Tag Archives: aydın haberdar

.::’Cüneyt Arkın’ın Bir Numaralı Adamı’nın Ardından: Fotoğraflar ve Bilgiler Eşliğinde Adnan Mersinli::.

Adnan Mersin‘li ile ilgili bir çalışma yapmak için arşivimi karıştırdığımda, ufak telefon konuşmalarından kalan notlar ve hiçbir yerde yayınlanmamış fotoğraflara rastladım. Birçok sanatçımızda olduğu gibi, onun da yüksek kaliteli fotoğraflarını ilk kez yayınlamak -hatta deşifre etmek- elbette benim görevimdi. Hele de bu isim, gerçekten çok sevdiğim karakter oyuncularımızdan biri olan Adnan Mersinli ise, tüm bu çalışmaları ve fotoğraf düzenlemelerini hevesle, keyifle yaptım. İşte karşınızda fotoğraflar ve bilgiler eşliğinde ‘Cüneyt Arkın’ın bir numaralı adamı’ lakaplı gerçek bir sinema emekçisi Adnan Mersinli!

5.1.1940 Mersin doğumlu Adnan Mersinli’nin gerçek adı Adnan Ayli’dir. İlk okulu bitirdikten sonra birçok işte çalışmış, bir dönem tatlıcılık yapmış, ardından 1958 yılında Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı ‘Bir Şoförün Gizli Defteri’ adlı filmdeki küçük bir rolle sinema yaşantısı başlamıştır. Yüzlerce filmde irili ufaklı rollerde oynamış, özellikle Cüneyt Arkın’lı avantür filmlerde kavgacı-karakter oyuncusu olarak görev almıştır. 1985-1990 yılları arasında 8 filmde yapımcı olarak görev almıştır. Evli ve 2 çocuk babası Adnan Mersinli, 18.04.2016 tarihinde uzun yıllardır tedavi gördüğü Çınarcık Huzurevi’nde hayatını kaybetmiştir.

Aylar önce telefonda defalarca konuşmuş, lakin bir türlü fırsatını bulup Çınarcık Huzurevi’ne ziyaretine gidememiştim. Tüm konuşmalarımızda sesi bitkin geliyor, ‘Nefes almakta çok zorlanıyorum evladım.’ diyordu. KOAH hastasıydı ve son yıllarını bu hastalıkla mücadele ederek geçirmişti. Onu kime sorsam, ‘Adnan mı? Oho… Cüneyt Arkın’ın bir numaralı adamıydı!’ diyerek cümleye başlıyordu. Bir telefon görüşmesinde kendisine bu durumu sorduğumda şöyle yanıt vermişti: ‘Cüneyt Arkın’la öyle zamanlarımız oldu ki, bir dönem değil her gün, her saat beraberdik neredeyse. Avantür filmlerde birlikte çalışıyor, ardından Levent’teki evine geçip sonraki günün sahnelerini çalışıyorduk. Onun evinin bahçesinde trambolin vardı, spor aletleri vardı. Kadir Kök, Mehmet Uğur ve Aydın Haberdar’la beraber ben, onun hiç yanından ayırmadığı adamlardık. Sonra Kadir (Kök) onlarda kaldı yıllarca. Bahçesine baktı, korumalığını yaptı bir nevi. Hatta hızlı yaşadığı dönemlerde, karakollara bile beraber gider, beraber ifade verirdik. Şahitliğini de yaptığım oldu, gecenin bir yarısı koluna girip evine götürdüğüm de… Çekim aralarında Sönmez (Yıkılmaz) ve benle çok güreşir, durduk yere bize sataşırdı. Onu seviyor, saygı duyuyorduk ama rol yapmıyordu ve gerçekten güçlüydü. Yıllardın verdiği çalışmayla pişmişti ve hepimize kök söktürüyordu. Ne kadar zorlansak da, kan ter içinde kalsak da sonuna kadar onunla güreşir, ardından oturur birlikte güle oynaya yemeğimizi yerdik. Güzel günlerdi. Çok zor ama güzel günlerdi.’

O, gerçekten de Cüneyt Arkın’ın bir numaralı adamıydı benim gözümde de. Onunla uzun bir röportaj yapamamış olmanın üzüntüsünü hep taşıyacağım. Ruhun şad olsun Adnan Mersinli. Seni hep, Malkoçoğlu Ölüm Fedai’lerindeki ‘İlbey’ olarak hatırlayacağım…

Ve son sözler değerli sanatçımız Levent Çakır’dan…

Kendisi Adnan Mersinli’nin vefatı üzerine facebook profili üzerinden aşağıdaki satırları yazdı ve bizleri çok duygulandırdı. Kendisinden izin alarak hem anılarını, hem de Adnan Mersinli ile ilgili 2 fotoğrafını sizlerle paylaşmak istedik…

Levent Çakır Anlatıyor;

Köroğlu”, 1968…

Rahmetli Adnan Mersinli’nin beni figüranlar kahvesinde otururken görüp, “Oğlum, tam senlik bir film çekiyoruz. Bol kılıçlı, atlı, dağda bayırda koşturmacalı… Senden bu filmde çokça yararlanabiliriz. Benimle gel, seni Cüneyt ağabeye, Fatma ablaya lanse edeceğim” diyerek elimden tutup setine götürdüğü ilk film… O günlerin “tamamen renkli” ilk filmlerinden biri… Daha önce de bazı düşük bütçeli filmlerde figüran olarak çalışmıştım, ama bu benim çalışacağım ilk büyük prodüksiyondu.

Cüneyt ağabey, “Görelim hünerlerini Çakır, at bakalım şu trambolinde bir parende” deyince, “Usta, ben trambolinde rahat atlayamam, ben akrobatım, düz zeminde çok daha iyi sıçrıyorum” deyip ardı ardına üçer beşer tur parendeler, saltolar atınca, Fatma abla, “Vayyyy Edirneli, sen neymişsin be!” diye bağırmış, Cüneyt ağabey de Atıf babaya (Atıf Yılmaz) “Bu çocuğu ekibe dahil edelim Atıf ağabey, bunda iş var” demişti.

 Adım afişlerde, jenerikte geçmese de, “Köroğlu”nun pek çok atlı sahnesinde figüran olarak rol aldım. Sonrasında da Cüneyt ağabey, Musevi menajeri aracılığıyla benimle “dövüş koreografi hocası” olarak resmî bir anlaşma yaptı. “Zagor”lara kadar neredeyse üç yıl, Cüneyt ağabeyin sözleşmeli akrobatı, dublörü ve dövüş hocası olarak ona hizmet verdim. Bu filmin setinden, Adnan Mersinli ile bir hatıram vardır ki hatırladıkça gözlerim yaşarır.

 Fatma abla da, Cüneyt ağabey de set aralarında son derece neşeli ve eğlenceli oyunculardır. Bir gün, Fatma abla, “Cüneyt, şu Çakır ile Adnan’ı er meydanında bir kapıştıralım” dedi. Eskişehir’de, bir haranın yakınlarında çalışıyoruz. Bütün ekibi ve çevre halkını toplayıp halka haline getirdiler. Fatma abla beni, Cüneyt ağabey de Adnan Mersinli’yi tutuyordu. Epeyce uzun süren bir güreş yaptık. Adnan ağabey çok sıkı bir güreşçiydi, pehlivan gibi bir adamdı. Ama benim avantajım da gençliğimdi. Onu, teknikle değilse bile, sistematik şekilde yorarak en sonunda kazanmayı başardım. Bu yüzden, sette epeyce uzun bir süre “boynuz kulağı geçti” şeklinde geyik muhabbetleri yapılmıştı.

Bir güzel hatıra daha… Cüneyt ağabey benimle güreş tutmayı çok severdi. Bu şekilde antrenman yapıyor, zinde kalıyordu. Ama onunla ne zaman güreşe tutuşacak olsam Adnan Mersinli kulağıma eğilip, “Çakır, sakın ola bu adamı yenmeyesin ha, yenersen ikimiz de biteriz, sinirlenip ikimizi de kovar, yıldız oyuncuları dövüşte asla yenmeyeceksin, ona göre!” diyerek uyarıyordu beni…

Ben de onun tavsiyesine uyup, tam yenebilecek pozisyona geçtiğimde bilerek tuş oluyor ve Cüneyt ağabeyin bize kızmasına engel oluyordum.

Hatıralar, hatıralar…

Fotoğraflar:

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.Adnan Mersinli - Cüneyt Arkın - Behçet Nacar Sellal Taner - Kadir Kök - İsmet Erten- Adnan Mersinli - Tamer Yiğit.jpg

Reklamlar

.::Günay Kosova Röportajı / 3. Bölüm: Günay Kosova Sinemamızın Kavgacılarını Anlatıyor!::.

