Tag Archives: behçet nacar

.::Yeşilçam’ın ‘Dev’ Oyuncuları: Rol Arkadaşlarına Gerçekten Tepeden Bakanlara Dair!::.

Şimdilerde ‘İçerde’ diziside boy gösteren Seyithan Özdemir, sert mizacına ve iri cüssesine rağmen, sempatik tavırları ve içtenliği ile ilk bölümlerden itibaren milyonlarca izleyicinin sevgisini kazandı. Bu durum, izleyicinin iri cüsseli&karakteristik yüzlü insanlara sempatisinin ilk örneği değildi elbetteki.

Şimdi sizlere sinemamızda boyu ve karakteristik yüz ifadelerinden dolayı dikkat çekip yer edinen sinema sanatçılarından bahsedeceğim. Onlardan sadece ikisi jön olup onlarca filmde başrol oynayabildiler. Biri de genç kızların sevgilisi olabilecek yüz hatlarına sahipti. Öyle de oldu… Diğerleri, orta boylu jönlerin aşması gereken son engel olarak karşı tarafta yer aldılar ve sinema kariyerleri boyunca kimileri onlarca, kimileri yüzlerce filmde ‘kötü adam’ı oynamak zorunda kaldılar.

İşte huzurlarınızda sinemamızın kelimenin tam anlamıyla ‘dev’ oyuncuları…

1) Hüseyin Alp

Onu özellikle Tarkan filmlerindeki Dev Orso olarak hatırlayacaksınız. Tarık Akan ve Robert Widmark‘ın başrollerinde oynadığı Babanın Evlatları adlı filmdeki performansı da gayet akılda kalıcıydı.

_______________________________________________________

2) Özdemir Aydın

Hayat Bayram Olsa filmindeki gülüşü nasıl unutulabilir? Sert yüz hatları, uzun boyu ve iri kalıbı ile onu gördüğümüz her an bir olay çıkaracağını, birilerine laf atıp sataşacağını düşünmemize sebep olan sanatçımızı dikkatli Yeşilçam izleyicileri Köroğlu filmi ile de hatırlayacaktır.

Özdemir Aydın _______________________________________________________

3) Tarık Akan

Sinemamızın ‘bebek yüzlü’ jönlerinden Tarık Akan, şüphesiz Yeşilçam’ın ‘en uzun boylu jönü’ olma ünvanını ömrünün sonuna kadar taşıdı. Onunla kim oynadıysa hep karşısında kısa kaldı. Özellikle de Ah Nerede filminde birlikte oynadığı Adile Naşit. İkisinin yanyana duruşunu gözünüzün önüne getirebildiniz mi? O halleriyle çok güzel değiller miydi?

 _______________________________________________________

4) Yadigar Ejder

Kiminle oynarsa oynasın hep en son onu dövdüler, onu yıkmaya çalıştılar. O hep kavgacıların yıkılmaz kalesiydi. O yıkıldı, film bitti, jön alkışlandı. Ondan yadigar  yediği binlerce tekme ve yumruk kaldı. Vuranların adı kadar yazılmadı adları afişlerde ama Yeşilçam severler onların hakkını hep verdi, hep de verecek.

_______________________________________________________

5) Behçet Nacar

İnce-uzun, atletik yapısı ile avantür filmlerin aranılan aktörlerinden olan Behçet Nacar, boyunun verdiği avantajla attığı tekmelerle kavgacı karakter oyuncularının kabusu olmuştur. Aile filmlerinde mahallenin heybetli koruyucusu olan Nacar, aksiyon ve avantür filmlerinde tüm kötülerin korkulu rüyası olmuştur.

Behçet Nacar_______________________________________________________

6) Kenan Karagöz 

Memduh Ün‘ün yeniden çektiği, Kadir İnanır, Müşik Kenter, Halit Akçatepe ve Hülya Koçyiğit‘in başrollerini paylaştığı Üç Arkadaş filmindeki Mevlanakapılı Ayı Recep karakterini başarıyla canlandıran Kenan Karagöz, diğer birçok karakter oyuncumuza nazaran daha iri kalıplı ve uzun boyludur.

Kenan Karagöz 2_______________________________________________________

7) Mehmet Ali Güngör

Kavgacı karakter oyuncularımızın en iri yapılılarından biri de Mehmet Ali Güngör’dür. Sahte Kabadayı filminin ilk dakikalarında Kemal Sunal’a meydan okuduğu sahnedeki heybeti ve duruşu ile sinemamızdaki akılda kalıcı tiplerden biri olduğunu ispatlamıştır.

_______________________________________________________

8) Gülten Kaya

Gülten Kaya’yı listeye dahil etmemin sebebi takdir edersiniz ki boyu değil iri yapısıdır. Erotik filmlerdeki rol arkadaşlarından onu farklı kılan -ve en çok istismar edilmesine sebep olan- iri vücut hatlarıdır. Diğer kadın oyunculara baktığımızda, onu kadınların ‘dev oyuncusu’ olarak nitelememizde bir sakınca yok sanırım.

Dev kalpli, dev sanatçılara selam olsun…

Erhan Tuncer 

 

.::“Sizce ‘En İyi Dövüşen’ Aksiyon ve Avantür Aktörü Kim?” Adlı Mini Anketimiz Sonuçlanmıştır::.

Değerli oylarınız ile sonuçlanan “Sizce ‘En İyi Dövüşen’ Aksiyon ve Avantür Aktörü Kim?” adlı mini anketimizde en çok oy alan aktörümüz, oyların 63.39%’unu alan “Cüneyt Arkın” olarak belirlenmiştir.

