Tag Archives: ertem eğilmez

.::Cesur Bir Adile Naşit Röportajı: “Sevda denince hep seks düşünülür nedense. O da çok önemli elbette. Ama benim için gerçek aşk…”

Adile Naşit ile ilgili ne bulsak bizi için altın değerinde…

İşte karşınızda, Adile Naşit’in en cesur röportajlarından biri. Arşivimizden sizler için hazırladık ve daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış 2 fotoğrafını da sizler için düzenledik.

Keyifli okumalar…

Günahlarıyla sevaplarıyla ADİLE NAŞİT

ÜLKÜ ERAKALIN’IN KALEMİNDEN VE ARŞİVİNDEN

“Gönlüm sevda dolu; sevgisiz yaşayamam ben”

Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun gerçek son temsilcilerinin ibret dolu anıları…

Yıl 1918… Birinci Cihan Harbi yeni bitmiş; İstanbul, İngilizler’in işgalinde… Babam, Musık-ı Humayün’u bitirmiş, peril peril bir genç… Şimdiki Tophane ile Karaköy arasındaki Amerikan Tiyatrosu’nda klarnet çalıyor; Kemani Haralambo, Cazbant Arap Recep gibi zamanın ünlü müzisyenlerinin yanında kantolara ve düetlere eşlik ediyor… Ama bu eşlik sadece müzikte kalmıyor, gönüllerde de bütünleşiyor… Amerikan Tiyatrosu’nun sahibi Ahmet Efendi’nin üvey kızı kantocu Vaso’nun kalbini çalıyor, Klarnetçi Abdurrahman… Aşkları kantolarla büyüyor ve iki genç bir gece oyundan sonra kaçıyorlar ve birbirlerinin oluyorlar…

Anne Sofia, İstanbul’u yöneten İngiliz askerlerine şikâyet ediyor babamı… Babam bulunuyor… İşkenceler vs. Sonunda kantocu kızı da; “Ben o Türk’ü seviyorum. Ya onunla evlenirim; ya da öldürürüm kendimi…” diyor. Evleniyorlar çaresiz… İşte yılların ardından 1934 senesinde beni dünyaya getiriyorlar… Bu satırların yazarı Ülkü Erakalın’ı…

Hemen hemen aynı yıllarda direkler arasının ünlü komiği Naşit ile Kantocu Amelya’nın da bir kızları dünyaya geliyor. Adını Adile koyuyorlar.

Şu an karşı karşıya sohbet ettiğimiz Adile Naşit’e:

“-Seninle işte o günlerden; yaşamadığımız o dünyadan akrabayız diyorum. Aynı yollardan, aynı aşklardan dünyaya gelmişiz.”

O kesik, tatlı kahkahalarıyla gülüyor:

“-Tevekkeli değil seni gördüğüm ilk an kanım ısınmıştı.” diyor.

Dostluğumuz 1967 yıllarında başlıyor Adile Naşit’le. Dile kolay tam yirmi sene. Bu dostluğumuz arasına sıkıştırdığımız, dört tane de film çalışmamız. Gerçekte, herkesin tebessümlerle karşıladığı dünyası, duygu ve his doludur Adile Naşit’in.

13 YAŞINDA ÇALIŞMAYA BAŞLIYOR

Anlatmaya başlıyor Adile Naşit:

“-Babam öldükten sonra huzur ve refah dolu günlerimiz hemen sona ermişti. Sanatçının kaderiydi bu. Ünlü şehir-i komik Naşit Efendi bir yığın borç bırakmıştı ardından. Aileme katkıda bulunmak için 13 yaşında çalışmak zorunda kalmıştım. Ama bir tiyatroda değil, Tozkoparan’dan aşağıya inen Kasımpaşa Yokuşu’ndaki bir bayrak atölyesinde. 1943 yılının Haziran ayı idi. Buradaki işim, Türk bayraklarını kalıplar içinde boyamaktı. Küçücük bir haftalık alıyordum. Sonra Necdet Mahfi Bey’le tanıştık. Şehir Tiyatrosu’nun çocuk bölümünde çalışmaya başladım. Muhsin Ertuğrul Bey iki ay sonra maaşa bağlattı beni. 17 lira aylık almaya başladım. Daha sonraları çeşitli aralarla önce Halide Pişkin, sonra da Muammer Karaca, Aziz Basmacı ve Vahi Öz’le çalışmalar yaptım. Bu ara rahmetli eşim Ziya Keskiner ile flört ederek evlendim ve 1951 yılında oğlum dünyaya geldi. Aynı yıllarda yine Karaca Tiyatrosu’na girip 1961 yılına kadar Muammer Bey’le çalıştım. 1962 yılında en uzun tiyatro çalışmam başladı. 1974 yılı sonuna kadar Gazanfer Özcan ve Gönül Ülkü dostlarımın tiyatrosuna, üçüncü kişi olarak devam ettim. 1974 yılından sonra da…

GEÇ GELEN ŞÖHRET

Bir an sustu Adoş… (Dostları ve yakınları ona genellikle Adoş derler) Kahvelerimizi yudumladık. Konuşmasına devam etti:

“-1974 yılında başlayan sinema hayatımla her şey değişti birdenbire. O yıllarda radyoda yayınlanan UĞURGİLLER’inden de çok büyük katkısı olmuştu ama; Emel Sayın ile çevirdiğimiz MAVİ BONCUK filmi ve ardından TELEVİZYON denen o sihirli kutu da, minik yavrularıma anlattığım masallar beni bir anda şöhret yaptı.”

“-Seni de şaşırtmışa benziyor, bu geç gelen şöhret?” dedim.

Acı acı gülümsedi…

ALDIĞIM İLK FİLM TEKLİFİ

“-Tiyatro yaptığım o gençlik yıllarımda, sinemaya çok büyük bir tutkum vardı, o zamanlarda da çok severdim sinemayı. Ama rahmetli Ziya Bey; “Hiç heveslenme, bu boyun posun ve tipinle senin sinema şansın yok” derdi her zaman.  O ara, Muammer Karaca’da “MASİF İSKEMLE” adlı bir oyun oynuyorduk. 25 yaşında idim. Ama bana verilen rol, GÜLRİZ SURURİ’nin annesi rolüydü ve 65 yaşında bir kadını canlandırıyordum. Bir akşam tiyatroya bu oyunu izleyen Anadolu Film sahibinden bir film teklifi geldi. Ziya Bey’in yanılmış olması beni son derece mutlu etmişti. Ertesi sabah heyecanla film yazıhanesine gittim. Hiç unutmam kapıyı Hüseyin Peyda açtı ve:

“-Kimi aradınız?” dedi.

“-Film için geldim, beni çağırtmışsınız.” dedim.

Şaşkındı adam.

“-Yanlışlık olacak dedi. Biz size değil, oyunda oynayan 65 yaşındaki kadını çağırdık.”

Bu defa şaşkınlık sırası bendeydi. Adam devam etti:

“- Kusura bakma kızım, seni buraya kadar yorduk.” dedi.

“-‘N’olur beni oynatın’ diye yalvarmaya başladım. Makyaj yapar istediğiniz gibi yaşlanırım” dedim ama Kabul ettiremedim kendimi. Güldüler ve kapıyı gösterdiler bana. Ağlayarak eve döndüm.

Bu buruk ama tatlı anı, o günlere götürmüştü Adoş’u.

“-‘Ama ne mutlu sana’ dedim. “Bu azmin ve iradenle kendindeki kompleksi değil, yıllardır sinemamızda devam eden star sistemini de yıktın.”

Mahcup güldü.

“- Öyleyse teşekkür ederim.” dedi.

TULUAT TİYATROSUNUN SON TEMSİLCİSİ

Bir an düşünüyorum. Geleneksek Türk Tiyatrosu’nun en ünlü komiği Naşit’in kızı Adile. Babasının özünden, babasının kanından bir sıcaklık, bir yakınlık, bir biçim var oyununda.

“-Halkın seni bu kadar sevmesinde, bu nedenlerin rolü var herhalde?” diyorum.

Gülüyor. Yine aynı sadelikle. Ben devam ediyorum konuşmama.

“-Bence Geleneksel Tiyatromuzun son temsilcisi ne MÜNİR ÖZKUL, ne MÜJDAT GEZEN. Geleneksel Tiyatromuzun son mirasçısı, son temsilcisi sensin.”

Yine utanıyor, yine sıkılıyor.

  “-Öyle görüyorsan teşekkür ederim.” diyor yine.

Soruyorum tekrar.

“-Öyle değil mi?”

“-Öyle galiba.”

“-O zaman Müjdat Gezen’in İsmail Dümbüllü adına koyduğu ödülden önce, baban adına sen bir ödül koyabilirdin tiyatroya.”

“- Babamdan kalan hiç bir şey yok ki elimizde. Öldüğünde borç içindeydi. Bütün gardrobu satıldı. Hatta; adına tiyatro ödülü konan rahmetli İsmail Dümbüllü’nün Münir Özkul’a kalan kavuğu da yanılmıyorsam, babama aittir.”

Ünlü bir komikten, ünlü kızına sanatından başka hiç bir servet, hiç bir miras kalmamıştı. Ne kadar acı bir gerçekti bu. Bu konuya değindik bu kez:

“-Eeee ne yapalım? Biz sanatçıların kaderi bu” dedi ve ardından ekledi:

“-Hepimiz birbirimize benziyoruz. Geçen hafta bu sayfalarda çıkan Zeki Müren’in anlattıkları da beni çok duygulandırdı. Aynen kendimi buldum o yazıda. Onun kalbinin iki damarı tıkalı, ben de KANSERİM.”

İlk kez; bildiğim ama konuşamadığım bir gerçeğe değinmişti Adoş. Sustum. Şaşırdım. Konuşmadım.

O gülerek devam etti, elimdeki not defterini işaret ederek:

“-Yaz yaz dedi. Dört yıldır ölümle boğuşuyor, dört yıldır ölümü yaşıyorum.”

“-Seni sevenler inanmazlar ki buna”

“-Ben de inanmıyorum ama gerçek. Beni sevenlerin, beni alkışlayanların gücü yaşatıyor beni. Bu cümleleri artık her sanatçı söylüyor, bu sözlerin değeri kalmadı ama, benim için gerçek bu. Sahneye çıktığım da “Kurban olsun Adile Teyzeniz” diyorum ve cümleme kıyamet kopuyor ya… İnan bana; bu sözü o kadar candan, o kadar ciğerden söylüyorum ki, eğer bu canım kurban olacaksa onlara olsun. Son nefesimi vereceksem, beni sevenler için vereyim.”

