Tag Archives: atıf yılmaz

.::’Cüneyt Arkın’ın Bir Numaralı Adamı’nın Ardından: Fotoğraflar ve Bilgiler Eşliğinde Adnan Mersinli::.

Adnan Mersin‘li ile ilgili bir çalışma yapmak için arşivimi karıştırdığımda, ufak telefon konuşmalarından kalan notlar ve hiçbir yerde yayınlanmamış fotoğraflara rastladım. Birçok sanatçımızda olduğu gibi, onun da yüksek kaliteli fotoğraflarını ilk kez yayınlamak -hatta deşifre etmek- elbette benim görevimdi. Hele de bu isim, gerçekten çok sevdiğim karakter oyuncularımızdan biri olan Adnan Mersinli ise, tüm bu çalışmaları ve fotoğraf düzenlemelerini hevesle, keyifle yaptım. İşte karşınızda fotoğraflar ve bilgiler eşliğinde ‘Cüneyt Arkın’ın bir numaralı adamı’ lakaplı gerçek bir sinema emekçisi Adnan Mersinli!

5.1.1940 Mersin doğumlu Adnan Mersinli’nin gerçek adı Adnan Ayli’dir. İlk okulu bitirdikten sonra birçok işte çalışmış, bir dönem tatlıcılık yapmış, ardından 1958 yılında Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı ‘Bir Şoförün Gizli Defteri’ adlı filmdeki küçük bir rolle sinema yaşantısı başlamıştır. Yüzlerce filmde irili ufaklı rollerde oynamış, özellikle Cüneyt Arkın’lı avantür filmlerde kavgacı-karakter oyuncusu olarak görev almıştır. 1985-1990 yılları arasında 8 filmde yapımcı olarak görev almıştır. Evli ve 2 çocuk babası Adnan Mersinli, 18.04.2016 tarihinde uzun yıllardır tedavi gördüğü Çınarcık Huzurevi’nde hayatını kaybetmiştir.

Aylar önce telefonda defalarca konuşmuş, lakin bir türlü fırsatını bulup Çınarcık Huzurevi’ne ziyaretine gidememiştim. Tüm konuşmalarımızda sesi bitkin geliyor, ‘Nefes almakta çok zorlanıyorum evladım.’ diyordu. KOAH hastasıydı ve son yıllarını bu hastalıkla mücadele ederek geçirmişti. Onu kime sorsam, ‘Adnan mı? Oho… Cüneyt Arkın’ın bir numaralı adamıydı!’ diyerek cümleye başlıyordu. Bir telefon görüşmesinde kendisine bu durumu sorduğumda şöyle yanıt vermişti: ‘Cüneyt Arkın’la öyle zamanlarımız oldu ki, bir dönem değil her gün, her saat beraberdik neredeyse. Avantür filmlerde birlikte çalışıyor, ardından Levent’teki evine geçip sonraki günün sahnelerini çalışıyorduk. Onun evinin bahçesinde trambolin vardı, spor aletleri vardı. Kadir Kök, Mehmet Uğur ve Aydın Haberdar’la beraber ben, onun hiç yanından ayırmadığı adamlardık. Sonra Kadir (Kök) onlarda kaldı yıllarca. Bahçesine baktı, korumalığını yaptı bir nevi. Hatta hızlı yaşadığı dönemlerde, karakollara bile beraber gider, beraber ifade verirdik. Şahitliğini de yaptığım oldu, gecenin bir yarısı koluna girip evine götürdüğüm de… Çekim aralarında Sönmez (Yıkılmaz) ve benle çok güreşir, durduk yere bize sataşırdı. Onu seviyor, saygı duyuyorduk ama rol yapmıyordu ve gerçekten güçlüydü. Yıllardın verdiği çalışmayla pişmişti ve hepimize kök söktürüyordu. Ne kadar zorlansak da, kan ter içinde kalsak da sonuna kadar onunla güreşir, ardından oturur birlikte güle oynaya yemeğimizi yerdik. Güzel günlerdi. Çok zor ama güzel günlerdi.’

O, gerçekten de Cüneyt Arkın’ın bir numaralı adamıydı benim gözümde de. Onunla uzun bir röportaj yapamamış olmanın üzüntüsünü hep taşıyacağım. Ruhun şad olsun Adnan Mersinli. Seni hep, Malkoçoğlu Ölüm Fedai’lerindeki ‘İlbey’ olarak hatırlayacağım…

Ve son sözler değerli sanatçımız Levent Çakır’dan…

Kendisi Adnan Mersinli’nin vefatı üzerine facebook profili üzerinden aşağıdaki satırları yazdı ve bizleri çok duygulandırdı. Kendisinden izin alarak hem anılarını, hem de Adnan Mersinli ile ilgili 2 fotoğrafını sizlerle paylaşmak istedik…

Levent Çakır Anlatıyor;

Köroğlu”, 1968…

Rahmetli Adnan Mersinli’nin beni figüranlar kahvesinde otururken görüp, “Oğlum, tam senlik bir film çekiyoruz. Bol kılıçlı, atlı, dağda bayırda koşturmacalı… Senden bu filmde çokça yararlanabiliriz. Benimle gel, seni Cüneyt ağabeye, Fatma ablaya lanse edeceğim” diyerek elimden tutup setine götürdüğü ilk film… O günlerin “tamamen renkli” ilk filmlerinden biri… Daha önce de bazı düşük bütçeli filmlerde figüran olarak çalışmıştım, ama bu benim çalışacağım ilk büyük prodüksiyondu.

Cüneyt ağabey, “Görelim hünerlerini Çakır, at bakalım şu trambolinde bir parende” deyince, “Usta, ben trambolinde rahat atlayamam, ben akrobatım, düz zeminde çok daha iyi sıçrıyorum” deyip ardı ardına üçer beşer tur parendeler, saltolar atınca, Fatma abla, “Vayyyy Edirneli, sen neymişsin be!” diye bağırmış, Cüneyt ağabey de Atıf babaya (Atıf Yılmaz) “Bu çocuğu ekibe dahil edelim Atıf ağabey, bunda iş var” demişti.