Sevgili dostlar merhabalar,

Günay Kosova röportajımızın sonuna geldik. Bu son bölümde, sinemamızın her alanında emek vermiş, emektar yönetmenimiz Günay Kosova, bizlere ikişer – üçer cümleyle sinemamızın kavgacılarını anlattı. Her biri ile çalışmış, birlikte vakit geçirmiş bir yönetmenin anlatımıyla oluşan -bu yüzden çok önemli olduğunu düşündüğümüz- bu çalışma, kavgacı/karakter oyuncularımızın sosyal yaşantılarındaki karakteristik özelliklerine dair izler de taşımakta.

Yayınlayamadığımız bir çok anı ve anekdot da, siz değerli okurlarımızda ilerleyen zamanlarda buluşacak. Şimdilik emektar yönetmenimiz Günay Kosova’dan bu kadar…

Keyifli okumalar efendim…

Günay Kosova: Ben sana çerçeveli bir lafımı söyleyeyim mi? Kötü oynayanların %98’i iyi insandı, muhteşem insanlardı! Bak Kazım Kartal ve Behçet Nacar –büyük konuşacağım ama- bence Türk sinemasının en kalender insanlarıydı… Hala da öyledir. Kazım öldü… Kazım Kartal’ın cenazesine taksi ile gittim yetişemem diye, sonra iki sene taksiye binemedim kederimden… O kadar iyi dostumdur… Behçet Nacar yaşıyor. Parçala Behçet. Melektir melek! Mesela Çoşkun, “Tecavüzcü Çoşkun” diyorlar değil mi, birine yan gözle baktığını görmedim. Hep ona asılırdı kadınlar, o hiç kimseye asılmazdı… Filmlerde oynamanın yanı sıra çok çalıştı Yeşilçam’da, yeri geldi süründü, yeri geldi pantolon sattı ve 3 tane pırıl pırıl kız okuttu, evlendirdi… O kadar namuslu, erdemli adamdır yani… Yerde 1 trilyon bulsun, kimin acaba diye sorarlar. Nuri Alço da öyledir. Ben çok kameramanlık yaptım anlattığım gibi. Kameramanlık yaptığım görüntü yönetmenlerinin en ağa babaları Salih Dikişçi idi. Lakabı hacıdır. Niye hacı? Mekke’ye giren ilk Müslüman kameramanlardan biridir. Her isteyen kameraman sokulmaz ki…

Süheyl Eğriboz, Yeşilçam’ın politikacısı ama iyiye yönelik politikacısı. Yani arabasını düz yolda sürmesini iyi bilen, nabza göre şerbet veren bir adamdır. Kavgacı/karakter oyuncularının en önemlilerindendir…

İhsan Gedik… Kitap yazdı yakın zamanda… Ona da çok yardımcı oldum. Çocukluğum Samsun’da geçti benim, o da Samsunludur. Biraz zor adamdır ama genelde iyi insandır. Yani boşa kürek sallamaz. Ben onun çabasına hayranım. Yani bir şeyler yapmak, kendini yaşatmak için çabalar. Tembel değildir. Çok çalışkan adamdır.

Kudret Karadağ, Türk sinemasının en sevimli kötülerindendir. Biraz Ahmet Tarık Tekçe’yi taklit ederdi… Ahmet Tarık Tekçe de melek gibi adamdı. Komedyen olması gerekirken kötü adam oldu. Türker (İnanoğlu) ağabey kötü adam yaptı onu… Türker ağabey de ona çok yardım etti, cenazesine falan çok yardım etti. Söyledim ya bizim kötülerimizin hepsi melek gibi insanlardır.

Kadir Kök… Serseri mayın ama güzel serseri mayın.. Çok güzel serseri mayın… Hayatımda onun kadar dayanıklı bir adam görmedim…

Sönmez Yıkılmaz’ın bugün ki durumuna gelmesinde benim de yardımım dokunmuştur. Kahve falı bakan dükkanları var 3,4 yerde. Şu an hayatını gayet güzel idame ediyor. Ayrıca hayatta görüp görebileceğiniz en saf adamlardandır. Sert görünür, ani parlar ama hemen söner.

Yadigâr Ejder… Sizin Yadigâr Ejder dosyanızda anlattım onu… Kötü görünür, insan bakınca korkar ama ağzına vur lokmayı al… İçinde ufacık bir çocuk….

Aydın Haberdar,  politikacıdır. Yani kimin eşeğine binerse, onun türküsünü çalar. Ama asla kötü adam değildir. Cüneyt Arkın’ın bir numaralı adamıdır.

Oktay Yavuz da kötü görünümlü saf adamlardandır. Dışarıda şimdilerde, Almanya’da… Gelip gidiyor… Buranın, bizim sokakların kokusunu almadan yaşayamaz.

Yılmaz Kurt… Çok kanaatkar bir adamdı. Saf ve kanaatkar bir adam. Çok çalışır, az kazanır ama çok sitem etmezdi. İşine gücüne bakardı. 3 liralık işe de giderdi, 15 liralık işe de giderdi. Kaçırmazdı işi.

Yusuf Çetin iyi adamdır, tam bir emekçidir. Şimdilerde oyuncuların hakları için uğraşan, kıymetli bir oyuncudur.

İbrahim Kurt, kurnazı oynardı. Filmlerde de, gerçek hayatında da… Her şeyi o bilir gibi davranırdı.

İbrahim Uğurlu, daima kendinden üstün görünmeyi seven bir arkadaştır. Ama bunu kötü adam anlamında söylemiyorum. İşini iyi yaptığından olsa gerek, çok havalı gezerdi sokakta.

Erdoğan Seren kavgacıların baston yutmuşudur. Dimdik dururdu böyle… Dublaj sesi ile konuşurdu. İçlerinde en eskilerdendir. Sinemaya başladığı ilk yıllarda esas kötü de oynamıştır. Sonradan kavgacılıkta ilerledi.

Ferhat Ünal, savaşçı bir çocuk. İş savaşçısı. İyi niyetli, güzel bir arkadaştır. Kavgacılığının yanında çok da önemli bir dublördür.

Dündar Aydınlı da güzel insandır. Onun ağabeyi vardı, Önder Aydınlı. TRT’nin baş habercilerindendi, 5 sene önce vefat etti… Dündar da cefakâr oyuncudur.

Niyazi Gökdere, ne kokar ne bulaşırdı. Suya sabuna dokunmayan Mevlana gibi bir adamdı. Allah rahmet eylesin…

Günay Güner

Günay Güner öne çıkmayı seven, kavgacılar içinde en kültürlü, en bilgili adamlardandı…

Tevfik Şen, iyidir. Kavgacıların en yakışıklısıdır. Eski deyimle janti’sidir…

Mehmet Yağmur, maceraperest bir arkadaştı. Tevfik Şen ile aynı ekoldendir… Tevfik Şen ile Mehmet Yağmur çok iyi arkadaşlardı.

Bir çoğu aramızda yok… Vefat eden tüm sanatçılarımıza Allah rahmet eylesin… O güzel yıllar, onlarla güzeldi…

Benden bu kadar, herkese sinemalı, güzel seneler dilerim. Bizleri unutmasınlar.

Günay KOSOVA / 13.10.2012 -Beyoğlu

Röportaj: Erhan Tuncer (Genseriko – Nam-ı diğer Lüzumsuz Adam)

.::Yadigâr Ejder Dosyası: “Taksim Parkı’nda donarak ölmedi!” / “Gerçek adı Yadigâr Ejder değildi!” / “Birçok kimse onun durumuna düşmedi, çünkü kimse sinemayı onun kadar sevmedi!”

‘BİR YADİGÂR EJDER KİTABI’ ÇIKTI!

Kitabımızı edinmek için: http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=714568&sa=188524436

________________________________________________________

Gerçek Adı: Adnan Ayberk

Doğum Yeri: Sivas

Vefat Yeri: İstanbul

Doğum Tarihi: 1951

Ölüm Tarihi: 4.3.1991

Sinemadaki Adı: Yadigâr Ejder

Sinemadaki Diğer Adları: Yadigâr, Yadigâr Dağdeviren

Gerçek Adı Olduğu Zannedilen Diğer Adları: Yadigâr Kuzu, Yadigâr Koyun, Ejder Yadigâr Kuzu, Adnan Koyuncu, Adnan Embiya Aybarlı, Adnan Enbiyaoğlu

Oynadığı Film Sayısı: 215 (www.sinematurk.com)

Yadigar Ejder

“Biz ekip olarak onu ne zaman ansak, gözlerimiz doluyor, ufacık bir tebessüm yerleşiyor dudağımızın kenarına. Bilen bilir, tertemiz, ufacık bir çocuk yüreği vardır Yadigâr’ın. Rivayettir ki Taksim parkında donarak ölmüş, rivayettir ki yemek yedikten sonra girdiği lokantanın tuvaletinde ayağı kaymış, başını taşa vurarak oracıkta hayatını kaybetmiştir. Öyle ya da böyle tertemiz bir sinema emekçisi kayıp gitmiş sinemamızdan, ardında bir dolu film bırakarak.

