Tag Archives: yesilcam

.::Kemal Sunal, Kartal Tibet ve Memduh Ün, “Şaban” Filmlerini Anlatıyor::.

Tüm Yeşilçam sever dostlara merhaba,

Geçen haftalarda Behçet Nacar röportajını paylaştığım Film Market dergisinden, yine çok önemli bulduğum bir röportajı daha sizlerle paylaşıyorum. Bu röportajda Memduh Ün yapımcı (Uğur Film) kimliği ile, Kartal Tibet, “Katma Değer Şaban” ve “Orta Direk Şaban” gibi filmlerin yönetmeni kimliğiyle, Kemal Sunal da oyuncu kimliği ile “Şaban” filmlerini değerlendiriyor.

Film Market Dergisi

Sayı: 32 / Yıl: 3 / Tarih: 3 Haziran 1985

_____________________________________________________

Kemal Sunal

“Şaban” filmlerimin, mevsimin en büyük işini yapmasının “Şaban” sözcüğü ile bir ilgisi yok bence. Halk komedi filmini seviyor. Seyirci gülmek istiyor. En çok da Kemal Sunal filminde rahatlıyor, kendini buluyor. Onunla özdeşleşiyor. Şaban, halktan bir kişi, halkın içinden gelmiş, onun sorunlarını, isteklerini, dertlerini yansıtıyor. Her filmimde halktan birini canlandırdığım için bu tipi halk beğeniyor, tutuyor ve bırakmak istemiyor.

“Şaban” adını kullanmasam, halk filmlerime yine gelecektir. Örneğin “Şaban” yerine “Gerzek Niyazi” de olabilirdi. Ama filmlerim yine iş yapardı.

Geçen yıl beş “Şaban”lı film yaptım. Bunların hepsi gişe yönünden başarılı oldular. Örneğin “Ortadirek Şaban” ve “Katmadeğer Şaban” güncel bir deyim içeriyor, halkın sıkıntılarını yansıtıyordu. Katma Değer’in kazığını yemiş bir Şaban, binlerce Şaban’ın duygularına tercüman olduğu için görülmemiş ilgiyle karşılandı.

“Şaban” adını ilk kez “Hababam Sınıfı” filminde “İnek Şaban” rolünde kullandım. Halk bu tipi çok tuttu, beğendi. Yani bir bakıma Şaban’ın isim babası “Hababam Sınıfı”nın yazarı Rıfat Ilgaz diyebilirim. Sonra “Şaban” sinemada kökleşmeye başladı. Seyirci, aptal görünüşü altında cin gibi uyanık “çarıklı erkan-ı harp” diyebileceğimiz bir tipi sinemada sürekli görmek istedi. Biz de halkın bu isteklerini yerine getirmekten başka bir şey yapmadık.

“Şaban”lı filmler kanımca Türk Sineması’nda devam edebilecek. Ancak bu yılki filmlerimin hepsi Şaban olmayabilir. Her işi tadında bırakmalı. Daya iyi anlaşabileceğimiz için bir de komedi filmi yönetmeni bulmanın güçlüğünü düşünürsek “Şaban” filmleri için Kartal Tibet’le çalışma yaptık. “Şaban” filmlerini Uğur Film ve Cem Film firmalarıyla gerçekleştirdim. Bunlarla daha rahat çalışma olanağı bulabildiğim için… Bu yıl da bu düzenin süreceğini sanıyorum.

Memduh Ün:

Şaban filmlerinin büyük iş yapması ticari potansiyele bağlı değil. Bu, doğrudan doğruya Kemal Sunal’ın halkla bütünleşmesine bağlı, star sistemi ile ilgili. Kemal Sunal, sinemamızda “hasılat” bir ölçüyse, büyüklerin en büyüğü.

Şaban filmlerininin konuları öyle ahım şahım şeyler değil. Üzerlerine titrenerek, büyük harcamalar yapılarak özenle de çekilmiyor. Ama halk hep bu filmler gidiyor. Konunun iyi oluşu, titiz bir çalışma, halkı o kadar ilgilendirmiyor. Hangi filmde 5-10 dakika daha fazla gülüyorsa, seçimini o film doğrultusunda yapıyor.

Bir Türk kovboyu da diyebiliriz buna. Kovboyun sırasıyla yaptığını, Kemal Sunal “çarıklı erkanı harp” kafasıyla, aptal görünümü altında çarıklı zekasıyla, kötüleri altederek kolaylıkla yapabiliyor. Aynı şeyi başka biri yapsa, seyirci ondan lezzet almıyor.