 Adım afişlerde, jenerikte geçmese de, “Köroğlu”nun pek çok atlı sahnesinde figüran olarak rol aldım. Sonrasında da Cüneyt ağabey, Musevi menajeri aracılığıyla benimle “dövüş koreografi hocası” olarak resmî bir anlaşma yaptı. “Zagor”lara kadar neredeyse üç yıl, Cüneyt ağabeyin sözleşmeli akrobatı, dublörü ve dövüş hocası olarak ona hizmet verdim. Bu filmin setinden, Adnan Mersinli ile bir hatıram vardır ki hatırladıkça gözlerim yaşarır.

 Fatma abla da, Cüneyt ağabey de set aralarında son derece neşeli ve eğlenceli oyunculardır. Bir gün, Fatma abla, “Cüneyt, şu Çakır ile Adnan’ı er meydanında bir kapıştıralım” dedi. Eskişehir’de, bir haranın yakınlarında çalışıyoruz. Bütün ekibi ve çevre halkını toplayıp halka haline getirdiler. Fatma abla beni, Cüneyt ağabey de Adnan Mersinli’yi tutuyordu. Epeyce uzun süren bir güreş yaptık. Adnan ağabey çok sıkı bir güreşçiydi, pehlivan gibi bir adamdı. Ama benim avantajım da gençliğimdi. Onu, teknikle değilse bile, sistematik şekilde yorarak en sonunda kazanmayı başardım. Bu yüzden, sette epeyce uzun bir süre “boynuz kulağı geçti” şeklinde geyik muhabbetleri yapılmıştı.

Bir güzel hatıra daha… Cüneyt ağabey benimle güreş tutmayı çok severdi. Bu şekilde antrenman yapıyor, zinde kalıyordu. Ama onunla ne zaman güreşe tutuşacak olsam Adnan Mersinli kulağıma eğilip, “Çakır, sakın ola bu adamı yenmeyesin ha, yenersen ikimiz de biteriz, sinirlenip ikimizi de kovar, yıldız oyuncuları dövüşte asla yenmeyeceksin, ona göre!” diyerek uyarıyordu beni…

Ben de onun tavsiyesine uyup, tam yenebilecek pozisyona geçtiğimde bilerek tuş oluyor ve Cüneyt ağabeyin bize kızmasına engel oluyordum.

Hatıralar, hatıralar…

Fotoğraflar:

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.Adnan Mersinli - Cüneyt Arkın - Behçet Nacar Sellal Taner - Kadir Kök - İsmet Erten- Adnan Mersinli - Tamer Yiğit.jpg

Reklamlar

.::Türk Sinemasından Akıllara Kazınan 10 Aşk Hikayesi::.

Hazırlayan: Asiye Hande Nur Başar

Türk sinemasında ‘aşk’ dendiğinde orada durmayı bilmek lazım. Özellikle bizim sinemamızda ‘aşk’ çoğu filmin bel kemiğini oluşturmaktadır. Sadece Türk Sineması’nda değil dünya sinemasında da ideal olan aşk ve yaşadığımız hayatta karşımıza çıkması daha olası aşklar olarak filmleri ikiye ayırabililiriz.

Ben bu listede, Türk sinemasında ‘yaşadığımız hayatta daha çok karşımıza çıkan’ 9 aşk hikayesinin yanı sıra, 1 de ‘ideal aşk’ı anlatan çok önemli bir filmi sizlerle buluşturmak istedim.

10. Neşeli Günler (1978, Orhan Aksoy)

Saadet ve Kazım’ın turşu ne ile yapılır kavgasını bilmeyen yoktur. Aslında ikisinin kavgası kendi dediğinden vazgeçmeyince evliliğin yürüyemeyeceğinin bir kanıtı gibidir. Yıllar yılları kovaladıktan sonra Saadet ve Kazım sivri yerleri törpüleyince birbirlerini ne kadar sevdiklerini anlarlar.

9. Gülen Gözler (1977, Ertem Eğilmez)

Vecihi ve Fikret’in aşkı… Fikret’in babası onu Vecihi’ye vermedikçe aralarındaki aşk daha da körüklenir. Fakat biliyoruzdur ki Fikret ve Vecihi bir gün evleneceklerdir. Ve evlilikleri gıptayla baktığımız uyumlu çiftlerin evlilikleri gibi mutlu ve huzurlu olacaktır.

8. Tosun Paşa (1976, Kartal Tibet)

“Aşk kalbimi yakan bir volkan gibidir / En sevdiğim tatlı kazandibidir,
Leyla sev beni sokma müşküle / Seninle kaşık atalım iki tabak keşküle”

Tellioğulları ve Seferoğulları arasındaki Yeşil Vadi kavgası malum… Bu kavgayı sonlandırmak için iki aile de kendi damat adayını öne çıkararak İskenderiye’nin en büyük devlet memuru olan Daver Bey’in kızı Leyla’yı ister.

Leyla’nın gönlü Seferoğulların’dan Suphi’dedir. Ne var ki Tellioğulları’nın sahte Tosun Paşa planları gerçek Tosun Paşa’nın İskenderiye’ye gelmesiyle sonlanır. Bir de bakarız ki hakiki Tosun Paşa, Leyla ile evlenip Yeşil Vadi’nin sahibi olmuştur.

Leyla hani Suphi’yi seviyordur deriz ama gerçekçi olmak gerekirse Daver Bey kızını elbette Paşa’ya vermek isteyecektir. Daver Bey kızının fikirlerine önem veren bir baba olsa da Paşa’ya hayır dendiği görülmüş şey değildir. Zaten Leyla da halinden memnun bir şekilde gönlünü Tosun Paşa’ya emanet eder.

7. Çöpçüler Kralı (1977, Zeki Ökten)

Çöpçüler Kralı‘nda esas kız Hacer’in aşk anlayışı pragmatik olarak değişkenlik gösterir. Hacer önce maaşı ve rütbesi olan Zabıta Şakir’i severken Şakir’in evliliği annesi yüzünden geciktirmesi üzerine Apti’yi kıskandırma aracı olarak kullanır.

Hacer bu taktikte başarılı olur ve Şakir annesini bir şekilde ikna ederek Hacer’i istemeye gelir. Daha sonra Apti’nin şans eseri ünlü bir şarkıcı olmasından sonra Hacer birden Apti’ye aşık olduğunu anlar.

