Category Archives: RÖPORTAJ KÖŞESİ

.::Yeliz Ergün, Babası Atilla Ergün’ü Anlatıyor: “Babam Atatürk’ü Oynamayı Çok İsterdi!”::.

Merhabalar sevgili dostlar,

Bu yılın başlarında değerli sanatçımız Atilla Ergün’ün kızı Yeliz Ergün ile babası üzerine kısa ama oldukça doyurucu bir söyleşi gerçekleştirmiştim. Festivaller, işler derken ancak vakit bulabildim ve düzenledim. Şimdi sizlerle.

Keyifli okumalar dilerim.

Yeliz Hanım’a da içtenliği ve vakit ayırdığı için çok teşekkür ederim.

__________________________________________________

Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Babanız Atilla Ergün ile ilişkiniz nasıldı?

Babamla ilişkilerim çok iyiydi. Çok sevgi dolu bir babaydı. Bir de ruhumuz çok uyuyordu. Yani aynı evlada geçmiş durumdaydı. O yüzden iyi bir ilişki yürüttük, tabii daha muhafazakar bir babaydı. Diğer arkadaşlarımın babalarına göre. Herhalde o çalışma ortamlarından gördüklerinden kaynaklanıyordu.

Babanızın sinema kariyeri öncesinde herhangi bir mesleği var mıydı ve sinema kariyeri nasıl başladı?

Babamın daha önce bir mesleği yoktu, zaten Ankara Devlet Tiyatrosu‘ndan mezun, tiyatro oyuncusuydu. Daha sonra bir teklifle sinemaya başlayarak orada devam etti. İlk filmi Sevim Tuna‘yla “Kocamdan Ayıramazsın” filmiydi, hatta Sevim Hanım anlatırdı; Filmi bitirmiş ve kocasından ayrılmış. Adıyla pek bağdaşmayan bir süreç olmuş.

Sinemada ne tür zorluklarla karşılaştı? Bu zorlukları sizlerle paylaştı mı?

Sinemada şöyle zorluklarla karşılaşılırdı; İlk zamanlar her şey iyiydi yetmişli yıllarda ama daha sonra bütün sanatçıların o seks filmi furyası denen dönemlerde başka işler yapmaya mecbur kaldılar. Sinema piyasası durdu. O süreçte bizim farklı gelirlerimiz devam etti ve başka bir sektöre geçmedi babam. O dönemi atlattık. Daha sonra zaten dizilerle birlikte renklendi. İşler açıldı. Sinemada karşılaşılan zorluklar tabii ki şu anda setlerde de aynı sorunlar var. Uzun çalışma saatleri O zaman tabi, çekler var, bonolar var, ödenmeyen paralar, şimdi de herkesin yaşadığı… Tabi dönem şartlarında tüm filmi bir anda bitirmek gerekiyor, geri dön çek filmi durumu olmadığı için. Daha hızlı hareket etmek zorunda kalıyorlardı ve yanlış yapmamak zorunda kalıyorlardı bildiğim kadarıyla.

Çalışma disiplini açısından babanızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Oynadığı filmler üzerine detaylı çalışıyor muydu yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyordu?

Zaten o, Ankara Devlet Konservatuarı’nın verdiği büyük oyunculuk eğitiminden sonra hazırlanma süreci daha kısa oluyordu. Öncesinde, tabii ki çalışıp role girmeye çalışıp daha sonra eve geldiğinde evde bitiyordu set. Yani hazırlık vardı ama setten eve gelip bana bir şey anlattığını hiç tutturamam. Sanıyorum ki set hayatını pek sevmiyordu. Pek de sevilecek bir yanı yoktu. Biliyorsunuz kıskançlıklar… Statü farklılıkları uygulanan tüm davranışlar falan… Bazı sanatçılarda çok farklı oluyor da çok ünlü olmasına rağmen çok efendi bulduğu sanatçılar da vardı mesela. Bunun başında İbrahim Tatlıses geliyordu. Sinemadan olmamasına rağmen… Babam zaten çok özel şarkı sözleri yazardı ama kimse vermezdi. Çok güzel şiir yazardı, çok iyi bir ozandı. İlk kez bir eserine kıyıp İbrahim Tatlıses’e verdi ve hit oldu. Bülent Ersoy, Semiha Yankı, Azer Bülbül ve Adnan Şenses okudu. Ama İbrahim Tatlıses’te en çok duyuldu. “Hesabım Var” şarkısı. Bir de Coşkun Sabah‘a “Adını Yoldaki Taşlara Yazdım”ı vermişti. Coşkun Bey’i de çok severdi.

*Şarkıları yazının sonunda dinleyebilirsiniz.

Yüzlerce filmde oynamış olan babanızın “keşke oynasaydım” ya da “keşke oynamasaydım” dediği filmler var mıydı?

Babamın oynamak istemediği bir filmi olduğunu düşünmüyorum ama Atatürk‘ün hayatında, Atatürk’ü oynamayı çok isterdi. Çok iyi bir Atatürkçü’ydü çünkü…

Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Valla yani ben böyle düşünmüyorum. Bütün sinema emekçileri daha önce düzgün yaşıyorlarsa, o düzgün hayatları devam ediyor. Ama işin içine tembellik, işin içinde alkol, işin içine şahsi çekememezlikler girdiği zaman kaçınılmaz son geliyor ve bunu meslek olarak yapmak için hakkaten insan ilişkilerinizin çok iyi olması ve en azından çok ciddi bir yeteneğinizin olması gerekiyor.

Babanızla diğer oyuncuların ilişkileri nasıldı?

Babamın en iyi arkadaşı Tanju Korel‘di. Bergüzar Korel ve Zeynep Korel‘in babası biliyorsunuz. Onun ardından ailecek görüşürdük; Erol Taş. Yine Yıldırım Gencer‘i çok severdi, Eşref KolçakHayati HamzaoğluKadir Savun…  Evet, en kıymetlileri aklıma gelenler bu isimler  ama hani Tanju Korel “ahretlik” denir ya, ahretlikti babam için. Zeten yakın bir arayla vefat ettiler.

Babanız Atilla Ergün olarak, sinemada hayal ettiği yerde miydi?

Sinemada hayal ettiği yerde miydi; Sinema zaten hayal ettiği yerde değildi ki… Kendi adına herkes elinden geleni yapmış ve ortaya hala keyifle izlenen filmler çıkmış, Kemal Sunal filmleri, Cüneyt Arkın filmleri babamın yoğun olduğu filmler. Yönetmen Natuk Baytan’la arası çok iyiydi. Eşi de benim ikinci annem gibiydi.