Nice yakışıklı oyuncuların, starların filmleri çalışmıyor, Kemal Sunal çirkinliği ile seyircinin kolaylıkla beğenisini kazanmasını biliyor. Seyirciyle çok iyi diyalog kurabiliyor, çok iyi bütünleşiyor. “Şaban”lı filmlerin ticari başarısını burada aramamız gerek. Kemal Sunal – seyirci ilişkisi sürdüğü sürece “Şaban”lı filmlerin de yapımı sürecektir.

Kartal Tibet

Sinema seyircisi artık yalnız komedi filmine gidiyor. Komedi filmi çevirmek zevkli ama zor. Birbirinin benzeri dramatik konulara ise kimsenin ilgi duyduğu yok. Halk, sinemada somurtmak değil, biraz gülmek, boşalmak istiyor. Onun sorunlarınu, sıkıntılarını  gülmece yoluyla yansıttığımız için de o filmde kendini bulup, koşa koş sinemaya geliyor.

Örneğin Türkiye’de kazık yiyen adamın öyküsünü yaptık mı, bu seyirciye tüm konulardan daha çekici geliyor. Son zamanların güncel deyimi “Ortadirek”li ya da “Katma Değer”li bir şaban güldürüsü, seyirciyi kaçtığı sinemaya yeniden koşturmaya yetiyor. Dramatik filmler yatarken, komedilerin büyük bir iş yapması buna bağlanabilir.

Filmin kahramanının tipini de güncel modalara göre çiziyoruz. “Punk” denilen saçlarının yanları kazınmış, yarısı rengarenk boyanmış, kulakları küpeli günümüz gençliğine özenen bir “Şaban” tipi, ortalığı kırıp geçiriyor.

“Şaban”lı filmlerle seyirciyi yeniden sinemaya çeken Kemal Sunal’la çok uyumlu bir ekip oluşturduk. Birlikte birçok film yaptık. Bundan sonra da birlikte çalışacağız. Kemal Sunal’a duyduğum sevgi ve onun filmlerinin iş yapması bizi sürekli birlikte çalışmaya itiyor.

___________________________ &______________________

Youtube Kanalımız Aktifleşti, son çalışmamızı aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.

www.youtube.com/user/erhan6487

Reklamlar

.::Avantür Filmlerin Yıldızı Behçet Nacar Anlatıyor: “Parçala Behçet’lerde çok cıvıttık! Filmlerimizde pek bir yenilik yapamadığımız için seyirci artık bizim filmlerimizden bıktı…”::.

Merhaba sevgili dostlarım,

28 Ağustos’tan bu yana, hepimizi derinden üzen vefat haberleri dahil olmak üzere hiçbir paylaşım yapamadım Üçüncü Adam‘da. O günlerde yoğun bir kitap yazma dönemindeydim ve bu tempo 2 hafta öncesine kadar yer yer artıp yer yer azalarak devam etti. Bu ortalama 2 buçuk aylık süre içerisinde: Adana Film Festivali için hazırladığım Ahmet Mekin‘in biyografi kitabı “Yeşilçam’ın Sessiz Fazileti Ahmet Mekin”, yine aynı festival için hazırladığım fakat henüz basılmayan 4 kitaplık “25 Aşk – Komedi – Aksiyon -Dram Filmi ile Yeşilçam” ve festival dışı olarak emektar karakter oyuncumuz Yavuz Karakaş‘ın hayatının ve Yeşilçam anılarının yer aldığı “Yeşilçam’da Bir Ömür – Yavuz Karakaş” kitaplarını bitirdim.

Siz değerli Yeşilçam severlerden ayrı kaldım ama  yine sizin için, Yeşilçam’a dair bir bellek oluşturmak için çalıştım diyebilirim. Sadakatle beklediğiniz ve Üçüncü Adam’ı hiç yalnız bırakmadığınız için çok teşekkür ederim.

Bildiğiniz üzere sürekli olarak güncellenen ve büyüyen bir arşivi var Üçüncü Adam’ın. Geçen aylarda toplu olarak edindiğim 80’li yılların film sektörü dergisi “Film Market” adlı dergide öyle özel ve önemli bulduğum bir röportaja denk geldim ki paylaşmadan edemedim.

Yeşilçam’ın en orijinal isimlerinden Behçet Nacar ile yapılan bu söyleşide Nacar, kendi sinemasından ve video filmlerin fayda ve zararlarından tüm içtenliğiyle bahsediyor ve avantür-aksiyon filmlerinin kült karakteri “Parçala Behçet” ile ilgili geç kalmış bir itirafda bulunuyor: Çok cıvıttık!