Apti ise tek istediği kadın Hacer olmasına rağmen ünlü olduktan sonra ondan daha “iyilerini” bulacağını fark eder ve Hacer’i reddeder.

80 döneminin “İşi bileceksin fakat işe gitmeyeceksin” ve “Devrin adamı olacaksın” düsturlarını Umur Bugay‘ın kaleminden komik ve eğlenceli bir şekilde izliyoruz. Bu düsturlar aşk için de geçerli oluyor. “Sonsuza kadar mutlu yaşadılar” diye bir şey yok. Gerçek hayatta herkes kendini düşünüyor. Çünkü artık dünya kurtlar sofrasına dönüşüyor.

6. Salako (1974, Atıf Yılmaz)

Baş kadın karakter Emine babası onu sevmediği biriyle evlendirmesin diye bir yol aramaktadır. En sonunda kendisine aşık ve saf bir adam olan Salako’yu ikna ederek kaçar.

Emine’nin asıl amacı yıllar önce tanıştığı ve etkilendiği Eşkiya Hamido’nun yanına gitmektir. Emine yol boyunca Salako’yu seviyormuş gibi yapar.

Salako adı üstünde saf bir adam olduğu için onu kandırması çok kolay olur. En sonunda Emine Hamido’nun yanına gelir. Fakat Hamido o hayallerini süsleyen adamdan çok farklıdır. Hamido, Emine’yi tekrar babasını yanına yollamaya kalkınca Emine, Salako’yu tekrar ikna ederek yeniden dağlara kaçar. Salako, Hamido’yu öldürünce ise yeni eşkiya o olur.

Bu noktada Emine ve Salako arasında masallardaki gibi bir aşk doğmaz. Fakat Salako yeni kazandığı karizmasıyla birlikte Emine’nin gönlünü de kazanır.

5. 7 Kocalı Hürmüz (1971, Atıf Yılmaz)

Sadık Şendil‘in yazdığı, Türk halk hikayeleriyle aynı tatta olan “Yedi Kocalı Hürmüz” hem tiyatroya hem sinemaya uyarlanmıştır.

Atıf Yılmaz‘ın yönettiği ve Türkan Şoray‘ı başrolde izlediğimiz Hürmüz’ün hikayesi oldukça eğlenceli. Tabi yedi kocası için hikayenin o kadar eğleceli olduğunu söyleyemeyiz.

Kocasından öç alma amacıyla başlayan hikayede Hürmüz her gün bir kocasını ağırlayıp onlardan hediye kabul ederek ekonomik sorunlarını çözmektedir. Fakat Hürmüz’ün aslında gönlü yakışıklı doktordadır.

Fakat filmin sonunda aslında meselenin Hürmüz için aşk  olmadığını anlıyoruz. Hürmüz aslında aşk gibi meseleleri gerçekçi bulmayan biri.

Erkeklerin ise kaç yaşında olursa olsun kadın-erkek ilişkilerinde acemi oluşunu fark etmesiyle kendine göre birini bulması oldukça zor hale geliyor.

4. Kara Gözlüm (1970, Atıf Yılmaz) 

Yeşilçam Sineması’nda böyle ayakları yere basan ve doğallığından hiçbir şey kaybetmeyen kadın karakter azdır. Azize şöhret basamaklarını hızla tırmanmasına rağmen kendi kişiliğinden hiçbir şey kaybetmeyen biri.

Onun tam karşısında ise Azize’yi artık farklı giyiniyor daha sosyetik mekanlara gidiyor diye yargılayan, Türk Sineması’nda çok sık karşılaştığımız, Kenan karakteri var. Azize artık ünlü bir şarkıcı! Kadın hala balıkçılık yaparken giydiği kıyafetiyle mi gezmek zorunda?

Hele Kenan’ın çok yetenekli olmasına rağmen ünlü bir besteci olmaktan korkmasına anlam vermek oldukça zor. Anonim kalıp o amatör ruhu korumak istiyor olabilir fakat Azize’yle Amerika’ya gidip seslerini büyük kitlelere duyurduklarında Kenan’ın korktuğu gibi tüm etik değerlerini yitirecek değillerdi.

Senin kişiliğin bu kadar mı oynak kardeşim kariyerinde yükselince değerlerini yitirmekten bu kadar korkuyorsun? Azıcık Azize’yi örnek al!

Azize ise Kenan’ı gerçekten sevdiği için kariyerinden vazgeçip aşkını seçiyor. Fakat bunu Kenan’ın davranışlarına anlam vererek yapmıyor.

3. Menekşe Gözler (1969, Atıf Yılmaz)

Atıf Yılmaz gerçekçi kadın karakterler oluşturmakta oldukça başarılı. Bunu en iyi gördüğümüz filmlerden biri de “Menekşe Gözler”. Filmde aynı gazinoda çalışan dört karaktere odaklanıyoruz. Sadri Alışık orta yaşlarında bir saz üstadını canlandırıyor. Erol Büyükburç ise gazinonun hafif batı müziği kadrosundaki genç ve hayat dolu şarkıcısı.

Alışık’ın uzatmalı sevgilisi Pervin ise aynı gazinoda şarkıcılık yapıyor. Fatma Girik  ise deli dolu bir kadın olan Serap’a hayat veriyor. Serap da aynı gazinoda dansözlük yapıyor. Fakat bir gece diğer bir dansçı kadınla kavga etmesiyle gazinodan kovuluyor. Kalacak yeri olmayan Serap Alışık’ın evine alıyor. Uzun süredir içine kapanık bir şekilde yaşayan Sadri, Serap’la birlikte adeta yeniden hayat buluyor.

Pervin ise bu durumu olgunlukla karşılıyor “Böyle kızlar hep gelir gider, ama sonunda ben kalırım yanında…” diyor Sadri Alışık’a.

Pervin ondan beklenen üzere kötü tarafı temsil etmiyor. Tıpkı gerçek hayatta olabileceği gibi bu durumu oluruna bırakıyor.

