Tag Archives: yılmaz güney

.::Kör Nizam’ın Bombaları::.

Öncelikle Yeşilçam’ın İsviçre Çakıları adlı iki bölümlük çalışmama göstermiş olduğunuz yoğun ilgiden dolayı çok teşekkür ederim. Çalışmamın birinci bölümünde yer verdiğim Nizam Ergüden ile ilgili önemli mesajlar aldım ve yeni bilgiler edindim. Değerli yönetmenimiz Hidayet Pelit‘in oğlu Bülent Pelit, yazının yayınlandığı akşam bana bir mesaj attı;

“Nizam Ergüden ile ilgili bir şey hatırlatayım; Hayatının son yıllarında sinemaya küsen Nizam Ergüden yarış atı seyisliği ve antrenörlüğüne başladı. Veliefendi ve İzmir Şirinyer Hipodromu’nu kendine mekan tuttu. Orada da büyük başarılar elde etti ama antrene ettiği Atıl isimli arap atının darbeleriyle hayatını kaybetti. Oğlu Hüseyin Ergüder de piyasanın iyi set elemanlarından biriydi…” 

İlginç, zor ve tehlikelerle dolu bir yaşamın böylesine bir trajedi ile bitmesine gerçekten çok üzüldüm. Yaptığım röportajlarda herkesten duyduğum “Bu kadar aksaklığına ve sakarlığına rağmen Yeşilçam’ın ev sevilen insanlarından biri…” olduğuydu. Özellikle Yılmaz Güney‘le yakın dost olan Nizam Ergüden, en çok onun avantür filmlerine çalışmıştır. Güney de bu dostluklarının neticesi olarak ona küçük roller vermeye başlamıştır. Şüphesiz onu milyonlara tanıtan en önemli rolü, Natuk Baytan‘ın yönettiği Üç Kağıtçı filmindeki Sabri karakteridir. Tabii ki Banker Bilo’daki kaçakçı karakterini de unutmamak gerek.

Şimdi sizleri, yaptığım röportajlardan derlediğim Kör Nizam lakaplı Nizam Ergüden’in yol açtığı iş kazaları ile ilgili bölümle başbaşa bırakıyorum;

Yılmaz Atadeniz (Yönetmen)

Hiç unutmuyorum, Ölmek Var Dönmek Yok diye İrfan Atasoy, Feri Cansel’in oynadığı bir filmi çekiyoruz Abraham Paşa Çiftliği’nin arka tarafındayız. Kameraman Kenan Kurt, “Ya Yılmaz ağabey burada bomba patlatacaksın benim kameram bundan başka zenginliğim yok, bunu geriye alalım, ben zoomla idare ederim” dedi. O ağaçların bulunduğu kısma kadar geriye aldı. O devirlerde bu türlü patlamaları yapan Nizam isminde bir arkadaşımız vardı. Nizam, Yılmaz Güney filmlerinde aktör olarak da oynadı. Şimdi o patlamaları çatlamaları kendi çocuğu yapıyor. Kısa boylu, genç bir oğlan. Onunla da çalıştım ben. O gün bomba koyacaklar, İrfan ile Feri Cansel o kapıdan çıkacak, arkadan kavgacılar gelecekler, ateş edecekler, Feri bomba atacak, bomba attığı zaman bomba patlayacak. Bu kadar yapıyoruz. Kameraman hazır, her şey hazır… “Motor!” Feri ile İrfan Atasoy çıktılar. O 4 kişi çıktı. Ahmet falan vardı hatta içlerinde. Çıktılar. Çıkınca, bombayı attı Feri, “Bombayı düştüğü yerde patlatın!” dedim. Yerden bir alev sütunu çıktı. O taraftaki ne kadar cam, çerçeve var ise her şey indi aşağıya. Toz, duman içerisinde kaldı. Bir de arkadan da Nuray diye dansöz bir kızımız var, belden yukarısı çıplak silahı öyle tutacak ki göğüslerini kapayacak. Şimdi bomba patladı, patladı ama kaldırım taşı yukarıdan vınlayarak Feri’nin üstüne düşecek, gördüm ben olayı. Feri’ye, “Kafanı yukarı kaldır bak!” demeye vakit yok, “Kamerada görünüyorsun kaç!” dedim ben. O benim emirlerime uyarak hareket etti. Kaldırım taşı pat diye düştü. Nuray çıktı, kız panikten titriyor, kızın göğüsleri meydanda… “Hemen yukarıya alın…” dedim. Öyle ve stop. Oradaki adamların katiyetle inanamıyorsun yaşadıklarına. Yani yerden o alev sütunu filmde de gördüm, kurgularını ben yaptım filmlerin. İnanılmaz bir şey. Dinamit koymuş Nizam… O dinamit yere 1 metre çukur açmış. Orada kanalizasyon kanalı varmış, alttan geçen o kanala kadar açmış. Ben Nizam’ı kovaladığımı biliyorum yani. “Ulan nasıl bu kadar dinamiti koyarsın?” diye…