Bugünü, Üçüncü Adam’ın yeni yayın dönemi olarak görmenizi ve hasretin bittiğini belirterek sizi röportajla başbaşa bırakıyorum.

Keyifli okumalar dilerim.

Söyleşinin Yayınlandığı Dergi: Film Market – 15 Temmuz 1984 / Sayı: 22

Söyleşiyi Yapanlar: Hüseyin Kuzu / Ziya Hocaoğulları

Behçet Nacar ile Söyleşi

Özgeçmişinizi anlatır mısınız?

1934 yılında İstanbul’da doğdum, İstanbul’da büyüdüm. Sultanahmet Erkek Sanat Okulu’nu bitirdim. Askerkliğimi yedek subay olarak yaptım. Evliyim, bir çocuğum var.

Sinemaya girişiniz nasıl oldu?

Kendi arabamla İstanbul’da taksi şoförlüğü yapıyordum. Arabamla filmcilerle çalışmaya başladım. Daha sonra da filmlerde figüranlığa başladım. 1964 yıllarıydı… O zamanlar figüranlar günlük 10 lira alıyorlardı. Daha sonra “yevmiyeci” oldum. Yıllar geçerken aldığım parada giderek 20, 30, 40… arttı. Hep “kötü adam” oynadım. Önceleri sıradan bir kavgacı iken daha sonra kavgacıların başı oldum. Film başına da fiks para almaya başladım. Yaklaşık 100 kadar filmde böyle oldu bu…

Başrole geçişiniz nasıl oldu?

Başrole geçişim rahat olmadı tabii… Denemeler oldu… 1971’de yönetmenliğini Melih Gülgen’in yaptığı, daha sonra bir furya başlatan “Parçala Behçet” ile başrole geçtim. “Parçala Behçet” bir döneme damgasını vurdu, benim de sinema yaşantımın dönüm noktası oldu. Bugüne kadar 10 siyah-beyaz, 35 kadar renkli filmde başrol oynadım. Bu filmlerin çoğunluğu avantür ve seks filmleridir. “Parçala Behçet” türü filmler benim değil, Türk Sineması’nın tipik filmi oldu. Fakat çok cıvıttık…

Başrolden sonra yapımcılığa, daha sonra da işletmeciliğe geçtiniz…

Evet… 1975 sonrası yapımcılığa başladım. “Bizim Film”i kurdum. Burada çoğunlukla küçük bütçeli avantür filmler yapmaya başladık. 1975’ten sonra “Bizim Film” olarak 18 tane film yaptık. 1978 sonrası da kendi filmlerimizin işletmeciliğine başladık. Başka yapımcılarla yaptığım, başrol oynadığım filmlerin hemen hepsini satın aldım. Bunların işletmesini de kendimiz yapıyoruz.

Son yıllardaki yapım çalışmalarınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

Artık senede bir film yapabiliyoruz. O filmi yapmaya, çalıştırmaya ancak yetebiliyoruz. Çevirdiğimiz bütün filmlerin başrolünde ben oynuyorum. Geçen yıl da “Kobra” diye bir film çektik. Konusu Meksika’da geçen askeri bir film…

Oynadığınız avantür filmlerin yanısıra hiç tür değişikliği düşündünüz mü?

Başrolünde benim oynadığım başka tür bir filmde oynamam çok zor. Böyle tanındık, böyle devam ediyoruz. Başka da avantür filmi yapan, Cüneyt’in (Arkın) dışında kimse yok. Filmlerimizde pek bir yenilik yapamadığımız için seyirci artık bizim filmlerimizden bıktı. Özellikle Almanya pazarından dolayı, modaya uyup filmlerimize şarkı-türkü katıp, “müzikal” bir hava vermeyi de düşünüyoruz. Video piyasasında evlere girmek için filmlerimizin yapısını yumuşatmamız gerek…

“Küçük bütçeli avantür film”in yapım sorunları neler?

Avantür filmlerin yapımları daha masraflıdır aslında… Ama tam avantür olursa… Kırıp-dökmeden kısıtlamayacaksın yani! Bir silah patlaması 500 lira, bir yumruk yemek 10.000 lira… Bizim bu küçük bütçeli filmleri yapabilmemiz çok özel şartlarda mümkün olabiliyor. Bütün malzemeler, giysiler, silahlar vs. kendimizindir. Filmlerimizdeki bütün efektleri bizzat kendimiz yapıyoruz. Oysa arabesk film fiks sahnelerle doluç Dağda, bahçede kolayca çekilebiliyor. Bizim filmlerimiz çok yorucu çalışma gerektirir. Çalışan adam artık hiçbir tehlikeden de sakınmaz. Her işin kazası belası var.