Şakaya vuruyorum konuşmamızı, anlamazlığa veriyorum.:

“- Hadi bırak Allah aşkına diyorum. Üç senedir ardı ardına beraber filmler yapıyoruz, üç senedir aynı şeyleri söylüyorsun. Dünyanın en tatlı yalancısısın sen.”

“- Foksi’nin ölüsünü öpeyim şu an bile hastayım. (Foksi hayatta en sevdiği varlık, köpeği) Şu an senden başka hiç kimse beni yataktan kaldıramaz, bu sohbeti yaptıramazdı. Seni ne kadar sevdiğimi bilirsin.”

Bu kez ben duygu yüklüyüm. Sorularımı başka yöne akıtıyorum.

“-Peki… Sevgi nedir sence?”

“-Şu an benim için tek sevgi ÇOCUKLAR. Televizyondan uzaklaştırdılar ama; çocukların dünyasından uzaklaştıramazlar beni.”

“-Televizyon yöneticilerinin senin yerine sunduğu arkadaşlar için ne diyorsun?”

“-Daima ilkler önemlidir. Sonra kim gelirse gelsin, ilkin yerini dolduramaz. Bu tiyatroda da hep böyledir, sinemada da..”

“-Peki aşkta?”

“-Yoooo, aşkta pek öyle değil. İlk aşklar daima unutulur. Aksi olsaydı, bugün kimse yeryüzünde sağ kalmazdı. Gelelim benim gönlüme…”

SEVGİSİZ YAŞAYAMAM BEN

Şu an sevgi dolu bir kadın vardı karşımda. Çocuklardan uzak, duygu dolu bir Adile Naşit.

“-Sevdiğim insanı kendimden bir parça olarak görürüm ben. Benim gönlüm sevda doludur her zaman. Sevgisiz yaşayamam. Ama; sevda denince hep seks düşünülür nedense. O da çok önemli elbette. Ama benim için gerçek aşk; yaşam boyu devam eden, hatta yaşam bittikten sonra da devam edenidir. Böyle vefa, böyle vefalı sevgililer yok artık.”

“-Günahların ve sevapların” dedim. “Sıra şimdi onları öğrenmeye geldi.”

“-Beni sevenler, günahlarımı ve sevaplarımı ben ölünce öğrenecekler.” dedi önce. Sonra bir an sustu. Düşündü ve tatlı tatlı anlatmaya başladı. Seyircisinin alıştığı tatlı Adoş olarak:

“-Sen şimdi ille de bir cevap bekliyorsun biliyorum. Yaz o halde. Bence; melek sevabı, şeytan da günahı simgeler. Beni sevenler hangi tarafımın ağır bastığına, yüzüme bakarak karar versinler diyorum.”

Gülüyor. Ünlü kahkahasını atarak gülüyor. O kadar candan, o kadar samimi ki; sanki ölüme meydan okuyan bir gülüş bu!

“Adoş”la ilgili bir anı da benden; Şöhreti, intikam için nasıl kullandı?

“Satmışım Anasını” adlı filmde, orta yaşlı bir aktöre ihtiyacımız vardı. Senaryomuza göre; Adile gençliğinde bir adama aşık. Yıllar sonra kendisiyle karşılaşıyor ve adama, senelerce içine gömdüğü sevgisini utanarak itiraf ediyor.  Adile’ye;

“-Bu rolü kim oynasın?” diye sordum.

Adoş gülümseyerek cevap verdi:

“-Yıllar evvel benim başımdan aynen böyle bir olay geçti biliyor musun? “….. Bey’e deli gibi âşıktım. Bütün kadınların peşinden koştuğu, çok yakışıklı bir delikanlıydı o zamanlar. Bense isimsiz, ufacık, eciş bücüş bir kız. Hiç yüz vermezdi bana. Yüz vermek şöyle dursun, beni ve sevgimi hissetmezdi bile. Onu çağır o oynasın…”

İstediği aktörü çağırdık. Yıllar geçmiş, ihtiyarlamıştı adamcağız. Ne hissetmişti bilemem ama yıllar sonra kazandığı şöhretle intikam aldığı bir gerçekti.

“-Sevda denince hep seks düşünülür nedense. O da çok önemli elbette. Ama benim için gerçek aşk; yaşam boyu devam eden, hatta yaşam bittikten sonra da devam edenidir. Böyle vefa, böyle vefalı sevgililer, bu vefasız dünyada yok artık…”

“-Melek sevabı, şeytan da günahı simgeler. Hangi tarafımın ağır bastığını, yüzüme bakın anlayın” diyor. “Çok zekisin; seni ele vermeyen en tatlı tarafın yüzün” diyorum. Gülüyor. O pek ünlü kahkahasını patlatarak gülüyor.

“Bitirimler Sınıfı”ndaki rolüne bayılıyor.

Türk Tiyatrosu’na ve sinemasına yıllarını veren Adile Naşit, sanat çevresinde “Adoş” adıyla tanınır. Tüm dostları onu “Adoş” diye çağırır. Adile Naşit, çevirdiği tüm filmlerinde komedi ile dramı bir nakış gibi yan yana işlemeyi iyi bilir. Çocukların, attığı kahkahalara bayıldığı Adile Naşit’e hangi filmini daha çok sevdiğini sorduğumuzda, hiç düşünmeden “Bitirimler Sınıfı”der. Adile Naşit, Sezer İnanoğlu ve Perihan Savaş ile oynadığı bu filmi hiç unutamıyor. İşte Bitirimler Sınıfı’ndan bir sahne…

*Röportajın bize ulaşmasını sağlayan Sahaf Edebiyat’ın sahibi Seyit ağabeye sonsuz teşekkürler.

*Röportajın düzenlenmesini sağlayan kıymetli eşim Sinem Tuncer‘e sonsuz teşekkürler.

.::Kahkahaları Kulaklarımızı Çınlatırken, Gözyaşları İçimize Akan Sanatçı: Adile Naşit::.

Adile Naşit‘i daha yakından tanımaya devam ediyoruz dostlar. Arşivimizden sizler için, TV’de 7 GÜN dergisinin 5 Temmuz 1976 tarihli sayısında yer alan, Sezai Solelli’nin Tanıdığım Adile Naşit adlı röportaj çalışmasını derledik. Bu röportaj ile, bir önceki yayınladığımız Hüzünlü Bir Adile Naşit Röportajı” bir nevi tamamlanıyor olacak.

Çünkü onda her şey var… Kahkahaları kulaklarımızı çınlatırken, gözyaşları içimize akabilir. O, tüm duygularını zirvede yaşayan dev sanatçımız: Adile Naşit.

______________________________________________________

TV’de 7 GÜN Dergisi

5 Temmuz 1976

Hazırlayan: Sezai Solelli

Dergiden Deşifre Eden: Sinem Tuncer

Adile Naşit müjdeyi film setinde almıştı. Filmin yapımcısı Ertem Eğilmez telefonla Adile Naşit’i aramıştı. “Adile Antalya’ya gidiyorsun…” demişti. “Ödül kazanmışsın, onu alacaksın.” Bu haberle stüdyo birbirine girmişti. Domates güzeli Nahide Şerbet, Münir Özkul, Mahmut Cevher, Itır Esen ve Şevket Altuğ, Adile Naşit’i altın beşiğe bindirmişler, havalara kaldırmışlardı..

Sanki herkes Altın Portakal’ı kazanmış gibi bayram ediyorlardı. Sarılıp öpen, bağırıp çağıran gırla… Adile Naşit ise sanki cam kesişmişti. Ne bir şey duyuyor, ne bir şey hissedebiliyordu. Adile Naşit ertesi gün bir otomobile atladı, Antalya yollarına düştü. Ve Altın Portakal’ını aldı. Ödülünü aldıktan sonra, kuliste bir defa daha baygınlık geçirdi. Ama kendini çabuk topladı Adile Naşit. Ve Altın Portakal’ı ile resim çeken gazetecilere böyle poz verdi. Ne de olsa o gerçek sanatçıydı.

“Müjdeyi ilk kocama vermiştim. Durdu, düşündü, ‘Şey,’ dedi, ‘Sakın bu bir soğuk şaka olmasın…’ ”

“Bu öyle bir armağan ki, beni hayatımın sonuna kadar dimdik ayakta tutmaya yeter.”

“Belediye Reisi mutlaka bir şeyler söyledi Altın Portakal’ımı verirken.. Ama ben hiç birini duyamadım heyecandan.. Sadece ağlıyordum.”

Haziran’ın 24’ü. Günlerden Perşembe.. O gün de her zamanki gibi Arzu Film’in setinde çalışıyoruz. Ben, Münir Özkul, Ayşen Gruda ve öbür arkadaşlar. Orhan Aksoy’un rejisörlüğünü yaptığı bir komediyi bitirmeye çalışıyoruz.

Bir ara bir telefon. Beni istiyorlarmış. Baktım, Ertem Eğilmez Bey. Arzu Film’in sahibi..

“Hazırlan Adile” dedi. “Antalya’ya gidiyorsun.”

Şaka yapıyor zannettim. Benim seyahatten hele uçaktan hiç hoşlanmadığımı bilirdi. Hatta bu yüzden bir hafta kadar önce 13. Antalya Film Festivali’nin açılışına katılabilmem için bana şoförüyle birlikte kendi arabasını vermişti. Ayşen Gruda ile beraber gitmiş, bir gece kalıp dönmüştük. Bu bir.. Sonra bir de çok sıkı bir çalışma temposu içindeydik.. Bu durumda hiç bir yere ayrılamazdım.

Telefonda, “Evet Adile, Antalya’ya gidiyorsun” diye tekrarladı Ertem Bey, “Ödül kazanmışsın, onu alacaksın!”

Eh dedim, kendi kendime. Bu kadar ısrarla söylediğine göre herhalde doğru olacak. “Acaba hangi yardımcı rol için?” diye sordum.

-“Yardımcı rol filan değil!” diye gürledi Ertem Bey. “Doğrudan doğruya baş kadın oyuncu olarak alıyorsun.. Bu sefer benim arabam yok. Kendin bir şey bulup gidersin. Sana Pazartesi’ye kadar izin..”

NEREDEYSE YÜREĞİME İNECEKTİ

Telefon elimde, ne söyleyeceğimi bilemeden öylece duruyordum. Benden hiç ses çıkmadığını görünce Ertem Bey, “Adile!” diye bağırdı.