 Mehmet Uğur (Dublör / Kavgacı Karakter Oyuncusu)

Bomba patlayacak bir gün… Koşacağız, mayına basacağız bomba patlayacak. Beni çağırdılar gittim. “Hazır mısın?” “Hazırım…” Geldim bir bastım, basmamla bombayı bir patlattılar, inan pantolonum ikiye bölündü. 2 metre çukur açıldı içine düştüm Nizam’ın bombasından…

 Selahattin Geçgel – Godzilla Selahattin (Set Amiri / Efekt Uzmanı)

Kargacı Halil filmini çekiyoruz Yılmaz Güney’le Polenezköy’de. Ben de ufak bir rolde oynuyorum. Yılmaz abi “Selahattin’e fünye hazırlayın…”dedi. Nizam fünyeyi hazırladı, bağladı. Yılmaz abi karşıda, ben de köşeden çıkıyorum. Yılmaz abi vuruyor beni. Fünye bir patlıyor ben uçuyorum. Yılmaz abi bağırmış ‘Eşşoğlu eşşek, ben yılların aktörüyüm böyle ölemedim!” diye. Herkes alkışlamış tabii. Yılmaz abi bağırmış: “Godzilla kalk! Godzilla!” Godzilla gözünü bir açtı SSK Hastanesinde…

Erhan Tuncer 

Reklamlar

.::“Sizce ‘En İyi Dövüşen’ Aksiyon ve Avantür Aktörü Kim?” Adlı Mini Anketimiz Sonuçlanmıştır::.

Değerli oylarınız ile sonuçlanan “Sizce ‘En İyi Dövüşen’ Aksiyon ve Avantür Aktörü Kim?” adlı mini anketimizde en çok oy alan aktörümüz, oyların 63.39%’unu alan “Cüneyt Arkın” olarak belirlenmiştir.

Kullanılan Toplam Oy: 2.715

1) Cüneyt Arkın 63.39%  (1,721 oy)

2) Yılmaz Güney 10.28%  (279 oy)

3) Tamer Yiğit 8.47%  (230 oy)

4) Yılmaz Köksal 5.41%  (147 oy)

5) Serdar Gökhan 4.24%  (115 oy)

6) Kadir İnanır 4.16%  (113 oy)

7) Behçet Nacar 4.05%  (110 oy)

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -14-::.

*Fotoğrafa tıklayarak büyütebilirsiniz.

.::Sinemamızın Dev Karakter Oyuncusu Hayati Hamzaoğlu Anlatıyor: ‘Bir anne çocuğunu nasıl severse, ben de sinemayı öyle sevdim!’::.

Hayati Hamzaoğlu

Sevgili okurlarımız merhabalar,

İnternette Hayati Hamzaoğlu ile ilgili bir araştırma yaparken, aşağıda okuyacağınız çok kıymetli bir röportaja rastladık ve bunu hemen sizlerle paylaşalım istedik. Röportaj Hıdır Ali Bingöl beyefendi tarafından, 1998 yılında yapılmış. Böylesine güzel bir röportajı gerçekleştirdiği için kendisine sonsuz teşekkür ediyoruz…

Röportajda bol bol Yılmaz Güney adını duyacaksınız… İki sanatçımıza da selam olsun…

Keyifli okumalar.

________________________________________________________

Hıdır Ali Bingöl

 “15 Nisan 2000´de vefat eden, beyaz perdenin dev sanatçısı Hayati Hamzaoğlu ile, Temmuz 1998´de yaptığım söyleşi, ilk kez Haziran 1999´da Berlin´de yayınını sürdüren Merhaba dergisinde yayınlanmıştı. Daha çok okuyucuya gitmesi için tekrar yayınlanmasında fayda görüyorum.”