Sinemada şöyle: Dizilerin çok daha arttığı zamanlarda yani. Bir on yıl daha, yani 65 70 yaşına kadar bir ömrü olsaydı, 10 yıl daha, o dizi furyasında yer almasını isterdim. O da çok isterdi eminim. İlk başta “Tetikçi Kemal” olmak üzere Mahsun Kırmızıgül‘ün tüm dizilerinde rol aldı. Öyle de gidiyordu. Son, vefat ettiğinde de Kerem Alışık‘la dizi çekimindeydi.

Son olarak babanız ile ilgili unutamadığınız birkaç anınızı bizlerle paylaşır mısınız?

Babamla ilgili unutamadığım bir anı; Onun Zeybek oynayışını hiç bir zaman unutamam… En etkili görüntü, babamdan, bu kalan aklımda…

Teşekkürler.

*İlk fotoğraf Yeliz Ergün arşivine aittir.

Atilla Ergün’ün yazdığı ve bestelenen şarkılar aşağıdan dinleyebilirsiz;

 

 

Reklamlar

.::Selahattin Fırat’la Gerçekleştirdiğimiz Canlı Yayın Röportajı Sizlerle!::.

Değerli karakter oyuncumuz Selahattin Fırat ile aylar öncesinde Üçüncü Adam‘ın İnstagram Hesabından yaptığımız yayın sizlerle!

.::Yavuz Karakaş’la Gerçekleştirdiğimiz Canlı Yayın Röportajı Sizlerle!::.

Değerli karakter oyuncumuz Yavuz Karakaş‘la, Üçüncü Adam‘ın İnstagram Hesabında keyifli bir Yeşilçam sohbeti gerçekleştirmiştik. Yoğun isteğiniz üzere sohbet videosu sizlerle!

Beğenip paylaşmanız dileğiyle. 🙂

.::Üçüncü Adam Arşivinden Bir Yavuz Karakaş Belgeseli::.

Sevgili Üçüncü Adam okurları merhabalar,

Herkese güzel haftasonları dilerim. 2012 yılında çektiğim bu belgeseli yıllardır arşivimde bekletiyordum. O dönemde, bir internet televizyonu için çekmiş olduğum bu belgesel ilk kez burada yayınlanıyor. Daha sonra TRT Belgesel için tekrar, daha detaylı şekilde çektiğim belgeselin bir ön taslağı niteliğinde sayılabilir bu belgesel.

Birbirinden güzel onlarca fotoğraf ve bilgi eşliğinde, 30 dakika boyunca keyifli seyirler dilerim herkese. 🙂

Erhan Tuncer

 

.::Değerli Sanatçımız Yılmaz Şerif Anlatıyor: ‘En büyük sıkıntımız bonoları kırdırıp geçinebilmekti. Maddi imkânı olan prodüktörler haricinde, Türkiye’de filmler bölge işletmecilerinin senetleri sayesinde çekilmiştir.’::.

Değerli sanatçımız Yılmaz Şerif‘le geçen ay çok kıymetli bilgiler barındıran bir röportaj gerçekleştirmiştim. Filmimin festival süreçlerinden dolayı ancak vakit bulup düzenleyebildim.

Röportajın gerçekleşmesine vesile olan değerli sanatçımızın oğlu İsmail Şerif‘e, ardından yılların birikimini bu kadar içten cümlelerle bizlere aktardığı için, Yılmaz Şerif ağabeye çok teşekkür ederim.

Keyifli okumalar…

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Sanata ilginiz hangi yaşlarda başladı?

1946 yılında Adana’da doğmuşum. Kendimi tanımaya başladığım yıllarım amcalarımın yazlık halk sinemasında mahalleli arkadaşlarımla gündüzleri saklambaç-topaç çevirme ve kovboyculuk oynayarak geçti. Yazlık sinema salonundaki tahta sandalyelere pek zarar vermeden oynardık. Akşamları ailece hangi film oynuyorsa onu izler, perdede görünen insanları perde arkasında zannederek onları arardım. Zaman içerisinde arkada kimsenin olmadığını ve yansımayla perdede oynadığını anladım. Oyuncu olacağım düşüncesi ilk kez yazlık sinemada başladı. Ev sinemaya yakın olduğu için her gece gider ve aynı filmi defalarca büyük bir keyifle izlerdim. 9-10 yaşlarında başlayan sinema aşkı beni oyunculuğa yönlendirdi.

2) Sinema kariyeriniz nasıl başladı? Hatırlıyorsanız, ilk set gününüzü anlatır mısınız?

1966-1968 döneminde Jandarma olarak vatani vazifemi yapmak üzere Diyarbakır’a gittim. Görevim şoförlüktü ve kademedeki arkadaşlara yardımcı olmak için her fırsatta onların yerine göreve ben giderdim. Niyetim şoförlüğümü geliştirmekti. Bir müddet sonra Lice Karakoluna görevli olarak gittim. Orada 7 adet atımız vardı. Arabanın gidemediği olay yerine atlarla gidildiği için ben hep karakolda kalırdım. Bir gün komutanım karakola geldi ve benim uzaktan dalgın dalgın yürüdüğümü görünce yanına çağırdı. Nedenini sorunca “Komutanım ben terhis olunca oyuncu olmak istiyorum, izin verirseniz ata binmeyi öğrenmek ve ben de sizlerle birlikte göreve gelmek istiyorum.” dedim. Amacım araba-at-silah  kullanmayı tam olarak öğrenmekti ve bunu anlatınca izin çıktı. 1968 yılında askerlik görevinden terhis oldum. Hedefim sinemanın kalbi olan İstanbul’a Yeşilçam’a gitmekti. 1968 yılının Eylül ayında İstanbul’a geldim. Yeşilçam sokaklarında dolaşmaya başladım. Zaman içerisinde Yılmaz Atadeniz’le tanıştım ve ilk kez Yılmaz Atadeniz’in yönettiği ‘Çakırcalı Mehmet Efe’ filminde oynadım. Filmde Kartal Tibet, Hülya Darcan, Yılmaz Köksal, Atilla Ergün, Reha Yurdakul, Süleyman Turan, Mehmet Ali Akpınar ve ben Yılmaz Bora...

*Fotoğrafı büyütmek için üzerine tıklayınız.

