Tag Archives: filmler

.::Yeşilçam’ın İsviçre Çakıları -1. Bölüm-: Sadece Oyuncu Olmayanlara Dair::.

Sevgili dostlar merhaba,

Bu çalışma dizisinde sizlere, Yeşilçam’da sadece oyunculuk ya da yönetmenlik yapmamış, sinemamızın gerçek emekçilerinden bahsedeceğim. 2 bölüm olarak yayınlanacak bu çalışmanın ilk bölümünün konukları Zeki Alpan, Cemal Konca, Nizam Ergüden, Niyazi Vanlı ve Necdet Kökeş olacak. Sadece oyuncu olarak izlediğiniz değerli sanatçılarımızın, Yeşilçam içerisinde ayrıca uzman olduğu alanları öğrenince gerçekten şaşıracaksınız.

Bu çalışmayı hazırlarken, sanatçılarımızın sosyal hayatlarındaki özel yeteneklerini/uğraşlarını değil, Yeşilçam içerisindeki bir nevi ikinci –hatta bazıları için birinci- mesleklerini gün ışığına çıkarmaya dikkat ettim. Bu nedenle, gençliğinden beri profesyonelce keman çalmakta olan Hulusi Kentmen gibi özel yeteneklileri değil, -çalışmamızın ikinci kısmında yer alacak olan- sinema filmleri için besteler yapan Sami Hazinses’i sizlere anlatmayı uygun buldum. Çalışmamda yer alan 10 isim de, sinemaya farklı alanlarda eş zamanlı olarak hizmet etmiş isimler olacak.

İlk 5 isim sizlerle…

İşte Yeşilçam’ın İsviçre çakıları…

İşte Yeşilçam’ın maharetli elleri…

1) Zeki Alpan

Zeki Alpan’ı Kemal Sunal ve Keloğlan filmlerinden hatırlamayanınız yoktur sanırım. Özellikle kostüme filmlerde boy gösteren Alpan, sinemamızın ilk ‘profesyonel’ makyajcılarından birdir. Profesyonel kelimesini özellikle tırnak içine almak istedim çünkü bu işi kendine meslek edinmiş, özel sakal ve bıyıklar üretmiş ve kendine tam donanımlı bir makyaj çantası oluşturmuştur. Sanatçımızın oğlu ile yaptığım bir söyleşide, Kadir İnanır’ın Yeşilçam’da çekilen ilk bıyıklı fotoğrafındaki takma bıyığın Zeki Alpan tarafından yapıldığını ve hatta kariyerine bıyıklı olarak devam etmesini öneren ilk kişi olduğunu öğrenmiştim. Araştırmalarım doğrultusunda vardığım sonuç, sanatçımızın oğlunun anlattıklarını doğrular nitelikte çünkü 1950’li yıllardan itibaren sakal-bıyık ihtiyacı olan neredeyse tüm filmlerdeki sakallar-bıyıklar Zeki Alpan’a ait. Aşağıda kendisi ile yapılan söyleşiyi okuduğunuzda, işine ne kadar özenle yaklaştığını göreceksiniz.

*Röportajın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

_______________________________________________________

2) Cemal Konca

cemal-konca-portre

Sinemamızın adı bilinmen önemli makyajcılarından biri de Cemal Konca’dır. Onlarca filmde karakter oyuncusu olarak görev alan Konca, özellikle plastik makyaj konusunda kendini oldukça uzmanlaştırmıştır. Aşağıdaki fotoğrafta kendisini, Natuk Baytan’la birlikte Duvardaki Kan dizisinin setinde görüyorsunuz. Gerçekleşmesi güç bir makyajı kendi yöntemleri ile dakikalar sonra bitirdiğini okuyacağınız bu dergi haberinde, Konca’nın kendi gibi yetiştirdiği oğlunu da göreceksiniz.