Güçlükle, “Efendim” diyebildim.

 –“Söylediklerimi duydun değil mi?”

“Duydum efendim”

Yine sessiz durduk bir müddet. Sonra Ertem Bey, “Tebrik ederim.” Dedi ve telefonu kapattı.

Bir anda stüdyo birbirine girdi. Münir Özkul, Ayşen Gruda ve öbürleri, herkes Altın Portakal’ı kendileri kazanmış gibi bayram ediyorlardı. Beni sarılıp sarılıp open, bağırıp çağıran gırla…

Bense sanki cam kesilmiştim. Ne bir şey duyuyor, ne bir şey hissediyordum. Neden sonra aklım başıma geldi. Evi aradım. Kocam çıktı telefona.

-“Ziya bey sana bir haber vereceğim, sakın heyecanlanma” dedim. “Aslında ben de pek inanmadım, ama Ertem Bey haber verdi. Ben 13. Antalya Film Festivali’nde Birinci Kadın seçilmişim.”

Karşı taraf tıs… Hiç bir şey söylemedi.

-“Ziya bey” dedim. Cevap yok.

Bir daha seslendim. Yine cevap yok.

Nihayet avazım çıktığı kadar, -“Ziya bey beni duyuyor musun?” diye bağırdım.

-“Bağırma kadınım… Sağır değilim, elbet duyuyorum.”

-“Duyuyorsan neye cevap vermiyorsun öyleyse?”

-“Düşünüyorum ondan… Şey diyorum… Sakın bu soğuk bir şaka olmasın?”

O gün akşama kadar ben de aynı şeyi düşündüm. Ama bir ara bir iki tebrik telefonu geldi dostlardan. Ogle ajansında duymuşlar radyoda.. Sonra stüdyoya uğrayan birkaç kişi daha aynı şeyi söyledi.

Akşam eve döndüğüm zaman Ziya bey hala şüpheliydi. O epeydir radyoyu ikinci plana atmıştı. Televizyonda verilmeyen haberlere pek inanmıyordu. Devletin resmi gazetesi gibi…

“8.30 haberlerinde vermediler.” Dedi

Nihayet “Güne Bakış”ta Can Akbel söyledi de inandık.

BİR ALTIN PORTAKAL: 3000 LİRA

Ertesi sabah 2.500’e anlaştık bir taksiyle. Antalya’ya gidecek, iki gün kalacak, Pazartesi erkenden burada olacaktık. Şoförün yatacağı yer, yemeği şusu busu tam 3000’e patladı bana bu Altın Portakal…

Ziya bey bu kadar uzun bir yola gelemez. Stüdyodaki arkadaşlardan da fayda yok. Mecburen ağabeyim Selim’in 20 yaşındaki oğlu Naşit’i aldım yanıma.

Ödüllerin dağıtıldığı Antalya Stadyumu’na girerken çok heyecanlıydm Cumartesi gecesi. Bir ara fenalık geçirdim. Biri nabzımı saydı. 160! Bana kalbimi takviye edici, ferahlatıcı birşeyler içirdiler.

Yanımda şimdi hatırlayamadığım biri izahat veriyordu. Benim rol aldığım iki film vardı festival katılan. “İşte Hayat” ile “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı”. Jüri ikisindeki rollerimle bana “Yılın En Beğenilen Kadın Oyuncusu” ödülünü vermeye karar vermiş. Erkek olarak da Cüneyt Arkın!

Düşünebiliyor musunuz festivali? Cüneyt’in karşısında Türkan değil, Hülya değil, Fatma Girik değil, Müjde Ar değil de ben!…

Az kaldı heyecandan tekrar fenalaşıyordum ki, koluma girip biri beni mikrofonun başına kadar götürdü.

Bir alkış, bir alkış sormayın! Belediye Reisi mutlaka bir şeyler söyledi Altın Portakal’ımı verirken.. Ama ben hiç birini duyamadım heyecandan.. Sadece ağlıyordum.

-“Bu Türkiye’de ilk defa oluyor biliyorsun?” dedim.

“Ne ilk defa oluyor?”

-“Baş kadın olarak birinci ödülün sana verilişi. Ta 1951’de başlayan Yıldız Film Yarışması’ndan son yıllarda yapılan festivallere kadar bu tip bütün yarışmalarda En Beğenilen Kadın ve Erkek Yıldız, başrolleri oynayan ve isimleri filmlerin başında yazılan genç kız ve genç erkeklerden seçilirdi. Onlardan bin defa daha iyi oyun verseler bile Münir Özkul’lar, Aliye Rona’lar, Nedret Güvenç’ler, sen ve ötekiler hep yardımcı sanatçı sayılırdınız. Bu yıl ilk defa sen bu geleneği yıktın.”

“Estağfurullah benim ne haddime. Sağl olsun jüri öyle düşünmüş öyle karar vermiş.”

-“Ama memnunsun..”

Adile Naşit neşeli bir kahkaha attı. Sonra güldüğünün farkına varıp bir daha güldü. “İnanır mısınız haftalardır ilk defa gülüyorum. Şaşkınlık, korku ve yorgunluk. Gülmesini unutmuştum adeta. Haklısınız çok memnunum. Bu armağan beni hayatımın sonuna kadar dimdik ayakta tutmaya yeter!”

 ADİLE NAŞİT VE HAYATININ SONBAHARINDAKİ KISMET

Adile Naşit Özcan, Türkiye’nin en büyük halk komedyenlerinden meşhur Naşit’in kızı. Bugün aşağı yukarı 46-47 yaşında. Küçük yaştan beri ağabeysi Selim Naşit Özcan’la beraber sahne hayatında. En son Gönül Ülkü – Gazanfer Özcan Topluluğu’nda beraber çalıştıkları Ziya Keskiner ile evlendi. Ziya Bey bir kaç yıl önce kendi isteğiyle emekliye ayrılmış durumda. Baş başa iki kişi. Çocukları yok. O da ayrı ve çok acı bir hikaye..

“Tiyatro senin canın, kanın, her şeyindi. Ondan ayrılış nasıl oldu?” diye soruyorum.

-“Haklısınız. Ben hala tiyatrodan ayrılmış addetmiyorum kendimi. Tiyatronun maddi imkansızlıkları olmasa zaten hiç ayrılmazdım sahneden…

“1970-71’lere kadar tiyatrodan aldığımız para, dublaj reklam şu bu zar zor geçiniyorduk. Ama son 4-5 yıldaki hayat pahalılığından tiyatrolarımız kadar zarar gören hiç bir kuruluş olmadı. Her şey % 300-400 artarken 10-15 liralık tiyatro biletleri en fazla 20-25 liraya çıktı güç halle. Aslında 40-50 lira olmalıydı ama bugün çoğu dağılan seyirci o zaman hiç gelmezdi.

“Özel tiyatrolar para kazanacak ki sana verecek. Çoğu yerdeki maaşlar hala 5-6 yıl evvelki rakamlar. O parayla geçinilemiyor tabii.. Bu sebeple bugün Münir Özkel, Pekcan Koşar, Meral Taygun, Erol Günaydın, Turgut Boralı gibi Türk sahnesinin bir çok büyük isimleri tiyatro yapamıyorlar. Ya film çeviriyorlar, ya da televizyona reklam yapıyorlar.

“En son 3.000 lira alıyordum Gazanfer Bey’den. Geçimime yardım olsun idye de boş zamanlarımda film çeviriyordum bir yandan. Ertem Eğimez Be yard arda iş veriyordu bana. Hülya-Tarık çiftiyle “Beyoğlu Güzeli”nin ardından yine aynı çift ve Münir Özkul’la “Sev Kardeşim”i çevirdim.

“İlk zamanalr 300 lira yövmiye alıyordum. Derken bu 500 ve pek kısa bir zaman sonra 1000 lira oldu. Bir filmden elime ortalama 5-6 bin lira geçmeye başladı. Fena değildi, değildi ama tiyatroda çalışmalarım aksamaya başlamıştı. Doğrusu ne Gönül Ülkü hanım ne Gazanfer Özcan bey hiç bir şey söylemiyorlardı, ama ben rahatsız oluyordum. Ikisinin de çalışmaları gayet ciddidir. Herkesi provalarda tam saatinde isterken, bana göz yummaları, iş prensiplerini aksatıyordu.

“Bir gün dayanamadım, bunun böyle daha fazla yürümeyeceğini söyledim ve 1975 tiyatro mevsimi başında dostça ayrıldık. Şimdi tamamıyla Arzu Film’e bağlıyım. Film başına 15-20.000 lira geçiyor. Memur gibi maaşa vurursak ayda ortalama 10-12 bin kadar. Bunu değil bana, hiç kimseye veremez bugün tiyatro. Ancak sırtının devlete dayamış tiyatrolar hariç..”

-“Peki televizyondan ne veriyorlar” diye sordum.

-“O Sadri Alışık’la beraber çevirdiğimiz parodiler varya. Onlar en çabuk üç günde çekilir. Bu üç gün içinde bize adam başına 575 lira verirler. Çok az, ama bütün Türkiye görüyor, reklam oluyor diye Kabul ediyorduk. Reklam filmlerinden de ben şahsen 3 veya 5 bin lira alıyordum. Bunlar iyiydi. Ama Ertem Eğilmez Bey’le mukavelem mucibince ikisi de yasak bugün. Bütün gücümü filmlere veriyorum.”

 VE ACI BİR HİKAYE

Adile Naşit’le Ziya Keskiner çiftinin hayatında sade yakın dostlarının bildiği bir de çocuk problem vardır. Bir zamanlar aslan gibi bir oğulları vardı Ahmet adında. Karı-koca, Gazanfer Özcan trubunda İzmir’delerken Ahmet hastaydı İstanbul’da ve Allah kimsenin başına vermesin, 3-4 gün içinde birden gidiverdi o aslan gibi Ahmet! Neşeleri, amaçları, hayatları, velhasıl her şeyleriydi Ahmet onların… Nasıl yıkıldılar, nasıl mahvoldular sormayın…

Buna rağmen uçakla İstanbul’a atlayıp Ahmet’i toprağa verdikten iki gün sonra İzmir’de tekrar sahneye çıktılar.

Nasıl çıktılar, nasıl çıkabildiler hala şaşarım.

İşte ta o zamandan beri Adile uçağa binmekten nefret eder!

Ben bir zamanlar Adile’yi ayartmaya çalıştım. Darülaceze’den bir çocuk alması için. Bu aylarca sürdü.