Serap ise filmde mutlak güzellik ve iyiliği temsil etmiyor. Serap hayatta kalmanın ne kadar zor ve önemli olduğunu fark edebilmiş bir kadın. Önce hayatta kalmaya çalışıyor. Fakat bir gün Alışık’ın hayatına girdiği gibi çıkıyor.

Serap’ı sonradan Alşık’ın en yakın arkadaşı Erol’un yanında görüyoruz. Bu sefer aşk karşılıklı oluyor. Erol’un Serap’ı sevdiği gibi Serap da Erol’u seviyor. Fakat filmin asıl anlatmak istediği bir gönüle asla söz geçirilemeyeceği…

Alışık, Serap’la olmayı ne kadar çok istese de onun en yakın arkadaşı Erol’la mutlu olmasını kabulleniyor. Tıpkı Pervin’in onu beklemeyi kabul etmesi gibi. Bu mutlu bir aşk hikayesinden çok gerçekleri kabulleniş hikayesi.

2. Ah Müjgan Ah (1970, Mehmet Dinler)

Bir başka kabulleniş hikayesi de Safa Önal‘ın yazdığı “Ah Müjgan Ah” filminde var.

70’li yılların Türkiye’sinde yaşanan fukaralığı ve sınıflar arası uçurumu gözler önüne seren film “Aç olan, önce aşkını yer…” gibi bir durumun olası olduğunu da gösteriyor izleyiciye. Müjgan ve Hüsnü birlikte olmak için ekmeyi tuza banmaya razıyken Müjgan’ın bir terzide çalışarak dış dünyaya açılmasıyla durum değişiyor. Hüsnü’nün vadettikleri artık Müjgan’a yeterli gelmiyor.

Geride ise Müjgan’ı gitmesini engelleyemeyen ve hayatına devam etmek zorunda bırakılan Hüsnü kalıyor.

1. Sevmek Zamanı (1965, Metin Erksan)

Halil boyacılık yaptığı evde evin kızı Meral’in resmini gördüğü anda resimdeki kadından etkilenir. Her gün köşke giderek Meral’in resmini seyreder. Bir gün Meral’in kendisi eve gelerek Halil’i kendi resmine bakarken  görür. O anda Meral Halil’in kendisine gerçekten aşık olduğuna inanır. Bu aşktan etkilenerek Halil’e karşılık verir. Fakat Halil’den başladığı tepkiyi alamaz.

Meral’in resmi Halil’in kalbini hiçbir zaman kıramaz fakat Meral’in kendisi bunu yapabilir. Halil içinde büyüttüğü kusursuz aşkı için bu riski almak istemez. Halil tıpkı divan edebiyatındaki gibi mükemmel aşkın zihinde yaşanacağına inanmaktadır.

Meral ise aşk dahil her şeyin çabuk tüketildiği bir ortamda yaşadığı için Halil’in aşkı ona cennet gibi gelmektedir. Halil ve Meral mutlu olabilmişler midir, bilinmez. Fakat aşkın kendini ve karşındakini yontmayla, bu sırada canın acımasıyla ve karşılığında bulunması zor bir zevk ve neşenin gelmesiyle ilgili olduğunu gösteriyor bu film. Metin Erksan‘ın şiirsel yönetimi, Müşfik Kenter ve Sema Özcan‘ın unutulmaz performansları gerçekten izlenmeyi ve alkışlanmayı hak ediyor.

.::Rafia Hacer Duman Yazdı: Benim Değil Menekşe Gözler::.

Sevgili okurlarımız merhabalar,

Daha önceleri konuk yazarlarımızın çalışmalarını, ana sayfamızın üst kısmındaki KONUK YAZARLAR sekmesinde yayınlıyorduk. Buradan binlerce okura ulaşan konuk yazarlarımızın tek sıkıntısı, yazılarını kendilerine ait, tek bir başlıkta paylaşamamalarıydı. Biz de bu sıkıntıyı gidermek adına, ana sayfamızın sağ tarafındaki KATEGORİLER kısmına KONUK YAZARLAR adlı bir kategori ekledik.

Böylece Üçüncü Adam’da çalışmaları yayınlanmış okurlarımız, bağımsız linkleri ile yazılarını diledikleri gibi paylaşabilecekler.

Yeni uygulamamızın ilk yazarı, samimi cümleleri ile içimizi aydınlatan, keyifli kalemlerden biri… Rafia Hacer Duman…

Keyifli okumalar…

Menekşe Gözler; 1969 yapımı ödüllü bir film. İki yakın arkadaşın, aynı kadına tutuluşunu ve bu aşk uğruna türlü cefaya katlanışını anlatıyor. Film boyunca birçok kalp kırılıyor. Say deseler; Sadri Alışık’ın canlandırdığı karakter en başta gelir çoğunluğun aklına. Sonra yersiz yurtsuz bir dansöz kız olan Serap’ın kederi, en son belki Erol Büyükburç’un en yakın arkadaşının aşık olduğu kıza tutulduğunu öğrendiğinde yaşadığı acı. Peki ya Pervin Par? Onu pek hatırlamayız. Esas kız değil, tutkuyla sevilmiyor. Bir görünüp bir kaybolmuyor. Pervin, pek ipe sapa gelmez, kederi kendinden menkul bir müzisyene aşık kadın. Sahnelerde ve ışıltılı. Bildiğimiz bir kadın Pervin, kızan, üzülen, katlanan, hepsine rağmen tutunan bir kadın, belki bu yüzden o kadar ilginç bulmuyoruz Pervin’i. Bu yüzden unutulacaklar listemizin başında geliyor Pervin belki. O, kavgasız, gürültüsüz, sevdiği adamı senelerce bekliyor, kadınsı bir umutla hayatına düzen vermesini umuyor, sevdiğine yine basitleşmeden sahip çıkıyor. Pervin ansızın çekip gitmiyor, dayanılmaz acılara sebep olmuyor, işte bu yüzden menekşe gözler Pervin’in olmuyor. Şarkılardaki kız Pervin değil.