*Haberin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

_______________________________________________________

3) Nizam Ergüden

Nam-ı diğer Kör Nizam… ‘Kör Nizam bir bomba yapmış abi… Bir patladı, pantolonum falan parçalandı…’ gibi onlarca cümle duyarsınız Yeşilçam sokağında. Aksiyon ve avantür filmlerdeki patlamaların büyük bir bölümü yapan kişi, Yeşilçam’ın özel efekt uzmanlarından Nizam Ergünden’dir çünkü. Elinin ayarının olmadığı ve patlamalı sahnelerde barutu biraz fazla kaçırdığı söylenir hep. Yaşayanların şimdilerde gülerek anlattığı birçok ‘patlamalı’ kazanın altında onun parmağı vardır. ‘Kör Nizam’ın Bombaları’ üzerine sayfalar dolusu anı var arşivimde. Uygun bir zamanda bu başlıkta bir yazıyı sizlerle paylaşacağım. Unutmadan, Nizam Ergüden’in ‘kör’ lakabı işini gözü kapalı yaptığından değil, gözlerinin şaşı olmasından kaynaklanmaktadır. Yeşilçam’da özellikle set çalışanlarının böyle ilginç lakapları vardır. Bu yıl içinde kaybettiğimiz, sinemamızın bir diğer özel efekt uzmanı Godzilla lakaplı Selahattin Geçgel’i de rahmetle analım. Onun uzmanlaştığı en önemli alan da fünye üretimiydi. Bir oyuncu vurulduğunda vücudundan patlayarak çıkan –çoğu sade dumanlı- kanların etrafa saçılmasını sağlayan fünyeleri Godzilla Selahattin hazırlardı.

_______________________________________________________

4) Niyazi Vanlı

‘Ah Nerede’ filminin finalinde kalabalığı yararak gelen polis memurunu hatırladınız mı? Evet, onun adı Niyazi Vanlı. Peki o yararak geldiği kalabalığı sete kim getirdi? Bu sorunun cevabı da aynı: Niyazi Vanlı. O, Yeşilçam’ın en büyük figürasyon ajanslarından birinin sahibi. Hatta 70’li yıllarda filmlerde yeni yeni görmeye başladığımız kavgacı karakter oyuncularının büyük bir bölümünü sinemamıza kazandıran kişi o. Yeşilçam Sokağı’nda arkadaşlarından duyduklarım, görüldüğünün aksine son derece egosu yüksek ve piyasanın kurdu bir insan olduğu yönünde. Elinden hiçbir zaman düşürmediği viskisi ile ‘Onu ben oyuncu yaptım… O benim bulduğum adamdı… Kapımdan ayrılmazdı…’ gibi ‘benim sayemde’ başlıklı onlarca cümle duyulurmuş Niyazi Vanlı figüranlık bürosunda. ‘Seni artist yapacağım…’ diyerek kandırılan genç kızların uğrak yerlerinden biri olduğu da söylenir bu büronun. Setlerde sakatlanan kavgacıların da uğrak yeridir aynı zamanda. Niyazi Vanlı’nın eşinin, zeytinleri, otları ezerek oluşturduğu özel bir karışımla çıkıklar hemen tedavi edilir, oyuncu bir gün istirahatten sonra sete çıkabilir hale getirilirmiş.

_______________________________________________________

5) Necdet Kökeş

Sivori Necdet… Brezilyalı bir futbolcuya benzerliğinden dolayı ona takılan bu lakap, yıllarca setlerde prodüksiyon amirliği yapmış Necdet Kökeş’in hızını ve çalışkanlığı özetler nitelikte. “Bir set kaç kişiden oluşur? Kimler işini en iyi şekilde yapar? Bir film kaç günde biter? Biraz da daha zorlarsak kaç günde biter?” Bu soruların tamamının cevabını veren en önemli kişilerden biridir Necdet Kökeş. Yapımcının en güvendiği insan, tüm seti emanet ettiği gerçek bir profesyoneldir. Özellikle Hulki Saner prodüktörlüğünde gerçekleşmiş 70’li yıllara ait filmlerin önemli bir bölümünün prodüksiyon amiri odur. İzleyiciler onu oyuncu olarak tanısa da, Yeşilçam Sokağı –özellikle de eski yapımcılar- onu daha çok prodüksiyon amiri özelliğiyle hatırlamaktadır.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz. 

*Çalışmamızın 2. Bölümü birkaç gün içerisinde sizlerle.

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -17-::.

*Fotoğrafa tıklayarak büyütebilirsiniz.

.::Sinemamızın Unutulmaz Kavgacısı Mehmet Uğur: ‘Hazır mısın?’ dediler, ‘Hazırım tamam…’ dedim… ‘Koş!’ dediler. Ben koştum, döndüm, atladım. Dediler ki; ‘Kamera çalışmadı, bir daha yapacağız…’ ‘Tamam…’ dedim.”::.