-“Mühim olan çocuğu doğurmak değil sadece” dedim. “Ona bakmak, onu büyütmek en mühim sorun. Düşün 7-8 aylık bir bebek aldın. Her gün onun altını temizledin, karnını doyurdun. Onun hastalığında sen de sabahlara kadar uyumadın. O ağlayınca ağladın, o gülünce güldün. Böylece yıllar geçecek ve sen anlayacaksın ki, insanı çocuğuna bağlayan sadece onu doğurmak değil; onun derdiyle, neşesiyle, problemleriyle büyütmektir.”

Sonunda ikna ettim onu. O da Ziya Kesiner’i kandırdı. Daha ziyade 1 yaşında biraz daha küçükbir kız alınması üzerinde karar kıldık.

“1971 yazındaydı. Aylardan Temmuz. Biz Akçay’dayız. Gazanfer Özcan grubu da İzmir’de turnede. Adile’yi bir aydır görmemiştim. Acaba konuştuğumuz gibi bebeği almış mıydı, almamış mıydı merak ediyordum.

Temmuz’un sonuna doğru bir sabah Gazanfer ve tayfası habersiz bastırdılar. İstanbul’a geçiyorlarmış. Öğle yemeği için bana uğramışlar. Hoş beşten sonra herkes denize girerken, biz Adile’yle tam bir saat baş başa konuştuk kuytu bir köşede.

Darülaceze’ye 4-5 defa gitmiş en azından 2 bebek varmış. Ikisi de 1 yaşında vary ok. Biri oğlan, öbürü kız. Topaç gibi şeyler falan filan. Anlattı, anlattı… anladım. Oğlanı kafasına koymuş. Beni kırmak da istemiyor. Sözüm ona son kararı bana verdirmek için gelmiş.

-“Ben sana kız çocuk daha kolay yetiştirilir, bir de senin yanından ayrılmaz, sana can yoldaşı olur diye söylemiştim. İstiyorsan oğlanı al,” dedim.

Birden gözleri parlamış, sevinçle boynuma sarılmış, “Hay bin yaşa ağabey!” diye yerinden fırlamıştı. “Gider gitmez alacağım oğlanı..”

 İstanbul’a dönüşümde beni aradı. Çok üzgündü. O İzmir’deyken oğlanı almışlar. Yıkılmış adeta. Dört, beş gün sonra, “ Demek ki Allah’ın takdiri böyle” diye kalkmış kızı almaya gitmiş bu sefer. Ama onu da bulamamış!

O gün bugündür Adile evlat edinmeyi düşünmüyor artık. “Kendimi Tarık Akan gibi, Halit Akçatepe gibi beraber çalıştığım genç arkadaşlara adadım artık. Onlarla, bir abla gibi meşgul oluyor, evlat sevgimi onlara veriyorum. İnanır mısınız onlar da bir anne, bir abla gibi beni seviyorlar. Her şeyimle yakından ilgileniyorlar sağ olsunlar…”

Bunları söylerken yine de bir eksikliğin hasreti okunuyordu gözlerinin içinde…

O sırada foto muhabiri arkadaş resmini çekmek için gelmişti.

-“Resmini çekecekler Adile” dedim. “Saçını, başını düzelt de hazır ol.”

Birden o içten kahkalardan birini koyuverdi.

-“İlahi Sezai ağabey ne var ki neyi düzelteceğim” diye kıkırdandı. “Seyircim beni böyle tanıyor, böyle seviyor… Ama madem ki istiyorsun, tarıyormuş gibi yapayım..”

Baktım. Gözlerindeki biraz önceki üzüntüden eser kalmamıştı.

Sanatçı bu işte. Gülerken ağlayan. Ağlarken gülebilen..

.::Türk Sinemasından Akıllara Kazınan 10 Aşk Hikayesi::.

Hazırlayan: Asiye Hande Nur Başar

Türk sinemasında ‘aşk’ dendiğinde orada durmayı bilmek lazım. Özellikle bizim sinemamızda ‘aşk’ çoğu filmin bel kemiğini oluşturmaktadır. Sadece Türk Sineması’nda değil dünya sinemasında da ideal olan aşk ve yaşadığımız hayatta karşımıza çıkması daha olası aşklar olarak filmleri ikiye ayırabililiriz.

Ben bu listede, Türk sinemasında ‘yaşadığımız hayatta daha çok karşımıza çıkan’ 9 aşk hikayesinin yanı sıra, 1 de ‘ideal aşk’ı anlatan çok önemli bir filmi sizlerle buluşturmak istedim.

10. Neşeli Günler (1978, Orhan Aksoy)

Saadet ve Kazım’ın turşu ne ile yapılır kavgasını bilmeyen yoktur. Aslında ikisinin kavgası kendi dediğinden vazgeçmeyince evliliğin yürüyemeyeceğinin bir kanıtı gibidir. Yıllar yılları kovaladıktan sonra Saadet ve Kazım sivri yerleri törpüleyince birbirlerini ne kadar sevdiklerini anlarlar.

9. Gülen Gözler (1977, Ertem Eğilmez)

Vecihi ve Fikret’in aşkı… Fikret’in babası onu Vecihi’ye vermedikçe aralarındaki aşk daha da körüklenir. Fakat biliyoruzdur ki Fikret ve Vecihi bir gün evleneceklerdir. Ve evlilikleri gıptayla baktığımız uyumlu çiftlerin evlilikleri gibi mutlu ve huzurlu olacaktır.

8. Tosun Paşa (1976, Kartal Tibet)

“Aşk kalbimi yakan bir volkan gibidir / En sevdiğim tatlı kazandibidir,
Leyla sev beni sokma müşküle / Seninle kaşık atalım iki tabak keşküle”

Tellioğulları ve Seferoğulları arasındaki Yeşil Vadi kavgası malum… Bu kavgayı sonlandırmak için iki aile de kendi damat adayını öne çıkararak İskenderiye’nin en büyük devlet memuru olan Daver Bey’in kızı Leyla’yı ister.

Leyla’nın gönlü Seferoğulların’dan Suphi’dedir. Ne var ki Tellioğulları’nın sahte Tosun Paşa planları gerçek Tosun Paşa’nın İskenderiye’ye gelmesiyle sonlanır. Bir de bakarız ki hakiki Tosun Paşa, Leyla ile evlenip Yeşil Vadi’nin sahibi olmuştur.

Leyla hani Suphi’yi seviyordur deriz ama gerçekçi olmak gerekirse Daver Bey kızını elbette Paşa’ya vermek isteyecektir. Daver Bey kızının fikirlerine önem veren bir baba olsa da Paşa’ya hayır dendiği görülmüş şey değildir. Zaten Leyla da halinden memnun bir şekilde gönlünü Tosun Paşa’ya emanet eder.

7. Çöpçüler Kralı (1977, Zeki Ökten)

Çöpçüler Kralı‘nda esas kız Hacer’in aşk anlayışı pragmatik olarak değişkenlik gösterir. Hacer önce maaşı ve rütbesi olan Zabıta Şakir’i severken Şakir’in evliliği annesi yüzünden geciktirmesi üzerine Apti’yi kıskandırma aracı olarak kullanır.

Hacer bu taktikte başarılı olur ve Şakir annesini bir şekilde ikna ederek Hacer’i istemeye gelir. Daha sonra Apti’nin şans eseri ünlü bir şarkıcı olmasından sonra Hacer birden Apti’ye aşık olduğunu anlar.

Apti ise tek istediği kadın Hacer olmasına rağmen ünlü olduktan sonra ondan daha “iyilerini” bulacağını fark eder ve Hacer’i reddeder.

80 döneminin “İşi bileceksin fakat işe gitmeyeceksin” ve “Devrin adamı olacaksın” düsturlarını Umur Bugay‘ın kaleminden komik ve eğlenceli bir şekilde izliyoruz. Bu düsturlar aşk için de geçerli oluyor. “Sonsuza kadar mutlu yaşadılar” diye bir şey yok. Gerçek hayatta herkes kendini düşünüyor. Çünkü artık dünya kurtlar sofrasına dönüşüyor.

6. Salako (1974, Atıf Yılmaz)

Baş kadın karakter Emine babası onu sevmediği biriyle evlendirmesin diye bir yol aramaktadır. En sonunda kendisine aşık ve saf bir adam olan Salako’yu ikna ederek kaçar.

Emine’nin asıl amacı yıllar önce tanıştığı ve etkilendiği Eşkiya Hamido’nun yanına gitmektir. Emine yol boyunca Salako’yu seviyormuş gibi yapar.

Salako adı üstünde saf bir adam olduğu için onu kandırması çok kolay olur. En sonunda Emine Hamido’nun yanına gelir. Fakat Hamido o hayallerini süsleyen adamdan çok farklıdır. Hamido, Emine’yi tekrar babasını yanına yollamaya kalkınca Emine, Salako’yu tekrar ikna ederek yeniden dağlara kaçar. Salako, Hamido’yu öldürünce ise yeni eşkiya o olur.

Bu noktada Emine ve Salako arasında masallardaki gibi bir aşk doğmaz. Fakat Salako yeni kazandığı karizmasıyla birlikte Emine’nin gönlünü de kazanır.

5. 7 Kocalı Hürmüz (1971, Atıf Yılmaz)

Sadık Şendil‘in yazdığı, Türk halk hikayeleriyle aynı tatta olan “Yedi Kocalı Hürmüz” hem tiyatroya hem sinemaya uyarlanmıştır.

Atıf Yılmaz‘ın yönettiği ve Türkan Şoray‘ı başrolde izlediğimiz Hürmüz’ün hikayesi oldukça eğlenceli. Tabi yedi kocası için hikayenin o kadar eğleceli olduğunu söyleyemeyiz.

Kocasından öç alma amacıyla başlayan hikayede Hürmüz her gün bir kocasını ağırlayıp onlardan hediye kabul ederek ekonomik sorunlarını çözmektedir. Fakat Hürmüz’ün aslında gönlü yakışıklı doktordadır.

Fakat filmin sonunda aslında meselenin Hürmüz için aşk  olmadığını anlıyoruz. Hürmüz aslında aşk gibi meseleleri gerçekçi bulmayan biri.

Erkeklerin ise kaç yaşında olursa olsun kadın-erkek ilişkilerinde acemi oluşunu fark etmesiyle kendine göre birini bulması oldukça zor hale geliyor.