Ülkemizde avantür film seyircisi potansiyelini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında avantürün çok geniş bir seyirci kitlesi var. Fakat bu seyircimiz gerek iyi film yapmamamız, gerek işletme sorunları yüzünden başka alanlara kaydı. Yabancı avantür filmlere sinema salonlarında büyük ilgi var. Yerli avantür film seyircisi ise sinema salonlarından video alanına kaydı.

İşletme sorunlarınız nelerdir?

Büyük şehirlerde filmlerimizi göstermek için hiç sinema salonu bulamıyoruz. Küçük yerlerde de sinema salonlarının çoğu kapandı. Örneğin eskiden Trakya’da 10-15 vizyon bulabiliyorduk, şimdi 2 tane kaldı. Bölge işletmeleri de azaldı. Kalanlar filmlerimizi almıyor. Eskiden bölgelerde çok işletmeci vardı ve bunlardan biri gelip filmimizi alıyordu. Filmlerimizi ancak İstanbul çevresinde kendimiz işletebiliyoruz. Her tarafta bir tekel davası var anlıyacağınız. Yurt dışına satışımız da çok zor. Reklam yapmadan, dil bilmeden olmuyor bu işler. Savaştan önce Ortadoğu’dan gelip film alan işletmeciler vardı. Artık onlar da gelmiyor. Yurt dışına filmlerimizi satan arkadaşın kafasına yatmazsa filmlerimizi satmıyor.

Videonun gelişi filmlerinizi ve işletmeciliğinizi nasıl etkiledi?

Video bizim elimizde malın yeniden değerlendirilmesi oldu. Sadece bizim için değil, herkes için… Video ile ihya olanlar oldu. Büyük filmler her zaman sinema salonu bulabiliyor ve video yoluyla da evlere kadar girebiliyor. Biz ne sinemadan ne de videonun bu piyasasından yararlanabiliyoruz. Video ile ilgili yasaların belirsizliği de elimizi kolumuzu bağlıyor.

Bir türlü çıkmayan video yasası aslında büyük yapımcıların işlerine yarayacak. Çıkacak haliyle bizim için daha kötü olacak. Bizim seyircimiz artık kahvelerde, biracılarda, meyhanelerde… Bu yür yerlerden video cihazının kaldırılması bize en büyük darbeyi vuracak. Her gün bir kahvede 3-4 filmimiz oynarsa film yetiştiremeyiz…

.::33 Yeşilçam Sanatçısı ve Yüzlerce Anı ile “O Ağacın Altında” Adlı Röportaj Kitabı Sizlerle!::.

10 yıldır tutkuyla yaptığım yeşilçam röportajları kitaplaştı! 🤗

33 sanatçımızın yer aldığı, 320 sayfalık her sayfası anılarla dolu özel bir kitap oldu. Özenli çalışmalarından dolayı değerli kardeşim Gürkan Bayar’a, yayıncım @reyhan.erdgn, @hdemiray34 ve @hashatunns‘ya çok teşekkür ederim. 😊

Kitabımız baskıdan çıktı, sonraki hafta sizlerle buluşuyor! 😊

Şimdiden keyifli okumalar dilerim!

Erhan Tuncer

.::Yeşilçam’dan Akıllara Zarar Erotik Film Fotoğrafları -2-::.

Akıllara zarar fotoğrafların 2. bölümü ile devam ediyoruz. 🙂

Bu bölümde de 5 fotoğrafa yer verdim. Bakalım neler ulaşmış o dönemden günümüze?

Üstteki fotoğrafta Zerrin Doğan, Kazım Kartal‘ı dikkatlice (!) incelemekte. Gördüklerinden memnun olmasa gerek, biraz şaşkın ve mutsuz gibi. Kazım Kartal’sa “Adım Hıdır, elimden gelen budur.” gibilerinden bakmakta. 🙂