Bir sohbet anında Yılmaz Köksal ağabeyle konuşurken adımı soyadımı söyledim; zira gerçek adım Selami Yılmaz Göksal. Sinemada Bora soyadını kendime yakıştırmıştım. Yılmaz ağabeyde şakayla karışık ‘Ben Yılmaz Köksal, sen Yılmaz Göksal… En iyisini yapıp değiştirmişsin…’ dedi. Setin ilk sahnesinde Kartal Tibet’in arkadaşlarından birini oynuyorum. Kostüm Efe kıyafeti bu arada heyecandan dizlerim titriyor. Allah’tan film boyunca tek lafım var o da: “Efem burada da geçit yok.’’ Birbirinden usta oyuncularla oynamak onlardan bir şeyler öğrenmek için tüm boş vakitlerimi kamera arkasında onları izleyerek geçirirdim. Bu arada o repliği söylerken dizlerimin bağı çözüldü o anı ömrüm boyunca unutamam

7 filmde Yılmaz Bora olarak oynadım; Ringo Vadiler Aslanı, Zorro, Zorro Kamçılı Süvari, Ebu Müslim Horosani, Malkoçoğlu Akıncılar Geliyor, Osmanlı Kartalı… Rollerim dikkat çektiği için Amber (Kanlı Beşik) filminden sonra Yılmaz Şerif olarak başrollere kadar geldim. O sıralar moda olan cep fotoromanlarında da oynadım.

3) Ardı ardına oynadığınız filmlerde ne tür zorluklarla karşılaştınız?

Öncelikle sıkıntımız bonoları kırdırıp geçinebilmek ve kostüm almaktı. Dönem filmleri hariç diğer filmlerde tüm oyuncular role göre giyinirlerdi. Bir minibüs üstünde valizlerimiz hepimiz aynı arabada mekâna hareket ederken tek düşüncemiz kıyafetlerimizi kırıştırmamak ve bir an önce mekâna varmaktı. İnanıyorum ki tüm Yeşilçam emekçileri benim gibi düşünüyordur. Aklımıza ilk gelen şey mekâna yakın bir kahvehane olsun da sıcak çayımızı içelim. Çok zor şartlarda çekimler gerçekleştiriyorduk. Her şeyden önce 35’lik siyah-beyaz veya renkli filmler dışarıdan geliyordu ve pahalıydı. Özellikle film yakmamaya dikkat eder, elimizden geldiğince provaları çok yapardık. Kavga sahneleri dâhil tek çekimde işi bitirirdik. Sufle ile oynardık ve sonradan seslendirme yapılırdı. Dolayısıyla zorluklar para, kostüm ve film yakmadan oynamaktı. En büyük keyfim dublajdan sonra filmimi stüdyoda izlemek olurdu. Afişler ve lobiler basılır Türkiye genelindeki işletmelere gönderilirdi. Bazı filmlerimde galalara gider orada sahneye çıkıp halkın soracağı soruları cevaplardım ve bu en büyük mutluluğum olurdu. Sinema oyuncusunun özü sevdası aşkı seyirciden aldığı alkıştır.

4) Çalışma disiplini açısından kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydunuz yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyor?

Yaptığımız işin milyonlarca seyirciyle buluşacağı ve o dönem Türkiye genelinde yazlık ve kışlık sinemaların 3.000 adet olduğunu düşünürsek özellikle sinemaların en az 1.000 veya 1.500 kişilik kapasitelerde olması bana göre her filmin kalabalık kitlelere hitap etmesi işimize disiplinli çalışmamız gereğini verirdi. Başarı, işi sevmek ve disiplinli çalışmayla kazanılır. Oynadığım her filmde bana verilen karakteri canlandırabilmem için senaryoyu defalarca okur, kafamda sahneleri canlandırır ve sete öyle giderim. Senaryodaki karakterlere uygun oyuncular seçilir, dolayısıyla kimse o karakterin dışına çıkamazdı. Her senaryoda farklı karakterleri oynamak mecburiyetinde olduğumuz için insanları etüt eder ve o karaktere göre beyazperdede canlandırırdım. Her filmde kendimi farklı bir karakter olarak görür ve mutlu olurdum.

*Fotoğrafı büyütmek için üzerine tıklayınız.

5) İzleyicilerimiz sizi ağırlıklı olarak hareketi bol filmlerden tanıyor. Oynadığınız önemli filmlerle ilgili anılarınızı ve sizin için ne ifade ettiklerini anlatır mısınız?

O dönemlerde bana verilen roller dram-avantür ve macera filmleri idi. Birkaç film hariç; Örneğin ‘Oku / Beşikten Mezara Kadar’ adlı bir köy öğretmenini oynadığım film, beni ilk okul yıllarıma götürdü. Çekimlere başlamadan önce tanıdığım öğretmen arkadaşlarımdan gerekli bilgileri alıp sete öyle gidiyordum.

‘Son Duanı Et’ isimli filmde bol kavga ve entrika vardı. Osman Fahir Seden yönetiminde Figen Han ve Eşref Kolçak’la beraber oynamıştım. Polislere yakalanmamak için bir evin balkonundan atlamam gerekiyordu. Kamera hazırdı ve bana komut verildi. Koştum balkonun kenarından kendimi yere bıraktım ama havada pantolonumun arası sökülmüş farkında değildim. Role kendimi epey kaptırmıştım… Osman Ağabey ‘stop’ demeye kalmadan ayaklarım yere değdi. ‘Hayırdır hocam?’ dedim, ‘Stop dediniz?’. Osman F. Seden gülerek ‘Yılmazcığım aynı pantolondan yedeğin var mı?’ deyince şaşırdım. ‘Yok hocam…’ dedim. ‘Mola…’ dedi, ‘Hemen Yılmaz’ı en yakın terziye götürün, pantolonu diksinler…’ Tabi en kısa zamanda sete kaldığımız yerden başladık.

Bir gün sete Tanrıdağ Film’den bir arkadaş geldi. Yönetmenle konuştuktan sonra yönetmen bana “Yılmaz arkadaş bir film teklifi için gelmiş sana, mola veriyorum git görüş” dedi. Tanrıdağ Film bol yılanlı ‘Şahmeran’ filmini çekecekmiş. Yılanların şahını oynayan kadın yılanlarıyla şov yapan birisiymiş. Benimle çalışmak istediklerini, eğer teklifi kabul ediyorsam akşam büroya gidip yılanlı kadınla tanışmamı ve uygun görürsem kontrat imzalamamı söyledi ve gitti. Tanrıdağ Film’e gittiğimde Melahat Gürses ve yönetmen Rahmi Kafadar karşıladı beni. Konuyu kısaca anlattılar. Birazdan yılanlı kadının gelip benimle tanışacağını söylediler. Bir müddet sonra isminin Semra Özgen olduğunu öğrendiğim hanımefendi geldi. İşin ilginç yanı görüşmeye beline yılanı dolayıp gelmesiydi. Kısa bir tanışmadan sonra anladığım bu rolü benden başka kimsenin kabul etmediğiydi. Melahat Hanım ikimizin uyumlu olduğunu söyledi. Yılanların sahibesi şöyle bir bana baktı ve dedi ki “Bu gördüğün en küçük Boa yılanı, daha büyükleri de var. Sen korkmayacak mısın benimle ve yılanlarla oynamaktan?’ Güldüm. ‘Siz korkmadığınıza göre benim korkmama bir neden yok.’ dedim. ‘Ben yıllardır yılanlarla şov yapıyorum ve şerbetliyim yılanlara karşı…’ dedi. Bir anda aklıma geldi, ‘Ben de aşureliyim…’ dedim. Gülüştük. Neticede 45 gün içerisinde ‘Şahmeran’ filmini bitirdim. Yeşilçam yıllarındaki anılarım ve farklı çalışmalarım kurutulmuş bir buket çiçek gibi anılarımda yer alır. Yaşanması gerekeni yaşadık… Ne mutlu ki o günleri görebildim ve bugünlere gelebildim. Geçmiş, geleceğin kılavuzudur.