Keşke şimdi “Mazlummmm!” diye bağırsak da başı önünde sallana sallana gelse. Dövmek için değil, koşup sarılmak için kalksak ayağa. Sinemamıza kattığı güzellikler için teşekkür etsek kendisine.

Ruhun şad olsun Yadigâr.”

Böyle bir yazı ile tanıtmıştım Yadigâr’ımızı, bloğumuzun açıldığı ilk yıllar. Ona karşı hassasiyetim gün geçtikçe daha da arttı, büyüdü, dallanıp budaklandı. Önce gidip Kulaksız mezarlığında kabrini buldum Yadigâr’ımızın, ardından dostlarına ulaştım, röportajlar yaptım, ses kayıtları aldım, kayıtları ekip arkadaşlarımla birlikte deşifre ettik… Efsane karakter oyuncularımızdan Süheyl Eğriboz ile de kısa bir görüntülü röportaj yaptım. Bu röportaj, ilk yayınlandığı günden beri hala ilgiyle karşılanmakta, Yadigâr Ejder’i seven sinemaseverler tarafından hala konuşulup tartışılmakta.

İlk zamanlarda Taksim Parkı’nda açlıktan donarak vefat ettiğine dair bir yazı okumuş, başka kaynaklardan bilgi edinemediğimiz için koşulsuz kabul etmiştim. Bir de üzerine birçok karakter oyuncumuzun hazin akıbetleri eklenince, elimizdeki bu tek veri kıymetlenmiş, “sinema sanatçılarımız parklarda ölüyor kardeşim…” cümlelerini sıklıkla duyar olmuştum. Lakin biz, Üçüncü Adam ekibi olarak, bloğumuzu açtığımız ilk günden beri, emektar sinema sanatçılarımıza, karakter oyuncularımıza, üçüncü adamlarımıza hak ettikleri değeri vermek için çalışıp durduğumuzdan, benim bu meseleyi inceleme altına almam kaçınılmaz olmuştu. Sinemamız için ve sizler için aylar önce araştırmalarıma başladım ve nihayet bu gece çalışmamı sizlerle paylaşıyorum.

Öncelikle, elimdeki tüm verilerin sağlamasını yaptıktan sonra, gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki; Yadigâr Ejder, Taksim Parkı’nda dolarak ölmedi… Bu bilgi, açlık ve sefalet içinde günlerini geçiren bazı sinema emekçilerimizin durumlarına dikkat çekmek ve ilgili makamları harekete geçirmek adına “uydurulmuş” bir gazeteci hassasiyetinden başka bir şey değil benim görüşüme göre. Masumane bir tavırla, sadece dikkat çekmek ve bazıları maalesef gerçek yaşanmışlıklara göndermek yapmak adına yazılmış bu haberi lanetlemek, yazan kişiyi “yalancılıkla” itham etmek, sanırım büyük bir yanlış olur. Çünkü en nihayetinde, yanlış bir yolla da olsa, o yazı ile yıllarca anıldı Yadigâr’ımız, o haber ile hatırlandı. Belki de o haber sayesinde zor durumda olan sinema sanatçılarımızdan bazılarına yardım eli uzandı, emektar sanatçılarımızı unutan birçok kişi -başta Yadigâr Ejder olmak üzere- tüm sanatçılarımızı bir kez daha hatırladı.

Şimdi gelelim esas meseleye; dosyamızın içeriğine… Yadigâr Ejder Dosyası’nı hazırlarken öncelikle onu yakından tanıdığını öğrendiğim, değerli ağabeyim, şair Hüseyin Alemdar’a ve onunla vefatından bir gün öncesine kadar çalışan emektar yönetmenimiz Günay Kosova’ya ulaştım ve dosyamızın temelini oluşturan, birbirinden kıymetli bilgiler elde ettim. Lakin dosyanın hazırlığı esnasında, çok ilginç bir durumla karşı karşıya kaldığımı belirtmeden edemeyeceğim. Yadigâr Ejderin ‘nasıl vefat ettiği’ meselesini, onu en yakından tanıyan arkadaşları başta olmak üzere toplam 8 kişiye sordum aldığım cevaplar karşısında bir hayli şaşırdım. Çünkü olayın gerçekleşme sebebine dair aldığım bilgiler birbirine ne kadar yakınsa, vefat ettiği mekân konusundaki bilgiler de birbirine o kadar uzak.

Yadigâr Ejder’in yüksek tansiyon ve şeker hastası olduğunu öğrendiğimde, vefat etme sebebinin, bu rahatsızlıklara bağlı beyin kanaması ya da baş dönmesi sonucu baygınlık geçirerek başını “bir yerlere” vurması olduğunu öğrenmekte çok zorlanmadım. Ama bahsettiğim gibi vefat ettiği mekânla ilgili net bir bilgi hala elimizde yok. En yakın –ve benim de öyle olduğunu düşündüğüm- olasılık, olayın bir otelin ya da lokantanın tuvaletinde gerçekleşmiş olması. Bu sonuca, Yadigâr’ımızın boğazına düşkünlüğüne ve İstanbul’a geldiği ilk günden beri otellerde kaldığına dair elde ettiğimiz bilgiler sonucunda varabiliyoruz. Biliyorum bazı okurlarımız “amma da takıldınız bu meseleye” diyor ama takınılmayacak gibi değil ki efendim. 60’larda, 70’lerde değil, 1991’de, televizyonların, gazetelerin ülkemizde zirve yaptığı yıllarda, 200 küsür filmde oynamış bir sinema sanatçısı vefat ediyor ve nasıl vefat ettiği ile ilgili net bir bilgi yok! Bu durum sizin de dikkatinizi çekmiyor mu?

*Yadigâr Ejder’in mezarı, Beyoğlu – Kulaksız mezarlığındadır.

Sanatçımızın gerçek adını, doğum ve ölüm tarihlerini mezar taşından öğrendiğimizden, geriye bir tek günlerinin nasıl geçtiği ve nasıl bir insan olduğu kalıyor… Onunla ilgili hissiyatlarımı sayfalar dolusu yazmak istiyorum ama onunla oturup sohbet etmiş, dertleşmiş insanlar dururken, bu dosyada bana fazla laf düşmez diyor –kredimi başka bir yazıya saklıyor-, lafı çok uzatmadan, sizleri röportajlarla baş başa bırakıyorum. Aşağıda okuyacağınız bilgiler doğrultusunda, Yadigâr Ejder’in nasıl bir insan olduğunu, nasıl yaşadığını, hassasiyetlerini, karakteristik özelliklerini ve nasıl vefat ettiğini, varın siz anlayın…

Bu araştırma sonucunda, ben kendi Yadigâr’ımı bir kez daha şekillendirdim ve öğrendiklerim doğrultusunda onu sinema belleğimin en güzel yerlerinden birine yerleştirdim. Şimdi sıra sizde…

Üçüncü Adam / Erhan Tuncer

Memduh Ün (Yönetmen)

Yönetmenliğini yaptığı Devlet Kuşu filminin çekim hikâyesinde, şöyle anlatıyor Yadigâr Ejder’i;

Yadigâr Ejder’i ilk kez Leventteki evimizden hatırlıyorum; odun kırmaya gelmişti. Üzerinde bir şeyi yoktu, mont vermiştim ona. Kan davasından yattığını, cezaevinden yeni çıktığını söylemişti. Sonra filmlerde gördüm. Cüneyt ve benzeri kahramanlardan sürekli dayak yiyordu. Orhan Aksoy (Devlet Kuşu’nun senaryosunu yazmıştır) onun için yeni bir tip yaratmıştı senaryoda; romandakinden epey farklı bir tipti bu. Yadigâr’ın Yeşilçam’daki en önemli rolüydü belki de. Filmi yeniden izlediğimde çok başarılı buldum onu.