Menekşe Gözler’i izledikten sonra başımı pencereden dışarı uzatınca sokaklarda bir sürü Pervin görüyorum, becerikli, usul, erkan bilen, tantanaya sebep olmadan küçük hayatının türlü hengamesini toparlayan, işler kotaran ama efsane olmayan kadınlar… Türk sinemasına başımızı çevirdiğimizde de onlarcasına rastlayacağımız kadınlar; adları ezbere bilinmeyen, uzadıkça uzayan hayran kuyrukları olmayan kadınlar… Anneler, ablalar, fedakar öğretmenler daha niceleri… izlediklerimizi anlamlı kılan, fakat, yıldız olmayan kadınlar… aşık olmadığımız, posterlerini duvarlara yapıştırmadığımız, “şöyle bir kadın yanımda olsun, milyon borcum olsun!” diye iç geçirmediğimiz üçüncü kadınlar. Haklarında magazin sayfalarında haberler bulunmaz, çünkü onlar kapris yapmaz, sette olay çıkarmaz. Mecmua muhabirlerince dekolteleri merak edilmez, yürekleri ile anılmak isterler çünkü. Böyledir üçüncü kadınlar, daha bizden, daha sıradan. Rastlayabilirsiniz birine, mesela kedilere mama verirken bir parkta, yahut deniz kenarında. Rastlayabilirsiniz bir çiçekçide mesela Pervin Par’a. Oynadığı karakter gibi, yüce gönüllü, eminim aynı öyle parlıyordur gözleri hala. Mutludur eminim mütevazı hayatında, çünkü işler zorken katlandı Pervin, olanaklar çok kısıtlı, bütçeler yetersizken, gönlünü seve seve verdi sinemaya. Öyle büyük paralar kazanılmadı, ardı arkası kesilmeyen bir şöhretle sarmalanmadı, yalnızca sanatın içine karışmakla buldu huzuru. Bildiğimiz tüm üçüncü kadınlar gibi. Birçok hikayede birçok karakter oldular, gerçek isimleri sinemanın önüne geçsin talebinde bulunmadılar, işte bu yüzden, rol yaptıklarını anlayamadık. Onları kendimizden saydık, yüceltip göklere çıkarmadık, ışıklı dünyada ulaşılmaz bir yere koymadık. Sanki filmlerin kendisinden bir parçaydılar, oyuncu olduklarını anlayamadık. Dönemin tüm eksik şartlarına rağmen ışıl ışıl parıldayan oyunculuğuna sağlık Pervin Par, ve bugün Pervin ile aklıma dolan tüm üçüncü kadınlar…

Menekşe Gözler -1-Rafia Hacer Duman

 

.::Emektar Karakter Oyuncumuz Necdet Kökeş: “Genç sinemacılarımız -işi gücü rast gitsin hepsinin- nedense bizlerle pek çalışmıyorlar. Yüzümüz eskimiş, bir de belirli bir yaşa gelmişiz. Peki, kamera arkasında ki arkadaşlarımız? Onlar niye çalışmıyor? Acaba onların da mı yüzü eskidi?”::.

Necdet Kökeş: Valla birinci Yeşilçam, Emek Çıkmazı sokağıydı. Büyük Bayram Sokağı… İşte iki taraftan yaklaşık 15, 20, 25 tane minibüs kalkardı. Ben 1962’nin sonlarında geldim. İlk oynadığım film Leyla ile Mecnun filmiydi. Orada yönetmen Nejat Saydam’dı. Göksel Aksoy, Leyla Sayar, Suphi Kaner, Reşit Çildam, Osman TürkoğluŞan Sineması’nda çalışmıştık. Prodüktör Süreyya oturur film izlerdi. Sonra ben Arka Sokaklar filminde oynadım. Arka Sokaklar şimdi ki değil tabi. 72’nin sonları… Prodüktör Nevzat Pesen, yönetmen Ülkü Erakalın, Tanju Gürsu, Neriman Köksal… Orada da Galatasaray’a giderken Yapı Kredi Bankası’nı geçince solda İstanbul Pavyon vardı. Orada gazino sahnelerdi çekerdik. Rahmetli Niyazi ağabey, –Niyazi Er– götürmüştü. İşte çocukken 62’de rahmetli annemden izin aldım. Teyzeme gittim İzmir’e. İzmir’den İstanbul’a geçtim. Öyle işte futbol falan oynarken geldik sinemaya girdik.

Bir de şöyle bir şey var, biz eskiden bir minibüse 15 kişi falan binerdik. Minibüsün bagajı dolmayınca yola çıkılmazdı. Tabi kısıtlı ekipmanlar, kısıtlı dönemlerdi ama aile gibiydik… —Büyüklerimizden, gelmiş geçmiş herkesten Allah razı olsun, iyi kötü vefat eden herkese, devletten de gelmiş geçmiş herkesten Allah razı olsun.-

Efendime söyleyeyim 95’te de emekli oldum. Tanju Gürsu, Hülya Koçyiğit, Yusuf Sezgin zamanında… Hülya Hanım başkanımızdı. Tanju Gürsu genel sekreterimizdi. Sezgin Bey de saymanımızdı. Dediğim gibi bir minibüsün bagajı dolmazsa yola çıkmazdık, çünkü minibüsün üstüne yani bagaja da malzemeler yüklenirdi. Ondan sonra yaklaşık 9 yıl falan oldu sinemaya geleli. 1970’te de rahmetli Ayhan (Işık) ağabey beni yanına aldı, dört film yaptık… Birincisi Küçük Hanımın Şoförü, serinin ikinci filmiydi. Birincisi 1961’de çekildi. Gene Nejat Saydam yönetmendi. Ayhan Işık, Belgin Doruk, Sadri Alışık, Suphi Kaner, Vahi Öz, Hulusi Kentmen devam ettiler… Sonra biz de işte 70’de, Ayhan ağabey ile başladık. Ayhan ağabey beni yanına aldı. Sonra dört film çalıştık Ayhan Ağabey ile. Ayhan ağabey de şöyleydi; Sabah 20–25 dakika önce gelirdi sete… Ekipten önce gelirdi. Onu orada görürdünüz. Efendime söyleyeyim, disiplinliydi. Hatta şöyle bir durum oldu; Bir gün çekime saat sabah 8’de gelmişti. Gece 12’ye kadar Ayhan ağabeye sıra gelmemiş yani çalışmamıştı. Ayhan ağabeyden özür dilemişler, Ayhan ağabey de demiş ki; “Benden niye özür diliyorsunuz? Ben size 25 gün verdim, ister sabah çalışırsınız ister gece yarısı…” demiş. “Bana yarınki sahne planlarımı ve geleceğim günü söyleyin kâfi…” demiş. “Çocuklar özür dilemenize gerek yok…” demiş sempatik bir şekilde. Bir de, eskiden ustalarımız şöyleydi; ‘İşimiz ne zaman bitiyor?’ demezlerdi… Ya reji bölümünden, ya prodüksiyon bölümünden beklerlerdi “Tamam, bugün işiniz bitti…” diye. Hatta şimdi bizde onu Yeşilçam’da, Türk sinemasında eski çalışanlarımız arasında, onu mümkün olduğu kadar devam ettirmeye çalışıyoruz.

