Category Archives: RÖPORTAJ KÖŞESİ

.::Üçüncü Adam Arşivinden Bir Yavuz Karakaş Belgeseli::.

Sevgili Üçüncü Adam okurları merhabalar,

Herkese güzel haftasonları dilerim. 2012 yılında çektiğim bu belgeseli yıllardır arşivimde bekletiyordum. O dönemde, bir internet televizyonu için çekmiş olduğum bu belgesel ilk kez burada yayınlanıyor. Daha sonra TRT Belgesel için tekrar, daha detaylı şekilde çektiğim belgeselin bir ön taslağı niteliğinde sayılabilir bu belgesel.

Birbirinden güzel onlarca fotoğraf ve bilgi eşliğinde, 30 dakika boyunca keyifli seyirler dilerim herkese. 🙂

Erhan Tuncer

 

.::Değerli Sanatçımız Yılmaz Şerif Anlatıyor: ‘En büyük sıkıntımız bonoları kırdırıp geçinebilmekti. Maddi imkânı olan prodüktörler haricinde, Türkiye’de filmler bölge işletmecilerinin senetleri sayesinde çekilmiştir.’::.

Değerli sanatçımız Yılmaz Şerif‘le geçen ay çok kıymetli bilgiler barındıran bir röportaj gerçekleştirmiştim. Filmimin festival süreçlerinden dolayı ancak vakit bulup düzenleyebildim.

Röportajın gerçekleşmesine vesile olan değerli sanatçımızın oğlu İsmail Şerif‘e, ardından yılların birikimini bu kadar içten cümlelerle bizlere aktardığı için, Yılmaz Şerif ağabeye çok teşekkür ederim.

Keyifli okumalar…

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Sanata ilginiz hangi yaşlarda başladı?

1946 yılında Adana’da doğmuşum. Kendimi tanımaya başladığım yıllarım amcalarımın yazlık halk sinemasında mahalleli arkadaşlarımla gündüzleri saklambaç-topaç çevirme ve kovboyculuk oynayarak geçti. Yazlık sinema salonundaki tahta sandalyelere pek zarar vermeden oynardık. Akşamları ailece hangi film oynuyorsa onu izler, perdede görünen insanları perde arkasında zannederek onları arardım. Zaman içerisinde arkada kimsenin olmadığını ve yansımayla perdede oynadığını anladım. Oyuncu olacağım düşüncesi ilk kez yazlık sinemada başladı. Ev sinemaya yakın olduğu için her gece gider ve aynı filmi defalarca büyük bir keyifle izlerdim. 9-10 yaşlarında başlayan sinema aşkı beni oyunculuğa yönlendirdi.

2) Sinema kariyeriniz nasıl başladı? Hatırlıyorsanız, ilk set gününüzü anlatır mısınız?

1966-1968 döneminde Jandarma olarak vatani vazifemi yapmak üzere Diyarbakır’a gittim. Görevim şoförlüktü ve kademedeki arkadaşlara yardımcı olmak için her fırsatta onların yerine göreve ben giderdim. Niyetim şoförlüğümü geliştirmekti. Bir müddet sonra Lice Karakoluna görevli olarak gittim. Orada 7 adet atımız vardı. Arabanın gidemediği olay yerine atlarla gidildiği için ben hep karakolda kalırdım. Bir gün komutanım karakola geldi ve benim uzaktan dalgın dalgın yürüdüğümü görünce yanına çağırdı. Nedenini sorunca “Komutanım ben terhis olunca oyuncu olmak istiyorum, izin verirseniz ata binmeyi öğrenmek ve ben de sizlerle birlikte göreve gelmek istiyorum.” dedim. Amacım araba-at-silah  kullanmayı tam olarak öğrenmekti ve bunu anlatınca izin çıktı. 1968 yılında askerlik görevinden terhis oldum. Hedefim sinemanın kalbi olan İstanbul’a Yeşilçam’a gitmekti. 1968 yılının Eylül ayında İstanbul’a geldim. Yeşilçam sokaklarında dolaşmaya başladım. Zaman içerisinde Yılmaz Atadeniz’le tanıştım ve ilk kez Yılmaz Atadeniz’in yönettiği ‘Çakırcalı Mehmet Efe’ filminde oynadım. Filmde Kartal Tibet, Hülya Darcan, Yılmaz Köksal, Atilla Ergün, Reha Yurdakul, Süleyman Turan, Mehmet Ali Akpınar ve ben Yılmaz Bora...

*Fotoğrafı büyütmek için üzerine tıklayınız.

Bir sohbet anında Yılmaz Köksal ağabeyle konuşurken adımı soyadımı söyledim; zira gerçek adım Selami Yılmaz Göksal. Sinemada Bora soyadını kendime yakıştırmıştım. Yılmaz ağabeyde şakayla karışık ‘Ben Yılmaz Köksal, sen Yılmaz Göksal… En iyisini yapıp değiştirmişsin…’ dedi. Setin ilk sahnesinde Kartal Tibet’in arkadaşlarından birini oynuyorum. Kostüm Efe kıyafeti bu arada heyecandan dizlerim titriyor. Allah’tan film boyunca tek lafım var o da: “Efem burada da geçit yok.’’ Birbirinden usta oyuncularla oynamak onlardan bir şeyler öğrenmek için tüm boş vakitlerimi kamera arkasında onları izleyerek geçirirdim. Bu arada o repliği söylerken dizlerimin bağı çözüldü o anı ömrüm boyunca unutamam

7 filmde Yılmaz Bora olarak oynadım; Ringo Vadiler Aslanı, Zorro, Zorro Kamçılı Süvari, Ebu Müslim Horosani, Malkoçoğlu Akıncılar Geliyor, Osmanlı Kartalı… Rollerim dikkat çektiği için Amber (Kanlı Beşik) filminden sonra Yılmaz Şerif olarak başrollere kadar geldim. O sıralar moda olan cep fotoromanlarında da oynadım.

3) Ardı ardına oynadığınız filmlerde ne tür zorluklarla karşılaştınız?

Öncelikle sıkıntımız bonoları kırdırıp geçinebilmek ve kostüm almaktı. Dönem filmleri hariç diğer filmlerde tüm oyuncular role göre giyinirlerdi. Bir minibüs üstünde valizlerimiz hepimiz aynı arabada mekâna hareket ederken tek düşüncemiz kıyafetlerimizi kırıştırmamak ve bir an önce mekâna varmaktı. İnanıyorum ki tüm Yeşilçam emekçileri benim gibi düşünüyordur. Aklımıza ilk gelen şey mekâna yakın bir kahvehane olsun da sıcak çayımızı içelim. Çok zor şartlarda çekimler gerçekleştiriyorduk. Her şeyden önce 35’lik siyah-beyaz veya renkli filmler dışarıdan geliyordu ve pahalıydı. Özellikle film yakmamaya dikkat eder, elimizden geldiğince provaları çok yapardık. Kavga sahneleri dâhil tek çekimde işi bitirirdik. Sufle ile oynardık ve sonradan seslendirme yapılırdı. Dolayısıyla zorluklar para, kostüm ve film yakmadan oynamaktı. En büyük keyfim dublajdan sonra filmimi stüdyoda izlemek olurdu. Afişler ve lobiler basılır Türkiye genelindeki işletmelere gönderilirdi. Bazı filmlerimde galalara gider orada sahneye çıkıp halkın soracağı soruları cevaplardım ve bu en büyük mutluluğum olurdu. Sinema oyuncusunun özü sevdası aşkı seyirciden aldığı alkıştır.

4) Çalışma disiplini açısından kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydunuz yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyor?

Yaptığımız işin milyonlarca seyirciyle buluşacağı ve o dönem Türkiye genelinde yazlık ve kışlık sinemaların 3.000 adet olduğunu düşünürsek özellikle sinemaların en az 1.000 veya 1.500 kişilik kapasitelerde olması bana göre her filmin kalabalık kitlelere hitap etmesi işimize disiplinli çalışmamız gereğini verirdi. Başarı, işi sevmek ve disiplinli çalışmayla kazanılır. Oynadığım her filmde bana verilen karakteri canlandırabilmem için senaryoyu defalarca okur, kafamda sahneleri canlandırır ve sete öyle giderim. Senaryodaki karakterlere uygun oyuncular seçilir, dolayısıyla kimse o karakterin dışına çıkamazdı. Her senaryoda farklı karakterleri oynamak mecburiyetinde olduğumuz için insanları etüt eder ve o karaktere göre beyazperdede canlandırırdım. Her filmde kendimi farklı bir karakter olarak görür ve mutlu olurdum.

*Fotoğrafı büyütmek için üzerine tıklayınız.

5) İzleyicilerimiz sizi ağırlıklı olarak hareketi bol filmlerden tanıyor. Oynadığınız önemli filmlerle ilgili anılarınızı ve sizin için ne ifade ettiklerini anlatır mısınız?

O dönemlerde bana verilen roller dram-avantür ve macera filmleri idi. Birkaç film hariç; Örneğin ‘Oku / Beşikten Mezara Kadar’ adlı bir köy öğretmenini oynadığım film, beni ilk okul yıllarıma götürdü. Çekimlere başlamadan önce tanıdığım öğretmen arkadaşlarımdan gerekli bilgileri alıp sete öyle gidiyordum.

‘Son Duanı Et’ isimli filmde bol kavga ve entrika vardı. Osman Fahir Seden yönetiminde Figen Han ve Eşref Kolçak’la beraber oynamıştım. Polislere yakalanmamak için bir evin balkonundan atlamam gerekiyordu. Kamera hazırdı ve bana komut verildi. Koştum balkonun kenarından kendimi yere bıraktım ama havada pantolonumun arası sökülmüş farkında değildim. Role kendimi epey kaptırmıştım… Osman Ağabey ‘stop’ demeye kalmadan ayaklarım yere değdi. ‘Hayırdır hocam?’ dedim, ‘Stop dediniz?’. Osman F. Seden gülerek ‘Yılmazcığım aynı pantolondan yedeğin var mı?’ deyince şaşırdım. ‘Yok hocam…’ dedim. ‘Mola…’ dedi, ‘Hemen Yılmaz’ı en yakın terziye götürün, pantolonu diksinler…’ Tabi en kısa zamanda sete kaldığımız yerden başladık.