Kullanılan Toplam Oy: 2.715

1) Cüneyt Arkın 63.39%  (1,721 oy)

2) Yılmaz Güney 10.28%  (279 oy)

3) Tamer Yiğit 8.47%  (230 oy)

4) Yılmaz Köksal 5.41%  (147 oy)

5) Serdar Gökhan 4.24%  (115 oy)

6) Kadir İnanır 4.16%  (113 oy)

7) Behçet Nacar 4.05%  (110 oy)

.::Murat Yağmur, Babası Mehmet Yağmur’u Anlatıyor: “İstiklal Caddesi’nde bir kadın gelip babamın yüzüne tükürüyor. Babam tabi ne olduğunu anlamaya çalışırken kadının ağlayarak ‘Sen o kadına nasıl tecavüz edersin?’ diye cevap vermesiyle, kadının 5 dakika önce sinemadan çıktığını anlıyor.”::.

Sevgili dostlarımız merhabalar,

Yine bir sanatçımızın yakını bizlere ulaştı ve babasını, sinemamızın emektar kavgacı karakter oyuncularından Mehmet Yağmur‘u anlattı. İçtenliği ve samimiyetinden dolayı, Mehmet Yağmur’un oğlu Murat Yağmur‘a çok teşekkür ederiz.

Bizzat kendi arşivinden çıkardığı fotoğraflarla, karşınızda sinemamızın gerçek emekçilerinden Mehmet Yağmur!

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Babanızla ilişkiniz nasıldı?

Hep babamın anılarıyla büyüdüm. Baba oğuldan ziyade arkadaş gibi olduk. Babam ortaokul terkti ama hayat okulundan mezun olmuş ve genel kültür olarak mükemmel bir bilgisi vardı. Ben aşırı yaramaz yerinde durmayan  bir çocuk olmama rağmen babamdan sadece 1 kere dayak yemişimdir. Buna karşılık yaşım 31 oldu hala da babamdan korkarım ve saygım sonsuzdur. Babam benim idolümdür.

2) Babanızın sinema kariyeri öncesinde herhangi bir mesleği var mıydı?

Sinemadan önce Malatya’da babasının yanında kerestecilik yapıyormuş.

3) Mehmet Yağmur’un sinema kariyeri nasıl başladı?

1960 yıllarında evden İstanbul’a kaçarak tesadüfen bir elektrikçinin yanında setlerde ışıkçılık yapmaya başlayarak… Daha sonra sette çalışmış ve set amirliği yapmış. Ardından 1965 yılında askerden geldikten sonra 1965-67 yıllarında Malatya’da kalmış. Daha sonra yine İstanbul’a gelmiş ve Trakya’ya, Ege’ye yani bölge bölge sinemalara film gezdirmeye başlamış. 1970 yılında Antalya’da Yılmaz Duru ile ‘Bin Yıllık Yol’ adlı film çekimine gitmişler. Babam o zamanlar yine kamera arkası çalışmalar yapıyormuş. Filmin bir oyuncusu gelmemiş, Yılmaz Duru babama ‘Seni oynatalım…’ demiş. Yapardın-yapamazdın derken babam ‘Bin Yıllık Yol’ adlı filme oynamış. Daha sonrasında İstanbul’a gelmişler. Rahmetli Hüseyin Baradan yine set amirliğine çağırmış fakat babamı ilk işe alan Arif Eriş -o zaman prodüksiyon amiri- karşı çıkmış ‘Mehmet Yağmur artık sinema sanatçısı oldu, set amirliğine almayın…’ diye… Ve babam filmin afişindeki yazıyı o zaman görmüş ‘Ve Mehmet Yağmur…’ diye. Ondan sonra sinema macerası başlıyor.

4) Sinemada ne tür zorluklarla karşılaştı? Bu zorlukları sizlerle paylaştı mı?

Evet, bir gün yanında Tevfik Şen ve bir arkadaşı beraber İstiklal Caddesi’nde giderken karşılarından 3 bayanın kendilerine doğru geldiklerini görüyorlar. Babam tam ‘Hanımefendi bir sorun mu var?’ diye soracakken karşısındaki bayan babamın yüzüne tükürüyor. Babam tabi ne olduğunu anlamaya çalışırken niye öyle bir davranışta bulunduğunu sorduğunda kadının ağlayarak ‘Sen o kadına nasıl tecavüz edersin?’ diye cevap vermesiyle, kadının 5 dakika önce sinemadan çıktığını anlıyor. Ayrıca film bütçelerinin az olduğundan dolayı filmi bir kerede bitirmeleri gerektiğini, yanlışları ve hataları en aza indirmek zorunda olduklarını, Avrupa’nın ‘olmamış’ diyip attıkları filmlerle Türk sinemasında 3 veya 4 tane film çekilebileceğini, bunun da ne zor şartlarda sinema yaptıklarının göstergesi olduğunu anlatırdı.

5) Çalışma disiplini açısından Mehmet Yağmur’u nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydu yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyordu?

Ben Üçüncü Adamlar’ın düşünerek oynadıklarını sanmıyorum. Onlardaki kabiliyetin ayrı bir şey olduğuna inanıyorum. Çünkü atın üstünden rol gereği düşmenin, Malkoçoğlu Cem Sultan filmindeki köprüden düşme sahnesi gerçekte olan şeyler, yani kamera oyunları falan değil ve sadece küçük örneklerden bahsediyorum.  Bence düşünenler bunları yapmaz…

6) İzleyicilerimiz Mehmet Yağmur’u ağırlıklı olarak kavgacı – kötü adam karakterleri ile hatırlıyor. Bir çok tehlikeli kavga sahnesinde başarılı performansları oldu. Hatırlıyorsanız, oynadığı  filmler ile ilgili size anlattığı bazı anılarını bizlerle paylaşır mısınız?