Şaka bir yana üstteki fotoğrafta dikkat çekmek istediğim mesele, Zerrin Doğan‘ın göğüslerine sonradan -fotoğrafın üzerine boya ile- konulmuş yıldızlar ve altına yine sonradan yapılan iç siyah kilot… Bu tür “sonradan boyamalar”a sıklıkla rastlanmakta erotik film lobilerinde. Hatta size bir arşivci tavsiyesi, Yeşilçam’ın bu dönemine ait arşiv topluyorsanız, bu şekilde boyalı lobi kartları ve özellikle de afişler, diğerlerine nazaran çok daha kıymetlidir. Çünkü burada nispeten düzgünce çizilmiş kilot ve yıldızlar çok göze batmıyor. Bazı lobilerde neredeyse baştan aşağıyla boyamayla giydirilmiş onlarca kare mevcut. Bu boyamaların temel nedeni takdir edersiniz ki cinsel uzuvların “ayan beyan” gözükmemesi. Filmlerde de, kadın oyuncuların göğüsleri hariç, erkek ve kadınların cinsel uzuvlarının açıkça gözükmemesine dikkat ediliyordu. Erotik filmleri de porno filmlerden ayıran en temel özelliğin bu olduğu düşünülüyordu. Dolayısıyla fotoğrafların da boyanması “Bu izleyeceğiniz erotik bir filmdir, porno değildir.” anlamına geliyordu.

Yukarıdakinin benzeri bir durum da burada. İlk 3 görseli seçme sebebim hem enteresan mizansenleri, hem de yukarıda bahsi geçen “sonradan boyama”ların varlığı. Üst fotoğrafta da Hadi Çaman konuşuyor ama dinleyen kim? 🙂

Ayrıca tamamını yayınladığım lobi kartlarındaki film isimlerine de dikkat. 🙂

Sanırım arşivimdeki en ilginç fotoğraflardan biri yukarıda gördüğünüzdür. Tarık Şimşek, sağ bacağındaki Karaca Kaan ve sol bacağındaki Suna Sezer (tam emin değilim) olmasına rağmen, yine de elindeki iki tabanca ile kötülere meydan okumaktan geri durmuyor. Kadınlar ise, “Ne oluyor şu anda, inanın anlamış değiliz…” der gibi bakmaktalar. 🙂

Bu iki fotoğrafı ilk gördüğümde siz de benim gibi “Onlar da mı yahu?” dediniz mi?

Üstteki ve alttaki fotoğrafla ilgili görüşlerim bu paragrafta yer alacak. Erkek oyuncu olarak üstte tiyatronun ve sinemanın çok özel aktörlerinden Tevhid Bilge‘yi, atta ise Yeşilçam’ın yüzlerce filmindeki görsel efektleri (patlama, silahla vurulma, yıkılma gibi) düzenlemiş “Kör Nizam” lakaplı Nizam Ergüden‘i görmektesiniz. Birçok karakter aktörünün o dönem erotik filmderde oynadığını biliyoruz. Bunların başında da Kazım Kartal, Çetin Başaran (hatta kendisinin porno filmleri dahi mevcut), Tevfik Şen, Tarık Şimşek gibi isimler yer almakta. Ama sanırım en özeli Kazım Kartal’dır. Onun üzerinde sonraki çalışmalarımda ayrıca duracağım.

Gözlerimiz birçok aktör ve aktrise alıştı erotik-komedilerde ama benim gözlerim Tevhid Bilge‘ye, Nizam Ergüden‘e, Yüksel Gözen‘e, Muammer Karaca‘ya, Kamer Sadık‘a, Tugay Toksöz‘e, Yadigar Ejder‘e, Hamit Has‘a ve “Kadınlar Hamamı” filminde ufak bir sahnede de olsa oynayan (Hadi Çaman‘a masaj yaptıran) Mürüvvet Sim‘e alışamadı maalesef.

Sanırım alışamayacak da…

.::Efsane Set Amiri Godzilla Selahattin (Geçgel) Anlatıyor: “Öyle imkansızlıklarla yaptık ki o filmleri aklın almaz. Ama bizde şöyle bir şey vardı: Bir şeyi sevmeden yaparsan “imkansız” olur, severek yaparsan her şey hallolur!”::.

Yeşilçam‘ın Godzilla lakaplı efsane set amiri Selahattin Geçgel’le 2013 yılında gerçekleştirdiğim bir röportajın ses kayıtlarına rastladım geçen günlerde. “Rastladım” diyorum çünkü bazen bir ses kaydının başında başka bir sanatçımızla, devamında bir diğer sanatçımızla, sonunda ise bir başka sanatçımızla yaptığım röportajlara denk gelebiliyorum. O kadar not alarak arşiv yapmama rağmen, kayıt cihazını açıp Gazeteci Erol Dernek Sokak‘ta oturunca, masamıza gelip oturan, birer ikişer cümle ile anılara katkıda bulunan o kadar çok insan oluyor ki…

İşte birazdan okuyacaklarınız, sokakta Necdet Kökeş ve İhsan Gedik ile yaptığım bir söyleşinin ardından masamıza Selahattin ağabeyin oturması ile kaydedilmiş. Aralıklarla birçok anı anlattığından birbiri ile birleşebilenleri sizler için derledim.