Mehmet Uğur: Ben sinemaya şöyle başladım; Ben Gaziantep Oğuzeliliyim. Bizim kazaya cambazlar geldi. İp cambazları. Ben orada çocukluğumdan beri bu işe hevesliydim. Yani akrobattım, bir numaralı akrobattım… Perende atardım, damların üstünden aşağıya atlardım… Yıllar sonra cambazlar geldi, cambazlarla anlaştım, beni memleketten kaçırdılar. 9 yaşında çıktım gurbete. Ama iyi de tel cambazıydım, kauçuk da çalışırdım. Perende atlardım. İstanbul büyük bir yer, çalışmakla bitiremezsiniz. İyi dedim o zaman, İstanbul’a geldik. Kartal’da cambazhaneyi kurduk. Büyük bir cambazhane, açık hava tiyatrosu gibi… Fakat ben de cambazhaneye kimleri getiriyordum; İsmail Dümbüllü, Necdet Tosun, Bircan Canbahar, Berkant, Cuma Pamuk, Mert Pamuk… Bunları benim cambazhaneye getiriyordum. Ama bunların her biri de Yeşilçam’daydı. Yeşilçam’da sanatçıları görüyordum, akşam da afişlerini alıp geliyordum.

Bizim cambazhanenin yanında bir sinema vardı. Bu sinema hem yazlık hem de kışlık sinema olduğundan, yazlık bakımını yapmak için bir arkadaşı Yeşilçam’a getirmişlerdi. ‘Ya, bize bir cambaz lazım…’ falan diye İrfan Atasoy ile Yılmaz Atadeniz konuşuyorlar; ‘Ölmek Var Dönmek Yok’ diye bir kovboy filmi çekecek bunlar. Onlara da bir akrobat lazım… O arkadaş da şans eseri, ‘Ya bizim Kartal’da bir cambaz var, telde yürüyor, atlıyor, zıplıyor…’ diyor. İrfan Atasoy; ‘Kardeşim, hemen o adamı al gel…’ diyor. Şans işte… Ben de onun filmini bir akşam önce seyretmiştim, ‘Uçan Adam-Betmen’ diye… Sonra beni aldılar, götürdüler yazıhanesine. Yazıhanede beklerken Yılmaz Atadeniz geldi, İrfan Atasoy geldi… Dedi ki ‘Neler yapabiliyorsun?’ Dedim, ‘1 dakika, göstereyim…’ Yerde bir figür çektim, tak tak geriye döndüm, bir öyle döndüm, bir masaya çıktım, masada bir köprü yaptım, ayaklarımı boynuma geçirdim, amuda kalktım… Dediler ki; ‘Tamam, bu kadarı yeter…’ ‘Benim yapamayacağım hareketleri sen yaparsın…’ dedi İrfan Atasoy… Yani kavgayı gürültüyü akrobatik hareketleri değil de, yüksekten atlamaları falan… Çünkü İrfan Atasoy çok atletik bir adamdı, kavga sahneleri çekilirken yerinde duramazdı. ‘Tamam…’ dedik o zaman, anlaştık. 64 yılı, daha sinema siyah beyaz çekiliyor. Bana bir para verdiler kardeşim -o zamanın parası ile- büyük bir miktar para… Ben zaten o parayı görür görmez şaşırdım. 1 senede kazanamam vallahi…

