Tag Archives: röportaj

.::Yeşilçam’ın İsviçre Çakıları -1. Bölüm-: Sadece Oyuncu Olmayanlara Dair::.

Sevgili dostlar merhaba,

Bu çalışma dizisinde sizlere, Yeşilçam’da sadece oyunculuk ya da yönetmenlik yapmamış, sinemamızın gerçek emekçilerinden bahsedeceğim. 2 bölüm olarak yayınlanacak bu çalışmanın ilk bölümünün konukları Zeki Alpan, Cemal Konca, Nizam Ergüden, Niyazi Vanlı ve Necdet Kökeş olacak. Sadece oyuncu olarak izlediğiniz değerli sanatçılarımızın, Yeşilçam içerisinde ayrıca uzman olduğu alanları öğrenince gerçekten şaşıracaksınız.

Bu çalışmayı hazırlarken, sanatçılarımızın sosyal hayatlarındaki özel yeteneklerini/uğraşlarını değil, Yeşilçam içerisindeki bir nevi ikinci –hatta bazıları için birinci- mesleklerini gün ışığına çıkarmaya dikkat ettim. Bu nedenle, gençliğinden beri profesyonelce keman çalmakta olan Hulusi Kentmen gibi özel yeteneklileri değil, -çalışmamızın ikinci kısmında yer alacak olan- sinema filmleri için besteler yapan Sami Hazinses’i sizlere anlatmayı uygun buldum. Çalışmamda yer alan 10 isim de, sinemaya farklı alanlarda eş zamanlı olarak hizmet etmiş isimler olacak.

İlk 5 isim sizlerle…

İşte Yeşilçam’ın İsviçre çakıları…

İşte Yeşilçam’ın maharetli elleri…

1) Zeki Alpan

Zeki Alpan’ı Kemal Sunal ve Keloğlan filmlerinden hatırlamayanınız yoktur sanırım. Özellikle kostüme filmlerde boy gösteren Alpan, sinemamızın ilk ‘profesyonel’ makyajcılarından birdir. Profesyonel kelimesini özellikle tırnak içine almak istedim çünkü bu işi kendine meslek edinmiş, özel sakal ve bıyıklar üretmiş ve kendine tam donanımlı bir makyaj çantası oluşturmuştur. Sanatçımızın oğlu ile yaptığım bir söyleşide, Kadir İnanır’ın Yeşilçam’da çekilen ilk bıyıklı fotoğrafındaki takma bıyığın Zeki Alpan tarafından yapıldığını ve hatta kariyerine bıyıklı olarak devam etmesini öneren ilk kişi olduğunu öğrenmiştim. Araştırmalarım doğrultusunda vardığım sonuç, sanatçımızın oğlunun anlattıklarını doğrular nitelikte çünkü 1950’li yıllardan itibaren sakal-bıyık ihtiyacı olan neredeyse tüm filmlerdeki sakallar-bıyıklar Zeki Alpan’a ait. Aşağıda kendisi ile yapılan söyleşiyi okuduğunuzda, işine ne kadar özenle yaklaştığını göreceksiniz.

*Röportajın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

_______________________________________________________

2) Cemal Konca

cemal-konca-portre

Sinemamızın adı bilinmen önemli makyajcılarından biri de Cemal Konca’dır. Onlarca filmde karakter oyuncusu olarak görev alan Konca, özellikle plastik makyaj konusunda kendini oldukça uzmanlaştırmıştır. Aşağıdaki fotoğrafta kendisini, Natuk Baytan’la birlikte Duvardaki Kan dizisinin setinde görüyorsunuz. Gerçekleşmesi güç bir makyajı kendi yöntemleri ile dakikalar sonra bitirdiğini okuyacağınız bu dergi haberinde, Konca’nın kendi gibi yetiştirdiği oğlunu da göreceksiniz.

*Haberin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

_______________________________________________________

3) Nizam Ergüden

Nam-ı diğer Kör Nizam… ‘Kör Nizam bir bomba yapmış abi… Bir patladı, pantolonum falan parçalandı…’ gibi onlarca cümle duyarsınız Yeşilçam sokağında. Aksiyon ve avantür filmlerdeki patlamaların büyük bir bölümü yapan kişi, Yeşilçam’ın özel efekt uzmanlarından Nizam Ergünden’dir çünkü. Elinin ayarının olmadığı ve patlamalı sahnelerde barutu biraz fazla kaçırdığı söylenir hep. Yaşayanların şimdilerde gülerek anlattığı birçok ‘patlamalı’ kazanın altında onun parmağı vardır. ‘Kör Nizam’ın Bombaları’ üzerine sayfalar dolusu anı var arşivimde. Uygun bir zamanda bu başlıkta bir yazıyı sizlerle paylaşacağım. Unutmadan, Nizam Ergüden’in ‘kör’ lakabı işini gözü kapalı yaptığından değil, gözlerinin şaşı olmasından kaynaklanmaktadır. Yeşilçam’da özellikle set çalışanlarının böyle ilginç lakapları vardır. Bu yıl içinde kaybettiğimiz, sinemamızın bir diğer özel efekt uzmanı Godzilla lakaplı Selahattin Geçgel’i de rahmetle analım. Onun uzmanlaştığı en önemli alan da fünye üretimiydi. Bir oyuncu vurulduğunda vücudundan patlayarak çıkan –çoğu sade dumanlı- kanların etrafa saçılmasını sağlayan fünyeleri Godzilla Selahattin hazırlardı.