Bir gün sete Tanrıdağ Film’den bir arkadaş geldi. Yönetmenle konuştuktan sonra yönetmen bana “Yılmaz arkadaş bir film teklifi için gelmiş sana, mola veriyorum git görüş” dedi. Tanrıdağ Film bol yılanlı ‘Şahmeran’ filmini çekecekmiş. Yılanların şahını oynayan kadın yılanlarıyla şov yapan birisiymiş. Benimle çalışmak istediklerini, eğer teklifi kabul ediyorsam akşam büroya gidip yılanlı kadınla tanışmamı ve uygun görürsem kontrat imzalamamı söyledi ve gitti. Tanrıdağ Film’e gittiğimde Melahat Gürses ve yönetmen Rahmi Kafadar karşıladı beni. Konuyu kısaca anlattılar. Birazdan yılanlı kadının gelip benimle tanışacağını söylediler. Bir müddet sonra isminin Semra Özgen olduğunu öğrendiğim hanımefendi geldi. İşin ilginç yanı görüşmeye beline yılanı dolayıp gelmesiydi. Kısa bir tanışmadan sonra anladığım bu rolü benden başka kimsenin kabul etmediğiydi. Melahat Hanım ikimizin uyumlu olduğunu söyledi. Yılanların sahibesi şöyle bir bana baktı ve dedi ki “Bu gördüğün en küçük Boa yılanı, daha büyükleri de var. Sen korkmayacak mısın benimle ve yılanlarla oynamaktan?’ Güldüm. ‘Siz korkmadığınıza göre benim korkmama bir neden yok.’ dedim. ‘Ben yıllardır yılanlarla şov yapıyorum ve şerbetliyim yılanlara karşı…’ dedi. Bir anda aklıma geldi, ‘Ben de aşureliyim…’ dedim. Gülüştük. Neticede 45 gün içerisinde ‘Şahmeran’ filmini bitirdim. Yeşilçam yıllarındaki anılarım ve farklı çalışmalarım kurutulmuş bir buket çiçek gibi anılarımda yer alır. Yaşanması gerekeni yaşadık… Ne mutlu ki o günleri görebildim ve bugünlere gelebildim. Geçmiş, geleceğin kılavuzudur.

6) Usta bir oyuncu olarak, “keşke oynamasaydım” dediğiniz ve “keşke o filmde ben de oynasaydım” dediğiniz filmler var mı?

Yeşilçam’da ‘keşke’lerim o kadar çok ki… Önceliklerim arasında maddi imkânsızlıklar yüzünden oynadığım 3 filmim ilk sırada yer alır.

Bunun yanı sıra aynı filmde rol almak istediğim oyuncu arkadaşlarım da var. Ama ne yazık ki kısmet olmadı. Bazen kendime sorarım acaba; ‘Keşke’siz bir hayat var mıdır?’ diye. Şimdi 1974 yılına dönmek istiyorum. Unutamadığım en önemli keşkem; İtalyan yönetmen ve yardımcıları Türkiye’ye, ‘Tom Braks-Üç Otuz Para’ filmini çekmek için bulunduğumuz platoya gelmişler. Dikkatimi çekti kendi aralarında bize bakarak bir şeyler konuşuyorlardı. Mola verdiğimiz için dinleniyorduk. Aralarından bir kişi yönetmenimizin yanına gelerek aralarında bana bakarak bir şeyler konuştular. Sonra yönetmenim bana seslendi “Yılmaz oğlum arkadaşlar İtalya’dan gelmişler, dikkatlerini çekmişsin seninle konuşmak istiyorlar yanlarına bir gidiver” dedi. Yanlarına gittiğimde yönetmen dedikleri arkadaş bir müddet bana baktı ve sonra İtalyanca yanındakine bir şeyler söyledi. Beni tanıştıran arkadaş “Yönetmenimiz fiziğini ve gözlerini çok beğendi, eğer imkânın var ise seni İtalya’ya davet ediyor. Bir müddet kurs aldırdıktan sonra seni kovboy filmlerinde oynatmak istiyor…’ dedi. Hayatım boyunca alacağım en güzel teklifti ama ne yazık ki mutluluğum kısa sürdü. Zira o dönemlerde elimize nakit para çok az geçiyordu. Maddi imkânsızlıklardan dolayı gidemedim. İşte benim hayatımdaki en büyük ‘keşke’lerimden biri… İşin tuhafı, çekmiş olduğumuz bu kovboy filmi ne yazık ki yarım kaldı. Hatıra olarak o filmin çekimlerden birkaç fotoğrafımdan başka hiçbir şey kalmadı.

7) Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Yeşilçam’da hiçbir film o güzel, iyi niyetli, mert Üçüncü Adamlar olmasaydı çekilemezdi. Ama ne yazık ki o güzel insanlar hak ettikleri değeri göremediler. Hayatlarının  en güzel yıllarını Yeşilçam’a veren arkadaşların çoğuyla ayrı filmlerde bir araya geldiğim için oynadıkları filmlerde yaptıkları fedakârlıkları inkar edemem. En iyi yumruk atan veya alan, en iyi düşen, en iyi dövüşen ve verilen rolleri hakkıyla oynayan o güzel insanlar ne yazık ki yaşlılıklarında mutlu değillerdi. Düşünebiliyor musunuz, sen ömrünü Yeşilçam’a ada ve karşılığında vefasızlık gör. Onlar ki oynadıkları her filmde ellerinden gelenin fazlasını vererek kan ter içinde rol yaparak ve bu zorluğa rağmen bana mısın demeden mutlu mesut evlerinin yollarını tutmuşlardır. Ne yazık ki günümüzde o güzel insanların kapılarını çalan hal hatır soran sizden başka kimsenin kalmamış olması aslında üzüntü verici. Onların bekledikleri sadece bu… Aramızdan ayrılan Üçüncü Adamlar da böyle vefasızlıktan, ilgisizlikten, bakımsızlıktan Yeşilçam’a ve hayata veda etmişlerdir…

8) Türk Sineması’nın dününü ve bu gününü değerlendirir misiniz? Sizce sinemamız neredeydi, şimdi nerede?

Dünü Yeşilçam’dır… O yıllarda çekilen renkli ve siyah beyaz filmler ne yazık ki para ve teknoloji bakımından imkânlar kısıtlı olmasına rağmen kaliteli oyuncular ve Üçüncü Adamlar sayesinde Türkiye genelinde halkımız tarafından alkışlarla izlenmiştir. Maddi imkânı olan prodüktörler haricinde, Türkiye’de bölge film işletmecilerinin senetleri sayesinde filmler çekilmiştir. Hatta aldığımız senetleri kırdırır geçimimizi  sağlardık. Senetler eksik kırılırdı ama Yeşilçam’ın dününde sinema aşkı ve disiplini ön plandaydı. Hiçbir oyuncu aldığı ücretin az veya çok olmasını önemsemezdi, oynadığı filmlerin iş yapması alkış alması onların en büyük mutlulukları olurdu. İşte bu inançla Üçüncü Adamlar her zaman Yeşilçam’da iş bulabildiler. Dün olmasaydı bugün olmazdı. Bugüne geldiğimizde dizi-film sektörü gelişmiş durumda. Televizyon kanallarına diziler çekiyorlar ve oynayan her oyuncu nakit parasını alabiliyor. Set imkânları olabildiğince rahat… Kostüm sıkıntısı, yemek sıkıntısı yok. Bu nedenle güzel imkânlar sonucu ortaya güzel diziler ve filmler çıkıyor. Ne mutlu ki bugünleri gördük ve bu sektörün içerisindeyim. Önemli olan dünü unutmamaktır.

9) Yılmaz Şerif olarak, hayal ettiğiniz yerde misiniz?

Hayalim Yeşilçam’da olmaktı; Oldum. Belirli bir yere geldim. Şükürler olsun ki bugün dizilerde ve filmlerde kendime yakışan rolleri  canlandırıyor ve ben de büyük tutkuyla bağlandığım oyunculuğa devam ediyorum. Tümay Özokur ajansım sayesinde yavaş yavaş tekrar tanınıp işime dört elle sarılıyorum. Allah’ın verdiği ömür boyunca, çalışabildiğim kadar setlerde olmak istiyorum. Umarım bu en son hayalim gerçek olur. Biliyor musunuz, sinema hayalin ta kendisidir! İşte bu düşünce içerisinde var olabilmek için çalışıyorum ve bundan çok keyif alıyorum. İyi ki Yeşilçam’dan sonra böyle güzellikler görebildim ve bu güzelliklerin içerisindeyim.

10) Sitemiz aracılığı ile bu mesleği yapmak isteyen okuyucularımıza söylemek istedikleriniz var mı?

Mesleğimiz bir sevda işidir. Çok sevmek lazım… Bu konuda beni etkileyen atasözüyle devam etmek istiyorum; Sabır en büyük ilaçtır, başlangıcı acı sonu tatlıdır.

Oyunculuk sabır işidir. Öncelikle sabırlı olmasını öğrenmek gerekir. Yaşı ne olursa olsun yetenekli ve güzel insanlara sektör her zaman kapılarını açar. Yeter ki içinizdeki kabiliyeti dışarı yansıtmasını bilin. Günümüzde ders veren eğitim kurumları ve özel yerler var. Kamera önü oyunculuk, senaryo okuma teknikleri, dövüş sanatları gibi oyunculuk için gerekli olan dersler verilmektedir. Eğitimli olarak mesleğe adım atarlarsa ve yetenekleri varsa neden olmasın? Cümlenin başında vurguladığım sabır, burada meyvesini verir. Tüm oyuncu olmak isteyenlere başarılar  diliyorum.