6) Usta bir oyuncu olarak, “keşke oynamasaydım” dediğiniz ve “keşke o filmde ben de oynasaydım” dediğiniz filmler var mı?

Yeşilçam’da ‘keşke’lerim o kadar çok ki… Önceliklerim arasında maddi imkânsızlıklar yüzünden oynadığım 3 filmim ilk sırada yer alır.

Bunun yanı sıra aynı filmde rol almak istediğim oyuncu arkadaşlarım da var. Ama ne yazık ki kısmet olmadı. Bazen kendime sorarım acaba; ‘Keşke’siz bir hayat var mıdır?’ diye. Şimdi 1974 yılına dönmek istiyorum. Unutamadığım en önemli keşkem; İtalyan yönetmen ve yardımcıları Türkiye’ye, ‘Tom Braks-Üç Otuz Para’ filmini çekmek için bulunduğumuz platoya gelmişler. Dikkatimi çekti kendi aralarında bize bakarak bir şeyler konuşuyorlardı. Mola verdiğimiz için dinleniyorduk. Aralarından bir kişi yönetmenimizin yanına gelerek aralarında bana bakarak bir şeyler konuştular. Sonra yönetmenim bana seslendi “Yılmaz oğlum arkadaşlar İtalya’dan gelmişler, dikkatlerini çekmişsin seninle konuşmak istiyorlar yanlarına bir gidiver” dedi. Yanlarına gittiğimde yönetmen dedikleri arkadaş bir müddet bana baktı ve sonra İtalyanca yanındakine bir şeyler söyledi. Beni tanıştıran arkadaş “Yönetmenimiz fiziğini ve gözlerini çok beğendi, eğer imkânın var ise seni İtalya’ya davet ediyor. Bir müddet kurs aldırdıktan sonra seni kovboy filmlerinde oynatmak istiyor…’ dedi. Hayatım boyunca alacağım en güzel teklifti ama ne yazık ki mutluluğum kısa sürdü. Zira o dönemlerde elimize nakit para çok az geçiyordu. Maddi imkânsızlıklardan dolayı gidemedim. İşte benim hayatımdaki en büyük ‘keşke’lerimden biri… İşin tuhafı, çekmiş olduğumuz bu kovboy filmi ne yazık ki yarım kaldı. Hatıra olarak o filmin çekimlerden birkaç fotoğrafımdan başka hiçbir şey kalmadı.

7) Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Yeşilçam’da hiçbir film o güzel, iyi niyetli, mert Üçüncü Adamlar olmasaydı çekilemezdi. Ama ne yazık ki o güzel insanlar hak ettikleri değeri göremediler. Hayatlarının  en güzel yıllarını Yeşilçam’a veren arkadaşların çoğuyla ayrı filmlerde bir araya geldiğim için oynadıkları filmlerde yaptıkları fedakârlıkları inkar edemem. En iyi yumruk atan veya alan, en iyi düşen, en iyi dövüşen ve verilen rolleri hakkıyla oynayan o güzel insanlar ne yazık ki yaşlılıklarında mutlu değillerdi. Düşünebiliyor musunuz, sen ömrünü Yeşilçam’a ada ve karşılığında vefasızlık gör. Onlar ki oynadıkları her filmde ellerinden gelenin fazlasını vererek kan ter içinde rol yaparak ve bu zorluğa rağmen bana mısın demeden mutlu mesut evlerinin yollarını tutmuşlardır. Ne yazık ki günümüzde o güzel insanların kapılarını çalan hal hatır soran sizden başka kimsenin kalmamış olması aslında üzüntü verici. Onların bekledikleri sadece bu… Aramızdan ayrılan Üçüncü Adamlar da böyle vefasızlıktan, ilgisizlikten, bakımsızlıktan Yeşilçam’a ve hayata veda etmişlerdir…

8) Türk Sineması’nın dününü ve bu gününü değerlendirir misiniz? Sizce sinemamız neredeydi, şimdi nerede?

Dünü Yeşilçam’dır… O yıllarda çekilen renkli ve siyah beyaz filmler ne yazık ki para ve teknoloji bakımından imkânlar kısıtlı olmasına rağmen kaliteli oyuncular ve Üçüncü Adamlar sayesinde Türkiye genelinde halkımız tarafından alkışlarla izlenmiştir. Maddi imkânı olan prodüktörler haricinde, Türkiye’de bölge film işletmecilerinin senetleri sayesinde filmler çekilmiştir. Hatta aldığımız senetleri kırdırır geçimimizi  sağlardık. Senetler eksik kırılırdı ama Yeşilçam’ın dününde sinema aşkı ve disiplini ön plandaydı. Hiçbir oyuncu aldığı ücretin az veya çok olmasını önemsemezdi, oynadığı filmlerin iş yapması alkış alması onların en büyük mutlulukları olurdu. İşte bu inançla Üçüncü Adamlar her zaman Yeşilçam’da iş bulabildiler. Dün olmasaydı bugün olmazdı. Bugüne geldiğimizde dizi-film sektörü gelişmiş durumda. Televizyon kanallarına diziler çekiyorlar ve oynayan her oyuncu nakit parasını alabiliyor. Set imkânları olabildiğince rahat… Kostüm sıkıntısı, yemek sıkıntısı yok. Bu nedenle güzel imkânlar sonucu ortaya güzel diziler ve filmler çıkıyor. Ne mutlu ki bugünleri gördük ve bu sektörün içerisindeyim. Önemli olan dünü unutmamaktır.

9) Yılmaz Şerif olarak, hayal ettiğiniz yerde misiniz?