1974, 75, 76, 77, 78 Battal Gazi’nin Oğlu, Battal Gazi’nin İntikamı, Kılıç Arslan, Hakanlar Çarpışıyor, Korkusuz Cengâver… Beş film çektik arka arkaya o yıllarda… Memduh Bey -Memduh Ün- ile Fatma Girik zamanı. Fatma abla zamanı… 67’de Mu Film’den sigortalıyım ben… Sonra Fono filmden de, sigortalı oldum. İki taraftan da sigortalı olmuştum. İşte 1995 yılında sayın devlet büyüklerimizin geriye dönük sanatçı borçlanmasından yararlandım. Saygı, sevgi ve hürmetlerimi arz ediyorum kendilerine…

85-86’da 41 yaşındaydım, emekliliğim çıkmıştı fakat “Ben amcalarla beraber kuyruğa gidip emeklilik parası almayacağım…” dedim. Çünkü işlerimiz çoktu, onun için 95’te emekli oldum. 10 yıl geç oldum. Anamın ak sütü gibi helal olsun devlete… Çünkü pişman değilim. Çünkü her yerde çalışıyordum. 10 yıl geç emekli oldum hiç pişman değilim…

Yalnız, efendime söyleyeyim; genç sinemacılarımız -işi gücü rast gitsin hepsinin- nedense bizlerle pek çalışmıyorlar. Yüzümüz eskimiş, bir de belirli bir yaşa gelmişiz. Peki, kamera arkasında ki arkadaşlarımız? Onlar niye çalışmıyor? Acaba onların da mı yüzü eskidi? Şimdi eskiden şöyle söylerdim ben; “Hiçbir şey, eskisi kadar güzel olacağa benzemiyor…” Sonra onu değiştirdim, biraz daha yumuşattım… “Bazı şeyler, eskisi kadar güzel olacağa benzemiyor…” demeye başladım… Hayat…

Şimdi Cüneyt Arkın, Kadir İnanır gibi yıldızlarla hep çalıştım. Yönetmen Natuk baba idi, Natuk Baytan… Benim çok sevdiğim dört tane yönetmenimiz vardı… Diğer yönetmenlerimiz de önemli, hepsi de birbirinden güzel idi… Hepsi birbirinden bilgili ve hepsi birbirinden güzel film çeken ustalarımızdı ama mesela Natuk Baytan, Mehmet Aslan, Süreyya Duru ve Remzi Jöntürk’ün benim için yerleri başkadır… Bu ustalarla çok çalıştım çünkü… Onlar gitti, avantür filmler de bitti… Allah rahmet eylesin hepsine.

Avantür filmlerde çalıştım ama bu arada oyunculuk gücü de gerekiyordu bu filmlerde oynamak için… Sadece çeviklik, atletiklik yetmez… Bir oyuncunun -dikkat edelim dünya sinemasına- tabii ki komedisi de olacak, melodramı da olacak, efendime söyleyeyim avantür sahneleri de olacak… Yani avantür deyip geçiyoruz… Maşallah Türkçemizde de boyuna yerler değişiyor. Avantür film aksiyona döndü. Şimdi bir starın tabi karakter oyuncularımızla da, kendi başına da zaman zaman aksiyon sahneleri de olacak. Bunun da üstesinden gelmeleri lazım… Tabii oyunculuk güçleri var zaten ama bunun yanında aksiyon da şart… Mesela ben spordan geldim. Halter, futbol, güreşten geldim… Tabi bu sporlar bana epey yaradı. O sıralar Hababam Sınıfı çekiliyordu, bir de Battal Gazi çekiliyordu. Battal Gazi’yi Atıf Yılmaz çekiyordu. Ben de Adanalıyım bu arada, Çukurovalıyım…

Ayhan ağabeyle çalışacağız. Beyaz Kurt’u çekiyoruz. Ayhan ağabey “Ne yapıyorsun?” dedi… “İş için kıyafetlerimi seçiyorum…” dedim… Dedi ki; “Sen Hababam Sınıfı’na gitme, Battal Gazi’ye git, Cüneyt Arkın ile çalış…” dedi. Ayhan ağabey hepsinin ağabeyi olduğu için hepsinden daha eski, daha tecrübeli ve daha yaşlı olduğu için hep ağabey diyorlardı… Yılmaz Güney, Kadir İnanır, Cüneyt Arkın hep ağabey derlerdi. ‘Sen Cüneyt ile çalış…’ dedi. Ben de dedim ki, “Tabi ki, şeref duyarım… Kamera arkası şeref duyduğum gibi kamera önü de şeref duyarım, çalıştığım bütün her yerde…” 

İşte benim oynadığım çok film var… 85–90 tanesinde, jön ve jönün yanında oynadım. Efendime söyleyeyim, bir gün Kanal 6’ya gittim, Selahattin Fırat ile… Metin Uca dedi ki;  ‘Starlar yukarıya çıkarken sizi aşağıya itti değil mi?’ dedi… ‘Hayır…’ dedim ben de… ‘Yukarı çıkarken, bizi de yukarı çektiler…’

Bunun yanı sıra ilk olarak 64 yılında film işine girmiştim Uğur Film ile, 95’te emekli oldum. Emekli olamayan arkadaşlarımız da var, acaba emeklilik bir daha çıkacak mı? Mağdur olan arkadaşlarımız için çok önemli bir konu bu… Umarım devlet büyüklerimiz bununla da ilgilenirler… Son olarak şunları söylemek isterim; Geçmişte, şimdi ve de ekranları başında ve de gelecekte bir de dünyanın her bir tarafında, saygı ve sevgili seyircimiz başımızın tacı, yakışır sizlere Türk sinemasının o güzel tacı…

25.9.2012 – Gazeteci Erol Dernek Sokak / BEYOĞLU

Erhan Tuncer (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam/Genseriko)

Ses kaydının deşifresi için, Hülya Birsen’e sonsuz teşekkürler.