Tabi birçok hatırası var ama şu an aklıma gelen, Kara Murat filmlerinde ‘Baba, o kadar adamı nerden buluyorlar?’ diye sorduğumda, ‘Oğlum ben o filmlerde en az 17 -18 kere ölüyordum…’ demişti. Ve annemin bir gün evde ağlayarak ve hatta sinirli bir şekilde kızıp bağırmasını duyduğunda içeri girmiş, ‘Hanım hayırdır? Ne oldu, ne bu sinir?’ diye sorduğunda, annem ‘Rabia’ filmini göstererek ‘Görmüyor musun? Adi adam nasıl da Rabia’ya iftira atıyor…’ dediğinde, anneme ‘Ağzına sağlık hanım, o benim tanımadın mı?’ demiş…

7) Başarılı bir karakter oyuncusu olarak, “keşke oynamasaydım”  ve “keşke o filmde ben de oynasaydım” dediği filmler var mıydı?

Keşke oynamasaydım dediği bir filmini hatırlamıyorum. Oynamak istediği fakat sette attan düşüp kolunu kırdığı için oynayamadığı Cüneyt Arkın’ın ‘Küçük Kovboy’ filmi var.

8) Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Elbette ki görmüyorlar. En basiti Malatya’da 6-7 defa film festivali yapıldı, şu ana kadar babama bir davet dahi gelmedi. Bu örneğin bile çok şey anlattığına inanıyorum.

9) Babanız Mehmet Yağmur olarak, sinemada hayal ettiği yerde miydi?  

Elbette ki değildi… Hala kendine kızar, ‘Neden cahil davrandık da savrulup gittik?’ diye ama şu gün olmuş o günlerini anlatmaya başladığında hala gözleri dolar. Özlemini ben anlarım ve biz onunla gurur duyuyoruz.

10) Son olarak babanız ile ilgili unutamadığınız birkaç anınızı bizlerle paylaşır mısınız?

İhsan Gedik abi Malatya’ya gelmişti. Kitap tanıtımı yapıyordu. Babamla buluştular. Onların o zaman anlattıkları anıları dinlemek çok keyifli idi ve ikisinin de gözlerindeki sinemaya olan özlemleri ve sevgilerini görmek unutamadığım anılardan bir tanesiydi.

11) Babanız şimdilerde ne yapmakta, geçimini nasıl sağlamakta?

Sinemadan sonra ticari taksicilik yaparak bizleri büyüttü. Şu an Bağ-Kur emeklisi ve 3 erkek evladını yetiştirmenin gururu içinde Malatya’da yaşıyor.

Murat Yağmur‘a tüm emekleri için bir kez daha teşekkürler…

Mehmet Yağmur‘a sonsuz selam, sevgi ve saygılarımızla…

Üçüncü Adam

.::’Cüneyt Arkın’ın Bir Numaralı Adamı’nın Ardından: Fotoğraflar ve Bilgiler Eşliğinde Adnan Mersinli::.

Adnan Mersin‘li ile ilgili bir çalışma yapmak için arşivimi karıştırdığımda, ufak telefon konuşmalarından kalan notlar ve hiçbir yerde yayınlanmamış fotoğraflara rastladım. Birçok sanatçımızda olduğu gibi, onun da yüksek kaliteli fotoğraflarını ilk kez yayınlamak -hatta deşifre etmek- elbette benim görevimdi. Hele de bu isim, gerçekten çok sevdiğim karakter oyuncularımızdan biri olan Adnan Mersinli ise, tüm bu çalışmaları ve fotoğraf düzenlemelerini hevesle, keyifle yaptım. İşte karşınızda fotoğraflar ve bilgiler eşliğinde ‘Cüneyt Arkın’ın bir numaralı adamı’ lakaplı gerçek bir sinema emekçisi Adnan Mersinli!

5.1.1940 Mersin doğumlu Adnan Mersinli’nin gerçek adı Adnan Ayli’dir. İlk okulu bitirdikten sonra birçok işte çalışmış, bir dönem tatlıcılık yapmış, ardından 1958 yılında Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı ‘Bir Şoförün Gizli Defteri’ adlı filmdeki küçük bir rolle sinema yaşantısı başlamıştır. Yüzlerce filmde irili ufaklı rollerde oynamış, özellikle Cüneyt Arkın’lı avantür filmlerde kavgacı-karakter oyuncusu olarak görev almıştır. 1985-1990 yılları arasında 8 filmde yapımcı olarak görev almıştır. Evli ve 2 çocuk babası Adnan Mersinli, 18.04.2016 tarihinde uzun yıllardır tedavi gördüğü Çınarcık Huzurevi’nde hayatını kaybetmiştir.

Aylar önce telefonda defalarca konuşmuş, lakin bir türlü fırsatını bulup Çınarcık Huzurevi’ne ziyaretine gidememiştim. Tüm konuşmalarımızda sesi bitkin geliyor, ‘Nefes almakta çok zorlanıyorum evladım.’ diyordu. KOAH hastasıydı ve son yıllarını bu hastalıkla mücadele ederek geçirmişti. Onu kime sorsam, ‘Adnan mı? Oho… Cüneyt Arkın’ın bir numaralı adamıydı!’ diyerek cümleye başlıyordu. Bir telefon görüşmesinde kendisine bu durumu sorduğumda şöyle yanıt vermişti: ‘Cüneyt Arkın’la öyle zamanlarımız oldu ki, bir dönem değil her gün, her saat beraberdik neredeyse. Avantür filmlerde birlikte çalışıyor, ardından Levent’teki evine geçip sonraki günün sahnelerini çalışıyorduk. Onun evinin bahçesinde trambolin vardı, spor aletleri vardı. Kadir Kök, Mehmet Uğur ve Aydın Haberdar’la beraber ben, onun hiç yanından ayırmadığı adamlardık. Sonra Kadir (Kök) onlarda kaldı yıllarca. Bahçesine baktı, korumalığını yaptı bir nevi. Hatta hızlı yaşadığı dönemlerde, karakollara bile beraber gider, beraber ifade verirdik. Şahitliğini de yaptığım oldu, gecenin bir yarısı koluna girip evine götürdüğüm de… Çekim aralarında Sönmez (Yıkılmaz) ve benle çok güreşir, durduk yere bize sataşırdı. Onu seviyor, saygı duyuyorduk ama rol yapmıyordu ve gerçekten güçlüydü. Yıllardın verdiği çalışmayla pişmişti ve hepimize kök söktürüyordu. Ne kadar zorlansak da, kan ter içinde kalsak da sonuna kadar onunla güreşir, ardından oturur birlikte güle oynaya yemeğimizi yerdik. Güzel günlerdi. Çok zor ama güzel günlerdi.’