_______________________________________________________

4) Niyazi Vanlı

‘Ah Nerede’ filminin finalinde kalabalığı yararak gelen polis memurunu hatırladınız mı? Evet, onun adı Niyazi Vanlı. Peki o yararak geldiği kalabalığı sete kim getirdi? Bu sorunun cevabı da aynı: Niyazi Vanlı. O, Yeşilçam’ın en büyük figürasyon ajanslarından birinin sahibi. Hatta 70’li yıllarda filmlerde yeni yeni görmeye başladığımız kavgacı karakter oyuncularının büyük bir bölümünü sinemamıza kazandıran kişi o. Yeşilçam Sokağı’nda arkadaşlarından duyduklarım, görüldüğünün aksine son derece egosu yüksek ve piyasanın kurdu bir insan olduğu yönünde. Elinden hiçbir zaman düşürmediği viskisi ile ‘Onu ben oyuncu yaptım… O benim bulduğum adamdı… Kapımdan ayrılmazdı…’ gibi ‘benim sayemde’ başlıklı onlarca cümle duyulurmuş Niyazi Vanlı figüranlık bürosunda. ‘Seni artist yapacağım…’ diyerek kandırılan genç kızların uğrak yerlerinden biri olduğu da söylenir bu büronun. Setlerde sakatlanan kavgacıların da uğrak yeridir aynı zamanda. Niyazi Vanlı’nın eşinin, zeytinleri, otları ezerek oluşturduğu özel bir karışımla çıkıklar hemen tedavi edilir, oyuncu bir gün istirahatten sonra sete çıkabilir hale getirilirmiş.

_______________________________________________________

5) Necdet Kökeş

Sivori Necdet… Brezilyalı bir futbolcuya benzerliğinden dolayı ona takılan bu lakap, yıllarca setlerde prodüksiyon amirliği yapmış Necdet Kökeş’in hızını ve çalışkanlığı özetler nitelikte. “Bir set kaç kişiden oluşur? Kimler işini en iyi şekilde yapar? Bir film kaç günde biter? Biraz da daha zorlarsak kaç günde biter?” Bu soruların tamamının cevabını veren en önemli kişilerden biridir Necdet Kökeş. Yapımcının en güvendiği insan, tüm seti emanet ettiği gerçek bir profesyoneldir. Özellikle Hulki Saner prodüktörlüğünde gerçekleşmiş 70’li yıllara ait filmlerin önemli bir bölümünün prodüksiyon amiri odur. İzleyiciler onu oyuncu olarak tanısa da, Yeşilçam Sokağı –özellikle de eski yapımcılar- onu daha çok prodüksiyon amiri özelliğiyle hatırlamaktadır.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz. 

*Çalışmamızın 2. Bölümü birkaç gün içerisinde sizlerle.

Reklamlar

.::Üçüncü Adam’ın YouTube Kanalı’na Tüm Sinemaseverleri Bekliyoruz!::.

Üçüncü Adam‘ın hazırladığı videoları izlmek ve paylaşmak için YouTube kanalımızı ziyaret edebilirsiniz;

https://www.youtube.com/user/erhan6487

Çok yakında yepyeni videolarla kanalımızda sizlerle olacağız. Kanalımıza abone olmayı unutmayın!

Örnek videolarımız;

.::Bilal Karahan, Babası Osman Han’ı Anlatıyor: Kara Murat filminde ‘Neden bir Osmanlı bir Bizanslı oluyorsun?’ dediğimde, ‘Oğlum; Cüneyt Arkın bir vurmaya on adam deviriyor… Sette adam mı kaldı… Mecbur ölüp ölüp diriliyoruz…’ demişti::.

Değerli sanatçımız Osman Han‘ın oğlu ile, Üçüncü Adam’ın İnstagram hesabını açtığımız gün tesadüf eseri tanıştık ve heyecanla az sonra okuyacağınız röportajı gerçekleştirdik. Osman Han’ın ilk kez böylesine detaylıca anıldığı bu çalışmamızın gerçekleşmesi için tüm samimiyeti ile emek veren, değerli karakter oyuncumuzun oğlu Bilal Karahan‘a sonsuz teşekkürler…

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Babanızla ilişkiniz nasıldı?

Abimle birlikte çocukluk yıllarımız Rize’de mavi ile yeşilin içe içe olduğu bir ortamda geçti. Müstakil evimizde mütevazı bir hayat sürdük. Babamla ilişkilerimiz her çocuğunki gibiydi. Biz abimle yaramazlık yapardık o bize önceleri kızar, sonra sarılır affederdi.

2) Babanızın sinema kariyeri öncesinde herhangi bir mesleği var mıydı? 

Babam çok iyi bir aşçıydı. Sinema öncesi ve sonrası bu mesleğinden hiç vazgeçmedi. Çok özel yerlerde bu mesleğini sürdürdü ve başta biz olmak üzere çok insan yetiştirdi. Özellikle deniz mahsulleri üzerine çok leziz tatlar sundu. Mersin‘den İstanbul’a ve en son Rize’de emeklilik dönemine kadar çalıştı. Sinema geçmişi bilindiği için çevresi bir hayli genişti. Sinema sektöründe çalışıp akabinde emekli olup işlerini devam ettirebilen ender üçüncü adamlardandı.

3) Osman Han’ın sinema kariyeri nasıl başladı?

İstanbul Beyoğlu’nda aşçılık yaparken Kadir Savun ile tanıştı. Mimikleri ve Rize şivesi hoştu. Altın çağını yaşayan Yeşilçam furyası babamı da etkilemişti. Ve sinema hayatı bu şekilde başlamış oldu.

4) Sinemada ne tür zorluklarla karşılaştı? Bu zorlukları sizlerle paylaştı mı?