Değerli emekçimize rahmet, sizlere de keyifli okumalar dilerim.

Selahattin Geçgel: Sabahleyin çıkıyoruz, geliyoruz Taksim’e, o meydana. Oturuyoruz, böyle çayımızı içeriz, muhabbetimizi ederiz. Tolgay Ziyal gelir; “Arkadaşlar, 5 dakikanız kaldı… Bırakır giderim… Gelmezseniz de o gün hiç gelmezsiniz!” Şimdi, çok enteresan bir durum var; Üsküdar’da evi, veya şurada burada… Seni bir minibüsün 10 dakika beklemesi var. 15. dakika kesinlikle yok! Zaten oyuncular hariç sette az sayıdayız. Yönetmen dışında, ışık 2-3 kişi, reji 1-2 galiba… Kameraman, kamera asistanı… Yani toplasan 6-7 kişi. Bir kişi mesela ötekine de yardım ediyor. Zaten bizim o dönemlerde her şey böyleydi. “Paydos!” denildi miydi “Gideyim orada bir sigaramı yakayım…” yok! Toplanırsın, binersin arabana. Birlikte çalışır, birlikte toplanırsın. Sigaraya yasak yoktu o zaman arabalarda, evlerde. “Oğlum iç…” derdi biri, diğeri “Oğlum içme…” derdi. Böyle çekip giderdik işlere.

Karakter oyuncularına gelince… Valla şunu söyleyeyim; Yönetmenlerimizden bir tanesi, -tam hatırlayamıyorum- ‘yardımcı aktör’ derdi. “Figürasyon” demek yok. Evin içerisinde nasıl biblolar varsa, baktığın zaman, kadrajın içinde de oyuncular var. Her şey oyuncu orada. Bu yüzden oyuncu diyeceksiniz. Bunu kabul edeceksiniz. Uzun lafın kısası; Karakter oyuncularının her biri birer pırlantaydı! O pırlantaların da içinde ayırım yapamazsın. Garip gelecek belki size ama insan iyi de olur kötü de olur ama sette herkes iyidir. Herkes canla çalışır. İşini bitirmeye bakar. Mesela o tahta şaryoları kim iterdi? Sette eksik varsa karakter oyuncusu iterdi. Işığı dağlara onlar taşırdı. Öyle imkansızlıklarla yaptık ki o filmleri aklın almaz. Ama bizde şöyle bir şey vardı: Bir şeyi sevmeden yaparsan “imkansız” olur, severek yaparsan her şey hallolur!

Lakabıma gelince: Bir gün Metin Erksan’ın bir filminde yolun ortasında park etmiş bir ufak bir minibüs var. Çekilmesi lazım, şoförü yok. Ufak da bir şey. Baktık bulunmuyor adam, sinirlendim, yüklendim arabanın arkasından, kıçını yola doğru çeviriverdim. Kameranın önü de kısmen açılmış oldu. Oradan kaldı bu Godzilla lakabı.

Birkaç da anı anlatayım; Şimdi Kartal’da, “İstanbul’un Kızları”nı çekiyoruz. Cüneyt Arkın’ın 2. filmi. Şimdi burada Sevda Ferdağ hanımın soyunma sahnesi var. Eskiden otomatik değil kumanda var. Şarterler açık. Bir basıyor çocuk, “Ah!” diye böyle! Bir koştuk, çocuk simsiyah olmuş, yanmış. Ve, Çamlıca tarafında, hastaneye girdim ve kucağımda rahmetlik oldu. Gene, “Meryem” filmini çekiyoruz Silivri’de. Bir ablamız vardı karakter oyuncularından. Böyle baktı, baktı: “Selahattin bir su…” dedi, küt gitti. Yani, çok gördük aniden gidenleri. Sahibi yok ki oyuncunun. Film varsa varsın, yoksa yoksun.

Mesela, şöyle uzaklara gidip Anadolu’da film çalıştığımızda, sette hep konuşurduk “Arkadaşlar birbirimizi destekleyelim. Birbirimizi yoklayalım. Yarın bir gün, birimize bir şey olduğu zaman, hiç yatırmamışsan sigortanı emekli olamazsın.” diye. Şunu yatırmamışsan, bunu yatırmamışsan, o defteri de açtıkları zaman orada da kayıt yoksa ne yapacak o adam? Ne yapacak? Muhakkak bir şey yapması, birikim yapması gerekiyor. Çok arkadaşımız sefil oldu. İntihar edenler oldu. Biz şükür bu güne geldik.