Hayalim Yeşilçam’da olmaktı; Oldum. Belirli bir yere geldim. Şükürler olsun ki bugün dizilerde ve filmlerde kendime yakışan rolleri  canlandırıyor ve ben de büyük tutkuyla bağlandığım oyunculuğa devam ediyorum. Tümay Özokur ajansım sayesinde yavaş yavaş tekrar tanınıp işime dört elle sarılıyorum. Allah’ın verdiği ömür boyunca, çalışabildiğim kadar setlerde olmak istiyorum. Umarım bu en son hayalim gerçek olur. Biliyor musunuz, sinema hayalin ta kendisidir! İşte bu düşünce içerisinde var olabilmek için çalışıyorum ve bundan çok keyif alıyorum. İyi ki Yeşilçam’dan sonra böyle güzellikler görebildim ve bu güzelliklerin içerisindeyim.

10) Sitemiz aracılığı ile bu mesleği yapmak isteyen okuyucularımıza söylemek istedikleriniz var mı?

Mesleğimiz bir sevda işidir. Çok sevmek lazım… Bu konuda beni etkileyen atasözüyle devam etmek istiyorum; Sabır en büyük ilaçtır, başlangıcı acı sonu tatlıdır.

Oyunculuk sabır işidir. Öncelikle sabırlı olmasını öğrenmek gerekir. Yaşı ne olursa olsun yetenekli ve güzel insanlara sektör her zaman kapılarını açar. Yeter ki içinizdeki kabiliyeti dışarı yansıtmasını bilin. Günümüzde ders veren eğitim kurumları ve özel yerler var. Kamera önü oyunculuk, senaryo okuma teknikleri, dövüş sanatları gibi oyunculuk için gerekli olan dersler verilmektedir. Eğitimli olarak mesleğe adım atarlarsa ve yetenekleri varsa neden olmasın? Cümlenin başında vurguladığım sabır, burada meyvesini verir. Tüm oyuncu olmak isteyenlere başarılar  diliyorum.

Değerli Erhan kardeşim, bu vesileyle geçmişten günümüze kadar Yeşilçam’a emek veren ve aramızdan ayrılan güzel insanlara Allah’tan rahmet, yaşayanlara da sağlık, mutluluk ve huzur dolu yaşamlar diliyorum.

Üçüncü Adam sayfanızı candan kutluyor, başta siz olmak üzere, emeği geçen her dosta saygı ve selamlarımı sunuyorum.

Sayfanız hep canlı kalsın

Hoşça kalın

_________________

Yılmaz Şerif

14.10.2016 / Mersin

 

.::Cesur Bir Adile Naşit Röportajı: “Sevda denince hep seks düşünülür nedense. O da çok önemli elbette. Ama benim için gerçek aşk…”

Adile Naşit ile ilgili ne bulsak bizi için altın değerinde…

İşte karşınızda, Adile Naşit’in en cesur röportajlarından biri. Arşivimizden sizler için hazırladık ve daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış 2 fotoğrafını da sizler için düzenledik.

Keyifli okumalar…

Günahlarıyla sevaplarıyla ADİLE NAŞİT

ÜLKÜ ERAKALIN’IN KALEMİNDEN VE ARŞİVİNDEN

“Gönlüm sevda dolu; sevgisiz yaşayamam ben”

Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun gerçek son temsilcilerinin ibret dolu anıları…

Yıl 1918… Birinci Cihan Harbi yeni bitmiş; İstanbul, İngilizler’in işgalinde… Babam, Musık-ı Humayün’u bitirmiş, peril peril bir genç… Şimdiki Tophane ile Karaköy arasındaki Amerikan Tiyatrosu’nda klarnet çalıyor; Kemani Haralambo, Cazbant Arap Recep gibi zamanın ünlü müzisyenlerinin yanında kantolara ve düetlere eşlik ediyor… Ama bu eşlik sadece müzikte kalmıyor, gönüllerde de bütünleşiyor… Amerikan Tiyatrosu’nun sahibi Ahmet Efendi’nin üvey kızı kantocu Vaso’nun kalbini çalıyor, Klarnetçi Abdurrahman… Aşkları kantolarla büyüyor ve iki genç bir gece oyundan sonra kaçıyorlar ve birbirlerinin oluyorlar…

Anne Sofia, İstanbul’u yöneten İngiliz askerlerine şikâyet ediyor babamı… Babam bulunuyor… İşkenceler vs. Sonunda kantocu kızı da; “Ben o Türk’ü seviyorum. Ya onunla evlenirim; ya da öldürürüm kendimi…” diyor. Evleniyorlar çaresiz… İşte yılların ardından 1934 senesinde beni dünyaya getiriyorlar… Bu satırların yazarı Ülkü Erakalın’ı…

Hemen hemen aynı yıllarda direkler arasının ünlü komiği Naşit ile Kantocu Amelya’nın da bir kızları dünyaya geliyor. Adını Adile koyuyorlar.

Şu an karşı karşıya sohbet ettiğimiz Adile Naşit’e:

“-Seninle işte o günlerden; yaşamadığımız o dünyadan akrabayız diyorum. Aynı yollardan, aynı aşklardan dünyaya gelmişiz.”

O kesik, tatlı kahkahalarıyla gülüyor:

“-Tevekkeli değil seni gördüğüm ilk an kanım ısınmıştı.” diyor.

Dostluğumuz 1967 yıllarında başlıyor Adile Naşit’le. Dile kolay tam yirmi sene. Bu dostluğumuz arasına sıkıştırdığımız, dört tane de film çalışmamız. Gerçekte, herkesin tebessümlerle karşıladığı dünyası, duygu ve his doludur Adile Naşit’in.

13 YAŞINDA ÇALIŞMAYA BAŞLIYOR

Anlatmaya başlıyor Adile Naşit:

“-Babam öldükten sonra huzur ve refah dolu günlerimiz hemen sona ermişti. Sanatçının kaderiydi bu. Ünlü şehir-i komik Naşit Efendi bir yığın borç bırakmıştı ardından. Aileme katkıda bulunmak için 13 yaşında çalışmak zorunda kalmıştım. Ama bir tiyatroda değil, Tozkoparan’dan aşağıya inen Kasımpaşa Yokuşu’ndaki bir bayrak atölyesinde. 1943 yılının Haziran ayı idi. Buradaki işim, Türk bayraklarını kalıplar içinde boyamaktı. Küçücük bir haftalık alıyordum. Sonra Necdet Mahfi Bey’le tanıştık. Şehir Tiyatrosu’nun çocuk bölümünde çalışmaya başladım. Muhsin Ertuğrul Bey iki ay sonra maaşa bağlattı beni. 17 lira aylık almaya başladım. Daha sonraları çeşitli aralarla önce Halide Pişkin, sonra da Muammer Karaca, Aziz Basmacı ve Vahi Öz’le çalışmalar yaptım. Bu ara rahmetli eşim Ziya Keskiner ile flört ederek evlendim ve 1951 yılında oğlum dünyaya geldi. Aynı yıllarda yine Karaca Tiyatrosu’na girip 1961 yılına kadar Muammer Bey’le çalıştım. 1962 yılında en uzun tiyatro çalışmam başladı. 1974 yılı sonuna kadar Gazanfer Özcan ve Gönül Ülkü dostlarımın tiyatrosuna, üçüncü kişi olarak devam ettim. 1974 yılından sonra da…