Sinema o dönem çok para kazandırmıyordu. Bir çok film çekiliyordu. Uzun çalışma saatleri, bir setten öbür sete koşuşturmacanın yorucu olduğundan bahsederdi. Hatta bir sohbetimizde kendisine, Kara Murat filminde ‘Neden bir Osmanlı bir Bizanslı oluyorsun?’ dediğimde, ‘Oğlum; Cüneyt Arkın bir vurmaya on adam deviriyor… Sette adam mı kaldı… Mecbur ölüp ölüp diriliyoruz…’ demişti. Bu işin zor ama güzel tarafıydı. Asıl sıkıntı bir sendikanın olmayışı, bir ajansa bağlı olmamaları ve TRT’nin o dönem Yeşilçam’a sahip çıkmamasıydı. Zira Üçüncü Adamlar hep hazin sonlarla anıldı. Bu da devletin o dönem sanatçılarına ne kadar az değer verdiğinin göstergesiydi.

5) Çalışma disiplini açısından Osman Han’ı nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydu yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyordu?

Gerek sinema hayatında gerek iş ve ev hayatında disiplinli ama bir o kadar da yumuşak kalpli bir insandı. Rolleri genelde kısa kısa Ve belirli sahneler olduğu İçin hata yapmamaya çok özen gösterirdi. Birçok filmde babamı izlediğim zaman bir şeye dikkat ettim. Hiçbir zaman kameraya bakmadı. Oynadığı anı hep yaşadı.

6) İzleyicilerimiz Osman Han’ı ağırlıklı olarak kavgacı – kötü adam karakterleri ile hatırlıyor. Bir çok tehlikeli kavga sahnesinde başarılı performansları oldu. Hatırlıyorsanız, oynadığı  filmler ile ilgili size anlattığı bazı anılarını bizlerle paylaşır mısınız?

Evet rolü gereği  bir hayli kavgacıydı. Levent Kırca’nın Taşı Toprağı Altın Şehir filminin kavga sahnesinde yaralanmıştı. Bir de Battal Gazi filmlerinin birinde attan düşerek kaburgasını kırmıştı. Ama bunlar o zamanın sinemasının gerçekleriydi.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

7) Başarılı bir karakter oyuncusu olarak, “keşke oynamasaydım”  ve “keşke o filmde ben de oynasaydım” dediği filmler var mıydı?

Babamın sinemayı bırakması 79’dan sonra Yeşilçam sinemasının İtalyan sineması kültürüne (Erotik Film Furyası) kaymaya başladığı zamanla denktir. Aile geleneği, yetiştiriliş tarzı  o dönemden sonra sinemayı bırakmasına ve Rize’ye yerleşmesine neden olmuştur. Bence Eşkıya filmi Türk sinemasının yeniden dirilişidir. Ve bu filmden sonra Türk sineması kendi  kimliğine yeniden bürünmüştür.

8) Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Üçüncü Adam örnek bir site. Bir filmi 10’larca kez izleyip yeniden izlediğinde bir insan yine mutlu olup heyecanlanabiliyorsa bu gerçek bir başarıdır. İnsanlar Üçüncü Adamlara çok şeyler borçlu ve bunu birilerinin görmesi ve ekrana taşıması ayrı bir mutluluk. Üçüncü Adamın çok daha başarılı işlere imza atacağı aşikar. Yolu her daim açık olsun.

9) Babanız Osman Han olarak, sinemada hayal ettiği yerde miydi?

Bir insanın bir işteki başarısının ölçüsü zirve olmaktır. Elbette ki babam istediği yerde değildi. Türk sinemasında istediği yerlerde olan insanlar özel ailelerden gelen veya çok özel yeteneklere sahip olan kişilerdi. Bir Kadir İnanır, bir Kemal Sunal, bir Öztürk Serengil olmak elbette ki her oyuncunun hayali ama şartlar ve kimlikler kimi zaman insanı bir yere kadar taşır. Biz babamı böyle de çok sevdik. O bizim ailemizde hep başroldeydi.

10) Son olarak babanız ile ilgili unutamadığınız birkaç anınızı bizlerle paylaşır mısınız?

1998 yazında İstanbul’da Erol Taş’ı ziyarete gittik. Bir ayağı kesilmişti. Babamı gördüğü zaman ağladı. O kaba saba gibi gözüken adamın altın gibi bir kalbi vardı. Çok sarıldılar, eskileri yad ettiler. Erol Taş, çocuklarının mirası yüzünden kavgalarını babama açınca yine gözleri doldu ve ağladı. Koltuğun bir kenarında ben vardım, bir kenarında babam. Bu anımı hiç unutmam. İkisinin de mekanı cennet olsun.

Sevgi ve Saygılarımla…

Bilal Karahan.

*Aile fotoğrafları değerli sanatçımızın oğlu Bilal Karahan arşivinden temin edilmiştir.

 

.::Kahkahaları Kulaklarımızı Çınlatırken, Gözyaşları İçimize Akan Sanatçı: Adile Naşit::.

Adile Naşit‘i daha yakından tanımaya devam ediyoruz dostlar. Arşivimizden sizler için, TV’de 7 GÜN dergisinin 5 Temmuz 1976 tarihli sayısında yer alan, Sezai Solelli’nin Tanıdığım Adile Naşit adlı röportaj çalışmasını derledik. Bu röportaj ile, bir önceki yayınladığımız Hüzünlü Bir Adile Naşit Röportajı” bir nevi tamamlanıyor olacak.

Çünkü onda her şey var… Kahkahaları kulaklarımızı çınlatırken, gözyaşları içimize akabilir. O, tüm duygularını zirvede yaşayan dev sanatçımız: Adile Naşit.