Ekrem Gökkaya (Oyuncu/Yapımcı)

Yadigâr ile beraber oynadığım filmlerin dışında, Kemal Sunal ile oynadığı, Cem ve Cumhur filme ait filmlerin yapım yönetmeniydim. Kendisi Sivas kökenli idi. Sinemaya girmeden evvela, İstanbul’daki Sivaslı kabadayılar, Sivaslı pavyoncular ve Sivaslı kumarhane sahiplerinin yanlarına takılırdı. Zannederim sabıkalıydı… Ama onun da doğruluk derecesini bilmediğim bir cinayet hikâyesini anlatmıştı. (Bana anlattığı, askerde komutanını vurmuş ve uzun bir süre hapiste yattığı idi). Kendini kurnaz zanneden, aslında 10 yaşını geçmemiş, saf bir çocuk gibiydi… İri cüssesine göre ben çok tarttım, çok korkak adamdı. Çok film çektim onunla, çok oynadım. Vefatı ile ilgili duyduğum; Otelci ile arası açılmış ve gece gittiği bir düğünde, yemek yerine bol tatlı yiyip içki içmiş, Taksim Parkı’nda uzanmışken ölü bulunmuş. Şeker hastasıydı galiba, ayakları hep şişti… Son zamanlarda yürüme zorluğu çekiyordu. Allah rahmet eylesin… Güzel günlerdi…

Süheyl Eğriboz (Oyuncu)

Bu adam içki içmez. Bir yere gidiyor, açılışa gidiyor, limonatasının içine votka koyuyorlar… Bir daha, bir daha, bir daha… Gırgır geçecekler ya… Biraz da –Allah rahmet eylesin- (çocuk) zekâlıydı… Limonata yerine içiyor… Galatasaray kulübünün karşısında bir otel vardı. Ufacık bir otel… Tuvaleti alaturka… Otele gidiyor, 100 numaraya gidiyor, içkili de zaten… Oturuyor, kalkarken ayağı kayıyor, kafasını karşıdaki duvara vuruyor. Bu işte ölüm sebebi; beyin kanaması…

Hakkı Kıvanç (Oyuncu)

Kardeşim, Yadigâr Ejder, pavyonlarda kabadayılık yapan bir adam… Sonradan sinemaya geldi… Tipi de müsait… Birkaç filmde oynadı… Onu Natuk (Baytan) ağabey aldı, iri yarı ya, Kemal’in (Sunal) karşısına koydu… Onu Natuk ağabey meşhur etti…

Günay Kosova (Yönetmen)

Yadigar Ejder’i sinemaya ilk geldiğinde, birkaç yerde, en aşağı 7–8 ay her tarafta gördüm. En sonunda Reşit’in kahvesinin orada bana; “Ağabey ne olur, yalvarırım beni bir filmde oynat…”  dedi bir gün. Aldım, ben de oynattım, arkadaşlarıma da yönlendirdim. Ondan sonra da -6–7 ay sonra- aldım başrol oynattım, Bazıları Cacık Sever filminde, Aydemir Akbaş ve Necdet Kökeş ile…

En son, Star Tv’de bir Cumartesi gecesi vardı. Aydoğan Ergezer yapımcılığında, Âdem Gürses de o zaman müdürüydü Magic Box’ın. Öztürk (Serengil) ağabey ile biz parodiler yapıyoruz; “Kelaj Show”. Yadigâr’ı da Kelaj Show’un parodilerinde oynatıyorum. Kelaj Show’u çekerken ben, kanal ile takıştım. “Tamam…” dedim, “İki tane daha çekeceğiz, daha da çekmeyeceğiz.” Hepsini oynatıyorum her bölüm başı para veriyoruz ona. Öztürk ağabey ve onunla son çektik bitti… Aldı parasını. Şimdi neydi, Sadri Alışık Sokak mı ne -Erman Han’a giriyorsun hani- orada bir kahve vardı… Eski Kervan Film‘in yanında bir kahve… Akşam biz ayrılıyoruz Öztürk ağabey ile ben, Yadigâr da oranın tuvaletine gidiyor. Ama o gün yine tansiyon falan diyordu. Tuvalete giriyor, tuvalete oturuyor… Biliyorsun, tansiyonun en tehlikeli düşmanı kabızlıktır. Ikınırken beyin kanaması geçiriyor… Kafasını çarpma falan yok. Beyin kanaması geçiriyor, tuvalette kalıyor öyle. Ölümü o…

Bir de, Türk sinemasında benim bir özelliğim var, eskiden çok isim koyardım. Yadigar’ın gerçek soyadı Kuzu’dur; Yadigar Kuzu… Ejder ismi, Ejder Yadigâr Kuzu… Çalışmadan para verdiğim adamlardan biridir. Hayata isyan eden bir adamdı. O hale düşmesinde, hep kendine kızan bir adamdı… “Ben niye bu haldeyim?” diye hep kendine kızardı… Kötü bir insan değildi… Bak iyi bir insandı demiyorum, ama asla kötü bir insan değildi. Sette her zaman disiplinli bir adamdı…

Mehmet Uğur (Oyuncu)

Ben size şöyle anlatayım bakın, Yadigâr öldüğünde başrol oynuyordu. Kemal Sunal ile başrol oynuyordu. Paraya da ihtiyacı yoktu. Yadigâr’a zaten afiş bile yaptırdılar. Almanya turnesine çıkacaklardı. Ölmeden birkaç gün önce basıldıydı afişler… Öldükten sonra o turneler de iptal oldu. Yadigâr, Öztürk Serengil ile çalışıyordu o sıralar. O zaman Star kanalı yerine, Magic Box vardı. Star ilk olarak Magic Box olarak açıldı. Ben oranın sabah programına bakıyordum. Hediyede veriyordum. O sıralar “Kelaj Show” diye bir dizi çekiyorlardı Magic Box’a. İş dönüşünde yüksek tansiyondan dolayı, beyin kanaması geçiriyor, Taksim’de düşüyor. Bir kere daha olmuştu, kurtulduydu. İkincisinde yine yüksek tansiyondan düşüyor, daha da kurtulamıyor. Ölüsü Taksim’de bulunuyor.

Yadigâr parkta ölü bulundu, açlıktan öldü deniyor. Böyle bir şey yok. Kendisini o kadar sevenler var ki, insan gibi insan olanlar onu hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Arkadaşları da aynı şekilde… Bizim, burada Sabuncu vardı, şurada otururken küt diye gitti. Bir gün, Meryem filmini çekiyoruz Silivri’de, oyuncu kadınlardan biri geldi oturuyoruz. Muhabbet ederken küt diye gitti. Öyle bir yaygara çıkarmışlar ki… Bizim sinemada bizim kazandığımız parayı da Allah’a şükürler olsun kimse kazanmadı. Çok şükür çok iyi para kazandık. Olay bu yani…

Birçok filmde Yadigâr, Cüneyt Arkın ile kafa kafaya oynuyordu. Yadigâr, Taksim Parkı’nda ölmedi. Dediğim şekilde oldu olay. Yüksek tansiyondan…

Kaya Sandık (Işık Şefi)

Yadigâr’ı piyasaya ilk geldiği günden beri tanırım… İlk geldiğinde çekingen, utangaç biri idi. Zaman içinde biraz alıştı. İlk olarak Beyoğlu’ndaki Reşit’in Kahvesi’ne gelirdi, oyunculara bakardı imrenerek. Zaten meşhur olmaya gelen çoğu kişi oraya gelirdi. Hatta duyduğuma göre artistlere böyle dikkatlice bakarken, eski karakter oyuncularından biri gülümseyerek “Ne bakıyorsun deve?” demiş. O da “Abi siz artist misiniz?” demiş.