Değerli Erhan kardeşim, bu vesileyle geçmişten günümüze kadar Yeşilçam’a emek veren ve aramızdan ayrılan güzel insanlara Allah’tan rahmet, yaşayanlara da sağlık, mutluluk ve huzur dolu yaşamlar diliyorum.

Üçüncü Adam sayfanızı candan kutluyor, başta siz olmak üzere, emeği geçen her dosta saygı ve selamlarımı sunuyorum.

Sayfanız hep canlı kalsın

Hoşça kalın

_________________

Yılmaz Şerif

14.10.2016 / Mersin

 

.::Cesur Bir Adile Naşit Röportajı: “Sevda denince hep seks düşünülür nedense. O da çok önemli elbette. Ama benim için gerçek aşk…”

Adile Naşit ile ilgili ne bulsak bizi için altın değerinde…

İşte karşınızda, Adile Naşit’in en cesur röportajlarından biri. Arşivimizden sizler için hazırladık ve daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış 2 fotoğrafını da sizler için düzenledik.

Keyifli okumalar…

Günahlarıyla sevaplarıyla ADİLE NAŞİT

ÜLKÜ ERAKALIN’IN KALEMİNDEN VE ARŞİVİNDEN

“Gönlüm sevda dolu; sevgisiz yaşayamam ben”

Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun gerçek son temsilcilerinin ibret dolu anıları…

Yıl 1918… Birinci Cihan Harbi yeni bitmiş; İstanbul, İngilizler’in işgalinde… Babam, Musık-ı Humayün’u bitirmiş, peril peril bir genç… Şimdiki Tophane ile Karaköy arasındaki Amerikan Tiyatrosu’nda klarnet çalıyor; Kemani Haralambo, Cazbant Arap Recep gibi zamanın ünlü müzisyenlerinin yanında kantolara ve düetlere eşlik ediyor… Ama bu eşlik sadece müzikte kalmıyor, gönüllerde de bütünleşiyor… Amerikan Tiyatrosu’nun sahibi Ahmet Efendi’nin üvey kızı kantocu Vaso’nun kalbini çalıyor, Klarnetçi Abdurrahman… Aşkları kantolarla büyüyor ve iki genç bir gece oyundan sonra kaçıyorlar ve birbirlerinin oluyorlar…

Anne Sofia, İstanbul’u yöneten İngiliz askerlerine şikâyet ediyor babamı… Babam bulunuyor… İşkenceler vs. Sonunda kantocu kızı da; “Ben o Türk’ü seviyorum. Ya onunla evlenirim; ya da öldürürüm kendimi…” diyor. Evleniyorlar çaresiz… İşte yılların ardından 1934 senesinde beni dünyaya getiriyorlar… Bu satırların yazarı Ülkü Erakalın’ı…

Hemen hemen aynı yıllarda direkler arasının ünlü komiği Naşit ile Kantocu Amelya’nın da bir kızları dünyaya geliyor. Adını Adile koyuyorlar.

Şu an karşı karşıya sohbet ettiğimiz Adile Naşit’e:

“-Seninle işte o günlerden; yaşamadığımız o dünyadan akrabayız diyorum. Aynı yollardan, aynı aşklardan dünyaya gelmişiz.”

O kesik, tatlı kahkahalarıyla gülüyor:

“-Tevekkeli değil seni gördüğüm ilk an kanım ısınmıştı.” diyor.

Dostluğumuz 1967 yıllarında başlıyor Adile Naşit’le. Dile kolay tam yirmi sene. Bu dostluğumuz arasına sıkıştırdığımız, dört tane de film çalışmamız. Gerçekte, herkesin tebessümlerle karşıladığı dünyası, duygu ve his doludur Adile Naşit’in.

13 YAŞINDA ÇALIŞMAYA BAŞLIYOR

Anlatmaya başlıyor Adile Naşit:

“-Babam öldükten sonra huzur ve refah dolu günlerimiz hemen sona ermişti. Sanatçının kaderiydi bu. Ünlü şehir-i komik Naşit Efendi bir yığın borç bırakmıştı ardından. Aileme katkıda bulunmak için 13 yaşında çalışmak zorunda kalmıştım. Ama bir tiyatroda değil, Tozkoparan’dan aşağıya inen Kasımpaşa Yokuşu’ndaki bir bayrak atölyesinde. 1943 yılının Haziran ayı idi. Buradaki işim, Türk bayraklarını kalıplar içinde boyamaktı. Küçücük bir haftalık alıyordum. Sonra Necdet Mahfi Bey’le tanıştık. Şehir Tiyatrosu’nun çocuk bölümünde çalışmaya başladım. Muhsin Ertuğrul Bey iki ay sonra maaşa bağlattı beni. 17 lira aylık almaya başladım. Daha sonraları çeşitli aralarla önce Halide Pişkin, sonra da Muammer Karaca, Aziz Basmacı ve Vahi Öz’le çalışmalar yaptım. Bu ara rahmetli eşim Ziya Keskiner ile flört ederek evlendim ve 1951 yılında oğlum dünyaya geldi. Aynı yıllarda yine Karaca Tiyatrosu’na girip 1961 yılına kadar Muammer Bey’le çalıştım. 1962 yılında en uzun tiyatro çalışmam başladı. 1974 yılı sonuna kadar Gazanfer Özcan ve Gönül Ülkü dostlarımın tiyatrosuna, üçüncü kişi olarak devam ettim. 1974 yılından sonra da…

GEÇ GELEN ŞÖHRET

Bir an sustu Adoş… (Dostları ve yakınları ona genellikle Adoş derler) Kahvelerimizi yudumladık. Konuşmasına devam etti:

“-1974 yılında başlayan sinema hayatımla her şey değişti birdenbire. O yıllarda radyoda yayınlanan UĞURGİLLER’inden de çok büyük katkısı olmuştu ama; Emel Sayın ile çevirdiğimiz MAVİ BONCUK filmi ve ardından TELEVİZYON denen o sihirli kutu da, minik yavrularıma anlattığım masallar beni bir anda şöhret yaptı.”

“-Seni de şaşırtmışa benziyor, bu geç gelen şöhret?” dedim.

Acı acı gülümsedi…

ALDIĞIM İLK FİLM TEKLİFİ

“-Tiyatro yaptığım o gençlik yıllarımda, sinemaya çok büyük bir tutkum vardı, o zamanlarda da çok severdim sinemayı. Ama rahmetli Ziya Bey; “Hiç heveslenme, bu boyun posun ve tipinle senin sinema şansın yok” derdi her zaman.  O ara, Muammer Karaca’da “MASİF İSKEMLE” adlı bir oyun oynuyorduk. 25 yaşında idim. Ama bana verilen rol, GÜLRİZ SURURİ’nin annesi rolüydü ve 65 yaşında bir kadını canlandırıyordum. Bir akşam tiyatroya bu oyunu izleyen Anadolu Film sahibinden bir film teklifi geldi. Ziya Bey’in yanılmış olması beni son derece mutlu etmişti. Ertesi sabah heyecanla film yazıhanesine gittim. Hiç unutmam kapıyı Hüseyin Peyda açtı ve:

“-Kimi aradınız?” dedi.

“-Film için geldim, beni çağırtmışsınız.” dedim.

Şaşkındı adam.

“-Yanlışlık olacak dedi. Biz size değil, oyunda oynayan 65 yaşındaki kadını çağırdık.”

Bu defa şaşkınlık sırası bendeydi. Adam devam etti:

“- Kusura bakma kızım, seni buraya kadar yorduk.” dedi.

“-‘N’olur beni oynatın’ diye yalvarmaya başladım. Makyaj yapar istediğiniz gibi yaşlanırım” dedim ama Kabul ettiremedim kendimi. Güldüler ve kapıyı gösterdiler bana. Ağlayarak eve döndüm.

Bu buruk ama tatlı anı, o günlere götürmüştü Adoş’u.

“-‘Ama ne mutlu sana’ dedim. “Bu azmin ve iradenle kendindeki kompleksi değil, yıllardır sinemamızda devam eden star sistemini de yıktın.”

Mahcup güldü.

“- Öyleyse teşekkür ederim.” dedi.

TULUAT TİYATROSUNUN SON TEMSİLCİSİ

Bir an düşünüyorum. Geleneksek Türk Tiyatrosu’nun en ünlü komiği Naşit’in kızı Adile. Babasının özünden, babasının kanından bir sıcaklık, bir yakınlık, bir biçim var oyununda.

“-Halkın seni bu kadar sevmesinde, bu nedenlerin rolü var herhalde?” diyorum.

Gülüyor. Yine aynı sadelikle. Ben devam ediyorum konuşmama.

“-Bence Geleneksel Tiyatromuzun son temsilcisi ne MÜNİR ÖZKUL, ne MÜJDAT GEZEN. Geleneksel Tiyatromuzun son mirasçısı, son temsilcisi sensin.”

Yine utanıyor, yine sıkılıyor.

  “-Öyle görüyorsan teşekkür ederim.” diyor yine.

Soruyorum tekrar.

“-Öyle değil mi?”

“-Öyle galiba.”

“-O zaman Müjdat Gezen’in İsmail Dümbüllü adına koyduğu ödülden önce, baban adına sen bir ödül koyabilirdin tiyatroya.”

“- Babamdan kalan hiç bir şey yok ki elimizde. Öldüğünde borç içindeydi. Bütün gardrobu satıldı. Hatta; adına tiyatro ödülü konan rahmetli İsmail Dümbüllü’nün Münir Özkul’a kalan kavuğu da yanılmıyorsam, babama aittir.”