______________________________________________________

TV’de 7 GÜN Dergisi

5 Temmuz 1976

Hazırlayan: Sezai Solelli

Dergiden Deşifre Eden: Sinem Tuncer

Adile Naşit müjdeyi film setinde almıştı. Filmin yapımcısı Ertem Eğilmez telefonla Adile Naşit’i aramıştı. “Adile Antalya’ya gidiyorsun…” demişti. “Ödül kazanmışsın, onu alacaksın.” Bu haberle stüdyo birbirine girmişti. Domates güzeli Nahide Şerbet, Münir Özkul, Mahmut Cevher, Itır Esen ve Şevket Altuğ, Adile Naşit’i altın beşiğe bindirmişler, havalara kaldırmışlardı..

Sanki herkes Altın Portakal’ı kazanmış gibi bayram ediyorlardı. Sarılıp öpen, bağırıp çağıran gırla… Adile Naşit ise sanki cam kesişmişti. Ne bir şey duyuyor, ne bir şey hissedebiliyordu. Adile Naşit ertesi gün bir otomobile atladı, Antalya yollarına düştü. Ve Altın Portakal’ını aldı. Ödülünü aldıktan sonra, kuliste bir defa daha baygınlık geçirdi. Ama kendini çabuk topladı Adile Naşit. Ve Altın Portakal’ı ile resim çeken gazetecilere böyle poz verdi. Ne de olsa o gerçek sanatçıydı.

“Müjdeyi ilk kocama vermiştim. Durdu, düşündü, ‘Şey,’ dedi, ‘Sakın bu bir soğuk şaka olmasın…’ ”

“Bu öyle bir armağan ki, beni hayatımın sonuna kadar dimdik ayakta tutmaya yeter.”

“Belediye Reisi mutlaka bir şeyler söyledi Altın Portakal’ımı verirken.. Ama ben hiç birini duyamadım heyecandan.. Sadece ağlıyordum.”

Haziran’ın 24’ü. Günlerden Perşembe.. O gün de her zamanki gibi Arzu Film’in setinde çalışıyoruz. Ben, Münir Özkul, Ayşen Gruda ve öbür arkadaşlar. Orhan Aksoy’un rejisörlüğünü yaptığı bir komediyi bitirmeye çalışıyoruz.

Bir ara bir telefon. Beni istiyorlarmış. Baktım, Ertem Eğilmez Bey. Arzu Film’in sahibi..

“Hazırlan Adile” dedi. “Antalya’ya gidiyorsun.”

Şaka yapıyor zannettim. Benim seyahatten hele uçaktan hiç hoşlanmadığımı bilirdi. Hatta bu yüzden bir hafta kadar önce 13. Antalya Film Festivali’nin açılışına katılabilmem için bana şoförüyle birlikte kendi arabasını vermişti. Ayşen Gruda ile beraber gitmiş, bir gece kalıp dönmüştük. Bu bir.. Sonra bir de çok sıkı bir çalışma temposu içindeydik.. Bu durumda hiç bir yere ayrılamazdım.

Telefonda, “Evet Adile, Antalya’ya gidiyorsun” diye tekrarladı Ertem Bey, “Ödül kazanmışsın, onu alacaksın!”

Eh dedim, kendi kendime. Bu kadar ısrarla söylediğine göre herhalde doğru olacak. “Acaba hangi yardımcı rol için?” diye sordum.

-“Yardımcı rol filan değil!” diye gürledi Ertem Bey. “Doğrudan doğruya baş kadın oyuncu olarak alıyorsun.. Bu sefer benim arabam yok. Kendin bir şey bulup gidersin. Sana Pazartesi’ye kadar izin..”

NEREDEYSE YÜREĞİME İNECEKTİ

Telefon elimde, ne söyleyeceğimi bilemeden öylece duruyordum. Benden hiç ses çıkmadığını görünce Ertem Bey, “Adile!” diye bağırdı.

Güçlükle, “Efendim” diyebildim.

 –“Söylediklerimi duydun değil mi?”

“Duydum efendim”

Yine sessiz durduk bir müddet. Sonra Ertem Bey, “Tebrik ederim.” Dedi ve telefonu kapattı.

Bir anda stüdyo birbirine girdi. Münir Özkul, Ayşen Gruda ve öbürleri, herkes Altın Portakal’ı kendileri kazanmış gibi bayram ediyorlardı. Beni sarılıp sarılıp open, bağırıp çağıran gırla…

Bense sanki cam kesilmiştim. Ne bir şey duyuyor, ne bir şey hissediyordum. Neden sonra aklım başıma geldi. Evi aradım. Kocam çıktı telefona.

-“Ziya bey sana bir haber vereceğim, sakın heyecanlanma” dedim. “Aslında ben de pek inanmadım, ama Ertem Bey haber verdi. Ben 13. Antalya Film Festivali’nde Birinci Kadın seçilmişim.”

Karşı taraf tıs… Hiç bir şey söylemedi.

-“Ziya bey” dedim. Cevap yok.

Bir daha seslendim. Yine cevap yok.

Nihayet avazım çıktığı kadar, -“Ziya bey beni duyuyor musun?” diye bağırdım.

-“Bağırma kadınım… Sağır değilim, elbet duyuyorum.”

-“Duyuyorsan neye cevap vermiyorsun öyleyse?”

-“Düşünüyorum ondan… Şey diyorum… Sakın bu soğuk bir şaka olmasın?”

O gün akşama kadar ben de aynı şeyi düşündüm. Ama bir ara bir iki tebrik telefonu geldi dostlardan. Ogle ajansında duymuşlar radyoda.. Sonra stüdyoya uğrayan birkaç kişi daha aynı şeyi söyledi.

Akşam eve döndüğüm zaman Ziya bey hala şüpheliydi. O epeydir radyoyu ikinci plana atmıştı. Televizyonda verilmeyen haberlere pek inanmıyordu. Devletin resmi gazetesi gibi…

“8.30 haberlerinde vermediler.” Dedi

Nihayet “Güne Bakış”ta Can Akbel söyledi de inandık.