4. Kara Gözlüm (1970, Atıf Yılmaz) 

Yeşilçam Sineması’nda böyle ayakları yere basan ve doğallığından hiçbir şey kaybetmeyen kadın karakter azdır. Azize şöhret basamaklarını hızla tırmanmasına rağmen kendi kişiliğinden hiçbir şey kaybetmeyen biri.

Onun tam karşısında ise Azize’yi artık farklı giyiniyor daha sosyetik mekanlara gidiyor diye yargılayan, Türk Sineması’nda çok sık karşılaştığımız, Kenan karakteri var. Azize artık ünlü bir şarkıcı! Kadın hala balıkçılık yaparken giydiği kıyafetiyle mi gezmek zorunda?

Hele Kenan’ın çok yetenekli olmasına rağmen ünlü bir besteci olmaktan korkmasına anlam vermek oldukça zor. Anonim kalıp o amatör ruhu korumak istiyor olabilir fakat Azize’yle Amerika’ya gidip seslerini büyük kitlelere duyurduklarında Kenan’ın korktuğu gibi tüm etik değerlerini yitirecek değillerdi.

Senin kişiliğin bu kadar mı oynak kardeşim kariyerinde yükselince değerlerini yitirmekten bu kadar korkuyorsun? Azıcık Azize’yi örnek al!

Azize ise Kenan’ı gerçekten sevdiği için kariyerinden vazgeçip aşkını seçiyor. Fakat bunu Kenan’ın davranışlarına anlam vererek yapmıyor.

3. Menekşe Gözler (1969, Atıf Yılmaz)

Atıf Yılmaz gerçekçi kadın karakterler oluşturmakta oldukça başarılı. Bunu en iyi gördüğümüz filmlerden biri de “Menekşe Gözler”. Filmde aynı gazinoda çalışan dört karaktere odaklanıyoruz. Sadri Alışık orta yaşlarında bir saz üstadını canlandırıyor. Erol Büyükburç ise gazinonun hafif batı müziği kadrosundaki genç ve hayat dolu şarkıcısı.

Alışık’ın uzatmalı sevgilisi Pervin ise aynı gazinoda şarkıcılık yapıyor. Fatma Girik  ise deli dolu bir kadın olan Serap’a hayat veriyor. Serap da aynı gazinoda dansözlük yapıyor. Fakat bir gece diğer bir dansçı kadınla kavga etmesiyle gazinodan kovuluyor. Kalacak yeri olmayan Serap Alışık’ın evine alıyor. Uzun süredir içine kapanık bir şekilde yaşayan Sadri, Serap’la birlikte adeta yeniden hayat buluyor.

Pervin ise bu durumu olgunlukla karşılıyor “Böyle kızlar hep gelir gider, ama sonunda ben kalırım yanında…” diyor Sadri Alışık’a.

Pervin ondan beklenen üzere kötü tarafı temsil etmiyor. Tıpkı gerçek hayatta olabileceği gibi bu durumu oluruna bırakıyor.

Serap ise filmde mutlak güzellik ve iyiliği temsil etmiyor. Serap hayatta kalmanın ne kadar zor ve önemli olduğunu fark edebilmiş bir kadın. Önce hayatta kalmaya çalışıyor. Fakat bir gün Alışık’ın hayatına girdiği gibi çıkıyor.

Serap’ı sonradan Alşık’ın en yakın arkadaşı Erol’un yanında görüyoruz. Bu sefer aşk karşılıklı oluyor. Erol’un Serap’ı sevdiği gibi Serap da Erol’u seviyor. Fakat filmin asıl anlatmak istediği bir gönüle asla söz geçirilemeyeceği…

Alışık, Serap’la olmayı ne kadar çok istese de onun en yakın arkadaşı Erol’la mutlu olmasını kabulleniyor. Tıpkı Pervin’in onu beklemeyi kabul etmesi gibi. Bu mutlu bir aşk hikayesinden çok gerçekleri kabulleniş hikayesi.

2. Ah Müjgan Ah (1970, Mehmet Dinler)

Bir başka kabulleniş hikayesi de Safa Önal‘ın yazdığı “Ah Müjgan Ah” filminde var.

70’li yılların Türkiye’sinde yaşanan fukaralığı ve sınıflar arası uçurumu gözler önüne seren film “Aç olan, önce aşkını yer…” gibi bir durumun olası olduğunu da gösteriyor izleyiciye. Müjgan ve Hüsnü birlikte olmak için ekmeyi tuza banmaya razıyken Müjgan’ın bir terzide çalışarak dış dünyaya açılmasıyla durum değişiyor. Hüsnü’nün vadettikleri artık Müjgan’a yeterli gelmiyor.

Geride ise Müjgan’ı gitmesini engelleyemeyen ve hayatına devam etmek zorunda bırakılan Hüsnü kalıyor.

1. Sevmek Zamanı (1965, Metin Erksan)

Halil boyacılık yaptığı evde evin kızı Meral’in resmini gördüğü anda resimdeki kadından etkilenir. Her gün köşke giderek Meral’in resmini seyreder. Bir gün Meral’in kendisi eve gelerek Halil’i kendi resmine bakarken  görür. O anda Meral Halil’in kendisine gerçekten aşık olduğuna inanır. Bu aşktan etkilenerek Halil’e karşılık verir. Fakat Halil’den başladığı tepkiyi alamaz.

Meral’in resmi Halil’in kalbini hiçbir zaman kıramaz fakat Meral’in kendisi bunu yapabilir. Halil içinde büyüttüğü kusursuz aşkı için bu riski almak istemez. Halil tıpkı divan edebiyatındaki gibi mükemmel aşkın zihinde yaşanacağına inanmaktadır.

Meral ise aşk dahil her şeyin çabuk tüketildiği bir ortamda yaşadığı için Halil’in aşkı ona cennet gibi gelmektedir. Halil ve Meral mutlu olabilmişler midir, bilinmez. Fakat aşkın kendini ve karşındakini yontmayla, bu sırada canın acımasıyla ve karşılığında bulunması zor bir zevk ve neşenin gelmesiyle ilgili olduğunu gösteriyor bu film. Metin Erksan‘ın şiirsel yönetimi, Müşfik Kenter ve Sema Özcan‘ın unutulmaz performansları gerçekten izlenmeyi ve alkışlanmayı hak ediyor.

.::Çalışkan Ahmet::.

Karakterin Adı: Ahmet

Karakteri Canlandıran: Ahmet Sezerel

Karakterin Amacı: Okuyup öğretmen olmak ve okuma imkanı olmayan çocuklara yardımcı olmak.

Şu An Ne Yapıyor?: Ahmet başarılı bir sınıf öğretmeni oldu. Yıllarca okul olmayan köylere okul yaptırmaya ön ayak oldu ve oralarda öğretmenlik yaptı. Kendini eğitime bu kadar adadığı için evlenmeye fırsat bulamadı fakat öğrencileri daima onun çocukları gibi oldu.

Ahmet diyor ki:

Bozum Cahit: Ha, ha. Köylü kardeşlerin hediyeleri özellikle eğitimle ilgili olmalı.

Tulum Hayri: Benimki de tuvalet kağıdı… Münasip yerlerini silsinler, yıhaha

Öğrenci: Sen ne yolluyorsun Şaban?

Şaban: Ben mi? Harita yolluyom. Bak!

Kalem Şakir: Bu girinti ve çıkıntıları iyice ezberlesinler, yıhaha.

Güdük Necmi: Ah, ah…

Öğrenci: Neden iç çekiyorsun?

Güdük Necmi: Bu fedakarlığımı bilselerdi beni o köye muhtar yaparlardı.

Öğrenci: Niye lan?

Güdük Necmi: Baksana son paker sigaramı yolluyorum. Hangi şanslı velede çıkacak acaba? Ha, ha

Kalem Şakir: Bu paketler açılınca köy öğretmeninin yüzünü görmek isterdim.

Öğrenci: Ben asıl Mahmut Hoca’yı görmek isterdim.

Öğrenci: Nasıl da şaşıracak çarıklılar.

Ahmet: Bana bak çarıklı sensin!

Öğrenci: Bana mı dedin?

Ahmet: Sana, sana ve sana hepinize be! Rezil,iğrenç yaratıklar! Hiç mi insanlık yok sizde ha! Nedir bunlar ha nedir? Nasıl yollarsınız bu pislikleri o tertemiz insanlara? Onlar kitap istiyor, kalem istiyor, okul istiyor, okumak istiyor. Onlara yardım elinizi uzatacağınıza bir de utanmadan sıkılmadan alay ediyor, küçük görüyorsunuz.

Aslında alay edilecek,küçük görülecek birileri varsa o da sizlersiniz; hiçbir şeye yaramayan,asalak gibi yaşayan sizler!

Utanacağınızı bilsem, yüzünüze tükürmek isterdim ama, ondan da anlamazsınız ki siz!

.::Vecihi::.

Karakterin Adı: Vecihi

Karakteri Canlandıran: Şener Şen

Karakterin Amacı: Fikret’le evlenip mutlu bir yuva
kurmak.

Şu An Ne Yapıyor?: Fikret’le evlendikten sonra
Yaşar Usta’yla ortak olup işleri büyüttüler. Yaşar
Usta’nın en hayırlı damanı olan Vecihi, Fikret’le
mutlu bir hayat yaşadı. Bu arada uçma tutkusunu
bırakmadı, planörlüğe yaşlanıp doktoru yasaklayana
kadar devam etti.