Ünlü bir komikten, ünlü kızına sanatından başka hiç bir servet, hiç bir miras kalmamıştı. Ne kadar acı bir gerçekti bu. Bu konuya değindik bu kez:

“-Eeee ne yapalım? Biz sanatçıların kaderi bu” dedi ve ardından ekledi:

“-Hepimiz birbirimize benziyoruz. Geçen hafta bu sayfalarda çıkan Zeki Müren’in anlattıkları da beni çok duygulandırdı. Aynen kendimi buldum o yazıda. Onun kalbinin iki damarı tıkalı, ben de KANSERİM.”

İlk kez; bildiğim ama konuşamadığım bir gerçeğe değinmişti Adoş. Sustum. Şaşırdım. Konuşmadım.

O gülerek devam etti, elimdeki not defterini işaret ederek:

“-Yaz yaz dedi. Dört yıldır ölümle boğuşuyor, dört yıldır ölümü yaşıyorum.”

“-Seni sevenler inanmazlar ki buna”

“-Ben de inanmıyorum ama gerçek. Beni sevenlerin, beni alkışlayanların gücü yaşatıyor beni. Bu cümleleri artık her sanatçı söylüyor, bu sözlerin değeri kalmadı ama, benim için gerçek bu. Sahneye çıktığım da “Kurban olsun Adile Teyzeniz” diyorum ve cümleme kıyamet kopuyor ya… İnan bana; bu sözü o kadar candan, o kadar ciğerden söylüyorum ki, eğer bu canım kurban olacaksa onlara olsun. Son nefesimi vereceksem, beni sevenler için vereyim.”

Şakaya vuruyorum konuşmamızı, anlamazlığa veriyorum.:

“- Hadi bırak Allah aşkına diyorum. Üç senedir ardı ardına beraber filmler yapıyoruz, üç senedir aynı şeyleri söylüyorsun. Dünyanın en tatlı yalancısısın sen.”

“- Foksi’nin ölüsünü öpeyim şu an bile hastayım. (Foksi hayatta en sevdiği varlık, köpeği) Şu an senden başka hiç kimse beni yataktan kaldıramaz, bu sohbeti yaptıramazdı. Seni ne kadar sevdiğimi bilirsin.”

Bu kez ben duygu yüklüyüm. Sorularımı başka yöne akıtıyorum.

“-Peki… Sevgi nedir sence?”

“-Şu an benim için tek sevgi ÇOCUKLAR. Televizyondan uzaklaştırdılar ama; çocukların dünyasından uzaklaştıramazlar beni.”

“-Televizyon yöneticilerinin senin yerine sunduğu arkadaşlar için ne diyorsun?”

“-Daima ilkler önemlidir. Sonra kim gelirse gelsin, ilkin yerini dolduramaz. Bu tiyatroda da hep böyledir, sinemada da..”

“-Peki aşkta?”

“-Yoooo, aşkta pek öyle değil. İlk aşklar daima unutulur. Aksi olsaydı, bugün kimse yeryüzünde sağ kalmazdı. Gelelim benim gönlüme…”

SEVGİSİZ YAŞAYAMAM BEN

Şu an sevgi dolu bir kadın vardı karşımda. Çocuklardan uzak, duygu dolu bir Adile Naşit.

“-Sevdiğim insanı kendimden bir parça olarak görürüm ben. Benim gönlüm sevda doludur her zaman. Sevgisiz yaşayamam. Ama; sevda denince hep seks düşünülür nedense. O da çok önemli elbette. Ama benim için gerçek aşk; yaşam boyu devam eden, hatta yaşam bittikten sonra da devam edenidir. Böyle vefa, böyle vefalı sevgililer yok artık.”

“-Günahların ve sevapların” dedim. “Sıra şimdi onları öğrenmeye geldi.”

“-Beni sevenler, günahlarımı ve sevaplarımı ben ölünce öğrenecekler.” dedi önce. Sonra bir an sustu. Düşündü ve tatlı tatlı anlatmaya başladı. Seyircisinin alıştığı tatlı Adoş olarak:

“-Sen şimdi ille de bir cevap bekliyorsun biliyorum. Yaz o halde. Bence; melek sevabı, şeytan da günahı simgeler. Beni sevenler hangi tarafımın ağır bastığına, yüzüme bakarak karar versinler diyorum.”

Gülüyor. Ünlü kahkahasını atarak gülüyor. O kadar candan, o kadar samimi ki; sanki ölüme meydan okuyan bir gülüş bu!

“Adoş”la ilgili bir anı da benden; Şöhreti, intikam için nasıl kullandı?

“Satmışım Anasını” adlı filmde, orta yaşlı bir aktöre ihtiyacımız vardı. Senaryomuza göre; Adile gençliğinde bir adama aşık. Yıllar sonra kendisiyle karşılaşıyor ve adama, senelerce içine gömdüğü sevgisini utanarak itiraf ediyor.  Adile’ye;

“-Bu rolü kim oynasın?” diye sordum.

Adoş gülümseyerek cevap verdi:

“-Yıllar evvel benim başımdan aynen böyle bir olay geçti biliyor musun? “….. Bey’e deli gibi âşıktım. Bütün kadınların peşinden koştuğu, çok yakışıklı bir delikanlıydı o zamanlar. Bense isimsiz, ufacık, eciş bücüş bir kız. Hiç yüz vermezdi bana. Yüz vermek şöyle dursun, beni ve sevgimi hissetmezdi bile. Onu çağır o oynasın…”

İstediği aktörü çağırdık. Yıllar geçmiş, ihtiyarlamıştı adamcağız. Ne hissetmişti bilemem ama yıllar sonra kazandığı şöhretle intikam aldığı bir gerçekti.

“-Sevda denince hep seks düşünülür nedense. O da çok önemli elbette. Ama benim için gerçek aşk; yaşam boyu devam eden, hatta yaşam bittikten sonra da devam edenidir. Böyle vefa, böyle vefalı sevgililer, bu vefasız dünyada yok artık…”

“-Melek sevabı, şeytan da günahı simgeler. Hangi tarafımın ağır bastığını, yüzüme bakın anlayın” diyor. “Çok zekisin; seni ele vermeyen en tatlı tarafın yüzün” diyorum. Gülüyor. O pek ünlü kahkahasını patlatarak gülüyor.

“Bitirimler Sınıfı”ndaki rolüne bayılıyor.

Türk Tiyatrosu’na ve sinemasına yıllarını veren Adile Naşit, sanat çevresinde “Adoş” adıyla tanınır. Tüm dostları onu “Adoş” diye çağırır. Adile Naşit, çevirdiği tüm filmlerinde komedi ile dramı bir nakış gibi yan yana işlemeyi iyi bilir. Çocukların, attığı kahkahalara bayıldığı Adile Naşit’e hangi filmini daha çok sevdiğini sorduğumuzda, hiç düşünmeden “Bitirimler Sınıfı”der. Adile Naşit, Sezer İnanoğlu ve Perihan Savaş ile oynadığı bu filmi hiç unutamıyor. İşte Bitirimler Sınıfı’ndan bir sahne…

*Röportajın bize ulaşmasını sağlayan Sahaf Edebiyat’ın sahibi Seyit ağabeye sonsuz teşekkürler.

*Röportajın düzenlenmesini sağlayan kıymetli eşim Sinem Tuncer‘e sonsuz teşekkürler.

.::Murat Yağmur, Babası Mehmet Yağmur’u Anlatıyor: “İstiklal Caddesi’nde bir kadın gelip babamın yüzüne tükürüyor. Babam tabi ne olduğunu anlamaya çalışırken kadının ağlayarak ‘Sen o kadına nasıl tecavüz edersin?’ diye cevap vermesiyle, kadının 5 dakika önce sinemadan çıktığını anlıyor.”::.

Sevgili dostlarımız merhabalar,

Yine bir sanatçımızın yakını bizlere ulaştı ve babasını, sinemamızın emektar kavgacı karakter oyuncularından Mehmet Yağmur‘u anlattı. İçtenliği ve samimiyetinden dolayı, Mehmet Yağmur’un oğlu Murat Yağmur‘a çok teşekkür ederiz.

Bizzat kendi arşivinden çıkardığı fotoğraflarla, karşınızda sinemamızın gerçek emekçilerinden Mehmet Yağmur!

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Babanızla ilişkiniz nasıldı?

Hep babamın anılarıyla büyüdüm. Baba oğuldan ziyade arkadaş gibi olduk. Babam ortaokul terkti ama hayat okulundan mezun olmuş ve genel kültür olarak mükemmel bir bilgisi vardı. Ben aşırı yaramaz yerinde durmayan  bir çocuk olmama rağmen babamdan sadece 1 kere dayak yemişimdir. Buna karşılık yaşım 31 oldu hala da babamdan korkarım ve saygım sonsuzdur. Babam benim idolümdür.

2) Babanızın sinema kariyeri öncesinde herhangi bir mesleği var mıydı?

Sinemadan önce Malatya’da babasının yanında kerestecilik yapıyormuş.

3) Mehmet Yağmur’un sinema kariyeri nasıl başladı?

1960 yıllarında evden İstanbul’a kaçarak tesadüfen bir elektrikçinin yanında setlerde ışıkçılık yapmaya başlayarak… Daha sonra sette çalışmış ve set amirliği yapmış. Ardından 1965 yılında askerden geldikten sonra 1965-67 yıllarında Malatya’da kalmış. Daha sonra yine İstanbul’a gelmiş ve Trakya’ya, Ege’ye yani bölge bölge sinemalara film gezdirmeye başlamış. 1970 yılında Antalya’da Yılmaz Duru ile ‘Bin Yıllık Yol’ adlı film çekimine gitmişler. Babam o zamanlar yine kamera arkası çalışmalar yapıyormuş. Filmin bir oyuncusu gelmemiş, Yılmaz Duru babama ‘Seni oynatalım…’ demiş. Yapardın-yapamazdın derken babam ‘Bin Yıllık Yol’ adlı filme oynamış. Daha sonrasında İstanbul’a gelmişler. Rahmetli Hüseyin Baradan yine set amirliğine çağırmış fakat babamı ilk işe alan Arif Eriş -o zaman prodüksiyon amiri- karşı çıkmış ‘Mehmet Yağmur artık sinema sanatçısı oldu, set amirliğine almayın…’ diye… Ve babam filmin afişindeki yazıyı o zaman görmüş ‘Ve Mehmet Yağmur…’ diye. Ondan sonra sinema macerası başlıyor.