BİR ALTIN PORTAKAL: 3000 LİRA

Ertesi sabah 2.500’e anlaştık bir taksiyle. Antalya’ya gidecek, iki gün kalacak, Pazartesi erkenden burada olacaktık. Şoförün yatacağı yer, yemeği şusu busu tam 3000’e patladı bana bu Altın Portakal…

Ziya bey bu kadar uzun bir yola gelemez. Stüdyodaki arkadaşlardan da fayda yok. Mecburen ağabeyim Selim’in 20 yaşındaki oğlu Naşit’i aldım yanıma.

Ödüllerin dağıtıldığı Antalya Stadyumu’na girerken çok heyecanlıydm Cumartesi gecesi. Bir ara fenalık geçirdim. Biri nabzımı saydı. 160! Bana kalbimi takviye edici, ferahlatıcı birşeyler içirdiler.

Yanımda şimdi hatırlayamadığım biri izahat veriyordu. Benim rol aldığım iki film vardı festival katılan. “İşte Hayat” ile “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı”. Jüri ikisindeki rollerimle bana “Yılın En Beğenilen Kadın Oyuncusu” ödülünü vermeye karar vermiş. Erkek olarak da Cüneyt Arkın!

Düşünebiliyor musunuz festivali? Cüneyt’in karşısında Türkan değil, Hülya değil, Fatma Girik değil, Müjde Ar değil de ben!…

Az kaldı heyecandan tekrar fenalaşıyordum ki, koluma girip biri beni mikrofonun başına kadar götürdü.

Bir alkış, bir alkış sormayın! Belediye Reisi mutlaka bir şeyler söyledi Altın Portakal’ımı verirken.. Ama ben hiç birini duyamadım heyecandan.. Sadece ağlıyordum.

-“Bu Türkiye’de ilk defa oluyor biliyorsun?” dedim.

“Ne ilk defa oluyor?”

-“Baş kadın olarak birinci ödülün sana verilişi. Ta 1951’de başlayan Yıldız Film Yarışması’ndan son yıllarda yapılan festivallere kadar bu tip bütün yarışmalarda En Beğenilen Kadın ve Erkek Yıldız, başrolleri oynayan ve isimleri filmlerin başında yazılan genç kız ve genç erkeklerden seçilirdi. Onlardan bin defa daha iyi oyun verseler bile Münir Özkul’lar, Aliye Rona’lar, Nedret Güvenç’ler, sen ve ötekiler hep yardımcı sanatçı sayılırdınız. Bu yıl ilk defa sen bu geleneği yıktın.”

“Estağfurullah benim ne haddime. Sağl olsun jüri öyle düşünmüş öyle karar vermiş.”

-“Ama memnunsun..”

Adile Naşit neşeli bir kahkaha attı. Sonra güldüğünün farkına varıp bir daha güldü. “İnanır mısınız haftalardır ilk defa gülüyorum. Şaşkınlık, korku ve yorgunluk. Gülmesini unutmuştum adeta. Haklısınız çok memnunum. Bu armağan beni hayatımın sonuna kadar dimdik ayakta tutmaya yeter!”

 ADİLE NAŞİT VE HAYATININ SONBAHARINDAKİ KISMET

Adile Naşit Özcan, Türkiye’nin en büyük halk komedyenlerinden meşhur Naşit’in kızı. Bugün aşağı yukarı 46-47 yaşında. Küçük yaştan beri ağabeysi Selim Naşit Özcan’la beraber sahne hayatında. En son Gönül Ülkü – Gazanfer Özcan Topluluğu’nda beraber çalıştıkları Ziya Keskiner ile evlendi. Ziya Bey bir kaç yıl önce kendi isteğiyle emekliye ayrılmış durumda. Baş başa iki kişi. Çocukları yok. O da ayrı ve çok acı bir hikaye..

“Tiyatro senin canın, kanın, her şeyindi. Ondan ayrılış nasıl oldu?” diye soruyorum.

-“Haklısınız. Ben hala tiyatrodan ayrılmış addetmiyorum kendimi. Tiyatronun maddi imkansızlıkları olmasa zaten hiç ayrılmazdım sahneden…

“1970-71’lere kadar tiyatrodan aldığımız para, dublaj reklam şu bu zar zor geçiniyorduk. Ama son 4-5 yıldaki hayat pahalılığından tiyatrolarımız kadar zarar gören hiç bir kuruluş olmadı. Her şey % 300-400 artarken 10-15 liralık tiyatro biletleri en fazla 20-25 liraya çıktı güç halle. Aslında 40-50 lira olmalıydı ama bugün çoğu dağılan seyirci o zaman hiç gelmezdi.

“Özel tiyatrolar para kazanacak ki sana verecek. Çoğu yerdeki maaşlar hala 5-6 yıl evvelki rakamlar. O parayla geçinilemiyor tabii.. Bu sebeple bugün Münir Özkel, Pekcan Koşar, Meral Taygun, Erol Günaydın, Turgut Boralı gibi Türk sahnesinin bir çok büyük isimleri tiyatro yapamıyorlar. Ya film çeviriyorlar, ya da televizyona reklam yapıyorlar.

“En son 3.000 lira alıyordum Gazanfer Bey’den. Geçimime yardım olsun idye de boş zamanlarımda film çeviriyordum bir yandan. Ertem Eğimez Be yard arda iş veriyordu bana. Hülya-Tarık çiftiyle “Beyoğlu Güzeli”nin ardından yine aynı çift ve Münir Özkul’la “Sev Kardeşim”i çevirdim.