O, gerçekten de Cüneyt Arkın’ın bir numaralı adamıydı benim gözümde de. Onunla uzun bir röportaj yapamamış olmanın üzüntüsünü hep taşıyacağım. Ruhun şad olsun Adnan Mersinli. Seni hep, Malkoçoğlu Ölüm Fedai’lerindeki ‘İlbey’ olarak hatırlayacağım…

Ve son sözler değerli sanatçımız Levent Çakır’dan…

Kendisi Adnan Mersinli’nin vefatı üzerine facebook profili üzerinden aşağıdaki satırları yazdı ve bizleri çok duygulandırdı. Kendisinden izin alarak hem anılarını, hem de Adnan Mersinli ile ilgili 2 fotoğrafını sizlerle paylaşmak istedik…

Levent Çakır Anlatıyor;

Köroğlu”, 1968…

Rahmetli Adnan Mersinli’nin beni figüranlar kahvesinde otururken görüp, “Oğlum, tam senlik bir film çekiyoruz. Bol kılıçlı, atlı, dağda bayırda koşturmacalı… Senden bu filmde çokça yararlanabiliriz. Benimle gel, seni Cüneyt ağabeye, Fatma ablaya lanse edeceğim” diyerek elimden tutup setine götürdüğü ilk film… O günlerin “tamamen renkli” ilk filmlerinden biri… Daha önce de bazı düşük bütçeli filmlerde figüran olarak çalışmıştım, ama bu benim çalışacağım ilk büyük prodüksiyondu.

Cüneyt ağabey, “Görelim hünerlerini Çakır, at bakalım şu trambolinde bir parende” deyince, “Usta, ben trambolinde rahat atlayamam, ben akrobatım, düz zeminde çok daha iyi sıçrıyorum” deyip ardı ardına üçer beşer tur parendeler, saltolar atınca, Fatma abla, “Vayyyy Edirneli, sen neymişsin be!” diye bağırmış, Cüneyt ağabey de Atıf babaya (Atıf Yılmaz) “Bu çocuğu ekibe dahil edelim Atıf ağabey, bunda iş var” demişti.

 Adım afişlerde, jenerikte geçmese de, “Köroğlu”nun pek çok atlı sahnesinde figüran olarak rol aldım. Sonrasında da Cüneyt ağabey, Musevi menajeri aracılığıyla benimle “dövüş koreografi hocası” olarak resmî bir anlaşma yaptı. “Zagor”lara kadar neredeyse üç yıl, Cüneyt ağabeyin sözleşmeli akrobatı, dublörü ve dövüş hocası olarak ona hizmet verdim. Bu filmin setinden, Adnan Mersinli ile bir hatıram vardır ki hatırladıkça gözlerim yaşarır.

 Fatma abla da, Cüneyt ağabey de set aralarında son derece neşeli ve eğlenceli oyunculardır. Bir gün, Fatma abla, “Cüneyt, şu Çakır ile Adnan’ı er meydanında bir kapıştıralım” dedi. Eskişehir’de, bir haranın yakınlarında çalışıyoruz. Bütün ekibi ve çevre halkını toplayıp halka haline getirdiler. Fatma abla beni, Cüneyt ağabey de Adnan Mersinli’yi tutuyordu. Epeyce uzun süren bir güreş yaptık. Adnan ağabey çok sıkı bir güreşçiydi, pehlivan gibi bir adamdı. Ama benim avantajım da gençliğimdi. Onu, teknikle değilse bile, sistematik şekilde yorarak en sonunda kazanmayı başardım. Bu yüzden, sette epeyce uzun bir süre “boynuz kulağı geçti” şeklinde geyik muhabbetleri yapılmıştı.

Bir güzel hatıra daha… Cüneyt ağabey benimle güreş tutmayı çok severdi. Bu şekilde antrenman yapıyor, zinde kalıyordu. Ama onunla ne zaman güreşe tutuşacak olsam Adnan Mersinli kulağıma eğilip, “Çakır, sakın ola bu adamı yenmeyesin ha, yenersen ikimiz de biteriz, sinirlenip ikimizi de kovar, yıldız oyuncuları dövüşte asla yenmeyeceksin, ona göre!” diyerek uyarıyordu beni…

Ben de onun tavsiyesine uyup, tam yenebilecek pozisyona geçtiğimde bilerek tuş oluyor ve Cüneyt ağabeyin bize kızmasına engel oluyordum.

Hatıralar, hatıralar…

Fotoğraflar:

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.Adnan Mersinli - Cüneyt Arkın - Behçet Nacar Sellal Taner - Kadir Kök - İsmet Erten- Adnan Mersinli - Tamer Yiğit.jpg

.::Ali Adıgüzel’den Behçet Nacar’a Dair Bir Anı: “Fotoğrafını çekmek istedim, ‘Evladım, sevgili Ali, benim hayranlarım, bu yaşlı halimi görmesinler…'” dedi::.

*Fotoğafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Ali Adıgüzel, Üçüncü Adam için yazdı…

“Filmlerinle büyüdük Behçet baba… Seni çok seviyoruz…”

8 yıl kadar önce İstanbul-Taksim, Sadri Alışık sokaktan girdim ve ilk aradan sağa döndüm. Mutlak her gittiğimde çayını içtiğim, tüm Yeşilçam piyasasının mutlak uğrak yeri olan ve bir çok dizi-sinema filmi projesinin hayat bulup şekillendiği, geliştiği ve çekim molalarında dinlenme yeri olan Hayat Kahvehanesi’nde çayımı yudumlar iken, az ileride, solda, sinema ve dizi çekimlerine kostüm kiralama işi yapan -ve onun filmleriyle büyüdüğümüz-, Yeşilçam’ın unutulmaz karakteri Behçet Nacar abimizin iş yerini ziyaret edip, onunla sohbet etmek istedim. Ayrıca benim için ayrı bir değeri daha vardı kendisinin; Sevgili dayıoğlum, Yeşilçam’ın ‘Uzun saçlı Osman’ abisi ve tüm Yeşilçam piyasasının çok iyi tanıdığı ve çok sevdiği, ışık şefi Osman Tanış abime ve tüm evlatlarına sahip çıkmıştı Behçet Nacar baba… Dayımın oğlu Osman abimizin elinden tutup, bu günlere gelmesinde çok emekleri vardır. Tıpkı evladı gibi, Osman abimizin evlatlarına da torunları gibi sahip çıktı ömrü boyunca. Bu sebeple de kendisini çok seviyordum.

Çayımı içip, oradaki Yeşilçamın unutulmaz karakterleri büyüklerimle sohbet edip ellerini öpüp müsaade istedim ve yavaş adımlarla, Behçet Nacar’ın iş yerine doğru ilerledim. Zaten 30-40 adımlık mesafede idi. Tarihi bir binanın 1.katında, penceresi ve balkonu muhteşem güzel bir iş yerindeydi ve ”Selamünaleyküm” diyerek girdim kapıdan içeri. Nazik bir konukseverlik ile karşıladı beni. ‘Ben güller diyarı Isparta’mızdan, sizin filmlerinizle büyümüş bir hayranınız olarak sizi ziyaretinize geldim…’ diyerek heyecanla başlayan cümlelerimle elini öpmek istediğimde, elini öpmeme müsaade etmeden benimle tokalaştı ve gözlerimden öptü. Çok duygulanmıştı… İş yerinin içerisi tüm film ve dizlerin kokusunu taşıyan kostümlerle doluydu… Tarihi filmler için kullanılan kostümler muhteşem güzeldi. Masasında, tıpkı bakkal Ahmet amcamızın veresiye defterini andıran bir defter duruyordu ve az sonra Behçet baba, defteri karıştırarak, içinden bir bayan müşterisini telefonla arayıp, çok kibar bir üslupla; ‘Kızım neden getirmediniz kostümleri, bak söylediğiniz süreden bu yana 3 ay geçti evladım?’ diyerek başlayan konuşmasıyla, ben biraz kenara çekilip, yavaş adımlarla tarih kokan kostümleri bir bir inceledim. Merhum Belgin Doruk‘lu, Sadri Alışık‘lı, Hulusi Kentmen‘li, Küçük Hanımefendi‘li, Battal Gazi, Malkoçoğlu, Karaoğlan‘lı, Keloğlan‘lı filmlerin kostümleri buradaydı ve benim için tam bir Yeşilçam müzesiydi girdiğim bu muhteşem oda.

Daha sonra telefon konuşması biten Behçet baba, beni nazikçe yanına çağırarak, yemek veya çay ikram etmek istediğini söyledi. Ben heyecanlı cümlelerimle ve tıpkı küçük bir güvercinin kanat çırpışı gibi çarpan kalbimin sesi ile, ‘Çok teşekkür ederim Behçet baba, sohbetimizin benim için en büyük ziyafettir…’ dediğimde, çok duygulandı ve benim güller diyarı bir şehirden geldiğimi söyleyince, Eğirdir’de çektikleri bir film geldi aklına ve başladı bana Eğirdir-Isparta anılarını anlatmaya. Daha sonra benim heyecanım biraz geçince, ışık şefi Osman Tanış’ın, benim öz dayımın oğlu olduğunu söylediğimde ve kendisinin Osman abimizin üzerinde müthiş emeklerinin olduğunu, bu minnet duygularımın teşekkürünü sunduğumda müthiş duygulandı ve sevindi. Ve sözümün devamında da dedim ki ”Akşam Osman abimlerin evinde konakladım ve kahvaltımı yapar iken, en baş köşede sizin fotoğrafınız çerçeveli şekilde asılı duruyordu… Bir yandan kahvaltımı yapar iken, Osman abimden de sizi ziyaret edebilmek için adresinizi istedim ve şimdi buradayım. Sizi çok seviyoruz Behçet baba, Osman abim ve evlatları için yaptıklarınızdan dolayı size çok minnettarım… Çok müteşekkirim…” dediğimde çok sevindi. Mali Taniş, İsmail Engin Taniş ve Gökhan Tanış yeğenlerimi de çok sevdiğini, Osman abimi çok sevdiğini söyledi ve onlarla ilgili hatıralarını kısa kısa anlatmaya başladı. Sohbetimiz çok güzel şekilde devam edip ayrılık vakti yaklaştığında, bir fotoğrafını çekmek istediğimde dedi ki ‘Evladım, sevgili Ali, benim hayranlarım, bu yaşlı halimi görmesinler…” Hafif tebessüm ile, ona hak veren saygım ve hürmetimle ayrıldım, o güzel muhteşem sıcak, misafirperverlik dolu, Yeşilçam müzesini andıran oda’dan…

Ali Adıgüzel/3.10.2014

(Ali Adıgüzel ağabeye sonsuz teşekkürler.)

.::Behçet Nacar – Serdar Kürkbabaoğlu – Arap Celal (Celal Yonat)::.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Sevgili ağabeyimiz Serdar Kürkbabaoğlu‘ndan eşsiz bir hatıra fotoğrafı sizlerle…

.::Enver Dönmez ve Behçet Nacar’a Dair: Gitti Enver, ‘Dönmez’… Behçet Adına Sinemamız Çok ‘Naçar’ Kaldı!::.