GEÇ GELEN ŞÖHRET

Bir an sustu Adoş… (Dostları ve yakınları ona genellikle Adoş derler) Kahvelerimizi yudumladık. Konuşmasına devam etti:

“-1974 yılında başlayan sinema hayatımla her şey değişti birdenbire. O yıllarda radyoda yayınlanan UĞURGİLLER’inden de çok büyük katkısı olmuştu ama; Emel Sayın ile çevirdiğimiz MAVİ BONCUK filmi ve ardından TELEVİZYON denen o sihirli kutu da, minik yavrularıma anlattığım masallar beni bir anda şöhret yaptı.”

“-Seni de şaşırtmışa benziyor, bu geç gelen şöhret?” dedim.

Acı acı gülümsedi…

ALDIĞIM İLK FİLM TEKLİFİ

“-Tiyatro yaptığım o gençlik yıllarımda, sinemaya çok büyük bir tutkum vardı, o zamanlarda da çok severdim sinemayı. Ama rahmetli Ziya Bey; “Hiç heveslenme, bu boyun posun ve tipinle senin sinema şansın yok” derdi her zaman.  O ara, Muammer Karaca’da “MASİF İSKEMLE” adlı bir oyun oynuyorduk. 25 yaşında idim. Ama bana verilen rol, GÜLRİZ SURURİ’nin annesi rolüydü ve 65 yaşında bir kadını canlandırıyordum. Bir akşam tiyatroya bu oyunu izleyen Anadolu Film sahibinden bir film teklifi geldi. Ziya Bey’in yanılmış olması beni son derece mutlu etmişti. Ertesi sabah heyecanla film yazıhanesine gittim. Hiç unutmam kapıyı Hüseyin Peyda açtı ve:

“-Kimi aradınız?” dedi.

“-Film için geldim, beni çağırtmışsınız.” dedim.

Şaşkındı adam.

“-Yanlışlık olacak dedi. Biz size değil, oyunda oynayan 65 yaşındaki kadını çağırdık.”

Bu defa şaşkınlık sırası bendeydi. Adam devam etti:

“- Kusura bakma kızım, seni buraya kadar yorduk.” dedi.

“-‘N’olur beni oynatın’ diye yalvarmaya başladım. Makyaj yapar istediğiniz gibi yaşlanırım” dedim ama Kabul ettiremedim kendimi. Güldüler ve kapıyı gösterdiler bana. Ağlayarak eve döndüm.

Bu buruk ama tatlı anı, o günlere götürmüştü Adoş’u.

“-‘Ama ne mutlu sana’ dedim. “Bu azmin ve iradenle kendindeki kompleksi değil, yıllardır sinemamızda devam eden star sistemini de yıktın.”

Mahcup güldü.

“- Öyleyse teşekkür ederim.” dedi.

TULUAT TİYATROSUNUN SON TEMSİLCİSİ

Bir an düşünüyorum. Geleneksek Türk Tiyatrosu’nun en ünlü komiği Naşit’in kızı Adile. Babasının özünden, babasının kanından bir sıcaklık, bir yakınlık, bir biçim var oyununda.

“-Halkın seni bu kadar sevmesinde, bu nedenlerin rolü var herhalde?” diyorum.

Gülüyor. Yine aynı sadelikle. Ben devam ediyorum konuşmama.

“-Bence Geleneksel Tiyatromuzun son temsilcisi ne MÜNİR ÖZKUL, ne MÜJDAT GEZEN. Geleneksel Tiyatromuzun son mirasçısı, son temsilcisi sensin.”

Yine utanıyor, yine sıkılıyor.

  “-Öyle görüyorsan teşekkür ederim.” diyor yine.

Soruyorum tekrar.

“-Öyle değil mi?”

“-Öyle galiba.”

“-O zaman Müjdat Gezen’in İsmail Dümbüllü adına koyduğu ödülden önce, baban adına sen bir ödül koyabilirdin tiyatroya.”

“- Babamdan kalan hiç bir şey yok ki elimizde. Öldüğünde borç içindeydi. Bütün gardrobu satıldı. Hatta; adına tiyatro ödülü konan rahmetli İsmail Dümbüllü’nün Münir Özkul’a kalan kavuğu da yanılmıyorsam, babama aittir.”

Ünlü bir komikten, ünlü kızına sanatından başka hiç bir servet, hiç bir miras kalmamıştı. Ne kadar acı bir gerçekti bu. Bu konuya değindik bu kez:

“-Eeee ne yapalım? Biz sanatçıların kaderi bu” dedi ve ardından ekledi:

“-Hepimiz birbirimize benziyoruz. Geçen hafta bu sayfalarda çıkan Zeki Müren’in anlattıkları da beni çok duygulandırdı. Aynen kendimi buldum o yazıda. Onun kalbinin iki damarı tıkalı, ben de KANSERİM.”

İlk kez; bildiğim ama konuşamadığım bir gerçeğe değinmişti Adoş. Sustum. Şaşırdım. Konuşmadım.

O gülerek devam etti, elimdeki not defterini işaret ederek:

“-Yaz yaz dedi. Dört yıldır ölümle boğuşuyor, dört yıldır ölümü yaşıyorum.”

“-Seni sevenler inanmazlar ki buna”

“-Ben de inanmıyorum ama gerçek. Beni sevenlerin, beni alkışlayanların gücü yaşatıyor beni. Bu cümleleri artık her sanatçı söylüyor, bu sözlerin değeri kalmadı ama, benim için gerçek bu. Sahneye çıktığım da “Kurban olsun Adile Teyzeniz” diyorum ve cümleme kıyamet kopuyor ya… İnan bana; bu sözü o kadar candan, o kadar ciğerden söylüyorum ki, eğer bu canım kurban olacaksa onlara olsun. Son nefesimi vereceksem, beni sevenler için vereyim.”

Şakaya vuruyorum konuşmamızı, anlamazlığa veriyorum.:

“- Hadi bırak Allah aşkına diyorum. Üç senedir ardı ardına beraber filmler yapıyoruz, üç senedir aynı şeyleri söylüyorsun. Dünyanın en tatlı yalancısısın sen.”

“- Foksi’nin ölüsünü öpeyim şu an bile hastayım. (Foksi hayatta en sevdiği varlık, köpeği) Şu an senden başka hiç kimse beni yataktan kaldıramaz, bu sohbeti yaptıramazdı. Seni ne kadar sevdiğimi bilirsin.”