-Sizi Türkiye´de tanımayan az insan var. Son otuz yılda sinema denince ilk akla gelenlerden birisiniz. Sizi filmlerinizden tanıyoruz. Yakından tanımanın fırsatı doğduğu için mutluyum. Türkiye´de yaşayan bir çok insanın çocukluğu sizin filmlerinizi izlemekle geçmiştir. Bu konuda sizin değerlendirmenizi alabilir miyim?

Bir anne çocuğunu nasıl severse, ben de sinemayı öyle sevdim. Anne ve çocuk misalinde olduğu gibi, sinemada bazen çocuk, bazen baba oldum. Severek oynadım. Gençlik heyecanım, kendini usta olmaya çalışan bir oyuncu olmaya terk etti. Sosyal çelişkileri aktarmak zordu bizim dönemimizde. Bunca yıllık çalışmamdan sonra topluma verdiğimiz mesajların yerine ulaştığını görünce mutlu oluyorum. Türk sineması popüler bir tarihe sahip olmasa da, biz bazı güzel eserler bıraktık diye düşünüyorum.

-Genellikle karakter oyunculuk yaptınız desem eksik olur mu?

Eksik olmaz. Ben oyuncuydum. Senaryodaki yerim ve görevim belirlenir ona göre oynarım. Karakter oyuncunun dışında da oynadım. Fiziki yapım ve yaradılışım gereği en çok karakter oyuncusu olmamın avantajı vardı. Asıl olan herkesin oynayamadığını oynayabilmek. Oynadığını da kurallarına göre oynamak.

-Sinemada varlığını kuran bir “Yeşilçam” vardı. Sizi o döneme denk gelen her oyuncu gibi ilk kez orada gördük. Sonra “Yeşilçam” dışında kurulan “Güney Film”de gördük. Bu konuda bir şeyler söyleyebilir misiniz?

-Söylediğiniz gibi her oyuncu gibi bizim de yolumuz “Yeşilçam” dan geçti, daha doğrusu geçmek zorundaydı. Çünkü alternatifimiz yoktu. Güney Filmcilik, Yılmaz Güney´in kurduğu bir şirketti. Hocamız Atıf Yılmaz´ın desteğiyle beyaz perdeye, Yeşilçam dışında merhaba dedik.

-Söz Yılmaz Güney´den açılmışken, gerek Güney Filmcilik, ve gerekse de Yılmaz Güney hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?

Yılmaz´la birlikte bir kadromuz vardı. Türkiye gerçeğini anlayan, objektif yorumlayan, ezene karşı ezilenleri sinemaya taşıyan çalışmalarımız taktir topladı. Türkiye´de yaşıyor olacaksınız ve Türkiye gerçeğine yabancı olacak, ya da görmemezlikten geleceksiniz, bu olmaz! Biz o tabuyu yıktık. Dönem dönem asayişte sorgulandık, ceza aldık ancak aldığımız cezaları, gerçekleri sunmanın mutluluğundan ötürü çalışmalarımızı kamçıladı.

Hayati Hamzaoğlu

-‘Yılmaz Güney, Türk sinemasında bir devrim yaptı…’ tespitine katılıyor musunuz?

Devrim sözcüğünden insanlar korkuyor. Devrim; eskisini yıkıp yerine daha yenisini, daha güzelini, daha sosyal olanı koymaktır. Biz de bunu yaptık.

-Siz bir ekiptiniz. Yılmaz Güney 1983 yılında Fransa´da vefat etti. Paris´in en büyük mezarlıkların birinde yatıyor. Bir ara naşının Türkiye´ye getirilmesi tartışılıyordu, siz bu konuda ne diyorsunuz?

Kişinin yaşaması, adından söz edilmesi, bıraktığı mirasa yani eserlerine bağlıdır. Örneğin, Nazım Hikmet gibi. Yani Nazım Moskova´da, Yılmaz Paris´de yatıyor. Ben o tartışmanın iyi bir tartışma olmadığını düşünüyorum.

Yılmaz Güney

-Yılmaz Güney, Türk sinemasını aştı mı? Mesela ‘Yol’ veya ‘Duvar’ filmlerini özgür olmadığı bir dönemde çekti. Bu konuda bir şeyler söylemek ister misiniz?

Yılmaz´ın “Yol” filmindeki bazı sahnelere eleştirisel bakıyorum. Mesela trende karı kocanın tuvalete girmesi bence hoş bir şey değil.