4) Sinemada ne tür zorluklarla karşılaştı? Bu zorlukları sizlerle paylaştı mı?

Evet, bir gün yanında Tevfik Şen ve bir arkadaşı beraber İstiklal Caddesi’nde giderken karşılarından 3 bayanın kendilerine doğru geldiklerini görüyorlar. Babam tam ‘Hanımefendi bir sorun mu var?’ diye soracakken karşısındaki bayan babamın yüzüne tükürüyor. Babam tabi ne olduğunu anlamaya çalışırken niye öyle bir davranışta bulunduğunu sorduğunda kadının ağlayarak ‘Sen o kadına nasıl tecavüz edersin?’ diye cevap vermesiyle, kadının 5 dakika önce sinemadan çıktığını anlıyor. Ayrıca film bütçelerinin az olduğundan dolayı filmi bir kerede bitirmeleri gerektiğini, yanlışları ve hataları en aza indirmek zorunda olduklarını, Avrupa’nın ‘olmamış’ diyip attıkları filmlerle Türk sinemasında 3 veya 4 tane film çekilebileceğini, bunun da ne zor şartlarda sinema yaptıklarının göstergesi olduğunu anlatırdı.

5) Çalışma disiplini açısından Mehmet Yağmur’u nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydu yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyordu?

Ben Üçüncü Adamlar’ın düşünerek oynadıklarını sanmıyorum. Onlardaki kabiliyetin ayrı bir şey olduğuna inanıyorum. Çünkü atın üstünden rol gereği düşmenin, Malkoçoğlu Cem Sultan filmindeki köprüden düşme sahnesi gerçekte olan şeyler, yani kamera oyunları falan değil ve sadece küçük örneklerden bahsediyorum.  Bence düşünenler bunları yapmaz…

6) İzleyicilerimiz Mehmet Yağmur’u ağırlıklı olarak kavgacı – kötü adam karakterleri ile hatırlıyor. Bir çok tehlikeli kavga sahnesinde başarılı performansları oldu. Hatırlıyorsanız, oynadığı  filmler ile ilgili size anlattığı bazı anılarını bizlerle paylaşır mısınız?

Tabi birçok hatırası var ama şu an aklıma gelen, Kara Murat filmlerinde ‘Baba, o kadar adamı nerden buluyorlar?’ diye sorduğumda, ‘Oğlum ben o filmlerde en az 17 -18 kere ölüyordum…’ demişti. Ve annemin bir gün evde ağlayarak ve hatta sinirli bir şekilde kızıp bağırmasını duyduğunda içeri girmiş, ‘Hanım hayırdır? Ne oldu, ne bu sinir?’ diye sorduğunda, annem ‘Rabia’ filmini göstererek ‘Görmüyor musun? Adi adam nasıl da Rabia’ya iftira atıyor…’ dediğinde, anneme ‘Ağzına sağlık hanım, o benim tanımadın mı?’ demiş…

7) Başarılı bir karakter oyuncusu olarak, “keşke oynamasaydım”  ve “keşke o filmde ben de oynasaydım” dediği filmler var mıydı?

Keşke oynamasaydım dediği bir filmini hatırlamıyorum. Oynamak istediği fakat sette attan düşüp kolunu kırdığı için oynayamadığı Cüneyt Arkın’ın ‘Küçük Kovboy’ filmi var.

8) Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Elbette ki görmüyorlar. En basiti Malatya’da 6-7 defa film festivali yapıldı, şu ana kadar babama bir davet dahi gelmedi. Bu örneğin bile çok şey anlattığına inanıyorum.

9) Babanız Mehmet Yağmur olarak, sinemada hayal ettiği yerde miydi?  

Elbette ki değildi… Hala kendine kızar, ‘Neden cahil davrandık da savrulup gittik?’ diye ama şu gün olmuş o günlerini anlatmaya başladığında hala gözleri dolar. Özlemini ben anlarım ve biz onunla gurur duyuyoruz.

10) Son olarak babanız ile ilgili unutamadığınız birkaç anınızı bizlerle paylaşır mısınız?

İhsan Gedik abi Malatya’ya gelmişti. Kitap tanıtımı yapıyordu. Babamla buluştular. Onların o zaman anlattıkları anıları dinlemek çok keyifli idi ve ikisinin de gözlerindeki sinemaya olan özlemleri ve sevgilerini görmek unutamadığım anılardan bir tanesiydi.

11) Babanız şimdilerde ne yapmakta, geçimini nasıl sağlamakta?

Sinemadan sonra ticari taksicilik yaparak bizleri büyüttü. Şu an Bağ-Kur emeklisi ve 3 erkek evladını yetiştirmenin gururu içinde Malatya’da yaşıyor.

Murat Yağmur‘a tüm emekleri için bir kez daha teşekkürler…

Mehmet Yağmur‘a sonsuz selam, sevgi ve saygılarımızla…

Üçüncü Adam

.::Üvey Baba, Esrar ve Yeşilçam’lı Bir Hayat: Güzeller Güzeli Bir Melek Ayberk Vardı::.

Sinemamızdan sessiz sedasız bir Melek Ayberk geçti.

1959 yılında Ankara’da doğdu. Orta okulu bitirdi.

15 yaşında Sinema Güzeli seçildi.

25 filmde oynadı.

1980‘de uyuşturucu madde kullanmaktan ve satmaktan hapis yattı.

1994 yılında, 35 yaşında, daha hayatının başında uyuşturucu komasına girdi ve bir daha gözlerini açamadı…

1980 yılında, Hayat dergisinde kendisi ile yapılmış bu nadide röportajı sizler için derledik.

Dergiden Deşifre eden: Asiye Hande Nur Başar

Hayat Dergisi / 1980

Her şey tek bir sigarayla başlamıştı… Evet, her şey o tek, esrarlı sigarayla…

Neden içmişti o esrarlı sigarayı? İsteyerek mi, bilmeyerek mi? Yoksa… Kimler itmişti onu bu yola? Bir nefes dumanın nasıl esiri olmuştu? Nasıl düşmüştü bu hale bu güzelim kız? Kimler düşürmüştü onu bu tuzağa?

Henüz 22’sinde yeni girmişti. Fakat altmışında, yetmişinde hissediyordu kendini. Yaşamdan bir zevk almıyor, ağır bir yük gibi geliyordu yaşamak ona.

“Benim hayatım baştan sona bir dram…” diye başladı bir zamanların sinema güzeli Melek Ayberk, 22 yıllık çileli yaşam öyküsüne.

Gözlerinden yağmur gibi boşanan yaşlarla başladı tek tek anlatmaya. Ve gözleri daldı gitti anlatırken ta gerilere, çocukluk yıllarına doğru:

“Altı yaşındaydım, annemle babam ayrıldılar. Her ikisini de çok seviyor, sayıyordum. Bu beni yıkan ilk olay oldu. Annem Tekel’de işçiydi. İki küçük kardeşimle fakir ama mutlu hayatımız vardı. Ben dokuz yaşındayken annem üvey babamla evlendi. Üvey babam sadist bir insandı. Sürekli beni döverdi… Elindeki şövalye yüzükle suratıma vurur, kulaklarımdan tutar havaya kaldırırdı. Annem bazen müdahale eder, “Kızım suçun ne?” diye sorardı. Ben de ağlayarak “Bilmiyorum anneciğim…” derdim. Bir gün İzmir’de üvey babam beni parka gezmeye götürdü. Beni bir köşeye oturttu. “Sen burada bekle.” dedi. Biraz sonra da polislerin arasında geldi almaya. Üvey babam “tırnakçılık” yapıyormuş meğer.

Karakolda polisler babama ‘Ulan, parmak kadar çocuğu yanında gezdirip suçuna alet etmeye utanmıyor musun?’ dediler ve beni serbest bıraktılar. Babam hapse girdi, be de eve…”

EVLENDİĞİ KİŞİ DE ESRARKEŞ ÇIKTI

“Bütün bu fırtınalı ve buhranlı aile düzenimizde ancak ortaokul birinci sınıfa kadar okuyabildim. Çalışkan ve zeki bir öğrenciydim ama evimize annemden başka bakacak kimsemiz yoktu. Annemin aylığı ile zaten kıt kanaat geçinip gidiyorduk. Ve zorunlu olarak okulu bıraktım. Küçük yaştan beri sevgi nedir bilmedim, şefkat nedir görmedim. Bir gün olsun gülmedim, çok kez özendim gülenlere…”

İki yılını daha bu koşullar altında geçiren Melek Ayberk on altı yaşında güzel bir kızdı artık. çevresinden evlenme teklifleri alıyordu sık sık.

“On altı yaşındaydım. Üvey babam zorla evlendirdi beni. Evlendiğim kişi esrarkeş çıkmıştı. Annesi ise tam anlamıyla ünlü bir kadın satıcısıydı. Ama Allah var, ne kocamdan ne annesinden hiçbir kötülük görmedim. Üstelik bana da çok iyi davrandılar. Beni tüm kötülüklerden mümkün mertebe korumaya çalıştılar. Ama esrarkeş bir kocayla ömür boyu mutlu olamayacağımı, böyle bir adamla mutlu hayat süremeyeceğimi anlamıştım. Üstelik kocamın hiçbir geliri de yoktu. Annesi para veriyor, kocam da hazırdan bu parayı yiyordu. Önce kocamdan ayrılıp annemin yanına kaçtım. sonra da boşandım.”

