayat: Sinema Yazarlarınca Yılın Filmi Ödülü 1964.

Suçlular Aramızda: 2. İzmir Film Şenliğinde En İyi Yönetmen Ödülü 1965.

Milano Film Festivali’nde En İyi Sosyal İçerikli Film Ödülü 1965.

Kuyu: 1. Adana Film Şenliğinde En Başarılı Film Ödülü 1969.

1. Adana Film Şenliğinde En Başarılı Yönetmen Ödülü 1969.

3. Ankara Film Festivalinde Emek Ödülü 1990.

*milliyet.com.tr