Mehmet Uğur

Neyse eve gittim. O zaman da biz cambazhanede, çadırda kalıyoruz. Şimdi rahmetli bir ablamız vardı, Rukiye… O da öldü. Eski gaz ocakları vardı çadırda, bu tüpler yeni çıkmıştı o zaman. Gittim cambazhaneden valizi aldım, gaz ocağını parçaladım. Onlarda dedim; ‘Ağabey, alın bu para ile kendinize tüp alın…’ Bir çekime gittim, bir çekime daha… 3 gün gittim, bol bol para verdiler. İşte o sıralar çekimde bir sakatlık çıktı… Daha filmin ilk sahnesinde iki tane at var, ben böyle tramboline vuracağım, dönerek öbür tarafa düşeceğim, İrfan Atasoy’un yerine… Yüksekten atladım, sonra koşmaya başladım, askerlerle birlikte döneceğim arka üstü gideceğim. “Hazır mısın?” Hazırım. Eskiden bizim kameralarda bir kişi sırf akü taşırdı. Kameranın akücüsü vardı. Yönetmen kameramana ‘Oğlum aküyü tak…’ dedi. Öyle denildi mi fiş takılırdı, kamera çalışırdı. Tabi bu arkadaşımızın dalgınlığına gelmiş, fişi takmamış… ‘Hazır mısın?’ dediler, ‘Hazırım tamam…’ dedim… ‘Koş!’ dediler. Ben koştum, döndüm, atladım. Dediler ki; ‘Kamera çalışmadı, bir daha yapacağız…’ ‘Tamam…’ dedim. Bu sefer taktılar fişi, ‘Tamam, koş!’ dediler. Bu sefer ben koştum, havada döndüm, bu ayağım, dizim, ters döndü… O anda ayağımdan bir ses çıktı anlatamam… İlk günden işim bitti, ayak yok, kalkamıyorum. Fitaş Sineması’nda fizik tedavi vardı, beni oraya götürdüler. 10 gün orada kaldım. Ondan sonra da tekrar cambazhaneye döndüm. Ondan sonra bir miktar cambazhanede yattım. Tekrar aradılar beni… Serdar Gökhan, ‘Estergon Kalesi’ni çekecekmiş, dublör arıyorlarmış. Geldiler, cambazhanede beni aradılar, geldim. Ondan sonra Serdar Gökhan’a dublörlük yaptım. Derken, Tamer Yiğit ile tanıştım… ‘Dadaloğlu’ filminde falan ona dublörlük yaptım. Derken Kaya Film seri filmlere başladı, 2 sene hep avantür çektik… Sinemaya bağlandık, işi kopardık derken Cüneyt Arkın ile tanıştım. Onunla şöyle tanıştım. Aya İrini Kilisesi’nde tarihi bir film çekiliyor, oradan düşecek adamlar lazım. Beni götürdüler… Şimdi ben orada 3–4 sefer düştüm Cüneyt Arkın; ‘Kim bu?’ demiş. ‘Bu adam cambaz, yani yüksekten atlıyor, düşüyor…’ demişler. Cüneyt Arkın da; ‘Bundan sonra her gün gelecek…’ demiş. Böylelikle sinemaya kariyerim tam olarak başladı.

Cüneyt Arkın’ın ‘Battal Gazi’ ve ‘Kara Murat’ filmlerinin tehlikeli sahnelerini çektik… 50 kılığa giriyorduk bir filmde… O koca Hisar Kalesi, bize dar geliyordu. Düşerdik, sıraya girerdik, sırayla tekrar düşerdik. Görünmeyen adamlardan olduğumuz için, her gün setlere gidiyorduk, hiç boş günümüz yoktu. Cüneyt Arkın’ın belirli bir 10 kişisi vardı. O 10 kişi hep gelirdi ama onlar attan düşerlerdi, camdan çıkardı, binadan atalardı… Yani bir filmde 50 kılığa girerlerdi… Tehlikeli sahneleri hep bu 10 kişi yapardı. Bu yüzden de, biz her gün sete giderdik… Ben sinemadan para kazandım, kazanmadım değil. 3 tane çocuk büyüttüm. Oğlumun biri Levent Kırca’dan ayrıldı, Olacak O Kadar’dan. Şu anda yönetmenlik yapıyor. İki tane film çekti. Biri okul filmi, biri de çok komik bir film. Bir projesi daha var, bugün yarın başlayacak o da, ‘Hayali Sevgili’ diye. Onun hazırlığını yapıyorlar. Allah’a şükür sinemadan emekli oldum. Hanım da sinemadan emekli oldu. Ben şikâyetçi değilim. Yani sinemaya böyle geldik.