Vecihi diyor ki:
Vecihi: Efendim çamaşırlarınızı getirdim.
Yaşar: Benim çamaşırlarımın ne işi var sende?
Vecihi: Çamaşırlarınız uçağımın kuyruğuna takıldı
da. Ama ütületip getirdim. Buyrun.
Yaşar: Peki. Hadi git.
Vecihi: Aa bu da kim? Yoksa Fikret’i mi istiyor?
Yaşar: Hayır, Nedret’i.
Vecihi: Ha! O zaman verin gitsin.
Yaşar: Yahu karışma benim işime.İster veririm ister
vermem.Hadi git!
Vecihi: Fikret’i verdim diyin gideyim, hı? Veriyor
musunuz?
Yaşar: Vermiyorum
Vecihi: Kara vicdanlı adam. #Her zaman ızdırap
verdin/ Beni bir gün güldürmedin/ Merhametğn yok mu
senin/ Kara vicdanlı/ Kara vicdanlı#
Vecihi: Efendim, ziyaretimin sebebine gelelim.
Yaşar: Hiç gelmeyelim. Ben senin niye geldiğini
biliyorum.
Vecihi: Sahi mi? Niye geldim, bakayım?
Yaşar: Kızımı isteyeceksin yine.
Vecihi: Evet, nereden bildiniz?
Yaşar: Be adam, bu kaçıncı isteyişin. Ben sa-na kız
ver-mem!
Vecihi: Ve-rir-si-niz.
Yaşar: Vermem.
Vecihi: Verirsiniz.
Yaşar: Vermeem.
Vecihi: Verirsiniiz.
Yaşar: Vermem yahu.Allah Allah! Senin gibi deliye
kız verilir mi?
Vecihi: Aa, aman Yaşar Bey benim nerem deli?
Yaşar: Sen değil misin evimin üstüne uçakla gır gır
diye dolaşan? Evimi tepemize yıkacaksın arkadaş!
Vecihi: Evet, çok haklısınız efendim. Ben de sizin
yerinizde olsam vermem.
Yaşar: Ha, peki öyleyse niye istiyorsun?
Vecihi: Neyi istiyorum efendim?
Yaşar: Kızımı istemiyor musun?
Vecihi: Aman efendim siz verdikten sonra niye istemeyim?
Yaşar: Bırak, Nezaket bu adam beni deli edecek
Vecihi: Yaşar Bey, deli dediniz de aklıma deli fıkrası geldi.

.::Musa Mert Şahin, Sinemamızın Unutulmaz Kavgacılarından Mehmet Samsa’yı Anlatıyor::.

Sevgili Üçüncü Adam okurları merhabalar,

Bir süredir, sinemamızın emektar sanatçısı, unutulmaz kavgacılarından Mehmet Samsa’nın yeğeni Musa Mert Şahin beyefendi ile mail trafiği yaşamaktaydık. Sıkı bir takipçimiz olan Musa Bey ile başlarda merhabalaşmak ve tanışmak adına sürdürdüğümüz sohbetimiz, çok geçmeden böyle bir çalışma yapma yolunda ilerledi. Kendisi Mehmet Samsa’nın yeğeni olduğundan, dayısını sinemaseverler dostlara bir kez daha hatırlatma gereği duyduğunu bizlere bildirdi ve bu düşüncesi bizi çok duygulandırdı. Sinemamıza emek vermiş tüm kıymetli sanatçılarımız başımızın tacı olduğundan, Mehmet Samsa gibi bir değeri tekrar hatırlatmak, ona dair daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış bilgileri sizlerle paylaşmak, bizim gerçekten çok büyük bir onur ve mutluluk vesilesidir.

Bu çalışmamızın hazırlanmasında özverili çabalarından ötürü Musa Mert Şahin’e çok teşekkür ediyoruz. Kendisi yengesiyle ve Mehmet Samsa’nın en büyük yeğeni Mehmet Bakar beyefendi ile o kadar içten röportajlar gerçekleştirmiş ki, bizler okurken çok duygulandık…

Şimdi sizleri çalışmamızla baş başa bırakıyor, sinemamızın unutulmaz kavgacılarından Mehmet Samsa’yı, Musa Bey’in vesilesi ile bir kez daha rahmetle anıyoruz…

*Musa Mert Şahin’in hazırladığı fotoğraflarını logosuz olarak paylaşmayı uygun gördük. Üçüncü Adam’ın arşivinden kullanılan fotoğraflar logolu olarak yayınlanmıştır.

Musa Mert Şahin;

“Rahmetli dayım ölmeden önce Bursa’da yasardı. Mezarı da şu an Bursa’da. Boğazına aşırı derecede düşkün, haftada en az 3-4 sefer yemek olarak kebap yaptığını söylediler. Maalesef ki, diğer sanatçıların da basına gelen olay, her zaman da alkol kullandığını söylediler. Ben de duyduğumda şaşırdım. Zaten ölümü de alkolden oldu diyorlar. Her film çektiğinde, bütün akrabalarını arar, “Bugün film tamamlandı, bir kaç güne televizyonda olacak, ona göre takip edin…” diye bizlere haber verirdi. Biz de sabırsızlıkla beklerdik. Oyunculuğun yanı sıra, film senaristliği de yapardı.

Halamın söylediği bilgiye göre; Yengem dayımdan önce evlenmiş, boşanmış. Hiç çocuğu olmamış. Dayım da Antalya’ya bir filim çekimi için gittiğinde, otelde görmüş yengemi. O zaman yengem boşandıktan sonra, otelde temizlik işleri yapıyormuş. Otele film ekibi geleceği için yoğun temizlik önlemleri alınmış. Temizlik sırasında, -ekip otele gelince, dayım da odasına gitmiş- yengemi temizlik yaparken görmüş ve -film gibi işte- orada bir sevgi başlamış. Film çekimleri bitene kadar yengemle konuşup anlaşmışlar. Otelden yengemi almış ve hemen yıldırım nikahı kıymış. Aynı otelde de evlenmişler. Dayımın ilk ve tek hanımıdır yengem ve maalesef çocukları olmaz…”

Bahsi geçen olayı, Musa Mert Şahin’in röportajı ile, bir de Mehmet Samsa’nın eşinden dinleyelim;

“Ben otelde temizlikçi olarak çalışıyordum. Personele sinema ekibi ve birkaç film oyuncusu gelecek dediler. Aşırı ilgi ve temizlik vardı otelde. Ben de odaları temizlerken birden sinema ekibi geldi ve odadan çıkarken Mehmet (Samsa) ile göz göze geldik. O anda aşık olmuş, vurulmuş, sevmiş beni.

Ben ise ilgilememiştim. Hep önüme çıkardı arkadaşlık istekleri, ben reddederdim. Kendisini çekimlere giderdi. Odasına temizliğe geldiğimde bana yazdığı mektupları gördüm. Bazen yastığının üzerine, yatağının üstüne, masasının üzerine koyarmış. Ben de okurdum. Bana olan aşkını, sevgisini ve evlenme teklifini anlatmıştı. Ben de mektubu okumamış gibi yapar, geri yerine koyardım. En son, ben temizlik yaparken ekipçe geldiler. Kendisi otelin balkonuna çıkıp bana bağırdı; ‘Eğer evlenme teklifimi kabul etmezsen atlarım…’ diye. Otel güvenlikleri ve filmden ekip arkadaşları da geldi. O zamanlar Hayati Hamzaoğlu, Kadir İnanır, Cüneyt Arkın da vardı. Onlar da gelmişti. Beni ikna etmek için; ‘Aman yenge atlar falan, bu sefer filmimiz yarım kalır, gel kabul et…’ dediler. Ben de artık pes edip kabul ettim. O otelde de evlendik…”

Şimdi de Mehmet Samsa’yı, en büyük yeğeni Mehmet Bakar’dan dinleyelim. Musa Bey, kendisi ile oldukça samimi bir röportaj gerçekleştirmiş.

Mehmet Samsa’nın En Büyük Yeğeni Mehmet Bakar Anlatıyor;

“Ben Mehmet Bakar… Rahmetli Samsa’nın ablasının oğluyum. 1954 Gaziantep doğumluyum. İlk önce, kısa ve öz, kendisinin kişiliğinden bahsedeyim.

Kendisi çok iyi bir insandı. İnsanlara yardım etmeyi severdi. Yemez yedidir, giymez giydirirdi. Özellikle fakirlere yardım etmesini severdi. Yeğenlerinin arasında en çok beni severdi. Bunun sebebi de, kendisine çok benzememdi. Benzeme konusunda bir anımı anlatayım;

Rahmetli askere gitmişti. Belli bir zaman sonra izin kullanmıştı. Teslim olma tarihinde gitmeyince de asker kaçağı olmuştu. Polis ve askeri inzibatlar yanlışlıkla beni yakalamışlardı. Ne kimlik sorma, ne isim sorma olmadan askeriyeye kaçak asker diye götürülmüştüm dayımın yerine. Sonra kimlik tespitleri yapılınca geri saldılar beni. Bir de rahmetlinin cenazesinde beni tanımayan sinema artistleri beni hep dayım zannetmişlerdi. Cenazede bile “Samsa ölmemiş, burada…” demişlerdi bana…

Rahmetli dayım, ailenin 8 kardeşinin en küçükleriydi. Kendisi 1 Ocak 1951 Birecik doğumlu. 15 sene kadar Birecik ve Karkamış ilçelerinde yaşadı. Babası manavcılık yapıyordu. Daha sonra Bursa’ya taşındılar. Babasının yanında, manavda çalışmıştı. Bursa’dayken, askere gitmeden önce babasını astım hastalığından dolayı kaybetmişti. Kendisi askerliğini bahriyeli olarak İstanbul’da yapmıştı. Askerdeyken aile geçimini annesi ve ağabeyi sağlıyordu.

Askerden önce babasıyla beraber manav dükkanında çalışırken bir yandan da sporla ilgileniyordu. Spor yaşantısında Söröz Gençler Birliği’nde kalecilik yapıyordu. Aynı panterler gibi kaleciliği vardı. Maçları izleyen seyirciler ve takım arkadaşları kendisine hayrandı. Diğer kalecilere de ders verirdi. Kendi spor hocasıyla beraber Bursa Genç Takımı’na transfer olmuştu. O zaman da, ücret olarak kendisine bir keçi vermişlerdi. Daha sonra Kasımpaşa’da oynamak için İstanbul’a gelmişti. Kendisine takım için bir adres vermişlerdi, o da adresi bulamayınca pes etmişti. Orada spor hayatını sonlandırdı.

Kendisinden çok korkardım. Bir gün köyde, -kendileri de var- ben eşimle tartışmaya başladık. Odaya girip kapıyı kilitledim. Dayım da rahmetli, tartışma seslerini duyunca yanımıza geldi. Kilitli kapıya iki tekme attı, kırıldı kapı. Kapıyı kenara koydu, benim üzerime yürüdü. Bana kızdı… “Benim yanımda tartışma olmayacak, ona göre… Mutlu geçinin…” demişti. Ben de korkudan boynumu büktüm, “Tamam dayı…” dedim. Ama benim aklıma takılan, koskoca kapıyı nasıl kırdığıydı…

Sinema hayatına ise ilk olarak, -hatırladığım kadarıyla- Vatan ve Namık Kemal filminde başlamıştı. Ondan sonra sinemaya başlayınca -1969 yılında- ölümüne kadar sinema oyunculuğu, yönetmenlik, yardımcı oyunculuk, senaristlik ve dublörlük yaptı. Benim bildiğim, oynadığı filmlerde o zamanlar tehlikeli sahnelerde kendisinin dublörü yoktu. O tehlikeli sahnelerde elini, kolunu, belini, ayaklarını incittiği zamanlar bile olmuştu.