Karakter oyuncularımızdan Niyazi Vanlı’nın figüran ekibi vardı. Yazıhanesi de Ağa Camii’nin arkasında, Uğur Film’in arka tarafındaydı. Niyazi Vanlı setlere figüran götürmenin yanı sıra kostümcülük de yapardı. İlk defa onun ekibi ile geldi sete Yadigâr, figüran olarak. Orhan Elmas’ın bir filmiydi, adını hatırlayamıyorum. O filmin setinde Orhan ağabey kolladı onu, Yadigâr’a ilgi gösterdi ve “Sen kavgacı ol…” yani “Karakter oyuncusu ol…” dedi. Yadigâr ile ilgilendi o filmden sonra da… Daha sonra da Cüneyt Arkın’ın filmlerinde ve diğer filmlerde aranan biri oldu. Arada sette sinirlenir, kendisine takılanlara “Katilim ben, yerim parçalarım sizi…” derdi. Doğru olduğunu zannetmiyorum. Kan davasından kaçıp geldiğini söylerdi ama mantık yürütürsek bu doğru olamaz. Kendisi İstanbul gibi yerde, hem de filmlerde oynuyor… Doğru olsa, oynadığı herhangi bir filmi izleyip kolayca izini bulurlardı… Duyduğum kadarıyla –yanlış olabilir- Agâh Özgüç, sinema camiasına ait magazin haberleri yazdığı sırada, o yazmış bu olayı derler…

Yapılan söylenmez, okurlarımız yanlış anlamasın ama boğazına düşkünlüğünü bilin diye anlatıyorum; bir gün çekim dönüşü bir sokakta karşılaştık Yadigâr’la… “Borç verir misin? Karnım aç, yemek yiyeceğim…” dedi. Birkaç sokak ötede bir kuru fasulyeci vardı. “Gel benimle…” dedim, gittik. O sıralar kuru fasulye-pilav 1,5 liraydı. Garsona sordum; “Bu adam doyana kadar yemek yerse ne kadar tutar?” Garson, garibim, Yadigâr’ı şöyle bir süzdü, “Tutsun, tutsun, 10 lira tutsun…” dedi. Nereden bilsin Yadigâr’ın boğazına düşkünlüğünü… 10 lirayı verip çıktım. Sabah geldim, öğrendim ki, bizimki 8 porsiyon kuru-pilav, 4 tane de sütlaç yemiş…

İstanbul’a geldiği ilk yıllarda cebinde çok parası vardı… Annesi vefat ettikten sonra kardeşleri ile miras kavgasına tutuşmuşlar. Mal da, mülk de sizin olsun, başımı derde sokacaksınız diyip İstanbul’a gelmiş. Bu mesleğe de sevdalı. Başta uyardık onu, girme bu işlere, paranı harcama diye ama dinlemedi bizleri. İlk zamanlar “Zümrüt Otel” de kalırdı. Beyoğlu, Balo Sokağı’nda, İstanbul Banyosu’nun olduğu sokakta… Şimdi yoktur o İstanbul Banyosu…

Sonra günler geçtikçe parası bitti… Sinemadan kazandığını da –ki figüranlar, karakter oyuncuları günlük yevmiye ile çalışırdı- günübirlik yedi bitirdi. Otelden atıldı. Ben o sıralar Uğur Film’de çalışıyordum. Bir gün, set bitmiş, gece 1–2 gibi eve dönüyordum, sokakta karşılaştım Yadigâr’la… “Otelden çıkardılar…” dedi… Borcunu ödeyemediği için atmışlar garibimi… Avanos Sokak’ta Uğur Film’in deposu vardı. Işıkları, ekipmanları oradan alır, oraya bırakırdık her gün. Oraya götürdüm, yatacak bir yer ayarladım. Sonra 1 aya yakın ışık deposunda yattı…

Birçok kimse onun durumuna düşmedi, çünkü kimse sinemayı onun kadar sevmedi. Yine de –ne yapsın, çaresizlikten- arada söylenirdi. İsyan ederdi. Sokağın dengesinin bozulduğu malum yıllarda, işler de bozuldu. Ben de sinemayı bıraktım, Adana’ya yerleştim. Sonraları öğrendim Yadigâr’ın vefat ettiğini. Sonay Kanat diye bir set amirimiz vardı, o aradı, söyledi.

Benim tanıdığım, arkadaşım Yadigâr, dört dörtlük bir adamdı. Sokakta, kahvede otururken, en ufak bir saygısızlığını görmedim. Bazen figüran kızlar şaka yollu takılırlardı, onlara dahi saygısızlık etmezdi. Mükemmel bir dostluğu, saygın kişiliği vardı.

Bildiğim huylarından biri karanlıktan korktuğuydu. 13–14 yıllık arkadaşımdı. Çok duygusaldı bir de, arada oturup ağlardı. Ailesinden dolayı çok tedirgindi. İstanbul’a geldiği zamanki parası da bitince çok zor günler geçirdi. Gür, kalın, tok bir sesi vardı ama bir o kadar da korkak bir adamdı. Hep içimden “Allah’ım bu adama her şey vermiş, boy vermiş, pos vermiş, bir tek yürek vermemiş…” diye geçirirdim. Biraz yüreği olsa, etrafında kimse duramazdı. Çok çabuk gaza gelirdi ama… Bazen onu dolduruşa getirir, eğlenirdik. Bir gün kahveye Tarzan Çetin (Çetin Başaran) girdi. Kahramanlık gösterileri yaptı bir iki, göğsüne vurup bağırdı falan… Biz de Yadigâr’ı gaza getirdik, “sana mı yapıyor bu hareketleri” diye… Tarzan Çetin de spor yapan, halter kaldıran, kaslı, çok kuvvetli adam… Bir bilek bileğe tutuştular, Tarzan Çetin, Yadigâr’ın bileğini yerinden oynatamadı… Yadigâr, Tarzan’ın bileğini büküverdi…  İnsanüstü bir kuvveti vardı. İnanın, abartmıyorum, el bilekleri, normal bir insanın ayak bilekleri gibiydi. İster inanın ister inanmayın, benin eski evim 5. kattaydı, taşınırken yardıma geldi. 5. kattan, koca buzdolabını tek başına indirdi… Sonra da durmaksızın tüm evi taşıdı. “O kadar yük taşıdım, arada kalmaya gelirim sana…” diye de takıldı bana. Her daim kapım açıktı ona, arada gelir kalırdı da…

Bir gün de Kudret’i (Karadağ) hırpalattık Yadigâr’a, şakasına… Rejisör Semih Evin ile bir filmde çalışıyoruz. Kudret çekim aralarında gelip hava atıyor bizimkine, yok ben şöyle yaparım, yok ben böyle yaparım diye… Biz de gaza getiriyoruz Yadigâr’ı, halletsene şunu diye… “Yok abi yahu…” diyor, “Yönetmen kızar…” Biz de dayanamadık, dedik “Aksine, Semih abi hiç sevmez Kudret’i, gıcık oluyor ona…” Bizimki bir cesaretlendi, tuttu Kudret’i duvara fırlattı. “Parçalarım ulan seni!” diye bağırdı… Başta rejisörümüz Semih Evin olmak üzere, dakikalarca güldük. Sette yönetmen kraldı…

Ona uygun elbiseyi bulmakta da zorlanırdık. Tarlabaşı’nda bir terzi vardı, o dikerdi elbiseleri. Normal insana 2-2,5 metre kumaştan pantolon dikilirdi, Yadigâr’a 3,5 metre kumaştan diktirirdik…

Elinde oldu mu çok cömert bir yapısı vardı. Bir gün, bizim her zaman takıldığımız merhum Reşit ağabeyin kahvesi vardı, oranın da maskotu olan bir garsonu vardı; Pire Nemci diye… Pire Necmi bunu çok kızdırmış galiba, Pire Necmi’yi kemerinden tutup havaya kaldırdı… “Ulan seni yere vurdum mu vık diye ölürsün!” dedi… Kahvedekiler gülmeye başladı. Rahmetli kameraman Salih Dikişçi, “Belanı buldun mu Necmi?” dedi… O sırada Tarık Akan, Fatma Belgen de gelmişti. Tam bir tiyatro olmuştu… Yadigârı sakinleştirdiler, çaylar “Pire Necmi’den!” denildi. Tam on bardak çay içmişti rahmetli… Pire Necmi; “Ulan ocağıma incir ağacı diktin…” derken, merhum Sami Hazinses; “Oh oldu sana… Her zaman gel, avantanı al bundan…” demişti. Gülmüştük… O vakitler bir başkaydı… Kahvenin karşısında yuvarlak masa Papirüs ve daha anlatılmayacak kadar güzellikler vardı… Herkes birbiriyle kardeşçe, dostça yardımlaşırdı. O günler çok geride kaldı…

Ben ışıkçıydım, teknik ekibin yeri her daim bir başkaydı… Setçi, dekoratör, makyöz, kameraman ve rejisörler hep bir arada olurduk. İş çıkışı adres, Reşit’in kahvesiydi… Yadigâr, rahmetlik başlı başına bir efsaneydi Türk sinemasında…

 

Ahmet Servidal (Kameraman/Yapımcı)

Çok iyi, temiz kalpli, iyi yürekli bir adamdı. Maalesef sadece günlük geçimlerini kurtarabilecek paralar kazandılar. Sadece o günleri garanti edebildiler. Ama şunu belirteyim, bizim piyasamızda kimse açlıktan, parasızlıktan ölmez. Çünkü haberimiz olursa mutlaka yardım ederiz. Şimdilerde sorun, kimsenin kimseyi arayıp sormamasında. Oysaki karşılaştığımızda, dertleri sıkıntıları varsa, mutlaka yardımcı oluyoruz emekçi ağabeylerimize, ablalarımıza. Tabii onların bu duruma düşmelerinde yapımcıların da payı büyük… Yadigâr gibi nice karakter oyuncumuzun ekonomik güçlüklerinden faydalandılar… Onları az paralar ile oynamaya mecbur bıraktılar. Çünkü biliyorlardı, başka çareleri yoktu…