“İlk zamanalr 300 lira yövmiye alıyordum. Derken bu 500 ve pek kısa bir zaman sonra 1000 lira oldu. Bir filmden elime ortalama 5-6 bin lira geçmeye başladı. Fena değildi, değildi ama tiyatroda çalışmalarım aksamaya başlamıştı. Doğrusu ne Gönül Ülkü hanım ne Gazanfer Özcan bey hiç bir şey söylemiyorlardı, ama ben rahatsız oluyordum. Ikisinin de çalışmaları gayet ciddidir. Herkesi provalarda tam saatinde isterken, bana göz yummaları, iş prensiplerini aksatıyordu.

“Bir gün dayanamadım, bunun böyle daha fazla yürümeyeceğini söyledim ve 1975 tiyatro mevsimi başında dostça ayrıldık. Şimdi tamamıyla Arzu Film’e bağlıyım. Film başına 15-20.000 lira geçiyor. Memur gibi maaşa vurursak ayda ortalama 10-12 bin kadar. Bunu değil bana, hiç kimseye veremez bugün tiyatro. Ancak sırtının devlete dayamış tiyatrolar hariç..”

-“Peki televizyondan ne veriyorlar” diye sordum.

-“O Sadri Alışık’la beraber çevirdiğimiz parodiler varya. Onlar en çabuk üç günde çekilir. Bu üç gün içinde bize adam başına 575 lira verirler. Çok az, ama bütün Türkiye görüyor, reklam oluyor diye Kabul ediyorduk. Reklam filmlerinden de ben şahsen 3 veya 5 bin lira alıyordum. Bunlar iyiydi. Ama Ertem Eğilmez Bey’le mukavelem mucibince ikisi de yasak bugün. Bütün gücümü filmlere veriyorum.”

 VE ACI BİR HİKAYE

Adile Naşit’le Ziya Keskiner çiftinin hayatında sade yakın dostlarının bildiği bir de çocuk problem vardır. Bir zamanlar aslan gibi bir oğulları vardı Ahmet adında. Karı-koca, Gazanfer Özcan trubunda İzmir’delerken Ahmet hastaydı İstanbul’da ve Allah kimsenin başına vermesin, 3-4 gün içinde birden gidiverdi o aslan gibi Ahmet! Neşeleri, amaçları, hayatları, velhasıl her şeyleriydi Ahmet onların… Nasıl yıkıldılar, nasıl mahvoldular sormayın…

Buna rağmen uçakla İstanbul’a atlayıp Ahmet’i toprağa verdikten iki gün sonra İzmir’de tekrar sahneye çıktılar.

Nasıl çıktılar, nasıl çıkabildiler hala şaşarım.

İşte ta o zamandan beri Adile uçağa binmekten nefret eder!

Ben bir zamanlar Adile’yi ayartmaya çalıştım. Darülaceze’den bir çocuk alması için. Bu aylarca sürdü.

-“Mühim olan çocuğu doğurmak değil sadece” dedim. “Ona bakmak, onu büyütmek en mühim sorun. Düşün 7-8 aylık bir bebek aldın. Her gün onun altını temizledin, karnını doyurdun. Onun hastalığında sen de sabahlara kadar uyumadın. O ağlayınca ağladın, o gülünce güldün. Böylece yıllar geçecek ve sen anlayacaksın ki, insanı çocuğuna bağlayan sadece onu doğurmak değil; onun derdiyle, neşesiyle, problemleriyle büyütmektir.”

Sonunda ikna ettim onu. O da Ziya Kesiner’i kandırdı. Daha ziyade 1 yaşında biraz daha küçükbir kız alınması üzerinde karar kıldık.

“1971 yazındaydı. Aylardan Temmuz. Biz Akçay’dayız. Gazanfer Özcan grubu da İzmir’de turnede. Adile’yi bir aydır görmemiştim. Acaba konuştuğumuz gibi bebeği almış mıydı, almamış mıydı merak ediyordum.

Temmuz’un sonuna doğru bir sabah Gazanfer ve tayfası habersiz bastırdılar. İstanbul’a geçiyorlarmış. Öğle yemeği için bana uğramışlar. Hoş beşten sonra herkes denize girerken, biz Adile’yle tam bir saat baş başa konuştuk kuytu bir köşede.

Darülaceze’ye 4-5 defa gitmiş en azından 2 bebek varmış. Ikisi de 1 yaşında vary ok. Biri oğlan, öbürü kız. Topaç gibi şeyler falan filan. Anlattı, anlattı… anladım. Oğlanı kafasına koymuş. Beni kırmak da istemiyor. Sözüm ona son kararı bana verdirmek için gelmiş.

-“Ben sana kız çocuk daha kolay yetiştirilir, bir de senin yanından ayrılmaz, sana can yoldaşı olur diye söylemiştim. İstiyorsan oğlanı al,” dedim.

Birden gözleri parlamış, sevinçle boynuma sarılmış, “Hay bin yaşa ağabey!” diye yerinden fırlamıştı. “Gider gitmez alacağım oğlanı..”

 İstanbul’a dönüşümde beni aradı. Çok üzgündü. O İzmir’deyken oğlanı almışlar. Yıkılmış adeta. Dört, beş gün sonra, “ Demek ki Allah’ın takdiri böyle” diye kalkmış kızı almaya gitmiş bu sefer. Ama onu da bulamamış!

O gün bugündür Adile evlat edinmeyi düşünmüyor artık. “Kendimi Tarık Akan gibi, Halit Akçatepe gibi beraber çalıştığım genç arkadaşlara adadım artık. Onlarla, bir abla gibi meşgul oluyor, evlat sevgimi onlara veriyorum. İnanır mısınız onlar da bir anne, bir abla gibi beni seviyorlar. Her şeyimle yakından ilgileniyorlar sağ olsunlar…”

Bunları söylerken yine de bir eksikliğin hasreti okunuyordu gözlerinin içinde…

O sırada foto muhabiri arkadaş resmini çekmek için gelmişti.