Gündem yoğun. Topraklar kan ağlıyor. Haklı-haksız derken zannediyorum ki insanlıktan gittikçe uzaklaşıyoruz. Bu günler bizi nereye götürüyor, çekilen acılar ne zaman son bulur kestiremiyorum lakin, ne vakit bir haber izlesem/okusam içim acıyor. Kahroluyorum. Ve bu günler bir şekilde ‘son bulduğunda’ elimizde ne kalacak, bilemiyorum… Siyaset yapmak değil amacım, sadece ‘insan’ olduğumuzu hiçbir zaman unutmayalım istiyorum. Tek varlığı ‘yaşamak’ olan, insan…

Geçen günlerde Zeki Demir adlı, tiyatro ve sinema sanatçısı bir ağabeyle tanıştım. Kendisi bu işi bir meslek olarak yapmanın ötesinde, gerçek bir sinema sevdalısı. Bayram öncesinde hazırlamış olduğum Kubilay Hakan ile ilgili çalışmamın kaynağı kendisidir. Az sonra okuyacağınız Enver Dönmez ile ilgili yazıyı da Üçüncü Adam için bizzat hazırladı. Eline emeğine sağlık sevgili ağabey, gönlüne sağlık…

Enver Dönmez, sinemamıza yıllarca emek vermiş gerçek bir sinema emekçisiydi. Siyah-beyazlı yıllardan, renkli yıllara kadar, yüzlerce filmde kavgacı-kötü adam karakterleri ile perdede boy göstermişti. Yakın dostlarına anlattığı kadarıyla 1000’i aşkın filmde oynamıştı. Bu rakamın doğruluğunu kanıtlamak için ciddi bir mesai harcamak, arşivden yüzlerce filmi kare kare izlemek gerekli. Çünkü karakter oyuncularımızın çoğunun adı afişlerde ve lobi kartlarında yer almaz. Onların oynadıkları filmleri bulmak için filmlerimizin ilk jeneriklerini dikkatle izlemek gereklidir. Hatta bazen jenerikte bile isimleri yazılmadığından, filmleri dikkatle izlemek en doğru yol. Lakin sinemamızda şimdiye kadar 6000’e yakın film çekildiğinden, belirgin isimler haricindeki karakter oyuncularımızın tam olarak kaç filmde oynadıklarını kestirebilmek pek mümkün değil. Bu durumda, filmlerimizin düzgün muhafaza edilmemesinin ve her film için kapsamlı bir oyuncu listesinin hazırlanmamasının da etkisi büyüktür. Halen kayıp olan, ismini bildiğimiz ama gösterime girdiği yıldan sonra bir daha izine rastlanmamış o kadar çok filmimiz var ki… 80 sonrası ‘video film’ kuşağında kaybolan ve neredeyse ‘yok olan’ filmleri saymıyorum dahi. Yakın zamanda tamamladığım ‘Bir Yadigâr Ejder Kitabı’nın ön hazırlıklarında, Yadigâr Ejder’in oynadığı -‘sinematurk’ adlı sinema veritabanı sitesinde dahi rastlayamadığım- 10’a yakın yeni film keşfettim ve isimlerini kitaba ekledim. Eminim ki birçok karakter oyuncumuz için bu durum böyledir. Yılda 200’e yakın film çevrildiği yıllarda, günde 3-4 filme giden bir karakter oyuncusunun yer aldığı film sayısını hesaplamak imkansız değilse bile çok güç. Bu konuda eklemem gereken tek şey, halen yaşamakta olan ve sinemaya belirli bir dönemde (kısa bir süre) hizmet etmiş karakter oyuncularımızın dilinden düşürmediği ‘300’e yakın filmde oynadım’ lafına pek riayet edilmemesi gerektiğidir. Bu rakamları zikreden sanatçılarımız bir Hakkı Kıvanç, bir Oktay Yavuz, bir İhsan Gedik ise bunu tartışmaya dahi gerek yok. Lakin bu cümleleri bazı zamanlar öyle isimler ve yüzlerden duyuyorum ki, gerçekten hayret ediyorum… İsim vererek hiçbir sinema emekçisini rencide etmek istemem. Çünkü bu onların değil, arşiv yapıp, belge tutmayı beceremeyen sinemamızın ayıbıdır. Arşivlerimizde, filmlerimiz haricinde kanıt niteliği taşıyacak herhangi bir belge olmadığından, herhangi bir karakter oyuncusunun ‘Ben 400 filmde oynadım…’ demesine şaşırılmamalı…

Önemle belirtmek istiyorum ki; sinemamız, sürekli televizyonlarda dönen 40-50 filmden ibaret değildir! Türk sinemasının, yıllarca başı sansürden kurtulamamış, izleyici ile buluşması sakıncalı bulunmuş, söyleyecek ciddi sözleri olan öyle çok filmi var ki… Durmayın, lütfen araştırın… Çünkü bir Kara Çarşaflı Gelin’i, bir Aç Kurtlar’ı, bir Karanlıkta Uyananlar’ı, bir Maden’i, bir Hakkari’de Bir Mevsim’i, bir Karartma Geceleri’ni, bir Dönersen Islık Çal’ı, bir Endişe’yi hiçbir televizyon kanalı vermedi, vermeyecek de…

Lafı biraz uzattım belki ama, ‘arşiv’ meselesi, en çok üzerinde durduğum ve araştırmalarımda/çalışmalarımda en çok eksikliğini duyduğum bir mesele… Bir çok şeyi baştan yazmak, çok araştırmak, yaşayan sanatçılarımızdan bıkmadan, usanmadan dinlemek gerekiyor. Çünkü Türk sinema tarihi, yıldızların ve büyük filmlerin değil, ona her alanda emek vermiş, tüm sinema emekçilerinin tarihidir. Ben çalışmalarımla, yapmayı amaçladıklarıma, bu ‘gayrı resmi Türk sinema tarihin’ peşini asla bırakmayacağım. Arkeolojik kazılarıma hız kesmeden devam edeceğim…

Gelelim Zeki Demir ağabeyin, Enver Dönmez ile ilgili hazırlamış olduğu yazıya… Yazıda Enver Dönmez’in oynamış olduğu film sayısı çok net bir rakamla verilmiş. Bu sonuca nasıl ulaşıldı bilemiyorum ama, emektar karakter oyuncumuzun yüzlerce filmde yer aldığından hiç şüphem yok. Sinemaya başladığı yılı ve film piyasasında oldukça sevilen/aranan bir karakter oyuncusu olduğunu bildiğimden, kendisinin ‘sinematurk’te 216 olarak belirlenen film sayısının en az iki katı kadar filmde oynadığını tahmin ediyorum.