Yadigâr çok konuşmazdı. Sessiz, az biraz da ketum bir adamdı. Kimseye derdini anlatmaz, kimseye bir şey söylemez. Herkese dediğimiz gibi ona da arada derdik ki; “Yakınlarının numarasını, adreslerini ver… Allah korusun başına bir şey gelse kimi arayacağız biz?” Hiç yanaşmaz, numara ya da adres vermezdi. Bazen etrafa diklenirdi ama çabuk sönerdi. Kalbinde asla kötülük olduğunu düşünmüyorum. Günde 2–3 işe giderdi diğer arkadaşları gibi. Bizim piyasada bir laf vardır, bizim sokak için söylenir; “Para bu sokakta kazanılır, bu sokakta harcanır…”  O sokakta yevmiyelerini alır, o sokakta yer, içer, oyun oynarlardı…

Bildiğim kadarıyla kışın, karlı bir günde, Beyoğlu’ndaki Lades Lokantası’nın önündeki kaldırımda ayağı kayıp düşüyor ve başını kaldırım taşına vuruyor. O şekilde vefat etti diye biliyorum ben. Taksim Parkı’nda öldüğü gazeteciler tarafından uydurulmuş bir yalan…

Hüseyin Alemdar (Şair)

 Yadigâr Ejder / Yüreği Sokakta! • Hüseyin Alemdar

*Üçüncü Adam için özel olarak yazılmıştır.

Yadigâr Ejder - Hüseyin Alemdar

Başucu yazarlarımdan Ferit Edgü, Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı romanın girişinde şöyle der: “Hiç kimse, ne ölü ne diri, elimden tutmadı!” Bu cümle öyle ya da böyle bana Yadigâr Ejder’i anımsatır. Onun hayatından hâlâ neden bir foto-biyografik roman çıkaramadım diye hayıflanır dururum. Şiire ancak sinemayla ihanet edebilirim der, “hayalağrı” yıllar var romanlarımı sinemaya saklarım. Bu anlamda yazamadığı romanların “başyapıt” tadında filmini çeken büyük usta Lütfi Akad’a sonsuz saygı duyarım. Keşke Orhan Pamuk dâhil, büyük romancılarımızın hepsi aynı zamanda büyük sinemacı da olabilse… Yılmaz Güney’i dışta tutarsak, maalesef böylesi enfes buluşmaların tek bir örneği bile yok ülkemizde! Bir Woody Allen’ımız bile yok mesela!

Ah! Hayattayken pek kıymetini bilmediğimiz, ablak yüzlü, Sivas yanaklı bir Adnan Ayberk’imiz, nam-ı diğer Yadigâr Ejder’imiz gün geçtikçe daha bir var. Her ne kadar onu Taksim Parkı’nda soğuk bir kış günü donarak öldürdüysek de Kulaksız Mezarlığı’nda Cemal Süreya’ya komşu şiiri ve sinemaları Sonsuzluk ve Bir Gün tadında uyuduğunu hiç kimse merak etmedi. Yadigâr Ejder benim yirmili yaşlarımdır, açlığımdır, yedi sokak yetmiş adım Yeşilçam’a yenilmişliğimdir; bu yaşımı, açlığı ve yenilmişliklerimi sinemacı ağabeylerim de babam da pek bilmez. O yıllarda şimdi Mantı ev yemeklerinin deposu olan Ahududu Sokak (Şimdiki adıyla Sadri Alışık) 27 no’lu iş hanının girişinde, çoğu hayatta olmayan sinema insanlarıyla kardeşçe ranzalara kıvrılır yatardık. Bu mekân aynı zamanda Yeşilçam filmlerinde cezaevi olarak da kullanılırdı. Yadigâr Ejder’in yatağı bizimkilerden farklıydı, o ranzaya sığmadığı için çift kişilik divanda kalır; sabahları en erken kalkanımız o olurdu. Bazen isyanı sokaklara taşardı. O yıllarda hayatını çok iyi gözlemlediğim Yadigâr Ejder’in hüznünü anlar,  ne yapsam ne etsem memleketini söyletemezdim. “Karnım nerde doyarsa memleketim orası” derdi; yıllarca yarı aç yarı tok Yeşilçam’la yetindi, isyanlarına rağmen sinema mesleğinden hiç şikâyetçi olmadı. Babamın dört-beş filminde birlikte çalıştık. Bu çalışmalarda babam Yadigâr Ejder’i idare etme görevini bana verirdi. Devasa bünyesinin içinde ince ve kırılgan bir kalp taşırdı. Ben dâhil birilerinin kalbini kırsa çok geçmez gönlünü almaya çalışırdı. Yıllar önce İzmir’de Cüneyt Arkın’la çektiği hareketli bir film sırasında Cüneyt’in tekmesi en ağırından kasıklarına gelmiş, ayaklarının ağrısını ve şişmesini o filme yorar, yine de Cüneyt Arkın’a ve Yeşilçam’a toz kondurmazdı. Yün çorap üzerine elli iki numara ayakkabı giyerdi. Bazen yedi sokak Yeşilçam’dan terlikleriyle İstiklâl Caddesi’ne bile çıktığı olurdu. Ona yazılmış ilk şiirim Yadigâr Ejder/Yüreği Sokakta! 1986 tarihini taşır ve ilk kitabımda yer alır. O yıllarda toplumcu gerçekçi şiire yakın olduğumdan bu şiir de toplumcu söylem taşır ve tam da bir sinema emekçisinin hayatı gibidir:

“Bırakır yüreğini Alyon Sokağı’nda

girer Bursa Sokağı’na

abidir tüm çocuklara, candır,

yumuşaklığında kocaman ellerinin

yüzünü okşar yine bir çocuğun

Üçüncü sınıf lokantalarda doyurur karnını

uyur üçüncü sınıf otellerde

üçüncü sınıf rollerde oynar

birinci sınıf yürekle–

Hep kötüdür, dağdır, ısırgan olur dostluklara

oysa tepeden tırnağa yürek

tepeden  tırnağa acımak

tepeden tırnağa dostluktur

gerçek yaşamında.

Omzumda dinlendirir ellerini

der ki bana: – Sokaktayım!

Tokalaşırız kuş cıvıltıları siner ceplerine

bir denize açılır gibi açılır sokağa

kırsoylu bir yürek takılır arkasına.

O otel odalarındadır şimdi

ah, yüreği sokakta!”

Tuhaftır, Yadigâr Ejder’in ölümü çok soğuk bir mart gününe denk gelir. Öyle çoğunluğun yazıp söylediği gibi Taksim Parkı’nda donarak ölmedi; bu kadar acılar karşısında ya hiç ölmeseydi ya da öyle ölseydi! Çukurlu Çeşme Sokak’taki bir kebapçıda fenalaşıp Taksim Hastanesi’ne kaldırıldığında ölmüştü. Meşhur kırmızı kazağıyla son kez onu Taksim Hastanesi’nin morgunda gördüm. Yadigâr olmadan önce bana söylediği iki addan (Adnan Enbiya) biri kolundaki etikette yazıyordu: Adnan Ayberk! 1 Mart’ta doğmuş bir şair olarak, mart ayı ölümleri bana hâlâ dokunur. Hele ki Yadigâr Ejder’in ölümü, o hep dokunacak!

Yukarıdaki yazıya ek olarak, Hüseyin Alemdar’ın bir önceki çalışması olan “Çok Güzel Adamdı Yadigar…”dan birkaç paragrafı sizlerle paylaşıyoruz;

Çok güzel adamdı Yadigâr…  

Nasıl ve neremden öleceğimi artık bilemiyorum sevgili Yadigâr! Hani aşkı, şiiri ve sinemaları “yedi sokak yetmiş adım” Yeşilçam tadında herkesten çok sevdiğimiz zamanlarda ikimiz de açlığımızı ve yalnızlığımızı sokaklara bağırıp İstiklâl’e çıkar da, aşktan iyi hissederdik ya kendimizi. Senin avantür filmleri terk edip Kemal Sunal filmlerine terfi ettiğin yıllarda, ben değilse de sen çok iyiydin, hatırla! İlk defa üçüncü sınıf otellerden ve üçüncü sınıf lokantalardan kurtulup Gayrettepe’deki beş yıldızlı bir otele taşındığında, senin için Yeşilçam bitmiş sanmış, hatta alttan alta sana sitemkâr davranmıştım.