Son söz diyelim, ne diyelim? İzleyenlere, sevenlere, sahip çıkanlara Godzilla’dan selam diyelim!

*Üstte gördüğünüz fotoğrafı çektiğimde, Hakkı Kıvanç ağabeyin cenazesine gitmek üzereydik. Necdet Kökeş ve Selahattin Geçgel uzun uzun sohbet ettiler. Kısmen sağlıklı olarak sokakta çekildiği son fotoğraflardan biri olabilir…

 

.::İçinden Yeşilçam Geçen Şiirler -1- / Yusuf Hayaloğlu: “…ama necdet tosun öldü nalân / artık yemekleri sen, salatayı da ben yapacağım / sami hazinses kadar olmasa da / bahçeyi sevdiğin çiçeklerle donatacağım!”::.

“’Sinema’ denilen dev makinenin en önemli parçalarının, olmazsa olmazlarının, tüm güzelliği ile arz-ı endam eden onlarca sinema yıldızının gölgesinde kalanların değil, o gölgeyi oluşturanların hikâyesidir bu.” yazmıştım Bir Yadigar Ejder Kitabı’nda. Bu şiirler de onların hikayesidir.

Bu yazımda bir süredir özenle derlediğim Yeşilçamlı şiirlere yer vereceğim.

Defalarca okuduğum bu şiirlerde filmlere, oyunculara, sinemalara ve film kahramanlarına rastlayacaksınız. Bu özel serinin devamı gelecek.

Keyifli okumalar.

İlk şiir, sinemamızın ve ilk kitabımın kahramanı için yazılmış. Değerli ağabeyim, vefa denizim Hüseyin Alemdar’dan, Yadigar Ejder için;

-Yadigar Ejder / Yüreği Sokakta-

 

“bırakır yüreğini Alyon Sokağı’nda

girer Bursa Sokağı’na

abidir tüm çocuklara, candır,

yumuşaklığında kocaman ellerinin

yüzünü okşar yine bir çocuğun

 

üçüncü sınıf lokantalarda doyurur karnını

uyur üçüncü sınıf otellerde

üçüncü sınıf rollerde oynar

birinci sınıf yürekle–

 

hep kötüdür, dağdır, ısırgan olur dostluklara

oysa tepeden tırnağa yürek

tepeden tırnağa acımak

tepeden tırnağa dostluktur

gerçek yaşamında.

 

omzumda dinlendirir ellerini

der ki bana: – Sokaktayım!

tokalaşırız kuş cıvıltıları siner ceplerine

bir denize açılır gibi açılır sokağa

kırsoylu bir yürek takılır arkasına.

 

o otel odalarındadır şimdi

ah, yüreği sokakta!”

İkinci şiir, İdris Atmaca’nın ‘Filmin Devamı’ adlı şiir kitabından… İdris Atmaca’yı tanıyın, şiirlerini okuyun. Günümüz internet ortamının da vesile olduğu şiir çöplüğünde, taze bir gül gibi açacaktır onun şiirleri.

Filmin Devamı’ndan;

(…)

mangalda cezve küpte su okulda süttozu

duvar diplerinde birdirbir uzuneşek ‘çattı battı kaç attı’

ön dişlerimizde kırmızı yumurta sağlamlığı ‘bu cam gibi’

hanımeli sinerdi üzerimize geçemezdiniz ferace’den

inci’de sadri baba ‘ofsayt osman’ bakışları yağmur

babam en çok aziz basmacı’ya gülerdi

 

kırık aynalarda parçalanmış yüzüm

ne yapsam gelemiyorum bir araya

 

harman sonu dönerdik alacadan saman kokardık

içimize işlerdi yanık sesi gazi’nin on kasımlarda ağlardık

rakıyı ne çok severmiş niye kapalı lan bura’nın meyhanesi

koçero yakalanmış diyorlar eşkıyaymış şaki ne demekti sahi

kar yağıyor şarapçı necdetin kulübesine üşüyorum

cüzdana beyaz ip bağlamasın bit cemal herkes anlıyo

 

hiç anımsamıyorum aynadaki yüzümü

kuyu’sunu metin erksanın gencölen nili biraz

(…)

Üçüncü Yeşilçamlı dizeler, ‘şu dağlarda kar olan’ların şairi Yusuf Hayaloğlu’nun Merhaba Nalân’ından;