Ve maalesef, bu kadar filmde oynamış bir sinema emekçisinin oldukça üzücü hayat hikayesini, içim acıyarak sizlerle paylaşıyorum;

Zeki Demir’in kaleminden…

“57 YILDA 1042 FİLMDE OYNADI, EMEKLİ OLMADAN TEK BAŞINA ÖLDÜ…

Malatya’nın Pütürge ilçesinde çekimler sırasında yaşamını yitiren Türk Sineması’nın en büyük karakter oyuncularından Enver Dönmez’in tam 1042 filmde oynadığı, ama buna karşılık SSK ya da emekliliğinin bulunmadığı öğrendim.

72 yaşında emekli olmadan vefat eden Enver Dönmez, Türk Sineması’nda 1961 yılından bu yana hizmet yaptı. Tam 53 yıl hizmet verdiği Yeşilçam’da 1042 filmde oynayan, 1943 Hatay doğumlu sanatçıyla, vefatından bir gün önce, -aynı filmde rol alıyorduk- ufak bir röportaj gerçekleştirdim.

Zaman zaman hüzünlenerek sıkıntılarını dile getiren büyük oyuncu, her biri önemli mevkilere gelmiş üç evladı tarafından terk edildiğini ve sahipsiz kaldığını, sıkça maddi sıkıntı yaşadığını, düğme ve tespih satarak boş zamanlarını değerlendirip kazanç elde etmeye çalıştığını, Yeşilçam oyuncularının dizilerde ve yeni çekilen filmlerde geri plana itilip rol verilmediğini ve onlarca oyuncu ve sinema emekçisinin sıkıntı içinde yaşadığını ifade etti.

“YUSUF SEZGİN KARTIMI KIRDI”

Sinema Sanatçıları Derneği üyesi olduğunu söyleyen büyük üstat Enver Dönmez “Bir gün kalkıp Sinema Sanatçıları Derneği’ne gittim. O zaman Yusuf Sezgin başkandı. Konuşmak istedim konuşturmadı ve aidat borcum olduğunu söyleyerek kartımı alıp parçalara böldü ve yüzüme fırlattı. Çok büyük onurum kırıldı, merdivenlerden aşağı inerken ağladım. Emekliliğimiz yok, iş çıkmıyor maddi sıkıntı içindeyiz.” dedi.

Kendisini terk eden ve arayıp sormayan çocuklarını anarken gözleri dolan Enver Dönmez, “Çocuklarımı çok özlüyorum ama, onlar beni hiç arayıp sormuyor.” dedi. Dönmez, çocuklarının siyah beyaz küçüklük fotoğraflarını cüzdanından çıkartıp gösterdi.

“SETTE VEFAT ETTİ”

Türk Sinemasında Yılmaz Güney ile birlikte 22 filmde oynayan ve 18 yaşında başladığı Türk Sinemasında 1042 filmde rol alarak kırılması imkansız bir rekora da imza atan Dönmez, Malatya-Pütürge ilçesinde Halit Sunal’ın çektiği Ağır Bedel isimli filmin çekimleri sırasında rahatsızlandı. Ambulans ile önce Pütürge, daha sonra da Malatya Devlet Hastanesi’ne kaldırılan sanatçı, kendi isteği ile akşam sete geri getirildi ve sabah erkenden kalkıp kostümlerini giyerek kamera önü için hazırlandı.

“ÇENESİNİ GÖRÜNTÜ YÖNETMENİYLE BİRLİKTE BEN BAĞLADIM”

Enver Dönmez ağabeyin vefat ettiği gün yanındaydım…

Sabah saat 08.00 sıralarıydı, odasına girdim. giyinmiş yatağında oturuyordu. ‘Enver baba nasılsın?’ dedim, ‘İyiyim, iyiyim… Sete ne zaman gidiyoruz?’ dedi. ‘Baba sen otur, keyfine bak…’ deyip dışarı çıktım. Aradan on dakika geçmeden evde kalan bayan arkadaşlar ağlayarak dışarı fırladılar. ‘Enver abi öldü…’ diyorlardı. Zaten sabah erkenden ambulansı takrar aramıştı yönetmenimiz, sanırım durumunu iyi görmedi. Girip baktım, çekyatın üzerinde öylece oturuyordu, nabzına baktım atmıyordu. Ortalık ana baba günü oldu… Ağlayanlar, çaresiz bakışanlar… Görüntü yönetmeni Mustafa Bekmezci ile birlikte çenesini ve ayaklarını bağladık. Bir anda ayakları morlaşmıştı. Az sonra doktor geldi, güvenlik güçleri geldi, ağlıkçılar geldi ama iş işten geçmişti. Akrabalarını aradık, kimse sahip çıkmadı. İstanbul’da kendinden büyük bir kardeşi varmış, aradık. ‘Siz oraya gömün, İstanbul’da mezar yeri para ile satılır. Biz alamayız… Çocukları da zaten babalarını istemiyor…’ dedi. Yönetmenimiz Pütürge Belediyesini aradı, mezar yeri açtırıldı. Gidip yatakladık. Cenazesini de oyuncu arkadaşlar cami hocası ile birlikte yıkadı. Cenaze namazını kılıp defnettik. Lokmasını yapıp dağıttık. İki gün sonra Hatay’dan yeğeni olduğunu söyleyen bir hanım ve İstanbul’dan da yengesi geldi, mezarını ziyaret etmişler. Ağlayıp film ekibine teşekkür ettiler. Çantasından birkaç parça çamaşır, eski film fotoğraflarının olduğu albümler ve sadece 65 lira para çıktı. İki tespihi, iki de eski model cep telefonu vardı. Tespihlerinden birini bana verdi yönetmen, saklayayım diye. Diğerlerini de dağıttı. 65 lirayı da film çektiğimiz köydeki fakir bir genç olan Hıdır’a verdi yönetmenimiz…”