BİR HAYATIN ÇÖKÜŞÜ

Ve Melek Ayberk koca evinden sonra, arada bir Ankara’daki anne evinden de kaçamaklar yapıp tesadüfen tanıştığı kızlı erkekli gruplarla diskoteklerde sabahlamaya başlar.

İşte böyle bir gün, Ankara’da gittiği bir diskotekte, kız arkadaşlarından biri “Yak hele şuradan Melek… Her şeyi unutursun…” der ve bir tek esrarlı sigarayı eline uzatır. Ve kıramaz Melek. Arkadaşının verdiği bu tek esrarlı sigarayı sonuna kadar içer. Bu içiş ilk içiştir ve son olmayacaktır.

“İlk kez içtiğim sigara beni hayali mutluluklar aramaya itti. Artık günde iki-üç esrarlı sigara içer olmuştum. Bu sigaralar bana gelip geçici mutluluk veriyordu. Bu arada bir gazetenin açtığı yarışmada şansımı denemeye karar verdim. 1974 Türkiye sinema güzeli seçilmiştim artık…

25 filmde başrol oynadım. Türkiye’yi İtalya’da temsil edecektim. Yaşım tutmadığı, ailem de izin vermediği için İtalya’ya gidemedim. Gidebilseydim, yaşantım herhalde değişirdi.”

HALE SOYGAZİ HAYATIMI KURTARDI

Melek Ayberk Yeşilçam‘dadır artık. Sinemada Cüneyt Arkın, Kadir İnanır, Serdar Gökhan, Aytaç Arman ile başrollerde oynar. Fakat ne gariptir ki sinemada en fazla kazandığı para film başına üç bin lirayı geçmez. Sinema hayatında unutamadığı bazı olaylar da olmuştur. Örneğin “Unutama Beni” adlı film setinde başından geçen bir anıyı şöyle anlatır:

“Filmin bir sahnesinde barut patlatıldı. Göz gözü görmez oldu. Bir boşlukta ayağım kaydı. Tam düşerken Hale (Soygazi) Hanım kolumdan tutarak beni kendisine doğru çekti. Hayatımı ona borçluyum… Bu arada Aşk-ı Memnu adlı televizyon filminde öpüşmediğim için benim rolümü Müjde Ar’a verdiler ve sayemde Müjde Ar diye birisi doğdu.”

2 yıl önce ise Melek’in üvey babası öldürülür. Aile İstanbul’da Tarabya sırtlarında yaşamını sürdürmeye çalışır. Bu arada adını açıklamadığı, açıklamak istemediği bir kişi onu özel bir klinikte tedavi ettirir. Karaciğeri büyümüştür, 15 şişe serum verirler. Hastaneden çıkar. Artık söz vermiştir bir daha esrar kullanmayacağına dair. Bir süre içmez. Fakat onu bırakmayan, esrarkeşlerden oluşan kızlı erkekli bir arkadaş grubu vardır. İstanbul’un gece kulüplerinde hem içip hem satan bu grup kısa zamanda Melek’i de kendilerine alet ederler.

Bu dram burada bitmiyor. Bitmeyecek de. Şimdi tutuklu olan sanatçı Sağmalcılar Cezaevi‘nde hakkında verilecek kararı bekliyor. Bakalım yazgısı onu daha nerelere sürükleyecek.

_______________________________________________________

Röportajdan sonra Melek Ayberk bir süre hapis yattı.

Hapisten çıktıktan sonra bir daha ne sinemaya, ne de hayata tutunabildi…

Sinemamızdan, güzeller güzeli bir Melek Ayberk geçti…

.::Bilal Karahan, Babası Osman Han’ı Anlatıyor: Kara Murat filminde ‘Neden bir Osmanlı bir Bizanslı oluyorsun?’ dediğimde, ‘Oğlum; Cüneyt Arkın bir vurmaya on adam deviriyor… Sette adam mı kaldı… Mecbur ölüp ölüp diriliyoruz…’ demişti::.

Değerli sanatçımız Osman Han‘ın oğlu ile, Üçüncü Adam’ın İnstagram hesabını açtığımız gün tesadüf eseri tanıştık ve heyecanla az sonra okuyacağınız röportajı gerçekleştirdik. Osman Han’ın ilk kez böylesine detaylıca anıldığı bu çalışmamızın gerçekleşmesi için tüm samimiyeti ile emek veren, değerli karakter oyuncumuzun oğlu Bilal Karahan‘a sonsuz teşekkürler…

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Babanızla ilişkiniz nasıldı?

Abimle birlikte çocukluk yıllarımız Rize’de mavi ile yeşilin içe içe olduğu bir ortamda geçti. Müstakil evimizde mütevazı bir hayat sürdük. Babamla ilişkilerimiz her çocuğunki gibiydi. Biz abimle yaramazlık yapardık o bize önceleri kızar, sonra sarılır affederdi.

2) Babanızın sinema kariyeri öncesinde herhangi bir mesleği var mıydı? 

Babam çok iyi bir aşçıydı. Sinema öncesi ve sonrası bu mesleğinden hiç vazgeçmedi. Çok özel yerlerde bu mesleğini sürdürdü ve başta biz olmak üzere çok insan yetiştirdi. Özellikle deniz mahsulleri üzerine çok leziz tatlar sundu. Mersin‘den İstanbul’a ve en son Rize’de emeklilik dönemine kadar çalıştı. Sinema geçmişi bilindiği için çevresi bir hayli genişti. Sinema sektöründe çalışıp akabinde emekli olup işlerini devam ettirebilen ender üçüncü adamlardandı.

3) Osman Han’ın sinema kariyeri nasıl başladı?

İstanbul Beyoğlu’nda aşçılık yaparken Kadir Savun ile tanıştı. Mimikleri ve Rize şivesi hoştu. Altın çağını yaşayan Yeşilçam furyası babamı da etkilemişti. Ve sinema hayatı bu şekilde başlamış oldu.

4) Sinemada ne tür zorluklarla karşılaştı? Bu zorlukları sizlerle paylaştı mı?

Sinema o dönem çok para kazandırmıyordu. Bir çok film çekiliyordu. Uzun çalışma saatleri, bir setten öbür sete koşuşturmacanın yorucu olduğundan bahsederdi. Hatta bir sohbetimizde kendisine, Kara Murat filminde ‘Neden bir Osmanlı bir Bizanslı oluyorsun?’ dediğimde, ‘Oğlum; Cüneyt Arkın bir vurmaya on adam deviriyor… Sette adam mı kaldı… Mecbur ölüp ölüp diriliyoruz…’ demişti. Bu işin zor ama güzel tarafıydı. Asıl sıkıntı bir sendikanın olmayışı, bir ajansa bağlı olmamaları ve TRT’nin o dönem Yeşilçam’a sahip çıkmamasıydı. Zira Üçüncü Adamlar hep hazin sonlarla anıldı. Bu da devletin o dönem sanatçılarına ne kadar az değer verdiğinin göstergesiydi.

5) Çalışma disiplini açısından Osman Han’ı nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydu yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyordu?

Gerek sinema hayatında gerek iş ve ev hayatında disiplinli ama bir o kadar da yumuşak kalpli bir insandı. Rolleri genelde kısa kısa Ve belirli sahneler olduğu İçin hata yapmamaya çok özen gösterirdi. Birçok filmde babamı izlediğim zaman bir şeye dikkat ettim. Hiçbir zaman kameraya bakmadı. Oynadığı anı hep yaşadı.

6) İzleyicilerimiz Osman Han’ı ağırlıklı olarak kavgacı – kötü adam karakterleri ile hatırlıyor. Bir çok tehlikeli kavga sahnesinde başarılı performansları oldu. Hatırlıyorsanız, oynadığı  filmler ile ilgili size anlattığı bazı anılarını bizlerle paylaşır mısınız?

Evet rolü gereği  bir hayli kavgacıydı. Levent Kırca’nın Taşı Toprağı Altın Şehir filminin kavga sahnesinde yaralanmıştı. Bir de Battal Gazi filmlerinin birinde attan düşerek kaburgasını kırmıştı. Ama bunlar o zamanın sinemasının gerçekleriydi.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

7) Başarılı bir karakter oyuncusu olarak, “keşke oynamasaydım”  ve “keşke o filmde ben de oynasaydım” dediği filmler var mıydı?

Babamın sinemayı bırakması 79’dan sonra Yeşilçam sinemasının İtalyan sineması kültürüne (Erotik Film Furyası) kaymaya başladığı zamanla denktir. Aile geleneği, yetiştiriliş tarzı  o dönemden sonra sinemayı bırakmasına ve Rize’ye yerleşmesine neden olmuştur. Bence Eşkıya filmi Türk sinemasının yeniden dirilişidir. Ve bu filmden sonra Türk sineması kendi  kimliğine yeniden bürünmüştür.

8) Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Üçüncü Adam örnek bir site. Bir filmi 10’larca kez izleyip yeniden izlediğinde bir insan yine mutlu olup heyecanlanabiliyorsa bu gerçek bir başarıdır. İnsanlar Üçüncü Adamlara çok şeyler borçlu ve bunu birilerinin görmesi ve ekrana taşıması ayrı bir mutluluk. Üçüncü Adamın çok daha başarılı işlere imza atacağı aşikar. Yolu her daim açık olsun.

9) Babanız Osman Han olarak, sinemada hayal ettiği yerde miydi?

Bir insanın bir işteki başarısının ölçüsü zirve olmaktır. Elbette ki babam istediği yerde değildi. Türk sinemasında istediği yerlerde olan insanlar özel ailelerden gelen veya çok özel yeteneklere sahip olan kişilerdi. Bir Kadir İnanır, bir Kemal Sunal, bir Öztürk Serengil olmak elbette ki her oyuncunun hayali ama şartlar ve kimlikler kimi zaman insanı bir yere kadar taşır. Biz babamı böyle de çok sevdik. O bizim ailemizde hep başroldeydi.