.::Yusuf Çağatay (1927-12.7.1994)::.

Yakın zamanda fotoğraf arşivini paylaştığımız Serdar Kürkbabaoğlu abimizin vesilesi ile emektar sinema sanatçımız Yusuf Çağatay’ın oğlu, Yasin Yüksel Çağatayalp ile tanıştık ve kendisinden babasını anlatmasını istedik. Sağ olsun ricamızı kırmadı ve emektar sanatçımızı bizlere anlattı.

Yusuf Çağatay‘ın oğlu Yasin Yüksel Çağatayalp babasını anlatıyor:

Rahmetli babam, 1927 Tarsus doğumludur. Gerçek ismi Yusuf Ziya Çağatayalp’tir. 1950’li yıllarda ‘Artistlik Mektebi’ adlı yarışma da birinci olmuş ve Türk sinema hayatına atılmıştır. Rahmetli, sevgili Atıf Yılmaz hocamızın yanında aralıksız 30 sene beraber çalışmışlardır. Aralarının çok iyi olduğundan, şu anda Almanya da yaşayan ve Alman vatandaşı olan ağabeyimin ismi Atıf Yılmaz Çağatayalp’tir. Rahmetli babam Türk sinemasına bir çok değerler katmıştır ve Türkiye’de ilk reklam filmlerine konu olmuştur. Uzun yıllar boyunca oyunculuğun yanı sıra prodüksiyon amirliği, set amirliği ve yürütücü yapımcı olarak Türk sinemasını göğüslemiş ve TRT genel müdürlüğünden emekli olmuştur.

 1991 yılında Tatar Ramazan isimli filmde son kez kamera karşısına geçmiş ve Veli gardiyan rolünü canlandırmıştır. 100’ü aşkın filmde görev üstlenmiştir. Bunlardan bazıları: Korkusuz Korkak, Sahte Kabadayı, Hasip ile Nasip, Boş Beşik, Camoka’nın İntikamı, Karaoğlan, Üç Kâğıtçı ve diğerleri…

 1994 yılında gizli kalp yetmezliği dolayısı ile 12 Temmuz gecesi Adana’da aramızdan ayrılıp, hakkın rahmetine kavuşmuştur. Özel zevkleri arasında televizyon izlemek, motorsiklet kullanmak ve ağızlığıyla Samsun sigarasını içmek gelirdi. Ailesine bağlı, evine düşkün ve neşe dolu bir insandı. Allah rahmet eylesin.

Fotoğraflar:

.::Okunması Gereken Sinema Kitapları -1-::.

Türk Sineması üzerine yazılmış, okunması gereken kitapların bir listesini çıkarmak faydalı olur diye düşündük. İnternet üzerinden ya da sahaflardan ulaşabileceğiniz bu eşsiz kitapları, son çare olarak http://www.nadirkitap.com adlı adresten de bulmak mümkün.

İlk liste ustaların anı kitaplarına ait.

1) Işıkla Karanlık Arasında / Lütfi Ö. Akad, 643 sayfa

2) Ulusal Sinema Kavgası / Halit Refiğ, 162+16 sayfa

3) Bir Sinemacının Anıları / Atıf Yılmaz, 218 sayfa

4) Memduh Ün Filmlerini Anlatıyor / Memduh Ün, 435 sayfa

5) Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti / Safa Önal, 476 sayfa

Devamı gelecek…

“Sinema Emek Ödülü”, Türk Sineması’nın Önemli Işık Şeflerinden Erol Batıbeki’nin.

Erol Batıbeki, Anadolu’dan İstanbul’a okumak için geldi. Amcasının oğlu Atıf Yılmaz’ın 1951 tarihli, Hüseyin Peyda’nın oynadığı “Mezarımı Taştan Oyun” filminde set heyecanını yaşadı. 1956 yılında da ‘Deliler Pansiyonu’nda ışık şefi Kostas Psaras’ın yanında ışık yardımcılığı ile sete adım attı. Yine bir Atıf Yılmaz filmi ‘Seni Kaybedersem’de ışık şefi oldu ve Türk sinemasında tam üç kuşak ‘iyi ışığı’ ondan öğrendi.

Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali 2006 yılından itibaren, Türk sinemasında kamera arkasında çalışan, başarılı işlere imza atmış kişilere SİNE-SEN işbirliği ile “Sinema Emek Ödülü” veriyor. Bu yılki Emek Ödülü çok sayıda filmin ışık şefliğini yaparak üç kuşağı ışıklandıran Erol Batıbeki’nin. 80 yaşındaki usta, ödülünü almak için gün sayıyor. Dile kolay; Batıbeki, tam üç kuşağı ışıklandırdı. Hikâyesinde Türk sinemasının tarihi yatıyor. Her oyuncuyla, her filmde ondan bir parça var neredeyse. Biz de Türk sinemasının bu gizli kahramanına ulaştık. 1961 yapımı, amcasının oğlu Atıf Yılmaz’ın “Seni Kaybedersem” filminde ışık yardımcılığı yaparken gösterdiği gayret ve tutkunun onu filmin ışık şefi yapmasından, 12 Eylül darbesi sonrası sinemayı bırakıp reklam sektörüne yelken açmasına kadar her şeyi konuştuk.

– Atıf Yılmaz gibi bir efsanenin setlerine gidip henüz genç yaşta çalışmalarını izleme fırsatı bulmuşsunuz, nasıl bir heyecandı, kaç yaşındaydınız, size nasıl bir dünya açtı?