Bir de “üçüncü adam” olarak Tepebaşı Gazinosu’nda sahneye çıkmışlığın vardır ki, işte onu hiç unutamam! Gazino ve gece kulübü fedailiği dönemlerinde yediğin ölümcül dayağı bir de…

Açlığıyla, tokluğuyla Yeşilçam’ı geceli gündüzlü terk etmeyen birkaç sinema emekçisinden biri sendin; herkeste ah’ın ve hakkın var!

Sen ki, ideolojisizlik ve ilkesizliğe rağmen beni Yeşilçam’a bağlayan özel insanlarımdan biriydin. Özel demişken, Yeşilçam’la özdeşleşen ve başta senin tabii ki benim de arkadaşım olan sinema emekçilerinin bazılarını yazıma misafir edip, yâdımı Yeşilçam edeyim istedim: Kudret Karadağ, Nizam Ergüden, İbrahim Kurt, Mehmet Samsa, Atilla Ergün, Kâzım Kartal, M. Ali Güngör, Mustafa Özkaya, Yılmaz Kurt, Mustafa Alpay Ziyal… Görüyorsun ki, senle ve arkadaşlarınla birlikte bu sokak o kadar çok azaldı ki ne Sadri Alışık’tan ne de Ayhan Işık’tan hüzün ve keder düşük kare eksik fotoğraf olup geçmiyor artık.

Hayattayken sana yazdığım ilk şiirimi esprili bir dille abartır “ödül heykelciği” gibi kendine kalkan yapardın ya! O şiirin yerine senin ölümünle birlikte başka bir şiirimi, “Üç Minimal Requiem”i koydum, beni bağışla! Babama ve tüm Yeşilçam yapımcılarına rağmen seni ne çok sevdiğimi ancak böyle anlatabilirdim; çünkü benim şiir kanım sen ve Yeşilçam’dı! 1991 yılının en soğuk o kış gününü, 14 Ocak’ı (Alev Altın’a olan aşkından ötürü olacak, ben o güne kaç yıldır 14 Şubat derim, bilmeni isterim.) Ona yazdığın şiirleri ve onu düşünerek söylediğin yanık türküleri kaydetmek isterdim!

Çünkü o günlerde zamanın şiir ve sinema tadında üşüdüğünü birkaç kişi bilebilirdi ancak, onlardan biri sendin, öbürü ben. Tabutuna bile sığmayarak, on kişinin omuzlarında Kulaksız Mezarlığı’nı sonsuz yurt edinmeye gittiğin o günden beri şiir ve sinema renginde içimin soğuk ve ters akıntısı elbette sensin; neyse ki, bu bile bir teselli sanki: Cemal Süreya’nın en sadık komşusu sensindir herhalde oralarda! Arada bir kalbinin ve ayaklarının ağrısını unutup sağa ya da sola dönüp şiire ve sinemalara selam veriyorsundur umarım…

YADİGÂR EJDER İÇİN

ÜÇ MİNİMAL REQUIEM*

               Bir rol oynamak tesellisi bile yoksa

                      çoktan kendimi öldürürdüm!**  

1

Kabuk tutmayan bir yaraydı sende sinema

sende yarım ekmek arası hüzündü Beyoğlu

sende tek kişilik intihardı otel odaları

sende birer iç kanamaydı Yeşilçam sokakları

Hava Sokak Ayhan Işık Erol Dernek Sadri Alışık

devasa bir düşçocuktun ablak ve Sivas yüzlü

yedinci sanatın sokaklarında her gün–

sahi, sokaklara ve kendine dökülmeler ki

anlatılması güç bir renkti siyah ve karmakarışık

hayatın kendi olan o siyah roldün sanki her günkü

Yeşilçam, otel odaları, sokaklar, hayat

hepsi hepsi birer solmuş hatıra kararttılar rollerini

âh, yok şimdi hiçbiri! 

2

Tıpkı bir Tarkovski filmi gibi öldün ölümü

öldün kışı acıtır gibi film setlerini

öldün aşkı kanatır gibi hayatın klaket sesini

ö l l-d ü ü ü n!

dilim varmasa da öldün demeye ama

adın beyaz üşüme kumru salâsı sokaklarda

3

Âh, Yadigâr Ejder

içi ıslanmış upuzun ağlamaklı bir roldür şimdi

Cemal Süreya’ya komşu

Kulaksız’da!

*) Sen gittin gideli, üçüncü sınıf lokantalar ve oteller öksüz,

üçüncü sınıf roller eksik!

**) Cesare Pavese

Yeşilçam, 17 Ocak 2011

-Yazıya ekler yine Hüseyin Alemdar’dan;

Ah! Yıl sanırım 1992 ya da 93…

“Bir Yadigâr Ejder anması… En ağır kış şartlarının yaşandığı bir gece… Davetli olduğu halde gecede katılmayan ya da katılamayan Cüneyt Arkın ve Süheyl Eğriboz’a kızdığımı hatırlıyorum. Rahmetli Yadigar Ejder’e rakip olarak gösterilen Âdem Taşay‘ın, geceye katıldıktan iki gün sonra ölmesi ya da öldürülmesi çok hüzünlüydü. Yadigâr Ejder kadar iri değilse de, Yadigâr’dan daha uzun boylu bir adam o gecenin sürpriziydi. Almanya’dan gelmişti; Yadigâr Ejder’in babası. İki kez Yadigâr’ı Almanya’ya çağırmış işçi yapmak için. O Yeşilçam’ın en vefalı işçiydi, bir türlü gidemedi! Alev Altın’a aşkını dile getirdiği şiirler birer manzumeydi sadece. Neyse ki Türk şiirinin en önemli şairi Cemal Süreya’ya komşu, Kulaksız’da…”

“Şimdi isim veremem. Çok değerli bir yönetmen ağabeyimin Yadigâr Ejder’e alaysayarak baktığı bir günde, bizler Ahududu Sokak’taki berbat bir bodrum katında kalıyorduk. Yadigâr’ın divanı çift kişilik bir divandı; bazen bütün gün uyuyup gece kalkardı. Onu yatakta uyurken görenler yatakta iki kişinin uyuduğunu sanırdı. Maalesef çok değerli o yönetmen de Yadigâr da hayatta değil. Bugün ÇASOD ve SODER’e yansıyan bir şey de vardır Yeşilçam’da; Birileri kültürlü, birikimli, entelektüel diye şımartılır el üstünde tutulur, öte tarafta ise Yeşilçam’ın Neşet Ertaş “cahili” emekçileri vardır ki uzun yıllar bu hayattan dışlanmışlardır. Ancak öldüklerinde anlarız değerlerini… “

Mesut Kara (Sinema Yazarı)

Cem Erman anlatıyor;

“Yadigâr’la bir gün parasızlıktan Taksim parkında oturuyoruz. Karnımız aç. Bir ekmek ve biraz kaşar peyniri alacak para çıktı ikimizden; ucundan ucundan yedik. Hiç unutmam çok sıkıntıdaydık. Yadigâr çok sevdiğim bir arkadaştı, fakat çok garip öldü. Kebapçı mehmet vardır Parmakkapı’da. Yadigâr tuvalete giriyor. Çıkmayınca merak edip kapıyı kırıyorlar. Tansiyon yükselmesiyle tuvalete düşmüş. Yüksek tansiyondan beyin kanaması, zaten ayaklarından da hastaydı. Şakacı, hoş, çocuk ruhlu bir arkadaştı. Öyle bir adam Türk sinemasına kolay kolay gelmez. Çok efendiydi, çok utangaçtı. Herkesin yardımına koşan altın kalpli bir zavallıydı. Nasıl bir Yılmaz Güney, bir Ayhan Işık gelmeyecekse, bir Yadigâr Ejder de gelmez.“

Divx Planet forumlarından bir üye ise Yadigâr Ejder ile ilgili çok kıymetli bir anıyı şöyle aktarıyor:

“Küçükken film setinde izlemeye hâsıl oldum. Şile – Ağva’da film çekiyorlardı. Yönetmen, Yadigâr Ejder ağabeyimizden kızgın ve sinirli bir hal takınmasını söyledi. Suratını kızart demişti. O zaman nerede adam akıllı makyaj. Mümkün değil. Kendi kendine 4–5 tane okkalı tokat atarak, alnını ovuşturarak (sert bir şekilde) suratını istenilen hale getirmişti. Hiç unutmam. Rolünü en iyi şekilde yapmaya çalışıyordu. Allah rahmet eylesin.“

*Öteki Sinema adlı siteden alıntıdır.