10) Son olarak babanız ile ilgili unutamadığınız birkaç anınızı bizlerle paylaşır mısınız?

1998 yazında İstanbul’da Erol Taş’ı ziyarete gittik. Bir ayağı kesilmişti. Babamı gördüğü zaman ağladı. O kaba saba gibi gözüken adamın altın gibi bir kalbi vardı. Çok sarıldılar, eskileri yad ettiler. Erol Taş, çocuklarının mirası yüzünden kavgalarını babama açınca yine gözleri doldu ve ağladı. Koltuğun bir kenarında ben vardım, bir kenarında babam. Bu anımı hiç unutmam. İkisinin de mekanı cennet olsun.

Sevgi ve Saygılarımla…

Bilal Karahan.

*Aile fotoğrafları değerli sanatçımızın oğlu Bilal Karahan arşivinden temin edilmiştir.

 

.::Kahkahaları Kulaklarımızı Çınlatırken, Gözyaşları İçimize Akan Sanatçı: Adile Naşit::.

Adile Naşit‘i daha yakından tanımaya devam ediyoruz dostlar. Arşivimizden sizler için, TV’de 7 GÜN dergisinin 5 Temmuz 1976 tarihli sayısında yer alan, Sezai Solelli’nin Tanıdığım Adile Naşit adlı röportaj çalışmasını derledik. Bu röportaj ile, bir önceki yayınladığımız Hüzünlü Bir Adile Naşit Röportajı” bir nevi tamamlanıyor olacak.

Çünkü onda her şey var… Kahkahaları kulaklarımızı çınlatırken, gözyaşları içimize akabilir. O, tüm duygularını zirvede yaşayan dev sanatçımız: Adile Naşit.

______________________________________________________

TV’de 7 GÜN Dergisi

5 Temmuz 1976

Hazırlayan: Sezai Solelli

Dergiden Deşifre Eden: Sinem Tuncer

Adile Naşit müjdeyi film setinde almıştı. Filmin yapımcısı Ertem Eğilmez telefonla Adile Naşit’i aramıştı. “Adile Antalya’ya gidiyorsun…” demişti. “Ödül kazanmışsın, onu alacaksın.” Bu haberle stüdyo birbirine girmişti. Domates güzeli Nahide Şerbet, Münir Özkul, Mahmut Cevher, Itır Esen ve Şevket Altuğ, Adile Naşit’i altın beşiğe bindirmişler, havalara kaldırmışlardı..

Sanki herkes Altın Portakal’ı kazanmış gibi bayram ediyorlardı. Sarılıp öpen, bağırıp çağıran gırla… Adile Naşit ise sanki cam kesişmişti. Ne bir şey duyuyor, ne bir şey hissedebiliyordu. Adile Naşit ertesi gün bir otomobile atladı, Antalya yollarına düştü. Ve Altın Portakal’ını aldı. Ödülünü aldıktan sonra, kuliste bir defa daha baygınlık geçirdi. Ama kendini çabuk topladı Adile Naşit. Ve Altın Portakal’ı ile resim çeken gazetecilere böyle poz verdi. Ne de olsa o gerçek sanatçıydı.

“Müjdeyi ilk kocama vermiştim. Durdu, düşündü, ‘Şey,’ dedi, ‘Sakın bu bir soğuk şaka olmasın…’ ”

“Bu öyle bir armağan ki, beni hayatımın sonuna kadar dimdik ayakta tutmaya yeter.”

“Belediye Reisi mutlaka bir şeyler söyledi Altın Portakal’ımı verirken.. Ama ben hiç birini duyamadım heyecandan.. Sadece ağlıyordum.”

Haziran’ın 24’ü. Günlerden Perşembe.. O gün de her zamanki gibi Arzu Film’in setinde çalışıyoruz. Ben, Münir Özkul, Ayşen Gruda ve öbür arkadaşlar. Orhan Aksoy’un rejisörlüğünü yaptığı bir komediyi bitirmeye çalışıyoruz.

Bir ara bir telefon. Beni istiyorlarmış. Baktım, Ertem Eğilmez Bey. Arzu Film’in sahibi..

“Hazırlan Adile” dedi. “Antalya’ya gidiyorsun.”

Şaka yapıyor zannettim. Benim seyahatten hele uçaktan hiç hoşlanmadığımı bilirdi. Hatta bu yüzden bir hafta kadar önce 13. Antalya Film Festivali’nin açılışına katılabilmem için bana şoförüyle birlikte kendi arabasını vermişti. Ayşen Gruda ile beraber gitmiş, bir gece kalıp dönmüştük. Bu bir.. Sonra bir de çok sıkı bir çalışma temposu içindeydik.. Bu durumda hiç bir yere ayrılamazdım.

Telefonda, “Evet Adile, Antalya’ya gidiyorsun” diye tekrarladı Ertem Bey, “Ödül kazanmışsın, onu alacaksın!”

Eh dedim, kendi kendime. Bu kadar ısrarla söylediğine göre herhalde doğru olacak. “Acaba hangi yardımcı rol için?” diye sordum.

-“Yardımcı rol filan değil!” diye gürledi Ertem Bey. “Doğrudan doğruya baş kadın oyuncu olarak alıyorsun.. Bu sefer benim arabam yok. Kendin bir şey bulup gidersin. Sana Pazartesi’ye kadar izin..”

NEREDEYSE YÜREĞİME İNECEKTİ

Telefon elimde, ne söyleyeceğimi bilemeden öylece duruyordum. Benden hiç ses çıkmadığını görünce Ertem Bey, “Adile!” diye bağırdı.

Güçlükle, “Efendim” diyebildim.

 –“Söylediklerimi duydun değil mi?”

“Duydum efendim”

Yine sessiz durduk bir müddet. Sonra Ertem Bey, “Tebrik ederim.” Dedi ve telefonu kapattı.

Bir anda stüdyo birbirine girdi. Münir Özkul, Ayşen Gruda ve öbürleri, herkes Altın Portakal’ı kendileri kazanmış gibi bayram ediyorlardı. Beni sarılıp sarılıp open, bağırıp çağıran gırla…

Bense sanki cam kesilmiştim. Ne bir şey duyuyor, ne bir şey hissediyordum. Neden sonra aklım başıma geldi. Evi aradım. Kocam çıktı telefona.

-“Ziya bey sana bir haber vereceğim, sakın heyecanlanma” dedim. “Aslında ben de pek inanmadım, ama Ertem Bey haber verdi. Ben 13. Antalya Film Festivali’nde Birinci Kadın seçilmişim.”

Karşı taraf tıs… Hiç bir şey söylemedi.

-“Ziya bey” dedim. Cevap yok.

Bir daha seslendim. Yine cevap yok.

Nihayet avazım çıktığı kadar, -“Ziya bey beni duyuyor musun?” diye bağırdım.

-“Bağırma kadınım… Sağır değilim, elbet duyuyorum.”

-“Duyuyorsan neye cevap vermiyorsun öyleyse?”

-“Düşünüyorum ondan… Şey diyorum… Sakın bu soğuk bir şaka olmasın?”

O gün akşama kadar ben de aynı şeyi düşündüm. Ama bir ara bir iki tebrik telefonu geldi dostlardan. Ogle ajansında duymuşlar radyoda.. Sonra stüdyoya uğrayan birkaç kişi daha aynı şeyi söyledi.

Akşam eve döndüğüm zaman Ziya bey hala şüpheliydi. O epeydir radyoyu ikinci plana atmıştı. Televizyonda verilmeyen haberlere pek inanmıyordu. Devletin resmi gazetesi gibi…

“8.30 haberlerinde vermediler.” Dedi

Nihayet “Güne Bakış”ta Can Akbel söyledi de inandık.

BİR ALTIN PORTAKAL: 3000 LİRA

Ertesi sabah 2.500’e anlaştık bir taksiyle. Antalya’ya gidecek, iki gün kalacak, Pazartesi erkenden burada olacaktık. Şoförün yatacağı yer, yemeği şusu busu tam 3000’e patladı bana bu Altın Portakal…

Ziya bey bu kadar uzun bir yola gelemez. Stüdyodaki arkadaşlardan da fayda yok. Mecburen ağabeyim Selim’in 20 yaşındaki oğlu Naşit’i aldım yanıma.

Ödüllerin dağıtıldığı Antalya Stadyumu’na girerken çok heyecanlıydm Cumartesi gecesi. Bir ara fenalık geçirdim. Biri nabzımı saydı. 160! Bana kalbimi takviye edici, ferahlatıcı birşeyler içirdiler.

Yanımda şimdi hatırlayamadığım biri izahat veriyordu. Benim rol aldığım iki film vardı festival katılan. “İşte Hayat” ile “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı”. Jüri ikisindeki rollerimle bana “Yılın En Beğenilen Kadın Oyuncusu” ödülünü vermeye karar vermiş. Erkek olarak da Cüneyt Arkın!

Düşünebiliyor musunuz festivali? Cüneyt’in karşısında Türkan değil, Hülya değil, Fatma Girik değil, Müjde Ar değil de ben!…

Az kaldı heyecandan tekrar fenalaşıyordum ki, koluma girip biri beni mikrofonun başına kadar götürdü.

Bir alkış, bir alkış sormayın! Belediye Reisi mutlaka bir şeyler söyledi Altın Portakal’ımı verirken.. Ama ben hiç birini duyamadım heyecandan.. Sadece ağlıyordum.

-“Bu Türkiye’de ilk defa oluyor biliyorsun?” dedim.

“Ne ilk defa oluyor?”