– Anadolu’dan İstanbul’a okumak için gelmiştim. Atıf abi ve amcam bana sahip çıkarak evlerinde misafir ettiler. Tophane Sanat Enstitüsü Elektrik Bölümü’ne kaydımı yaptırdım, okula giderken boş zamanlarımda Atıf Yılmaz’ın setlerine gitmeye başladım. İlk gittiğim set Hüseyin Peyda’nın oynadığı “Mezarımı Taştan Oyun” isimli filmdi. Herkesin kendi işlerini yaptığını gördüm, bilhassa ışıkçıların hareketlerini izlemeye başladım. Set ortamının ne kadar heyecan verici olduğunu hissettim, henüz 21 yaşındaydım. Bu da setlere sık sık gitmemi sağladı.

– Atıf Yılmaz’ın sizi yönlendirmesi nasıl oldu?

– Atıf Abi benim film setlerindeki heyecanımı hissetti, beni başka setlere de göndermeye başladı. Gittiğim setlerde herkesin çalışmasını izliyordum fakat ışıkçıların çalışma tarzları beni daha çok ilgilendiriyordu, zamanla film setlerinde gördüklerimi ona anlatıyordum. O da bana bu mesleğin benim gibi insanlara ihtiyacı olduğunu söyleyerek beni yüreklendiriyordu.

– Neler sizi çok şaşırtmıştı?

– Pek fazla şaşkınlığım olmadı çünkü setlerde beni sıcak karşılıyorlardı. Benim maksadım ışıkçılığı iyi elemanlardan öğrenmekti.

– İlk filminiz?

– 1956 yılında çekilen “Deliler Pansiyonu”nda ışık şefi Kostas Psaras’ın yanında ışık yardımcılığı ile işe başladım.

– Asistanlıktan ışık şefliğine nasıl geçtiniz?

– Daha sonra başta Mike Rafeelyan olmak üzere Çetin Gürtop, Ali Uğur ve daha değişik ışık şefi ve kameramanlarla çalıştım. Bu çalışmalarım 1961 yılına kadar devam etti. “Seni Kaybedersem” filmi hayatımın dönüm noktası oldu. Atıf Yılmaz ve Çetin Gürtop “Bu filmin ışık şefi sensin!” dediler, işte o an hayatımın en heyecanlı anıydı.

– Peki, doğru ışığın sırrı nedir?

– Görüntünün belirlenmesi için senaryonun atmosferine göre yapılan ışık.

– Işığında en çok zorlandığınız çalışma neydi?

– Gece ve sokak çalışmalarında çok zorlanıyorduk çünkü kalabalıktık, malzeme yetersizliği, eleman eksikliği vardı.

– Işık ve set ekibinin olmazsa olmazları?

– Set ve ışık ekibinin birbirleriyle ve kullandıkları malzemelerle uyum içinde çalışmaları benim ön şartım oldu hep.

– Çalışmadığınız yönetmen yok. Yabancı yönetmenlerle de çalıştınız, tecrübeniz bir derya. Kimler var aklınıza ilk gelen?

– Jullius Casarar- Guentin Masters, Mark Skot, Mike Reynolds. Belgesel olarak çekilen Sülün Osman filminin Alman ekibi.

– En zor yönetmenler kimlerdi?

– İsim vermek zor ama sete hazırlıksız gelen ve ekibe hâkim olamayan yönetmelerde zorlanıyorduk.

Darbeden sonra reklamcı oldum

– 80 darbesini de sert yaşadınız, sonrasında neler değişti?

– Sendikalar kapandı, film piyasası durma noktasına geldi. Hayat da durdu!

– DİSK’e bağlı Sine-Sen’de yürütme kurulundaydınız, neler yaşadınız?

– Çalışanların haklarını aramak için vargücümüzle çalışıyorduk. 12 Eylül darbesinde DİSK’e bağlı bütün sendikalar kapandı bunların arasında bizler de vardık. Hepimizi tutukladılar hatta idamla yargıladılar, 11 yıl mahkeme sürdü ve beraat ettik. Hayatımda karakola bile gitmemişken üç buçuk ay Hasdal Askeri Kışlası’nda kaldık. İşte ben de sinemayı bırakarak reklam piyasasına geçtim.

– Nasıldı reklam dünyası?

– 30 günlük sinema filminde ne kadar malzeme kullanılıyorsa üç günlük reklam filminde de son derece gelişmiş teknolojik malzemeler kullanılıyordu. Herkes birbiri ile uyum içinde çalışıyordu, insan ilişkileri mükemmeldi. Kimsenin parası kalmıyordu, emekçinin hakkı teşekkürle ödeniyordu ve kazanılan para bizi geçindiriyordu. 

Hak örgütlü aranır

– Şimdiki meslek gurupları ve sinema emekçileri için neler söylemek istersiniz?

– Şu andaki sinema piyasası 25 bin kişi. Bunların 10 bini işsiz, birleşmeleri çok zor ama onlara tavsiyem örgütlenerek kendi haklarını aramaları.

– Altınoluk’ta yaşıyorsunuz uzun zamandır. Nasıl bir hayatınız var, neler yapıyorsunuz?

– Bu emsali bulunmayan sahil kasabasında günlerim mükemmel geçiyor, aynı zamanda çok önemli bir dernek üyesiyim; (GÜMÇED) Güney Marmara Doğal ve Kültürel Çevreyi Koruma Derneği. Derneğin bütün etkinliklerine katılıyorum. Bu etkinlikler arasında tiyatro ve konserlerin ışıklarını yaparken, altın arayıcıları için köylere gidip halkı bilgilendirme çalışmalarına katılıyorum. Bu işleri yapmaktan da büyük mutluluk duyuyorum.

 Eşkıya sinemanın dönüm noktasıdır

– Üç kuşak sizin çalışmalarınızla büyüdü. Geriye baktığınızda ve şimdiye döndüğünüzde en çok neler dikkatinizi çekiyor?

– Çalışma koşullarının ve teknolojinin büyük bir hızla değiştiğini görüyorum.

– Türk sineması hangi günlerden nerelere geldi, en büyük kırılma ne zaman oldu?

– İlkel malzemelerle siyah-beyaz dönemden ileri teknoloji ile reklam piyasasının getirdiği yenilik ve bence elbette Eşkıya filmi. 

5 Ağustos 2012

*http://www.cumhuriyet.com.tr