-Sizce bu gerçeği anlatmıyor mu?

Anlatmasına anlatıyor, ama her şeyin de çekilmesi diye bir kaide olamaz.

Cüneyt Arkın - Hayati Hamzaoğlu / Akrep Yuvası filminden.

-Aranızda dargınlıklar, kırgınlıklar oldu mu?

Sizin eşinizle, arkadaşınızla, dostunuzla kırgınlığınız olmadı mı? Bizde de oldu tabi. En çok Yılmaz´a kırıldığım yani kızdığım konu “Yedi Belalılar” filminden ötürüydü. Kurgu ortaktı. Oyun da ortaktı ancak, afişlere aynısı yansımadı.

-Sağlığınız nasıl?

Nerde o eski Hayati Hamzaoğlu, nerede o eski sağlık… Eskiden iki arkadaş oturur yarım kuzu, bir kaç şişe rakı götürürdük. Şimdi şu gördüğün sokaktan karşıya geçemiyorum. İki defa beynimden ur aldılar. Akciğer kanseri de mi var ne, durmadan yayılıyor. Şekerim yüksek… Senin anlayacağın üçüncü ayağım, yani bastonum olmadan yürüyemiyorum.

-Geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz? Kendinize ait eviniz var mı? Emekli maaşınız var mı?

Bizde olmayanları soruyorsunuz. Olanlar hastalıklar. Sinema, daha doğrusu sanatçı ve aydınlar Türkiye´de aç kalmaya mahkumdurlar. Bir kaç yıl önce sağ olsun Ecevit´in yardımıyla Kültür Bakanlığı bizi düşünmüş ve biraz para yardımında bulunmuştu. Biz de Yalova´da küçük bir daire aldık. Başka da bir gelirimiz yok.

-Biz dediniz. Aileniz hakkında bilgi alabilir miyim?

Yalova´yı seviyorum. Temiz ve güzel. Karımla yalnız yaşıyorum. İlk karımdan olan oğlumun pek yardımı dokunuyor diyemem. İkinci karımdan bir oğlum daha var, okuyor.

-Nasıl geçiniyorsunuz? Yüzlerce filmde oynadınız. Filmlerden telif hakkı ya da ödüller verilen filmlerden size bir pay ayrılmıyor mu?

-Bak kardeşim, o söylediklerin Türkiye dışında olan haklar. Bizde buna benzer insan emeğine ve hakkına sahip çıkılmaz. Antalya Film Festivali´ne çağırdılar. Film ödül alıyor, bize lokanta harçlığı veriliyor. Bir kereye mahsus yardım aldım. Telif yasası, ya da bizleri koruyan bir yasa yok. Benim durumumdan daha kötü olan arkadaşlarım var! Hiç olmazsa benim evim var…

-Böyle bir ortamda zaman ayırıp söyleştiğiniz için teşekkür ederim.

 Hıdır Ali Bingöl-1995

http://www.vartositesi.com / VARTO’NUN ÇIĞLIĞI

*Kapak fotoğrafı Bülent Kıdır arşivinden alınmıştır. Kendisine sonsuz teşekkürler.

*Hayati Hamzaoğlu’nun mezar fotoğrafı Oğuz Berk Berkama adlı değerli okurumuz tarafından Üçüncü Adam için çekilmiştir.

*Yılmaz Güney fotoğrafı, kardeş bloğumuz Sinema Yıldızları’ndan alınmıştır.

Ve son olarak, Hakan Arslan’ın çizimiyle Hayati Hamzaoğlu…

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -10-::.

.::Bir Sinema Tutkunu Ali Gençli, Tüm İçtenliğiyle Anlattı / 2. Bölüm: “Haftada bir film çekildiği ve o malum parçalarla süslendiği dönemde, tek tük çekilen normal filmlerden birisini yapan Acar Film’de gelişen bir grev, Yeşilçam’da tüm taşları yerinden oynattı…”::.

5) “Keşke oynamasaydım” dediğiniz ve “keşke o filmde ben de oynasaydım” dediğiniz filmler var mı?

Ali Gençli: Keşke oynamasaydım dediğim film olduğunu sanmıyorum. Oynadığım tüm filmlerde kamera önünde tadı damakta kalan keyifler yaşadım. Zaten yaşam felsefesi olarak da yaşamda ‘keşke’lerden çok, ‘iyi ki’leri çoğaltmayı ilke edinmiş biri olduğum için hep ‘keşke’siz yaşıyorum ben… Yılmaz Güney‘in bir filminde oynamayı çok isterdim.

6) Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ali Gençli: Bir sabah bir minibüs figüranla birlikte bizi Yeşilyurt’ta bir tripleks villaya getirdiler. Figen Han ve teknik ekip hazırdı. Tanımadığımız bir jön, filmin erkek oyuncusuydu sanırım. İşte bir gariplik olduğu belliydi… Minibüste birlikte geldiğimiz figüranların hepsi erkekti ve on beş kişiydik. Bir süre bekledik. Figen Han setten ayrıldı. Bize çay ikram ettiler. Çaylar bitmeden sekiz tane bayan getirdiler. Bu kadınları burada ilk kez görüyorduk. Figürasyondan değildiler ve aşırı süslüydüler. Sonradan bunların, o günlerde çok revaçta olan ve sansürden geldikten sonra filme eklenen parçaların çekimleri için, randevu evinden getirildiklerini anladık. O günlere kadar bu parçalar, yabancı porno filmlerinden kırpılarak avantür filmlerine eklenirdi. İstanbul’da ve taşrada, sırf bu parçaların tutkunlarından oluşan bir sinema izleyici kitlesi türemişti. Biz de işsiz güçsüz olduğumuz günlerde, Beyoğlu’nda sadece bu tür filmleri oynatan sinemalara giderdik. Devamlı matinelerde, üç film birden oynardı ardışık olarak. On, on beş dakika süren o sahnelerden sonra sinema birden boşalırdı. Bu sinemalara sadece erkekler giderlerdi. Yeşilçam, böyle ‘yabancı porno parçalı’ dönemi uzunca bir süre yaşadı. Sonra hangi yönetmenin aklına geldiyse Amerikan pornolarının yerine yerliler çekilmeye başlandı. Önce anadan doğma kadınlar ekranda belirdi, Sonra cıs cıbıl sevişmeler aldı bunun yerini. Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak – Kartal Pendik Gittik Geldik, sinema tarihimizde kayda geçti. Bunların ardından, ek parçalar çekilmeye başlandı. İlk yerli porno parça çekimlerinde A. Selvi adlı bir bayan arkadaşın oynadığını anımsıyorum. Ondan sonra hayat kadınlarıyla devam etti. Ve bu süreç bir çok “Üçüncü Adam”la sürdü…

Hatta bir gün, bir olaya tanık olduk… Böyle çekimlere katılan, Cüneyt Arkın‘ın ekibinden Üçüncü Adam’lardan birisine iyi bir fırça çekmişti, takıldığımız Artistler Kahvesi’nde…

İşte o gün… Madamın köşkünde böyle sahnelerin çekileceğini sezinleyen ben, üniversiteli bir emekçi yanlısı olarak, “Arkadaşlar bu gün özel çekimler için geldik sanırım, ücretlerimizi beş yüz lira yapmazlarsa, çekimlere katılmayalım.” önerisiyle kazan kaldırdım. Bana iki kişi daha katıldı. Set amirine bunu bildirdim. O da sanırım yönetmenle görüştü. Yönetmen yanımıza geldi. “Beş yüz lira yevmiye isteyenler ayağa kalksın!” dedi. Beş kişi olmuştuk ayağa kalkanlar… “Şoföre söyleyin bunları, geri götürsün. Bir daha da bunları görmek istemiyorum!” dedi. Böylece ilk eylemimizi yapmış ve setten kovulmuştuk… Böyle durumlar pek görülen şeyler değildi o günlere kadar. Ücret artışı için belki de ilk eylemdi bizimkisi. Ama iyi ki kovulmuştuk, çünkü o gün çekimlere katılan arkadaşlar, film vizyona girdiğinde, değişik odalarda, banyoda, mutfakta, yatakta çekilmiş, pek de hoş olmayan görüntülerle meşhur olmuşlardı. Bu da benim ‘iyi ki’lerimden birisidir. İşte tam bu dönemlerde, haftada bir film çekildiği ve o malum parçalarla süslendiği dönemde, aynı ekiple iki film çekildiği ve baş oyuncular dahil kimsenin bundan haberi olmadığı günlerde, tek tük çekilen normal filmlerden birisini yapan Acar Film’de gelişen bir grev, Yeşilçam’da tüm taşları yerinden oynattı…

7) Türk Sineması’nın dününü ve bu gününü değerlendirir misiniz? Sizce sinemamız neredeydi, şimdi nerede?