-“Baş kadın olarak birinci ödülün sana verilişi. Ta 1951’de başlayan Yıldız Film Yarışması’ndan son yıllarda yapılan festivallere kadar bu tip bütün yarışmalarda En Beğenilen Kadın ve Erkek Yıldız, başrolleri oynayan ve isimleri filmlerin başında yazılan genç kız ve genç erkeklerden seçilirdi. Onlardan bin defa daha iyi oyun verseler bile Münir Özkul’lar, Aliye Rona’lar, Nedret Güvenç’ler, sen ve ötekiler hep yardımcı sanatçı sayılırdınız. Bu yıl ilk defa sen bu geleneği yıktın.”

“Estağfurullah benim ne haddime. Sağl olsun jüri öyle düşünmüş öyle karar vermiş.”

-“Ama memnunsun..”

Adile Naşit neşeli bir kahkaha attı. Sonra güldüğünün farkına varıp bir daha güldü. “İnanır mısınız haftalardır ilk defa gülüyorum. Şaşkınlık, korku ve yorgunluk. Gülmesini unutmuştum adeta. Haklısınız çok memnunum. Bu armağan beni hayatımın sonuna kadar dimdik ayakta tutmaya yeter!”

 ADİLE NAŞİT VE HAYATININ SONBAHARINDAKİ KISMET

Adile Naşit Özcan, Türkiye’nin en büyük halk komedyenlerinden meşhur Naşit’in kızı. Bugün aşağı yukarı 46-47 yaşında. Küçük yaştan beri ağabeysi Selim Naşit Özcan’la beraber sahne hayatında. En son Gönül Ülkü – Gazanfer Özcan Topluluğu’nda beraber çalıştıkları Ziya Keskiner ile evlendi. Ziya Bey bir kaç yıl önce kendi isteğiyle emekliye ayrılmış durumda. Baş başa iki kişi. Çocukları yok. O da ayrı ve çok acı bir hikaye..

“Tiyatro senin canın, kanın, her şeyindi. Ondan ayrılış nasıl oldu?” diye soruyorum.

-“Haklısınız. Ben hala tiyatrodan ayrılmış addetmiyorum kendimi. Tiyatronun maddi imkansızlıkları olmasa zaten hiç ayrılmazdım sahneden…

“1970-71’lere kadar tiyatrodan aldığımız para, dublaj reklam şu bu zar zor geçiniyorduk. Ama son 4-5 yıldaki hayat pahalılığından tiyatrolarımız kadar zarar gören hiç bir kuruluş olmadı. Her şey % 300-400 artarken 10-15 liralık tiyatro biletleri en fazla 20-25 liraya çıktı güç halle. Aslında 40-50 lira olmalıydı ama bugün çoğu dağılan seyirci o zaman hiç gelmezdi.

“Özel tiyatrolar para kazanacak ki sana verecek. Çoğu yerdeki maaşlar hala 5-6 yıl evvelki rakamlar. O parayla geçinilemiyor tabii.. Bu sebeple bugün Münir Özkel, Pekcan Koşar, Meral Taygun, Erol Günaydın, Turgut Boralı gibi Türk sahnesinin bir çok büyük isimleri tiyatro yapamıyorlar. Ya film çeviriyorlar, ya da televizyona reklam yapıyorlar.

“En son 3.000 lira alıyordum Gazanfer Bey’den. Geçimime yardım olsun idye de boş zamanlarımda film çeviriyordum bir yandan. Ertem Eğimez Be yard arda iş veriyordu bana. Hülya-Tarık çiftiyle “Beyoğlu Güzeli”nin ardından yine aynı çift ve Münir Özkul’la “Sev Kardeşim”i çevirdim.

“İlk zamanalr 300 lira yövmiye alıyordum. Derken bu 500 ve pek kısa bir zaman sonra 1000 lira oldu. Bir filmden elime ortalama 5-6 bin lira geçmeye başladı. Fena değildi, değildi ama tiyatroda çalışmalarım aksamaya başlamıştı. Doğrusu ne Gönül Ülkü hanım ne Gazanfer Özcan bey hiç bir şey söylemiyorlardı, ama ben rahatsız oluyordum. Ikisinin de çalışmaları gayet ciddidir. Herkesi provalarda tam saatinde isterken, bana göz yummaları, iş prensiplerini aksatıyordu.

“Bir gün dayanamadım, bunun böyle daha fazla yürümeyeceğini söyledim ve 1975 tiyatro mevsimi başında dostça ayrıldık. Şimdi tamamıyla Arzu Film’e bağlıyım. Film başına 15-20.000 lira geçiyor. Memur gibi maaşa vurursak ayda ortalama 10-12 bin kadar. Bunu değil bana, hiç kimseye veremez bugün tiyatro. Ancak sırtının devlete dayamış tiyatrolar hariç..”

-“Peki televizyondan ne veriyorlar” diye sordum.

-“O Sadri Alışık’la beraber çevirdiğimiz parodiler varya. Onlar en çabuk üç günde çekilir. Bu üç gün içinde bize adam başına 575 lira verirler. Çok az, ama bütün Türkiye görüyor, reklam oluyor diye Kabul ediyorduk. Reklam filmlerinden de ben şahsen 3 veya 5 bin lira alıyordum. Bunlar iyiydi. Ama Ertem Eğilmez Bey’le mukavelem mucibince ikisi de yasak bugün. Bütün gücümü filmlere veriyorum.”

 VE ACI BİR HİKAYE

Adile Naşit’le Ziya Keskiner çiftinin hayatında sade yakın dostlarının bildiği bir de çocuk problem vardır. Bir zamanlar aslan gibi bir oğulları vardı Ahmet adında. Karı-koca, Gazanfer Özcan trubunda İzmir’delerken Ahmet hastaydı İstanbul’da ve Allah kimsenin başına vermesin, 3-4 gün içinde birden gidiverdi o aslan gibi Ahmet! Neşeleri, amaçları, hayatları, velhasıl her şeyleriydi Ahmet onların… Nasıl yıkıldılar, nasıl mahvoldular sormayın…

Buna rağmen uçakla İstanbul’a atlayıp Ahmet’i toprağa verdikten iki gün sonra İzmir’de tekrar sahneye çıktılar.

Nasıl çıktılar, nasıl çıkabildiler hala şaşarım.

İşte ta o zamandan beri Adile uçağa binmekten nefret eder!

Ben bir zamanlar Adile’yi ayartmaya çalıştım. Darülaceze’den bir çocuk alması için. Bu aylarca sürdü.

-“Mühim olan çocuğu doğurmak değil sadece” dedim. “Ona bakmak, onu büyütmek en mühim sorun. Düşün 7-8 aylık bir bebek aldın. Her gün onun altını temizledin, karnını doyurdun. Onun hastalığında sen de sabahlara kadar uyumadın. O ağlayınca ağladın, o gülünce güldün. Böylece yıllar geçecek ve sen anlayacaksın ki, insanı çocuğuna bağlayan sadece onu doğurmak değil; onun derdiyle, neşesiyle, problemleriyle büyütmektir.”

Sonunda ikna ettim onu. O da Ziya Kesiner’i kandırdı. Daha ziyade 1 yaşında biraz daha küçükbir kız alınması üzerinde karar kıldık.

“1971 yazındaydı. Aylardan Temmuz. Biz Akçay’dayız. Gazanfer Özcan grubu da İzmir’de turnede. Adile’yi bir aydır görmemiştim. Acaba konuştuğumuz gibi bebeği almış mıydı, almamış mıydı merak ediyordum.

Temmuz’un sonuna doğru bir sabah Gazanfer ve tayfası habersiz bastırdılar. İstanbul’a geçiyorlarmış. Öğle yemeği için bana uğramışlar. Hoş beşten sonra herkes denize girerken, biz Adile’yle tam bir saat baş başa konuştuk kuytu bir köşede.

Darülaceze’ye 4-5 defa gitmiş en azından 2 bebek varmış. Ikisi de 1 yaşında vary ok. Biri oğlan, öbürü kız. Topaç gibi şeyler falan filan. Anlattı, anlattı… anladım. Oğlanı kafasına koymuş. Beni kırmak da istemiyor. Sözüm ona son kararı bana verdirmek için gelmiş.

-“Ben sana kız çocuk daha kolay yetiştirilir, bir de senin yanından ayrılmaz, sana can yoldaşı olur diye söylemiştim. İstiyorsan oğlanı al,” dedim.

Birden gözleri parlamış, sevinçle boynuma sarılmış, “Hay bin yaşa ağabey!” diye yerinden fırlamıştı. “Gider gitmez alacağım oğlanı..”

 İstanbul’a dönüşümde beni aradı. Çok üzgündü. O İzmir’deyken oğlanı almışlar. Yıkılmış adeta. Dört, beş gün sonra, “ Demek ki Allah’ın takdiri böyle” diye kalkmış kızı almaya gitmiş bu sefer. Ama onu da bulamamış!

O gün bugündür Adile evlat edinmeyi düşünmüyor artık. “Kendimi Tarık Akan gibi, Halit Akçatepe gibi beraber çalıştığım genç arkadaşlara adadım artık. Onlarla, bir abla gibi meşgul oluyor, evlat sevgimi onlara veriyorum. İnanır mısınız onlar da bir anne, bir abla gibi beni seviyorlar. Her şeyimle yakından ilgileniyorlar sağ olsunlar…”

Bunları söylerken yine de bir eksikliğin hasreti okunuyordu gözlerinin içinde…

O sırada foto muhabiri arkadaş resmini çekmek için gelmişti.

-“Resmini çekecekler Adile” dedim. “Saçını, başını düzelt de hazır ol.”

Birden o içten kahkalardan birini koyuverdi.

-“İlahi Sezai ağabey ne var ki neyi düzelteceğim” diye kıkırdandı. “Seyircim beni böyle tanıyor, böyle seviyor… Ama madem ki istiyorsun, tarıyormuş gibi yapayım..”

Baktım. Gözlerindeki biraz önceki üzüntüden eser kalmamıştı.

Sanatçı bu işte. Gülerken ağlayan. Ağlarken gülebilen..