Zeki Demir

Ve geldik Behçet Nacar’a… Sinemamızın en zor günlerini emeği ile parçalayarak ayakta kalmaya çalışmış, sinemamızın en renkli oyuncularından Parçala Behçet’e…

Sanatçımızı geçen hafta Cuma günü (03.10.2014) kaybettik. Yaklaşık 6 yıldır hastaydı Behçet Nacar…

Yıl 2008…

Üniversite son sınıfta okuyor, aralıklarla kısa/orta filmler çekiyordum. O günlerde Kahraman adlı bir orta metraj filme başlayacaktım. Filmde bir polis karakter vardı ve polis kostümü lazımdı. Sağdan soldan soruşturdum, polis tanıdıklardan rica ettim ama olmadı. Bir türlü polis kostümünü bulamıyordum. Filmi neredeyse sıfır bütçe ile çekeceğimden, kiralama işine pek yanaşamıyordum. Günler geçip çekim günü yaklaşınca başka çarem kalmadı. Üniversitedeki hocalarımdan biri beni, Behçet Nacar’ın Beyoğlu’ndaki kostüm kiralama dükkanına yönlendirdi ve kendisini de görürüm ümidiyle hevesle dükkana gittim ama onu göremedim. Dükkanın başında duran ağabey, ‘Behçet abin biraz hasta, pek uğramıyor dükkana…’ dedi ve öğrenci olduğumu öğrenince tüm iyi niyeti ile bana ciddi bir indirim yaptı. Dükkandan çıktıktan sonra sokaktakilere sordum, dediklerine göre aylardır sokağa da uğramıyordu.

Çekimlere başlamıştım. Polis karakterinin çekimi olacağı günün sabahı yönetmen yardımcısı arkadaşım sabahtan kostümü alıp sete getirmişti. Kostümü yalnızca 1 günlüğüne kiraladığımdan o gün içerisinde o sahneyi çekip bitirmem gerekliydi. Elimden geldiği kadar hızlı hareket etsem de gündüz sahneleri öylesine çok uzamıştı ki polis karakterinin sahnesini çekememiştim. Hatırladığım kadarıyla kostüm için 1 günlük 100 TL ödeyecektim. Çekimlerin yarına sarkması demek, kostümü 1 gün daha kiralamam demekti ve o kadar param yoktu. Akşam saatlerine doğru son çare olarak kostüm dükkanını aradım. Telefona dükkanda konuştuğum ağabeyden başka birisi çıkmıştı. Kendisini tanımadığım için, ilk görüştüğüm ağabeyi isteyince biraz sinirlendi; ‘Bana söyle… Ben Behçet…’ dedi. Evet, telefondaki Behçet Nacar’dı… Heyecanlanıp, kem-küm ederek durumu anlattım. Belleğimden hiçbir zaman çıkmayacak şu cümleleri söyledi: ‘Evladım dur… Heyecan yapma… Çekim ne zaman biterse, o zaman getir kostümü… Para falan da düşünme… Sinemacıyız biz yahu…’

Kendisine ne kadar çok teşekkür ettiğimi hatırlamıyorum. O günün ertesi –bir Pazar günüydü- polisli sahneyi çekmiştim. Pazartesi bizzat kendi ellerime kostümü iade etmek için dükkana gittim. Amacım Behçet ağabeyin elini öpmek, tekrar teşekkür etmekti. Dükkana girdim, yine yoktu. İlk görüştüğüm ağabeye kostümü teslim edip, selamlarımı ve saygılarımı iletmesini söyledim. Son teşekkürüm içimde kalmış bir şekilde dükkandan çıktım…

O günden bu güne onlarca kez sokağa gittim ve dükkana uğradım lakin hiçbir zaman kendisini göremedim. Rahatsız etmemek adına da evine gitmeyi düşün(e)medim. Yaklaşık iki hafta önce, canlı arşiv-yönetmen Günay Kosova ağabeyi ziyarete gittiğimde, şimdilerde hala kulağımda çınlayan şu cümleleri söyledi: ‘Behçet ölüyor Erhancım… Gidip bir ziyaret et…’ İçim yanmış, dilim tutuşmuştu. Kısa sürede yapacaklarım arasına Behçet ağabeyi ziyaret etmeyi de eklemiştim ki… Olmadı… Bir kez olsun elini öpemeden, çekip gitti dünyadan… Sinemamızdan… Sokağımızdan… Arkadaşlarının arasından…

*Vadullah Taş Arşivi.

O gün yüzüne karşı edemediğim teşekkürü buradan ediyorum izninizle… Çok teşekkür ederim Behçet ağabey… Çok teşekkür ederim…

Şimdi düşünüyorum da, ben dahil birçok sinemasever Behçet ağabeyi hep aklının bir köşesinde tutmuş, belki de –istemeden- aralıklarla unutarak onunla yaşamıştı. Biz, sinema araştırmacıları ve sinemaseverler onu geçen hafta kaybettik ama, sinemamız?

Sinemamızın patronları ve oyuncu dernekleri?

Yoksa onlar Behçet Nacar’ı çok önceden, hasta yatağına düştüğü an mı kaybetmişlerdi?

Ruhun şad olsun Behçet Nacar!

Babam ve ben, seni her zaman çok sevdik…

Üçüncü Adam / Erhan Tuncer