Şöyle bir şey var; şimdi bizde de 3 tekrar, 5 tekrar çekiliyor, sil baştan yapıyor. Eskiden negatif vardı. Yönetmene derlerdi ki; ‘Kardeşim, ben 20 kutu veriyorum, bir daha da gelme…’ Yönetmen de ne yapardı? Sinemanın en iyi adamlarını, iyi kavgacılarını seçerdi. Şimdi Cüneyt Arkın 5 kişi ile kavga ettiği zaman dördü yapar, biri yanlış yaptığı zaman ne oluyor, film yanıyor… Bir daha… Bir daha, olmuyor. O zaman ne yapardı Cüneyt biliyor musun? O aksiyon sahneli filmlerde bazı acemi arkadaşları aralara sokardı, bizim aramıza. Hani parayı az vermek için. ‘Ne oluyor? Bunlar kim?’ diyorduk, Cüneyt Arkın diyordu ki; ‘Siz karışmayın, bana bırakın…’ Şimdi tak tuk, tak tuk bize vuruyor… Sonra sıra yeni gelenlere geliyor, o adam da zavallım, yumruğu yiyeceğim diye erken alıyor yumruğu… Olmadı mı, bu sefer cidden vuruyor buna… Bu sefer ikinci gün adam ortalarda yok… İşe de gelmiyor. E, bütün yük sende bende değil, Cüneyt Arkın’ın omuzlarında. Adam yumruğu yanlış alınca oyunu bozuluyor, bir sürü hareket bir daha baştan yapılıyor.

Size bir anımı anlatayım. İstanbul’a yakın bir ilde, bir film çekiyoruz. Bir postacı alışmış, her gün sete geliyor. O zaman cep telefonları da yeni çıkmış. Yönetmene telefon getiriyor. Yapımcıya telefon getiriyor. Şimdi Serdar Gökhan dedi ki; ‘Mehmet, şimdi ben buna yükleneceğim, yağcılık yapıyor, rüşvet veriyor…’ ‘Tamam, ağabey… Sen karışma…’ dedim. Postacıyı çağırdım; ‘Gel bakayım buraya kardeşim…’ dedim. ‘Sen de madem bizim içimize girdin, birazdan bir sahne çekilecek, araba çok süratli gelirken, bu arabanın önüne çıkacaksın… Bu araba sana bir vuracak, havada dönüp öbür tarafa düşeceksin…’ dedim.  Bu başlarda gülüyordu, sonra rengi atmaya başladı. Sonra devam ettim; ‘Kardeşim bunlar da sana ateş edecek, sen de aşağıya düşeceksin…’ Ben anlattım, anlattım. Postacıya, ‘Tamam mı? dedim. Postacı duruyor, morali bozulmuş, sessizce ‘Tamam ağabey…’ diyor. Serdar ağabeyci çağırdım; ‘Bak bu arkadaş yapacakmış…’ dedim. Set bitti evlere dağıldık. Bizim postacı akşam yemek dahi yememiş korkudan… Sonra sabahleyin bir baktık, adam sette yok… İstanbul’a gitmiş… Yani öyle intikam aldık biz de…

Biz o sıralar devamlı Cüneyt Arkın ile çalışıyorduk… Şimdi o yumruğun, ille hafif şurayı (yüzünü gösteriyor) şöyle sıyırması lazım. Şu kadar geçti mi yine olmuyor. Onu kamera yakalıyor, yönetmen görüyor… Onun için de, bu sahici yumruğu yemek marifettir. Dayak yiyendedir marifet. Çünkü vurduğu zaman masaya çarpar, camı çerçeveyi kırar oradan çıkar gider. Gerçekten kırar yani. Mesela eskiden biz 5 bölümlük, 4 bölümlük bir camdan çıkardık. Cüneyt Arkın tutardı böyle, bir fırlatırdı, camı kırıp çıkardık. Zor işlerdi, zor günlerdi ama güzel günlerdi…

11.10.2012 – Gazeteci Erol Dernek Sokak / BEYOĞLU

Erhan Tuncer (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam/Genseriko)

Ses kaydının deşifresi için, Hülya Birsen’e sonsuz teşekkürler.

.::Yavuz Selekman (15.2.1937-8.3.2004)::.

Aslen milli güreşçi olan Yavuz Selekman, avantür filmler ile sinema macerasına başlamış ve kariyeri boyunca 90 küsür filmde yer almıştır. Atletik vücudunu avantaj haline getiren birçok sinema sanatçımız gibi o da, aksiyon ve avantür filmlerde tüm fiziksel özelliklerini kullanarak, cesaretle çalışmıştır.

Özellikle Battal Gazi’nin Oğlu, Sahte Kabadayı ve Aptal Şampiyon filmlerindeki rolleri ile hatırlayacağımız, emektar sanatçımız Yavuz Selekman’ı rahmetle anıyoruz.