Bu kez ben duygu yüklüyüm. Sorularımı başka yöne akıtıyorum.

“-Peki… Sevgi nedir sence?”

“-Şu an benim için tek sevgi ÇOCUKLAR. Televizyondan uzaklaştırdılar ama; çocukların dünyasından uzaklaştıramazlar beni.”

“-Televizyon yöneticilerinin senin yerine sunduğu arkadaşlar için ne diyorsun?”

“-Daima ilkler önemlidir. Sonra kim gelirse gelsin, ilkin yerini dolduramaz. Bu tiyatroda da hep böyledir, sinemada da..”

“-Peki aşkta?”

“-Yoooo, aşkta pek öyle değil. İlk aşklar daima unutulur. Aksi olsaydı, bugün kimse yeryüzünde sağ kalmazdı. Gelelim benim gönlüme…”

SEVGİSİZ YAŞAYAMAM BEN

Şu an sevgi dolu bir kadın vardı karşımda. Çocuklardan uzak, duygu dolu bir Adile Naşit.

“-Sevdiğim insanı kendimden bir parça olarak görürüm ben. Benim gönlüm sevda doludur her zaman. Sevgisiz yaşayamam. Ama; sevda denince hep seks düşünülür nedense. O da çok önemli elbette. Ama benim için gerçek aşk; yaşam boyu devam eden, hatta yaşam bittikten sonra da devam edenidir. Böyle vefa, böyle vefalı sevgililer yok artık.”

“-Günahların ve sevapların” dedim. “Sıra şimdi onları öğrenmeye geldi.”

“-Beni sevenler, günahlarımı ve sevaplarımı ben ölünce öğrenecekler.” dedi önce. Sonra bir an sustu. Düşündü ve tatlı tatlı anlatmaya başladı. Seyircisinin alıştığı tatlı Adoş olarak:

“-Sen şimdi ille de bir cevap bekliyorsun biliyorum. Yaz o halde. Bence; melek sevabı, şeytan da günahı simgeler. Beni sevenler hangi tarafımın ağır bastığına, yüzüme bakarak karar versinler diyorum.”

Gülüyor. Ünlü kahkahasını atarak gülüyor. O kadar candan, o kadar samimi ki; sanki ölüme meydan okuyan bir gülüş bu!

“Adoş”la ilgili bir anı da benden; Şöhreti, intikam için nasıl kullandı?

“Satmışım Anasını” adlı filmde, orta yaşlı bir aktöre ihtiyacımız vardı. Senaryomuza göre; Adile gençliğinde bir adama aşık. Yıllar sonra kendisiyle karşılaşıyor ve adama, senelerce içine gömdüğü sevgisini utanarak itiraf ediyor.  Adile’ye;

“-Bu rolü kim oynasın?” diye sordum.

Adoş gülümseyerek cevap verdi:

“-Yıllar evvel benim başımdan aynen böyle bir olay geçti biliyor musun? “….. Bey’e deli gibi âşıktım. Bütün kadınların peşinden koştuğu, çok yakışıklı bir delikanlıydı o zamanlar. Bense isimsiz, ufacık, eciş bücüş bir kız. Hiç yüz vermezdi bana. Yüz vermek şöyle dursun, beni ve sevgimi hissetmezdi bile. Onu çağır o oynasın…”

İstediği aktörü çağırdık. Yıllar geçmiş, ihtiyarlamıştı adamcağız. Ne hissetmişti bilemem ama yıllar sonra kazandığı şöhretle intikam aldığı bir gerçekti.

“-Sevda denince hep seks düşünülür nedense. O da çok önemli elbette. Ama benim için gerçek aşk; yaşam boyu devam eden, hatta yaşam bittikten sonra da devam edenidir. Böyle vefa, böyle vefalı sevgililer, bu vefasız dünyada yok artık…”

“-Melek sevabı, şeytan da günahı simgeler. Hangi tarafımın ağır bastığını, yüzüme bakın anlayın” diyor. “Çok zekisin; seni ele vermeyen en tatlı tarafın yüzün” diyorum. Gülüyor. O pek ünlü kahkahasını patlatarak gülüyor.

“Bitirimler Sınıfı”ndaki rolüne bayılıyor.

Türk Tiyatrosu’na ve sinemasına yıllarını veren Adile Naşit, sanat çevresinde “Adoş” adıyla tanınır. Tüm dostları onu “Adoş” diye çağırır. Adile Naşit, çevirdiği tüm filmlerinde komedi ile dramı bir nakış gibi yan yana işlemeyi iyi bilir. Çocukların, attığı kahkahalara bayıldığı Adile Naşit’e hangi filmini daha çok sevdiğini sorduğumuzda, hiç düşünmeden “Bitirimler Sınıfı”der. Adile Naşit, Sezer İnanoğlu ve Perihan Savaş ile oynadığı bu filmi hiç unutamıyor. İşte Bitirimler Sınıfı’ndan bir sahne…

*Röportajın bize ulaşmasını sağlayan Sahaf Edebiyat’ın sahibi Seyit ağabeye sonsuz teşekkürler.

*Röportajın düzenlenmesini sağlayan kıymetli eşim Sinem Tuncer‘e sonsuz teşekkürler.

.::Murat Yağmur, Babası Mehmet Yağmur’u Anlatıyor: “İstiklal Caddesi’nde bir kadın gelip babamın yüzüne tükürüyor. Babam tabi ne olduğunu anlamaya çalışırken kadının ağlayarak ‘Sen o kadına nasıl tecavüz edersin?’ diye cevap vermesiyle, kadının 5 dakika önce sinemadan çıktığını anlıyor.”::.

Sevgili dostlarımız merhabalar,

Yine bir sanatçımızın yakını bizlere ulaştı ve babasını, sinemamızın emektar kavgacı karakter oyuncularından Mehmet Yağmur‘u anlattı. İçtenliği ve samimiyetinden dolayı, Mehmet Yağmur’un oğlu Murat Yağmur‘a çok teşekkür ederiz.

Bizzat kendi arşivinden çıkardığı fotoğraflarla, karşınızda sinemamızın gerçek emekçilerinden Mehmet Yağmur!

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Babanızla ilişkiniz nasıldı?

Hep babamın anılarıyla büyüdüm. Baba oğuldan ziyade arkadaş gibi olduk. Babam ortaokul terkti ama hayat okulundan mezun olmuş ve genel kültür olarak mükemmel bir bilgisi vardı. Ben aşırı yaramaz yerinde durmayan  bir çocuk olmama rağmen babamdan sadece 1 kere dayak yemişimdir. Buna karşılık yaşım 31 oldu hala da babamdan korkarım ve saygım sonsuzdur. Babam benim idolümdür.