En son olarak Kahpe Bizans filminde oynamıştı. En yakın arkadaşı Mehmet Uğur’du. Kendisinin evi İstanbul’daydı. Evlilik hayatı da şöyle olmuştu; Aydın’da bir film için gittiklerinde, kaldığı otelde yengemle tanışmış, orada da evlenmişlerdi. Hiç çocukları olmadı. Antep’e Karakamış’a ailece, bizim yanımıza her sene –özellikle de Ramazan’da- gelirlerdi.

Bana da o zamanlar oyunculuk yapmamı söylemişti, ben kabul etmemiştim. Köyümüze geldiğinde, her akşam, Fırat’ın kenarında akşam yemeği olarak kuzu çevirme ve kebap yapardı. Boğazına çok düşkündü. Yakın çevrelerini yemeğe çağırırdı. Ramazan haricinde bu tür yaptığı yemeklerde arada bir alkol de kullanırdı. Kafası estiği vakit, annemi –yani ablasını- sorardı. Bazen de bakardık arabaya atlamış, gelmiş. Sülalemizde annemi ve babamı çok severdi.

Ayrıca ata binmeyi de çok severdi. ‘Emekli olunca at çiftliği kuracağım…’ derdi. Komşu köylerden atı olanlara rica eder, binerdi. Köylüler de zaten kendisini çok severdi.

Bir de köydeki annemlerin evinin bahçesinde, zamanında kendisinin diktiği bir ceviz ağacı vardı. Ağacın dalına su hortumunu koyar, geceleri suyu açtırır, su ağır ağır başından aşağıya dökülür, böyle serinlerdi. Bazen de bana söylerdi; ‘Hazırlan, hemen geliyorum…’ derdi. İşte köye her gittiğimde o ceviz ağacını görürüm… O günler gelir aklıma…

Yıl 1996… Benimle konuştuğunda, ‘Köyümüzde film çekeceğiz, ona göre… Ekibimle geleceğim, bize yatacak yer ayarla…” demişti. Ekibiyle beraber geldi hatırladığım kadarıyla. Yılmaz Köksal, Sırrı Elitaş, İbrahim Kurt, Ali Güney ve Hasan Yıldız da gelmişti. O filmde, benim de emeğim çok. Rahmetli dayım, babamı da oynatmıştı. Film bittikten sonra oyuncular gittiler, kendisi birkaç gün daha kaldı köyde. O birkaç gün de annem –yani ablası- rahatsızlanmıştı. Antep’e hastaneye kaldırmıştık beraber. Ben annemin yanında kaldım hastanede, kendisi köye dönmüştü. Köy yolunda ufak arabasıyla bir kaza da geçirmişti.

Ve seneler geçti…

Temmuz 2001 yılında babamı kaybettim. Kendisinin eniştesi yani… Çok severdi babamı. Babam için tek başına geldiği bile olmuştu köye. O zamanlar bütün cenaze masraflarını bile kendisi karşılamıştı. İşte bu da köye son gelişiydi. Kim bilebilirdi ki, kendisi de 5 ay sonra Hakkın rahmetine kavuşacak… Ölümü ise evinde oldu. Yüksek tansiyondan dolayı beyin kanaması geçirmişti. İstanbul’da en samimi arkadaşı vardı, Sedat Özsu… Yengem hemen ona haber vermiş ve beraber hastaneye kaldırmışlardı. 3-4 gün kadar yoğun bakımda yattı. Cüneyt Arkın da o zamanlar muayene için yanına gelmişti. Ben de buradan hemen İstanbul’a gittim. Yoğun bakımda gördüm en son kendisini. Sinemadan arkadaşları da ziyaretine gelmişlerdi. Başlarda bahsettiğim gibi beni Samsa zannederlerdi.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Benim geldiğim günün akşamına vefat etti. O gece kaldı, sabah Bursa’ya götürdük kendisini. Vasiyeti vardı, özellikle bana söylerdi; ‘Ölürsem beni babam ve annemin mezarı üzerine gömeceksiniz…’ derdi. İsteğini yerine getirdik ve Bursa-Emir Sultan Camii’nde ikindi namazından sonra toprağa verdik.

Yine sinema arkadaşları kendisini yalnız bırakmadılar…

Bana kalan yadigârları; birkaç aile fotoğrafı, ehliyeti, film kasetleri ve SODER Sanatçılar Ansiklopedisi…

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Erken yaşta kaybettik… Elbette ki ölüm Allah’ın emri… Kaybetmemizden yıllar sonra bile özlüyoruz. Beni gören akrabalarım ‘Aynı dayın olmuşsun… Seni görünce Samsa aklımıza geliyor…’ diyorlar. Kendisini çok özlüyorum…

Kendisi hakkında son bir anımı anlatayım;

Hiç unutmuyorum, bir gün -1987 ve 2001 yılları arasında olması lazım, tam senesini hatırlamıyorum- ‘Mehmet Samsa öldü…’ diye gazeteye resim ve yayın verdirilmiş. O günün gazetesini gördük ve çok şaşırdık. Çok üzüldük… Telefonla ararız bakan olmaz… Birkaç yakın arkadaşına sorarız, bazıları bakmaz telefona, bazıları ‘Doğrudur…’ der… Yani onlara o kadar tembihlemiş ki…

Daha sonra öğrendik ki, akrabalarına, özellikle de bana, ‘Öldü…’ diye şaka yapmış… Ölmediğini, şaka olduğunu anlayınca sevindik. Bir hafta sonra pat diye geldi, o günün gazetesini bana vermişti…

Keşke şimdi tekrar şaka olduğunu söylese, tekrar çıkıp gelse…

Anılarını tazelediğiniz için, tekrar bana yaşattığınız için, kendisini unutmadığınız, hatırladığınız için ve böyle bir çalışma düşündüğünüz için, çok çok teşekkür ederim… Allah yolunuzu açık etsin. İşinizde başarılar dilerim.”

Mehmet Bakar

Bu güzel çalışmaya bir katkı da bizden olsun. Sinemamızın en önemli dublörlerinden ve kavgacılarından Mehmet Uğur ağabeyimiz ile yakın zamanda belgesel çalışmamız adına yapmış olduğumuz bir söyleşide, Şener Şen’in ‘Aşık Oldum’ filmine ait bir anı anlatmıştı. Bu anıda, Mehmet Samsa ile aralarındaki kadim dostluğu görmek mümkün;

Mehmet Uğur:

Şimdi bir daha anlatayım size; Şimdi Şener Şen, kırmızılı kadın diye bir film çeviriyor… Altıncı kattan atlayacak bir adam lazım… Benim de, rahmetli bir arkadaşım var Samsa… Mehmet Samsa… O da yapımcıydı, film falan çekerdi… Bizim de 1 kutu filme ihtiyacımız var, film çekeceğiz… Ama o kutu filmi bulamıyoruz… O sırada, Yılmaz Kanat diye bir arkadaşımız, yapımcı, Arzu Film’in sahipleri bunlar… “Ya Mehmet, gelsene buraya…” dediler. “Buyur ağabey…” dedim. “Yahu, bize 6. kattan atlayacak bir adam lazım, yapar mısın?” dedi. Dedim; “Ağabey peşin konuşayım… Bana 1 kutu film ver, 100 lira da para ver… Başka da bir şey istemiyorum…” dedim… “Tamam…” dedi. 1 kutu film geldi, 100 lira da para geldi… Mehmet’in yanına (Samsa) gittim, dedim; “Alın şu 100 lirayı, şu filmi de alın… Siz işe başlayın…”

Ben de bir arkadaşı aradım; “Böyle böyle, bir dublörlük işi var…” -onu çağırıyorum ara sıra- “4. – 5. kattan atlanacak, sana 150 lira yevmiye vereceğim…” dedim. “Tamam ağabey… Gelirim…” dedi. Ben de ona güvenerek işi aldım. Cihangir’de çekilecek ağabey, 6. kat… Millet böyle kalabalık, arkadaş gelmiyor… Bekliyorum, bekliyorum gelmiyor… Rahmetli Ertem Eğilmez’in yanına gittim. Dedim; “Ağabey, bu 6. kattan ha bir manken atmışsınız, ha bir canlı atmışsınız…” “Ben istemiyorum, eli ayağı oynasın istiyorum düşerken… Canlı adam olsun…” dedi. Kabak bana patladı, adam gelmedi. Şimdi gelmeyince de, dedim ki; “Ağabey çok yüksek…” “4. kata bakın…” dedi. 4. kata çıktık, kimse yok… 5’e çıktık, kimse yok… “İnşallah, burada da kimse olmaz…” dedim. 6’ya çıktık ağabey, kapı vuruldu, içeriden sarhoş bir adam çıktı… “Buyurun?” dedi, bizim prodüksiyon amiri “Ağabey müsaade ederseniz, buradan aşağıya bir adam atacağız…” dedi. O da korktu, “Bana ne kardeşim, ne yaparsanız yapın…” dedi. Ama ben de gecelik giymişim, eriyorum yani… Yüksek çünkü, “İnşallah olmaz…” diyorum… “Eyvah… Nereden çıktın?” dedim adama… Kabak patladı bana… Şimdi aşağıya tabii brandalar gerildi, kutular gerildi… Ne kadar gerilse de, 1 insan boyu oluyor kutularla branda… Bir de çekiyorlar ya… Şimdi atlayacağız, aşağıda da en azından 7-8 tane kamera falan var… Ben zannediyorum k, hani kanallar geldi… Şimdi atlamazsam, “Cüneyt’in dublörü atlamadı…” diyecekler… Hani böyle bir yaygara olur mu? Meğerse figürasyonmuş onlar da…

Neyse ben çıktım… Kameranın biri yukarıda, biri aşağıda… Ayağımın biri içeride, biri dışarıda… Bir yandan da camı tutuyorum… “Atla… Atla…” diyorlar… “Şimdi gideyim mi, gitmeyeyim mi?” Mecburen gittik aşağıya… Attık kendimizi… Bir anda gözümü açtım, merdivenlerin arsında buldum kendimi… Kolonya falan döküyorlar… Ayıltmaya uğraşıyorlar… Bir gözümü açtım, hepsi başımda… “Kardeşim, sakın tekrar falan olmayacak… Olay bitmişti… Dünyayı da verseniz atlamam… Kamera çalıştı, çalışmadı anlamam…” dedim. Bütün millet kahkahayı bastı, ben bastım gittim tabii ki… Yani böyle bir şeyler başımıza geliyor.