Ekşi Sözlük’ten “lantis” adlı üyenin Yorumu;

“Rahmetli, dayımın çalıştığın otelde kalırdı. Taksim’de Höyük Otel… Parası çıkışmaz, bazen para alamazmış “idare et” dermiş… Dayım da idare edermiş. Bir gün patron gelip, durumu anlayınca kovmuş otelden. Sonraki zamanlarda Taksim Parkı’nda soğuktan donmuş olarak bulunduğu haberi gelmiş. Dayım hala üzülür, anlatır…

08.10.2012 14:39 lantis

Taner Ay (Yazar)

Yeşilçam Sokağı Fotoğrafları’ndan;

Yağmurlar göğsümde doldurulmaz bir boşluk açtığında, 1979 baharında, firarî yaşamımın kâbuslarına merhem olmuştu, Beyoğlu’nun arka sokaklarında körleşen güneşin sefaleti…

Her gece başımı yastığa gömüp, parmaklarımla kulaklarımı boşuna tıkardım. Kısa bir bomboşluğun ardından, kulak zarlarıma dayanan tetiği çeken nefessiz bir karanlık, yorgun bedenimin ıssızlığında milyonlarca mermi sesine dönüştürürdü tarafsız ölümü. Güneş, ıslak Bizans kırmızısı çatıların arkasından yükseldiğinde, bir güne daha uykusuz başlardım. Cihangir’in Arnavut kaldırımlarında yankılanarak inen gözkapaklarım, yalnız, şüpheci ve her an öldürmeye ve de ölmeye hazır bir 1957’linin “kapana kısılmış fare” cinnetinde kıpırtısız açılmalara yapışırlardı.

Arslan Yatağı sokak’tan Sıraselviler Caddesi’ne çıkıp, oradan da rüzgâr kanatlı ayaklarımla çabucak Reşit’in Kahvehanesi’nin sokağına girerdim. Sabahın ilk saatlerinde, en güvenlikli yerdi Reşit’in Kahvehanesi benim için, ucuz matinelerin karanlığında coğrafyadan kaçacağım büyüyü bekleyene kadar…

Hep Yadigâr Ejder’i görürdüm Reşit’in evsizlere ev masalarında, tek başına… Mübalâğasız dev gibiydi… Frankenştayn kaşlarının altındaki kara mor halklara gömülü kan çanağı gözlerinden, kaçak bakardı herkese. İri, kalın parmaklı büyük elleri vardı. Nedendir bilmem, o günlerde Yadigâr Ejder, bende hiç sevmediğim bedavacı imajını uyandırmıştı. Cüssesinin yarattığı terörden faydalanıp, bedava yaşayan birinin gereksizliğini… Her sabah karşıma çıkan bu dev, firarî hayatımdan önce gecenin karanlık sokaklarının birinde yoluma düşseydi eğer, herhalde 9 mm’lik bir tabancadan faili meçhul cinayete kurban giderdi diye düşündüğüm de çok olmuştu metruk zamanımda.

Ne var ki, yıllar sonra, Yadigâr Ejder’i tanıyanlardan Yadigâr Ejder’i dinlediğimde, eski düşüncelerimden çok utandım, damarlarımda kan yerine kahır akrepleri dolaştı günlerce. Sinemamızı, Yeşilçam Sokağı’ndaki sefaletin sahillerinde kan kusanları, “Türk sineması tarihi” yazanlardan daha iyi bilen Ahmet Zeki Pamuk, bir telefon görüşmemizde, “Çok efendiydi. Çok utangaçtı. Herkesin yardımına koşan altın kalpli bir zavallıydı. Asla selâmsız geçmezdi yanımızdan. Yalnızlığı tercih ederek, en dipteki masalardan birine otururdu hep Reşit’in yerinde. Menderes Samancılar’dan işittiğime göre, aslında varlıklı bir ailenin çocuğuymuş. Ama son günlerinde bir bardak çay içecek parası bile yoktu” diye anlatmıştı bana Yadigâr Ejder’i. Kadîm dostumun bu Yadigâr Ejder portresini, sözüne güvendiğim başkaları da doğruladılar, rüzgâra yazılı anılarından…

Ancak, benim istediğim Yadigâr Ejder başkaydı. Sadece sinema ansiklopedilerine giremeyecek bir figüranın ansiklopedik hayatını değil, büyüyüp kirlenmediği günlerin Yadigâr Ejder’ini de istiyordum ben, Yeşilçam sokağı fotoğrafları için. Ahmet Zeki Pamuk, kendisine ait zamanlardan çalarak bunları öğrenmeye çalıştıysa da, döktüğü terden kayda değer bir filiz büyümedi: Yeşilçam Sokağı’ndakiler Yadigâr Ejder’i 1991 yılının mart ayında kapkara unutmuşlardı.

Sinemadaki Yadigâr Ejder, ölümü kadar trajikti. Her filminde silahsız devrilmez cüssesi, bir deri bir kemik jönlerimizin sinek öldürmez yumruklarıyla devrildi, rol icabı. Cüneyt Arkın’ı sevmememin nedenlerinden biri de sanırım Yadigâr Ejder. Çünkü o’nu en fazla Cüneyt Arkın dövmüştü beyaz perdede… Hafızam beni yanıltmıyorsa: Hayatın dövdüğü adamların ağzını burnunu kırmak, zaten Cüneyt Arkın’ın sinema felsefesiydi. Yadigâr Ejder gibi emekçilerin ise kaderiydi Cüneyt Arkın misali kıytırık jönlerden dayak yemek.

Beyoğlu’nun örümceklere kuytu sokaklarında cep delik, mide boş dolaşırken, doların dalgalanmasında yaşayanlardan birinin “önce dayak ye, sonra paranı al” teklifine damarlarını yırtan sevinç çığlıkları atmak ister. Ama, toplanır sesi buz tutmuş bir şehrin kurşunî semasından kimsesizliğine. Susulmuş çığlıklarından, Taksim Parkı’na beyaz ağaçlar çizer. Uykusunun faytonlarına yağmuru yorgan yapar orada, içindeki geyiği vururken gece…

Ne var ki, yorganının uçlarına ölüm yağar Taksim Parkı’nda, rüyaları amonyak kokusu bir ölüm. Beyaz ağaçların arasından, artık Cüneyt Arkın’ın dövemeyeceği bir Yadigâr Ejder kalkana kadar.

Fotoğraflar:

*Aralıklarla güncellenecektir. Yadigar 6

Çalışmada emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler…

Üçüncü Adam / Erhan Tuncer

27.5.2013 / 00:00

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -8-::.

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -5-::.

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -4-::.

*üstteki fotoğrafı büyütmek için üzerine tıklayınız.

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -1-::.

Arşivimizden seçip, sizler için özenle hazırladığımız bu değerli kareleri, aralıklarla bloğumuzun facebook grubunda paylaşıyoruz. İstedik ki facebook hesabı olmayan kullanıcılarımız da bu güzel karelerden mahrum kalmasınlar. Bundan sonra, 5’er fotoğraftan oluşan ‘Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler’ başlıklı çalışmalarımız sizlerle olacak.

Bu çalışmamızı hazırlarken, bloğumuzun içeriği gereği, her karede en az bir karakter oyuncumuzun yer almasına özen gösterdik. Paylaştığımız bu karelerde, aşağıdaki ilk karede olduğu gibi, onları arkalarda da göreceksiniz, sinemamızın yıldızları ile karşılıklı da…

Sizi aşağıdaki fotoğraflarla baş başa bırakmadan önce, özellikle belirtmek istediğimiz bir konu var. Bloğumuzda paylaşılan tüm içerikler -fotoğraf ve yazı çalışmaları- özgündür ve sitemize aittir. Bu yüzden, hazırlamış olduğumuz fotoğraflara, bloğumuzun logosunu eklemekteyiz. İnternet üzerindeki forumlarda, sitelerde, facebook’daki Cüneyt Arkın, Kemal Sunal, Türk Sineması ve Yeşilçam başlıklı birçok sayfa ve grupta, kaynakça belirtilmeden paylaşılan logolu fotoğraflar, bizim ekibimize aittir. Emek hırsızlığı yapan tüm kişilere, bloğumuz aracılığı ile sitemlerimizi iletiyoruz. 

Son söz olarak, bloğumuzdaki özgün içeriği, ekibimizi bilgilendirerek ve kaynakça belirterek hazırlamış olduğunuz çalışmalarda kullanabileceğinizi belirtiyor, kaynakça yazmanın paylaşımı kaliteli kılacağına ve emeği koruyacağına inanıyoruz.

İlginiz için teşekkür eder, keyifli seyirler dileriz.

Devamı gelecek…