Fotoğraflar:

.::İsmet Erten: “Ondan sonra, işte bu 69, 70’e doğru, sinemanın düzeni biraz bozulmaya başladı. O meyanda bizim bir karakter oyuncusu arkadaş ölmüştü, Hakkı Haktan diye… Adamın cenazesini kaldıralım dedik, 1 lira para çıktı cebinden o zaman. O zaman kendi kendime, kafam böyle ‘dank’ dedi… ‘Ya ne yaparız, ne ederiz? Bizim de mi sonumuz böyle olacak?’ dedik.”::.

Ekip olarak, 2012 yılının son aylarında, bir dizi röportaj gerçekleştirmiştik. Bu röportajların bir kısmını sizlerle paylaştık, lakin hali hazırda beklemekte olan çok önemli röportajlar bulunmakta. Aşağıda okuyacağınız röportaj, sinemamızın karakter oyuncularından İsmet Erten ile 13.10.2012 tarihinde yapılmış bir röportaj.

Keyifli okumalar dileriz…

Doğum Tarihi: 9 Ocak 1940 / Reyhanlı – Hatay

Ben sinemaya nasıl başladım?

Çok geriye gideceğiz…

Yıl 1952 -53- 54 falan, bir sinemada çalışıyorum. O zaman sinemadan başka eğlence yoktu Türkiye’de. Biz de bedava sinemaya girebilmek için, gidip sinemaya hizmet verirdik. Mesela şöyle bir örnek vereyim size; ‘Kartele’ denen bir şey vardı… Büyük bir tahta… Ona afişler, lobiler (lobi kartları)  yapıştırılırdı. Onu iki çocuk, sağından solundan tutardı, mahalleyi dolaşırdık. Biri de elinde boruyla -teneke boruyla böyle- ‘Bu akşam DERNEK Sineması’nda Ayhan Işık, Belgin Doruk, şu şu şu…’ diye sayardı, reklam yapardı. Biz bunları yaptıktan sonra eve gider, güzel bir sopa yerdik babamdan… ‘Oğlum niye dükkâna gitmiyorsun, sinemaya gidiyorsun?’ diye, baya dayak yedim. Ondan sonra biz sinemada çalışırken, filmler bittikten sonra, birkaç arkadaş vardı grupta, sahneye çıkardık. Kimimiz Ayhan Işık olurdu, kimimiz Eşref Kolçak, pata küte girerdik birbirimize. O meyanda sinemanın makinisti Mehmet Ali Özdemir -Allah rahmet eylesin öldü- derdi ki; ‘Ben sizin filminizi çekiyorum…’ Böyle kamera çalıştırır gibi ‘Drrr…’ yapardı… Biz de konsantre olurduk, baya kavga ederdik, rol yapardık yani, terleyene kadar.

Aradan yıllar geçti, ben buraya (İstanbul’a) geldim. Esas mesleğim terzilik. Ben yani sinemaya girmeden, yetişkin, dükkânı idare eden bir terziydim yani. Şu Papirüs (Papirüs adlı mekânı işaret ediyor) bizim terzi dükkânıydı, şuradaki Papirüs… Bir ermeni ustam vardı, onunla çalışırdım… Burası film sokağı olduğu için (Gazeteci Erol Dernek Sokak), ben filme de çok hevesli olduğum için bakıyordum her sabah gelen geçene… Bu prodüksiyonla ilgilenen arkadaşlarla tanışıp, onlarla muhatap olup, bir iki kare bir yerde görünmek için uğraşıyordum. Derken onların işi falan düşüyordu bana. Bir iki samimiyetimiz falan oldu. Ondan sonra arkadaşlar beni filme çağırmaya başladı figüran olarak… Çünkü biz, bir kare de olsa görüneyim de, ne olursa olsun dedik. Başladık…