Ali Gençli: Türk sinema tarihine önemli bir hak arama mücadelesi örneği olarak kaydedilen bu grev bir bakıma üçüncü adamların greviydi. Ama aslı, o günlerden elimde kalan bir bildiriden de anlaşılacağı üzere, filmin başrol oyuncusu Cüneyt Arkın’ın araya girmesiyle grev sonlandırıldı. Grevcilerin tüm istekleri film bitiminden sonra yerine getirilecek denilmesine karşın, verilen hiç bir söz yerine getirilmedi. Arşivimdeki bir bildiri o günlerin kanıtıdır. Daha sonra ‘Sinema Emekçileri Derneği’ kuruldu. Hatta, 1 Mayıs 1977’de, Taksim’de büyük bir katılımla “Sinema Emekçileri Derneği” pankartı altında yerimiz almıştık.

Sorunun yanıtına gelince, güçlü bir örgüt altında bir araya gelinmediği sürece bu sektörde de  sorunlar yaşanacak, hak kayıplarına maruz kalınacaktır. Televizyon dizilerinde eski sanatçılarımıza zaman zaman destek verilse de, üçüncü adamların kendi köşelerinde unutulmuşluklarına bir çözüm olamamaktadır. Bu konuda “Beyoğlu Belediyesi”nin çözüm üretebileceğini düşünüyorum. Ancak bu çözümler konusunda bir çok proje üretebiliriz olanak sağlanırsa… Aydın’da, birlikte çalıştığımız Harun Kızılarslan ile bu konuda güzel bir proje hazırlamış durumdayız ama mali anlamda sıkıntıyı aşamadığımız için, bu proje şimdilik askıdadır.

8) Ali Gençli olarak, hayal ettiğiniz yerde misiniz? Sitemiz aracılığı ile bu mesleği yapmak isteyen okuyucularımıza söylemek istedikleriniz var mı?

Ali Gençli: Elbette bu büyülü dünyaya girerken, iyi bir karakter oyuncusu olmak hayalimdi. Tiyatrodan sinemaya geçmiş ustalar gibi nitelikli filmlerde başarıyı yakalamayı çok isterdim. Ancak sinemanın yoğun bakımda olduğu dönemde, Yeşilçam serüvenimin başlaması ve kısa bir dönem de olsa yılda bir – iki film çekilen günlere geldiğimizde ayrılmak zorunda kaldığım bu sektöre dönüşüm uzun yıllar aldı… 1980’den 2006 yılına kadar eğitimcilik görevimi yaptım. 2006 yılında bir belgeselde aldığım rolden sonra aralıklarla kamera karşısına geçiyorum. Ama yine de istediğim yerde değilim. Bunda İstanbul’dan uzak olmamın etkisi de var elbette. Bu mesleği yapmak isteyenlerin önce bilgi ve donanımlarını geliştirmelerini, kamera önü oyunculuğu için gerekli eğitimi almalarını ve iş prensiplerini geliştirmelerini öneririm. Bir de iş disiplininin her meslekte olduğu gibi bu meslekte de başarı için önemli olduğunu ifade etmek isterim.

9) Sinema filmi ya da dizi olarak yeni projeleriniz var mı?

Ali Gençli: Ege Bölgesi’nde çekilen filmler için yeni yüzleri Ege-Cast ajansın çatısı altında toplarken, kendi projelerimizi de oluşturuyoruz. Öyküsü senaryolaştırma aşamasında olan “Balıkçı” adlı bir projemizi, 2014 yılında gerçekleştireceğimizi ümit ediyorum.

10) Çalışmaktan en çok keyif aldığınız yönetmen kimdir? Nasıl çalışır?

Ali Gençli: Süreyya Duru‘yla “Güneşli Bataklık” ve “Ben Bir Garip Keloğlanım” filmi setinde keyifli anlar yaşamıştık. Çok babacan bir insandı. Bir de Remzi A. Jöntürk ciddi olduğu kadar espriliydi de çok… Behçet Nacar‘ın “Nerde Beleş, Orda Yerleş” adlı film setinde de ilginç anılarım oldu. Son olarak da, Yüksel Aksu‘nun son filmi “Entelköy Efeköy’e Karşı”nın çekimlerinde unutulmaz güzellikler yaşadık…

Ali Gençli’ye samimi cevapları ve ilgisi için sonsuz teşekkürler…

6.11.13 / Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)

.::Günay Kosova: Merceklerle ve makaralarla, üzüm sandığının içine sinema makinesi düzeni kurdum ve mahallenin çocuklarına film gösterimi yaptım. Bilet de neydi biliyor musunuz? Eski sigara paketlerinin üstü ve gazoz kapağı…”::.