-“Resmini çekecekler Adile” dedim. “Saçını, başını düzelt de hazır ol.”

Birden o içten kahkalardan birini koyuverdi.

-“İlahi Sezai ağabey ne var ki neyi düzelteceğim” diye kıkırdandı. “Seyircim beni böyle tanıyor, böyle seviyor… Ama madem ki istiyorsun, tarıyormuş gibi yapayım..”

Baktım. Gözlerindeki biraz önceki üzüntüden eser kalmamıştı.

Sanatçı bu işte. Gülerken ağlayan. Ağlarken gülebilen..

.::Özden Sangu, Baba Dostu Tugay Toksöz’ü Anlatıyor: “Onun hayatında en önemli üç şey ; Dostluk, Şöhret ve Alkol’dü…”

Sevgili dostlarımız merhabalar,

Yakın zamanda, sitemizdeki Tugay Toksöz ile ilgili çalışmalara yorum yapan, ve kendisi ile ilgili bilgi sahibi olduğunu belirten değerli okurumuz Özden Sangu ile detaylı bir röportaj gerçekleştirdik. Daha doğrusu, o ‘Ben size anlatacağım…’ dedi, biz de heyecanla bekledik. Ve açıkçası beklediğimize de değdi…

Aşağıda okuyacaklarınız, sinemamızın uçlarda yaşayan jönlerinden Tugay Toksöz’ün oldukça zor yaşantısına bir ışık tutacak, sanatçımızı sizlere daha yakından tanıtacaktır.

Özden Bey’e emeği için ve değerli arşivini bizlerle paylaştığı için sonsuz teşekkür ederiz.

Keyifli okumalar…

ÖNSÖZ

Onun hakkında söylenecek o kadar çok söz var ki…

Tugay Toksöz; Rahmetli babam ile 1971 yılında, Ankara’da sinema gala ve film şirketlerine geldiğinde, onun gibi aile dostumuz olan babamın arkadaşı ünlü yönetmen yapımcı, rahmetli Sırrı Gültekin aracılığı ile tanışmışlardır.

Ben onu tanıdığımda ve Ankara’daki evimizde konuk ettiğimizde 10 yaşındaydım. Rahmetli babamın can dostuydu. Ankara’da vatani görevini yaptığı o yıllarda izinlerde bize gelmesi her zaman bizleri onurlandırırdı. Biz onu, o da bizleri çok severdi. Adeta bizden biri olmuştu. Onun ölümünde babamın da ağır hasta olması ve cenazesinde bulunamayışımız bizleri derin üzmüştür. Rahmetli babamın isteği ile, ben yıllar sonra onun Karaca Ahmet’teki mezarını çok zor şartlarda arayıp buldum ve ziyaret ettim. Bunu rahmetli babam ile paylaşmış olmam, bir nebze de olsa ona olan vefa borcunu ödemiş gibi içini ferahlatmıştı.

Toksöz, asker kaçağı olduğundan askerlik yaşı geçmesine rağmen askerliğini Ankara-Polatlı Topçu Okulu‘nda 1970’li yıllarda yapmış, Ankara GATA Tıp Fakültesi hastanesinde ameliyat olmuş ve hava değişimi raporu almıştır. Bu arada babamla Ankara’da çok sıkı dostlukları olmuş ve babam her defasında onunla ilgilenmiş, ziyarette bulunmuştur. Askerlik yaptığı yıllarda evimizde çok misafir ettik kendisini. Hatta yine onun gibi meslektaşı, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu, yönetmen Erhan Yazıcıoğlu ile de asker arkadaşı idi.

Asker kaçağı olan Toksöz için, Memduh Ün ve Fatma Girik bir-iki film projesi için Ankara’ya gelmişler. Babam onları havaalanında karşılayarak Tugay Toksöz’ün yanına götürmüş. Ancak o dönemin Topçu albayından izin çıkmayınca, bu filmleri başka aktörle çevirmişler. Bu belki de Toksöz’ün sonunu hazırlayan bir olaydır.

Maalesef çok alkol bağımlısıydı. Kıvrak zekaya ve milliyetçi siyasi düşünceye sahipti. Askerliği bitince de babam Hayrettin Sangu ile dostlukları devam etmiş ve babam İstanbul’da onun yanında çok vakit geçirmiştir.

Bazı yorum yapanları dikkatlice okuyorum ve çoğuna katılmıyorum. Rahmetli sanatçının ölümünün ardından bizleri iki şey üzmüştür; Rahmetlinin sinema dünyasında vefalı dostunun olmayışı ve onun hakkında tanıyan ve tanımayanların yaptığı asılsız yorum ve haberler.

22

BİYOGRAFİ

Gerçek Adı: Seyyid Togay Toksöz, 17 Mart 1938 yılında, İstanbul-Moda’da dünyaya geldi.

Ölümü: 25 Haziran 1988 – Karacaahmet Mezarlığı

Babası: Ataları Kars’tan göç etmiş, Çerkez kökenli Mali Müfettiş Recai Toksöz

Annesi: Selanik göçmeni, ünlülerin terzisi Vahide Melahat Toksöz

EĞİTİMİ

Bahariye İlkokulu, Kadıköy Yeldeğirmeni Ortaokulu, Saint Joseph Lisesi, Suadiye Ticaret Koleji ve Sultan Ahmet İktisadi Ticari İlimler Akademisi… Bu okuldaki yüksek öğrenimini 3. sınıfta bıraktı. Akademi yıllarında Almanya’ya dil öğrenmeye gitti. Orada alkole başladı ve silaha çok meraklıydı. Hatta nedeni bilinmeyen bir kavgada, bir Alman vatandaşın yaralanmasına sebep olmuş ve sınır dışı edilmiştir. Türkiye’ye döndüğünde ise İstanbul’da tercümanlık yaptı ve devlet memuru olarak kısa bir süre çalıştı.