2) Babanızın sinema kariyeri öncesinde herhangi bir mesleği var mıydı?

Sinemadan önce Malatya’da babasının yanında kerestecilik yapıyormuş.

3) Mehmet Yağmur’un sinema kariyeri nasıl başladı?

1960 yıllarında evden İstanbul’a kaçarak tesadüfen bir elektrikçinin yanında setlerde ışıkçılık yapmaya başlayarak… Daha sonra sette çalışmış ve set amirliği yapmış. Ardından 1965 yılında askerden geldikten sonra 1965-67 yıllarında Malatya’da kalmış. Daha sonra yine İstanbul’a gelmiş ve Trakya’ya, Ege’ye yani bölge bölge sinemalara film gezdirmeye başlamış. 1970 yılında Antalya’da Yılmaz Duru ile ‘Bin Yıllık Yol’ adlı film çekimine gitmişler. Babam o zamanlar yine kamera arkası çalışmalar yapıyormuş. Filmin bir oyuncusu gelmemiş, Yılmaz Duru babama ‘Seni oynatalım…’ demiş. Yapardın-yapamazdın derken babam ‘Bin Yıllık Yol’ adlı filme oynamış. Daha sonrasında İstanbul’a gelmişler. Rahmetli Hüseyin Baradan yine set amirliğine çağırmış fakat babamı ilk işe alan Arif Eriş -o zaman prodüksiyon amiri- karşı çıkmış ‘Mehmet Yağmur artık sinema sanatçısı oldu, set amirliğine almayın…’ diye… Ve babam filmin afişindeki yazıyı o zaman görmüş ‘Ve Mehmet Yağmur…’ diye. Ondan sonra sinema macerası başlıyor.

4) Sinemada ne tür zorluklarla karşılaştı? Bu zorlukları sizlerle paylaştı mı?

Evet, bir gün yanında Tevfik Şen ve bir arkadaşı beraber İstiklal Caddesi’nde giderken karşılarından 3 bayanın kendilerine doğru geldiklerini görüyorlar. Babam tam ‘Hanımefendi bir sorun mu var?’ diye soracakken karşısındaki bayan babamın yüzüne tükürüyor. Babam tabi ne olduğunu anlamaya çalışırken niye öyle bir davranışta bulunduğunu sorduğunda kadının ağlayarak ‘Sen o kadına nasıl tecavüz edersin?’ diye cevap vermesiyle, kadının 5 dakika önce sinemadan çıktığını anlıyor. Ayrıca film bütçelerinin az olduğundan dolayı filmi bir kerede bitirmeleri gerektiğini, yanlışları ve hataları en aza indirmek zorunda olduklarını, Avrupa’nın ‘olmamış’ diyip attıkları filmlerle Türk sinemasında 3 veya 4 tane film çekilebileceğini, bunun da ne zor şartlarda sinema yaptıklarının göstergesi olduğunu anlatırdı.

5) Çalışma disiplini açısından Mehmet Yağmur’u nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydu yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyordu?

Ben Üçüncü Adamlar’ın düşünerek oynadıklarını sanmıyorum. Onlardaki kabiliyetin ayrı bir şey olduğuna inanıyorum. Çünkü atın üstünden rol gereği düşmenin, Malkoçoğlu Cem Sultan filmindeki köprüden düşme sahnesi gerçekte olan şeyler, yani kamera oyunları falan değil ve sadece küçük örneklerden bahsediyorum.  Bence düşünenler bunları yapmaz…

6) İzleyicilerimiz Mehmet Yağmur’u ağırlıklı olarak kavgacı – kötü adam karakterleri ile hatırlıyor. Bir çok tehlikeli kavga sahnesinde başarılı performansları oldu. Hatırlıyorsanız, oynadığı  filmler ile ilgili size anlattığı bazı anılarını bizlerle paylaşır mısınız?

Tabi birçok hatırası var ama şu an aklıma gelen, Kara Murat filmlerinde ‘Baba, o kadar adamı nerden buluyorlar?’ diye sorduğumda, ‘Oğlum ben o filmlerde en az 17 -18 kere ölüyordum…’ demişti. Ve annemin bir gün evde ağlayarak ve hatta sinirli bir şekilde kızıp bağırmasını duyduğunda içeri girmiş, ‘Hanım hayırdır? Ne oldu, ne bu sinir?’ diye sorduğunda, annem ‘Rabia’ filmini göstererek ‘Görmüyor musun? Adi adam nasıl da Rabia’ya iftira atıyor…’ dediğinde, anneme ‘Ağzına sağlık hanım, o benim tanımadın mı?’ demiş…

7) Başarılı bir karakter oyuncusu olarak, “keşke oynamasaydım”  ve “keşke o filmde ben de oynasaydım” dediği filmler var mıydı?

Keşke oynamasaydım dediği bir filmini hatırlamıyorum. Oynamak istediği fakat sette attan düşüp kolunu kırdığı için oynayamadığı Cüneyt Arkın’ın ‘Küçük Kovboy’ filmi var.

8) Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Elbette ki görmüyorlar. En basiti Malatya’da 6-7 defa film festivali yapıldı, şu ana kadar babama bir davet dahi gelmedi. Bu örneğin bile çok şey anlattığına inanıyorum.

9) Babanız Mehmet Yağmur olarak, sinemada hayal ettiği yerde miydi?  

Elbette ki değildi… Hala kendine kızar, ‘Neden cahil davrandık da savrulup gittik?’ diye ama şu gün olmuş o günlerini anlatmaya başladığında hala gözleri dolar. Özlemini ben anlarım ve biz onunla gurur duyuyoruz.

10) Son olarak babanız ile ilgili unutamadığınız birkaç anınızı bizlerle paylaşır mısınız?

İhsan Gedik abi Malatya’ya gelmişti. Kitap tanıtımı yapıyordu. Babamla buluştular. Onların o zaman anlattıkları anıları dinlemek çok keyifli idi ve ikisinin de gözlerindeki sinemaya olan özlemleri ve sevgilerini görmek unutamadığım anılardan bir tanesiydi.

11) Babanız şimdilerde ne yapmakta, geçimini nasıl sağlamakta?

Sinemadan sonra ticari taksicilik yaparak bizleri büyüttü. Şu an Bağ-Kur emeklisi ve 3 erkek evladını yetiştirmenin gururu içinde Malatya’da yaşıyor.

Murat Yağmur‘a tüm emekleri için bir kez daha teşekkürler…

Mehmet Yağmur‘a sonsuz selam, sevgi ve saygılarımızla…

Üçüncü Adam