İyi pazarlar sevgili Üçüncü Adam okurları…

Sinemamızın birçok dönemine şahit olmuş ve neredeyse her kademesinde çalışmış bir sinema emekçisi Günay Kosova

Kendisi ile, geçen senenin son aylarında uzun bir röportaj gerçekleşmiştik. Sinema yaşantısından anılarına, hassasiyetlerinden özel ilgi alanlarına kadar bir çok konuda konuşmuştuk. Yaklaşık 1 buçuk saatlik ses kaydının deşifresinin ardından, senarist/yönetmen Günay Kosova ile yapmış olduğumuz röportajı birkaç bölüm halinde yayınlamak istedik.

Kendisi tam manasıyla bir Türk sineması ansiklopedisi… Sitemizdeki karakter oyuncularımıza dair, bilinmeyen birçok anekdotu bizlerle paylaştığı için ve sinemamıza kattıkları için kendisine sonsuz teşekkür ediyoruz.

Keyifli okumalar efendim…

Günay Kosova;

22.06.1942 / Amasya doğumluyum.

Sinema kariyerim şöyle başladı; çocukluğumda bizim ilkokulda her Çarşamba bizi sinemaya götürürlerdi. Öyle bir adet şimdi maalesef yok Türkiye’de. Çok acı bir şey aslında bu. Kültüre dönük o kadar güzel bir şeydi ki… Biz o 6-7 yaşında sinemaya girdiğimiz zaman büyülenirdik. O sinema perdesinde aksedilenler, bizi çılgına çevirirdi. Benim içime sinema aşkı o zaman doğdu. Ve ben 6 yaşında ilkokul birinci sınıfta okumayı çözdükten sonra, bu sinema afişlerini, lobilerini her gün seyreder, okumaya çalışırdım. Acayip bir şey doğdu bende, sevgi doğdu. Birinci senenin yazında, ben bir sinemadan -gece 12’den sonra, sinema dağıldıktan sonra- film çaldım. Bir kısım film ama… Makine dairesine kalas dayayıp, film çaldım. Aldım o filmi eve getirdim. Bizim evde mahallede Dursun diye bir arkadaşımızın bodrum katı vardı. Biraz ilkel bir sinema salonu yaptım oraya ve kendim makine yaptım. Oynatıcı makine… Merceklerle ve makaralarla, üzüm sandığının içine sinema makinesi düzeni kurdum. Dışarıdan, güneşten gelen ışıkla aynaları yansıtıp film oynattım ve bütün mahallenin çocuklarına film gösterimi yaptım. Mesela haftanın üç günü gösterim yapardım. Bilet de neydi biliyor musunuz? Eski sigara paketlerinin üstü ve gazoz kapağı. Mesela bir tane sevgilim vardı… O 6 yaşında idi, ben işte 7’ye girmek üzereydim o benim farkımda değildi. Ama ben ondan hiç bilet almazdım ve en öne oturturdum onu. Orada, kendi yaptığım makine ile içime düşen kurt, her geçen sene daha da içimde birikti, artık birdi bin oldu.

Sonra işte İzmir’e geçtik oradan. Orada da sinemalardan çıkmaz olmuştum. Aldığım her harçlıkla sinemaya giderdim. Mesela bir filmi en aşağı, -hele de sevdiğim kovboy filmlerini- 15’ten aşağı izlemezdim. Mesela Avare çıktığı zaman, 28 defa izledim Avare’yi. Mesela herkes oyuncunun filmine gider, ben çok önceden öğrenmiştim jeneriklere bakardım. Böyle böyle yönetmenlerin filmlerine gitmeye başladım. Bir de firma filmlerine… Mesela Kemal Film’in yaptığı filmlere hiç tereddütsüz giderdim. Ve hiçbir zaman da Kemal Film’in filmleri beni yanıltmadı. Yani beni olduğu gibi, benim güdümlediğim arkadaşlarımı da yanıltmadı. O zamanlar siyah beyazdı. Kaliteli işler yapıyorlardı. Niye? Aileden zenginlikleri olması nedeni ile sinemaya para harcıyorlardı. Böyle içime kurt düştü işte benim. Büyüdük ettik… İşte ilkokul bitti, ortaokulu da okudum 1 sene. Matematik sıfır bende ama çok iyi kompozisyon yazardım. Orada işte hikayeler de yazmaya başladım, oluşturmaya başladım. Ben olsam ne yapardım diye falan…