Üç-beş ay falan öyle devam etti. Ondan sonra bu Karaoğlan filmi çekildi. Suat Yalaz‘ın yazdığı, Kartal Tibet‘in oynadığı… O zaman oraya beş-altı tane ata binen, spor yapan, hareketli, düşüp kalkmasını bilen adamlar arıyorlardı. Biz, 366 kişinin içinden 5 kişi seçildik. O beş kişinin biri bendim. Onla başladık biz işe… Ondan sonra ufak tefek gene işlere gidiyorduk. Burada benim arkadaşım var, Behçet Nacar…  Rahatsız şimdi kendisi evde yatıyor, Allah şifasını versin… Onun da bir dolmuş arabası vardı. Hikâyem biraz uzun olacak ama tam olarak anlatıyorum. Onun da üç tane dolmuşu vardı. Sultanahmet onlardan sorulurdu. Biz, işimiz olmadığı zaman, Behçet’le bir dolmuşa binerdik. Dolmuş yapardık Sirkeci’den Etiler’e, Levent’e gider gelirdik. Ön tarafta ikimiz oturur, arkaya 3 müşteri iner binerdi, iner binerdi. Biz bu arada hep plan yapardık.  Nasıl yaparız da kendimizi gösteririz, bu adamlar bizim farkımıza nasıl varır diye…

Derken biz hep böyle kendi kendimize kurgular yaparken, bir gün işte bu kahvede (Hayat Kahvehanesi) otururken, Reşit Bey’in kahvesi vardı -Allah rahmet eylesin-  Sabri Kara diye bir prodüksiyon amiri vardı, Uğur Film’in prodüksiyon amiri -arkadaşlarımın hepsi hatırlar-. Baktım burada kara kara düşünüyor. ‘Hayrola abi?’ dedim, ‘Ya… ‘ dedi,  ‘Memduh Ün bir film çekti…’ dedi, ‘Kavga sahnesini hiç beğenmedi, bana 2 tane zımba gibi kavgacı getir…’ dedi, ‘Kimse yok… Piyasanın en iyi adamlarını götürdüm beğenmedi…’ dedi. Hakikaten o zaman Oski (Hüseyin Zan) falan piyasanın en iyi adamı, onu dahi beğenmemiş o meyanda. Biz de Behçet’le böle birbirimize baktık, ‘Abi…’ dedim, ‘Sen bizi götür… Eğer bizden bir şey olursa, ben sizin bugün film masraflarınızı çekerim…’ dedim ve cebimde 5 lira para var, Allah biliyor o zaman… ‘Zaten götüreceğim, başka adam yok, sizleri düşünüyordum, hadi gidelim…’ dedi. Cihangir’de Çingene’nin Evi diye tahta bir ev vardı. Oraya gittik. Cüneyt Arkın, Esen Püsküllü bir filmde oynamışlar… Esen Püsküllü Cüneyt’in hanımı, Cüneyt tır şoförü uzun yola gidiyor… Uzun yola gidince, dolaylı olarak karısı eve adam alıyor, içki âlemi yapıyor… O da bir sakınca çıktığından uzun yola gitmiyor, eve geliyor ve bizi gördüğü zaman bize pata küte giriyor. Ama 2 katlı yer olduğu için biz üst katta oturuyoruz. Kavga edeceğiz aşağıda bitecek kavga… Bir kamera altta, bir kamera üstte, üç tane de rejisör var. Kulakları çınlasın; Duygu Sağıroğlu, Memduh Ün, Allah rahmet eylesin, Hakkı Refiğ… O zaman üçü vardı. Biz onları o dönem tanımıyorduk. İsim olarak tanıyoruz sadece… Ondan sonra biz gittik, Behçet’i çektim, ‘Behçet…’ dedim. ‘Kafamız kırıldı, gözümüz çıktı, ne olursa olsun… Bu sahne bitene kadar ‘çıt’ demeyeceğiz, tamam?’ Tamam…’ Abi biz bir iki prova yaptık rölanti olarak, ondan sonra bir çekildi sahne… Memduh Ün beğendiği zaman ‘Bok gibi oldu!’ derdi… Çok affedersiniz, özür dilerim okuyuculardan… Biz dedik tamam… Öyle deyince ben bir sevindim… Ondan sonra Memduh Ün, ‘Kim bu çocuklar?’ dedi, ‘Çabuk bunların telefonunu, adreslerini alın… Bunlar, bundan sonra Uğur filmin devamlı kadrosu…’ dedi.  Ve Allah razı olsun, kulakları çınlasın, bizi o gün Memduh Ün’ün tutması, bizi sinemaya kazandırdı.