Rol aldığı, yönetmenliğini yaptığı, senaryosunu yazdığı ve yapım ekibinde yer aldığı filmler hakkında bilgi vermek gerekirse;

Eseri olan film, 1981 yılında çekilen ‘Unutulmayanlar’.

Yönetmenliğini yaptığı filimler;
 
1994
Adı Osman
Ateş Sönüyor
Dağ
Kara Gün
Kurtlar Sofrası
Yalnız Kurt
Öfkeli Genç
Ölüm Peşimizde
Ölümden Acı
Şöhretin Bedeli
 
1995
Kader Yolcusu
Ölümsüz Aşk
 
1996
Ölümün Ağzı
 
 
Senaryosunu yazdığı filmler;
 (Yönetmenlik yaptığı bütün filmlerin senaryosu kendisine ait.) Bunun yanı sıra;
 
1985
Yaranamadım
 
1986
Kral Affetmez
 
1987
Mayın
 
1988
Kum
 
Yapımcılık yaptığı filmler,
 
1981
Mutluluk Haram Oldu
 
1984
Severek Ayrılalım 
 
 
Set amirliği yaptığı filmler;
Korkusuz Korkak
Yuvasız Kuşlar
Gerzek Şaban
Huzurum Kalmadı
 
Oyunculuk yaptığı filmler;
 
1969
Güney Ölüm Saçıyor
Vatan ve Namık Kemal
 
1972
Kalleşler  
 
1980
Bağrı Yanık
 
1981
Mutluluk Haram Oldu
 
1982
Dört Yanım Cehennem
Kelepçe
Gırgır Ali
 
1983
Azrail’in Elçileri
Erkekçe  
Günahkar
İdamlık
 
1984
Aç Kartallar
Bir Yıldız Doğuyor
Deli Fişek
Dev Kanı
Dil Yarası
Kaptan
Kartal Bey
Yosma
 
 
1985
Güldür Yüzümü
Halime Gülme
Kaplanlar
Sabır Ey Gönül
 
1986
Hekimoğlu  
Korkusuz
Silah Arkadaşları
Suçlu Kim
Unutursun Diye
İntikamcı
 
1987
Asılacak Adam
Bir Kadın Tuzağı
Kuruluş
Patroniçe
Patroniçe 2
İslamiyet’in Doğuşu
Şeytanın Oğulları
 
 
1988
Tanrı Seni Korusun
 
1989
Eski Silah  
Kan Çiçeği
Kanun Savaşçıları
Minyeli Abdullah
Sahibini Arayan Madalya
 
1990  
Abuk Sabuk Bir Film
Fedai
 
1991
Aldatacağım
Krallığın Bedeli
 
1993
Deli Balta
Yabancı
 
1996
Çocuğum İçin
 
1999
Kahpe Bizans
Veliler Serdarı
 
 
*Çalışmamızı gerçekleştirmek için olanca özverisi ile emek veren Musa Mert Şahin’e sonsuz teşekkürler. Emektar sanatçımız Mehmet Samsa’yı tekrar rahmetle anıyoruz.

.::Sevda Aktolga: “Emekçinin, önce kendi hakları konusunda bilinçli ve mücadele edecek kadar cesaretli olması gerekir. Bu, maalesef sektörde çok az kişi için geçerli.”::.

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Sanata ilginiz hangi yaşlarda başladı?

Sevda Aktolga: İlkokulda bizim okuma bayramlarımız ve yılsonu oyunlarımız olurdu… O dönem TRT İstanbul Radyosu Çocuk Saati Programı’nın yönetmeni sevgili Vedat Demirci okulumuzda, lise bölümünde sanat tarihi dersleri verirdi ve bizim piyeslerimizi hazırlardı. İlk okul birinci sınıfta ‘Dileğin Rüyası’ adlı oyunda bana başrol oynatmıştı. Sonra beni tutabilene aşk olsun… Orta okula başlayınca radyoda çalışmaya ve ‘Ali Baba Çocuk Tiyatrosu’nda oynamaya başladım. Lise ikinci sınıfta ‘Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu Deneme Sahnesi’ne geçtim. Oradan da sinema ve Ertem Eğilmez

2) Sinema kariyeriniz nasıl başladı? Hatırlıyorsanız, ilk set gününüzü anlatır mısınız?

Sevda Aktolga: Fikret Hakan‘ın yönettiği, Kaya Ererez‘in görüntü yönetmenliğini yaptığı En Büyük Patron filmi ilk setim. Son derece heyecanlıydım ve ne yapacağımı bilemiyordum. Ama sıcak ve yardımcı tavırlarıyla bir günde beni çözdüler. Sonra sinema seti bana evim gibi gelmeye başladı.

3) Bir bayan oyuncu olarak ne tür zorluklarla karşılaştınız?

Sevda Aktolga: Sinema sektöründe o dönem, insanlar kime nasıl davranacaklarını bilirlerdi. Hiç bir sıkıntım olmadı. Son derece dostane ve uyumlu ilişkiler içindeydik. Beni üzen bir şeyle karşılaşmadım hiç.

4) Çalışma disiplini açısından kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydunuz yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyordu?

Sevda Aktolga: İlk başlarda baya çocuktum, pek aklım ermiyordu, her şey sette başlayıp sette bitiyordu. Zaman içinde oyunculuğun önemini kavradıkça durum değişti. Ertem Eğilmez bana kusurlarımı gösterirdi. Beni gerçekten iyi eğitti. Çekilen her filmi birlikte izlerdik. Ders gibiydi hepimiz için..

5) İzleyicilerimiz sizi ağırlıklı olarak Arzu Film bünyesinde yaptığınız sıcak aile komedilerinden tanıyor. Şabanoğlu Şaban, Hababam Sınıfı, Gülen Gözler, Cennetin Çocukları gibi birbirinden kıymetli filmlerde oynadınız. Bu filmlerle ilgili anılarınızı ve sizin için ne ifade ettiklerini anlatır mısınız?

Sevda Aktolga: Filmlerin hepsi, birbirinden ayrı tutulamayacak güzellikte anılarla dolu. Ana tema ise o müthiş kadroyla birlikte ve uyum içinde çalışma fırsatımın olması. Aile gibiydik ve her zaman gülünecek bir şey olurdu. 🙂 Ben hayatın tamamının bundan ibaret olduğunu sanırdım. Çünkü başka bir şey yapma fırsatımız olmazdı. Film bitip, bekleme dönemi başlayınca ne yapacağımı şaşırırdım. Biraz asosyal bir yapım vardı. Okul, ev, tiyatro ve set bütün dünyamdı neredeyse…

6) “Keşke oynamasaydım” dediğiniz ve “keşke o filmde ben de oynasaydım” dediğiniz filmler var mı?

Sevda Aktolga: Evet… Bereketli Topraklar Üzerinde filmi… Beni çağırmışlardı ama benim üniversitede sınav dönemine denk geliyordu galiba ve çalışamadım. Hep onun pişmanlığını ve üzüntüsünü yaşadım sonrasında…

7 ) Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Sevda Aktolga: Kesinlikle haklısınız… Ben bir dönem SİNE-SEN Genel Başkanlığı yaptım. Bu konuda canım çok yanık… Alamadıkları paralar konusunda Baro’dan sendika aracılığı ile bir süreç başlatmaya çalıştık. Bir tek arkadaşımız gelmedi… Ve ben çok kişinin parasını alamadığını bizzat biliyorum. Bunun üzerine yapılabilecek daha fazla bir şey kalmıyor. Emekçinin önce kendi hakları konusunda bilinçli ve mücadele edecek kadar cesaretli olması gerekir. Bu, maalesef sektörde çok az kişi için geçerli. Böyle olunca işlevsiz kalıyorsunuz ve yapımcının insafına kalmış bir sektör olmaktan başka çare kalmıyor… Sanırım ülkenin genel koşulları düzelmeden de düzelecek bir durum değil bu. Gerçi şu aralar sendikaların durumunu bilmiyorum sektörde, çünkü gerçekten ilgilenemiyorum atık…

8) Unutamadığınız, sizi üzen ya da gülümseten birkaç set anınızı bizlerle paylaşır mısınız?

Sevda Aktolga: Bir nehir kazası geçirmiştim ölümden döndüm… Unutulmaz bir anı…. Set arkadaşlarım olmasa aranızda olamayabilirdim…

9)Çalışmaktan en çok keyif aldığınız yönetmen kimdir? Nasıl çalışır?

Sevda Aktolga: Ben hep Ertem Eğilmez ile çalışmayı çok sevdim. Disiplinli ama aynı zamanda çok eğlenceli bir tarzı vardı. Sinemayı bu kadar çok sevmemin sebeplerinden biri onun oyuncusu olmak…

10) Sinemanın diğer alanlarında da görev aldınız. Yönetmen yardımcılığı yaptığınız ve reji ekibinde görev aldığınız filmlerden biraz bahseder misiniz?

Sevda Aktolga: Ben hayatımın büyük bir bölümünü kamera arkasında geçirdim. Sinema sektöründe asistanlık yaptım. Zor koşulların insanları olduk bizler… Şu anda 7-8 kişilik kadroların yaptığı işleri, tek başımıza yapmak zorundaydık. Sonrasında kalabalık ekiplerde televizyon sektöründe çalışmaya alışmak baya zaman aldı…

11) Türk Sineması’nın dününü ve bu gününü değerlendirir misiniz? Sizce sinemamız neredeydi, şimdi nerede?

Sevda Aktolga: Ekonomik, ve teknolojik olarak Yeşilçam ile mukayese edilemeyecek koşullara sahip oldu sektör. Mutlaka iyi işler yapılıyor, ancak sahip oldukları olanaklar paralelinde yeterince kaliteli üretim içindeler mi, tartışmak gerek…

12) Sevda Sevil Aktolga olarak, hayal ettiğiniz yerde misiniz? Sitemiz aracılığı ile bu mesleği yapmak isteyen okuyucularımıza söylemek istedikleriniz var mı?

Sevda Aktolga: Aslında sandığımdan daha iyi bir yerde olduğumu fark ettim son dönemde… 🙂

13) Sinema filmi ya da dizi olarak yeni projeleriniz var mı?

Sevda Aktolga: Yok.. 😦

Genseriko (Nam-ı diğer Lüzumsuz Adam)