Sonra 59 senesi geldi… İzmir’de, Kocamdan Ayıramazsın diye, İhsan Tomaç var eski yönetmenlerden, film çekiyorlar. Orada da benim arkadaşım set amirliği yapıyor… Beni aldı, “Gel bana yardımcılık yap…” dedi. Oradan girdim. Atilla Örgün’ün de ilk filmidir. Sevim Tuna eski assolist… Orada başladım. Hatta o filmde doğmuştu “Ormancı” şarkısı. Ve ben o kadar bahtiyar oldum ki o filmde. Onun sözleri şimdi ismini hatırlayamadığım bir adama ait ama beste Zeki Duygulu’nundur. Zeki Duygulu ilk Ormancı’yı sette bana çaldı. “Bak evlat…” dedi, “Bir dinle, filmde kullanacağız bu şarkıyı…” dedi. Dinledim, hakikaten çok güzeldi ve haklı çıktım beğenmem de.

O filmden sonra askere gittim. Askerden döndükten sonra İstanbul’a geldim. 63 senesinde Yılmaz Atadeniz’in Kilink filmlerinde set işçisi olarak çalışmaya başladım. O filmlerden sonra Türker İnanoğlu’nun yanına girdim. Orada set amiri oldum. Set amirliğimden sonra kademeli olarak kamera asistanlığı yaptım… Mesela Kartal Tibet’in oynadığı, Suat Yalaz’ın yazdığı Karaoğlan’larda, Mahmut Demir’in asistanlığını yapmaya başladım. Kamera asistanlığı yaptığım zamanlarda, Mahmut ağabey hasta olduğu gün ben çektim. Kameramanlığım da oradan geliyor yani. Sonra Mustafa Yılmaz ile çalışmıştım. Ardından bir dönem hem kamera asistanlığı, hem de kameramanlık yaptım. Tabii öncesinde ışık asistanlığı ve ışık şefliği de yaptım. Ondan sonra, -kamera asistanlığından sonra- prodüksiyon asistanlığına atladım. Sonra prodüksiyon amirliği yapar iken Türker (İnanoğlu) ağabeyin asistanı oldum, reji asistanı… Ve o sıralarda senaryoda yazmaya da başlamıştım.

İşte o sıralarda Yılmaz (Güney) ağabey beni arattı, demiş ki: Aç Kurtlar’ı çekiyorum, bana birinci asistan Savaş Eşici’yi getirin, -sonra yönetmen oldu Savaş Eşici- ikinci asistan için de Arnavut oğlunu getirin… Yılmaz ağabey bana hiçbir zaman bana Günay demezdi… Ya Kosova ya da Arnavut oğlu derdi… Çok severdi beni. Arnavutları benim ile birlikte çok sevmeye başlamıştı. Türker ağabeyden sonra, birkaç film Yücel Uçanoğlu’na asistanlık yaptım. Yücel Uçanoğlu ile hem fotoroman, hem de film çekiyorduk. ‘Kaderden Kaçılmaz’ diye bir fotoroman çekiyorduk. Orada orta yaşlı, yani 30-32 yaşlarında, mahallenin memur tipli adamlarına benzeyen bir adam bulmak gerekti. Yücel ağabey; Şehir Tiyatroları’nda bir çocuk var, bizim Ali (Şen) babanın oğlu…” dedi. Ben de çok seviyorum onu dedim. O sıralarda üçüncü dördüncü rollerde oynuyordu Şener… O fotoromanda oynattık onu. Ondan sonra ben Abbase Sultan filminde çalışmaya başladım. Türkan Şoray, Mahir Özerdem… Ali ağabey de oynuyordu. “Ali ağabey…” dedim, “Senin oğlanı oynattık…” dedim… “İyi b.k yemişsin…” dedi gülerek, “Bir sülaleye bir artist yeter yahu…” Çok büyük sanatçıydı… Allah rahmet eylesin…

1. BÖLÜMÜN SONU

13.10.2012 / Beyoğlu

Üçüncü Adam / Erhan Tuncer