Biz Behçet’le başladık artık, ufak ufak roller almaya, diyaloglu roller almaya. Derken baya büyük şeyler oynadık. Bu uzun bir süre sürdü. İsmimiz artık Yeşilçam’da anılıyordu. Ve bize ‘Bitişik Kardeşler’ derlerdi Behçet’le… Çünkü hiç ayrılmazdık… Her filmde beraberdik… Ondan sonra, işte bu 69, 70’e doğru, sinemanın düzeni biraz bozulmaya başladı. O meyanda bizim bir karakter oyuncusu arkadaş ölmüştü, Hakkı Haktan diye…

Adamın cenazesini kaldıralım dedik, 1 lira para çıktı cebinden o zaman. O gün ben çok üzülmüştüm… Hakikatten çok üzülmüştüm… Onun cenazesini kaldırmak için kahveden para topladık. Öyle onun cenazesini kaldırdık… O zaman kendi kendime, kafam böyle ‘dank’ dedi… ‘Ya ne yaparız, ne ederiz? Bizim de mi sonumuz böyle olacak?’ dedik. Çünkü büyük bir para almıyoruz o zaman. Alıyoruz güzel para ama büyük bir para değil… Hayatını kurtaracak bir para değil… Gününü kurtaracak, haftanı kurtaracak en fazla… Birkaç hafta yaşantını güzel sürdürebilirsin yani… Derken, ben kafaya koydum dışarı gitmeyi o zaman. Ve Allah inandırsın sizi, 70’de benim 10 tane başrol kontratım vardı. Çünkü sinema yavaş yavaş avantürden, açık saçık filmlere dönüyordu…  Biz tabii işin pek farkında değiliz, benimle 10 tane kontrat var. Ondan sonra ben karar verdim, bir yolunu buldum İngiltere’ye gitmenin.  Bütün kontratları iptal ettim. ‘İki sene gideyim, İngilizce öğrenip geleyim, mesleğimde bana faydalı olur.’ diye düşündüm. Ama hikâye hiç öyle değil… Gittiğin zaman, evdeki hesap çarşıya uymuyor… Biz oraya gittiğimizde hayat daha başka, tozpembe… Her şey çok güzel… Hayat çok rahat… Yani dönmek artık elimizde değildi… Ama ben bu arada, gittim geldim, gittim geldim… Filmlerde oynadım, dizilerde oynadım… Hiç boş bırakmadım… Bugün teklif gelse, memnuniyetle kabul ederim… Çünkü ben hala bu işi çok seviyorum… Kendimi bu işe adamışım… Çünkü ben bu iş için evimi barkımı terk ettim… Doğduğum şehri terk ettim düşünün… Annem babam çok kızdı benim buralara gelmeme ama ‘Ben…’ dedim, ‘İçimde olan bir şeyi yapacağım…’ dedim… ‘Ben artist olacağım…’ dedim ve Allah’a şükür, Cenabı Hakk’ın yardımıyla, insanların bize gösterdiği sevgiyle bu günlere geldik…

Çok şükür, halimden çok mutluyum… Şimdi İngiltere’deyim… Evliyim. Bir çocuğum var. Çocuğum okuyor orada. Ben de ona yardımım olsun diye oradayım. Ama bu demek değil ki, ben Türkiye’ye dönmeyeceğim;  yine döneceğim inşallah günün birinde. Allah ömür verir de kısmet olursa, çağırılırsak, seve seve oynarız…

13.10.2012
Gazeteci Erol Dernek Sokak / Beyoğlu

Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)

*Sinem Çalış’a sonsuz teşekkürler…

*Hakkı Haktan ile ilgili gazete kupürü, Sinematürk.com’dan alınmıştır.

.::Yazlık Sinemalar::.

Fotoğraftaki kişi babam İlkay Tuncer.

Gençlik yıllarında bisikletle sinemadan sinemaya afiş ve film makarası taşırmış. O yıllara ait bu güzel fotoğrafı bulunca sizlerle paylaşmak istedim. Çatıdaki iki sandalye, sinemada yer sorununun pek olmadığının göstergesi sanırım 🙂

İkinci fotoğrafta sırası ile şöyle yazmakta;

-Her yer 250.

-Localar Numaralıdır.

-Her Yaşta Çocuk Bilete Tabidir.

Yorumlarınızı ve -o döneme yetiştiyseniz- anılarınızı bekliyoruz efendim.