(…)

ama necdet tosun öldü nalân

artık yemekleri sen

salatayı da ben yapacağım

sami hazinses kadar olmasa da

bahçeyi sevdiğin çiçeklerle donatacağım

 

kemal sunal da öldü nalân

iyi kalpli amcaları birer-birer uğurladık

ve dünya kirlendi

filmler bozuldu

o masum sevdalar yaşanmıyor artık

(…)

Bu yazının son şiiri de, Martıloji adlı şiir kitabının yazarı Bay Martılog – Muharrem Hüseyinoğlu’na ait. Kendisine, böyle bir seçki için şiir toplayacağım malum olduğundan mıdır bilinmez, günler önce şöyle bir mesaj aldım;

anlamsız sözler koleksiyoncusu

raf=XI

 

yıl 1963

4 film birden

sabah başlar

gece yarısı biter

şehzadebaşı

turan sinemasında

 

garibanların mekanı

soğuk kış günlerinin

en ucuz oteli

içerisi

sigaradan

ateş böceği tarlası

 

ve

her an

şaban’ın gazozu

hamdi’nin ekmek arası

 

zamanın

şakası

yok

not: bu şiir Erhan Tuncer’e ithaf edilmiştir. telif hakkı aranmaksızın sonsuza kadar onundur.

____________________________________________________

Bu derlemenin ilki de, tüm sinemaseverlere ithaf edilmiş olsun, sonsuza kadar.

Sinema ile,

Sevgiler.

.::Hakkı Kıvanç, Yönetmen Natuk Baytan’ı Anlatıyor: “O filme başladığı zaman bütün Yeşilçam oradadır… Öyle bir adam… Öyle güzel bir adam!”::.

Hakkı Kıvanç ağabey ve diğer sanatçılarımızla yaptığım söyleşilerden yayınlamadığım kısa anı ve anekdotları derlemeye başladım. Onlardan ilki, Hakkı ağabeyin Üç Kağıtçı filmini ve Natuk Baytan‘ı anlattığı kısa bir söyleşi…

Keyifli okumalar dilerim.

Hakkı Kıvanç;

Sana bir şey diyeyim mi, senin ilgilendiğin kavgacılar, bizler karakter aktörleri falan hep “Natuk (Baytan) abi bir film yapsa…” diye beklerlerdik. Çalışması rahat, neşeli, tam bir ustaydı. Onun senaryolarını bir görsen, üzerinde sanki resim yapmış. Neyi nereden, nasıl çekeceğini hep yazardı. Her sahnede illa şaryo olurdu. Tahta şaryo… Yoksa tekerlekli sandalye, o da yoksa inşaatlardaki el arabası gibi arabalar… İlla kayacak o kamera! Sonra onun karelerine bak, hep beraber görürsün bizi. Kalabalık resimleri çok severdi. Tablo gibi dizerdi bizi. Kemal’in de en iyi anlaştığı yönetmenlerdi. O bizi severdi, biz de onu baba gibi sever, nereye çağırsa canla başla koşardık…

Kemal‘in (Sunal) bir filmi var Üç Kağıtçı diye… Onu çekiyoruz Kemerburgaz’da, köyde… Akşam oldu, işten dönüyoruz, bir kar… Bir kar! Biz de Natuk ağabeyle şoför muhalinde oturuyoruz. ‘Ulan Hakkı…’ dedi, ‘Ne yapacağız? Vaziyete bak… Çamur olsun, mühim değil ama kar olmasın…’ dedi. Filmi de sinemaya yetiştirecekler. Yahya (Kılıç) ağabeye çekiyoruz. ‘Yahu Natuk ağabey, ben sana bir şey söyleyeceğim.’ dedim, ‘Söyle evladım…’ dedi. ‘Bu filmden kaç kişi ekmek yiyor?’ O filme başladığı zaman bütün Yeşilçam oradadır! Öyle bir adam… Öyle güzel bir adam! Dedim; ‘Yahu burada en aşağıya 18-20 kişi var. Kameramanı var, setçisi var, ışıkçısı var. Oyuncusu var. Bir sürü adam var, kalabalık. Cenab-ı Allah…’ dedim. Acır bize… Bir de benim çocuklarımı, karılarımızı düşün… Şimdi biz burada 20 kişi miyiz, 30 de sen… 30 da oradan ilave et, 60 kişi…’ dedim. Sabah oldu abi, yine aynı böyle bindik minibüsün önüne. Köye bir gittik, ne kar var ne bir şey!

Nur içinde yatsın Natuk ağabey!