EVLİLİK HAYATI VE SİNEMA

Onun hayatında en önemli üç şey ; Dostluk, Şöhret ve Alkol’dü…

1964 yılında Ses Dergisi-Kapak Yıldızı Yarışmasına aynı mahalleden arkadaşı, sinema oyuncusu Tunç Okan ile birlikte katılırlar. Tunç Okan birinci olurken, Tugay Toksöz ikinci seçilerek sinemaya adım atmıştır. 1965’de Ertem Eğilmez‘in yönettiği, Kartal Tibet‘in baş rolünü Selda Alkor‘la oynadığı Senede Bir Gün filminde ikinci rollerle sinema oyunculuğuna başlamıştır.

1968 yılında evlenmiş, bir kızı olmuştur. Genellikle köy filmleri ve salon filmlerinin değişmez oyuncusu olmuştur. Maalesef şöhret, alkol, sinema ve aile hayatını bir arada sürdürememiştir. Kısa süren evlilik hayatından sonra eşinden ayrılmış ve yalnız yaşamaya başlamıştır. Bu ayrılık onun için iyi olmamış, tüm kazandıklarını cömertçe harcamıştır.

O yıllarda; maddi ve manevi destek aldığı, Ankaralı, iki çocuklu, zengin dul bir hayranının evlenme teklifini geri çevirmiş, sadece arkadaş ilişkisinden öteye gitmeyişi de onun özel hayatını sekteye uğratmıştır.

70’li yılların sonundaki sinemadaki kriz tüm sinemacıları vurmuştu. Sinemadan başka geliri olmayan Toksöz de zor günler geçiriyordu. Sinemada parlamaya başladığı dönemde askere gitmesi, kariyerinde kötü bir kırılma noktası oldu. Seks filmleri furyası başlamış, maddi durumu iyi olmayan tutunamamış yapımcılar, bu projelerde Tugay Toksöz ve onun gibi zor durumda olan aktör ve aktrisleri oynatmaya ikna etmişlerdir. 1980 sonrası ise bu defa sinemada ses sanatçılarının furyası başlamış, bu filmlerde de 2. ve 3. rollerde yer almıştır. O yıllardaki sıkıntılarında annesinin maddi ve manevi desteğini almıştır.

1965 yılından 1988 yılına kadar başrol ve ikinci rollerde toplam 138 film çekmiş, en parlak dönemlerine 1967 yılında 8 film, 1969-1970 yıllarında toplam 34 film çekerek imza atmış, 1977-1978 yıllarında seks filmlerinin oyuncusu olmuş, 1980-1982 yıllarında hiç film teklifi alamamıştır. 1982 yılından itibaren ise ses sanatçılarının filmlerinde rol almıştır. 1984 yılında tekrar 10 film çekmiş, 1985-1988 yılları arasında ise birkaç filme imza atmıştır.

HASTALIĞI VE ÖLÜMÜ

Toksöz, 1988 yılının başlarında Gaziantep’te  ÖÇ  filmi çekmeğe gider. Filmde ata binme sahnesi çekilirken kaza sonucu attan düşer ve ayağı iki yerinden kırılır, alçıya alınır ve İstanbul’a döner. Yanlış müdahale edilen ayağına, İstanbul Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde iki yerden platin takılır. Ameliyattan önce; sosyal güvencesi olmadığı için SESAM tarafından sigortası başlatılır. Kendisini ziyaret için tanıdık, eş-dost göremeyince üzülür. Tedavi sürecinde ilaçlarla birlikte alkol aldığından, çok kötü bir durumda hastaneden evine taburcu ederler. Yaşlı ve hasta annesinin yanında kalmaya başlar. Belirli bir zaman sonra ağırlaşır, İstanbul SSK Okmeydanı Hastanesi’ne kaldırılır. Ayağındaki sorundan sonra, ilik kanseri teşhisi konulur ve kısa bir süre içerisinde 51 yaşında, 25 Haziran 1988 yılında vefat eder.

Cenazesi, ertesi gün Şişli Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra, Karaca Ahmet Mezarlığı‘nda toprağa verilir. Cenaze törenine kızı, yakınları ve sinema sanatçısı dostları gelmeyerek büyük bir vefasızlık göstermişlerdir.

Mekanı cennet olsun…

FOTOĞRAFLARLA TUGAY TOKSÖZ

 Yazan ve derleyen: Özden Sangu

.::Yılmaz Kurt: “Ağrılı anılarımız vardır… Ama yanlış yumruk atanı gelişinden anlarım, bileğini tutarım attırmam, yumruklu sahne yeniden çekilir… Biz de döveriz ama insaflıyız abi, kimseyi incitmeyiz… Başkaları da böyle olsa ne iyi…”::.

Yakın zamanda elimize, sevgili ekip arkadaşımız Sinem Çalış‘ın arşivinden, SES dergilerinin 1980-1981 yıllarına ait sayıları geçti. Ciltlenmiş, yüzlerce sayfadan oluşan bu arşiv, ekibimiz için büyük bir hazine değeri taşıyordu. Bizler, bloğumuzu ilgilendiren tüm sayfaların tek tek fotoğraflarını çektik ve Üçüncü Adam‘ın arşivine ekledik. (Çok kalın bir cilt olduğundan, tarama işlemi yapmamıza imkan yoktu.) Ses dergisine ait bu eşsiz kareleri zamanı geldikçe sizlerle paylaşacağız.

Bahsi geçen fotoğraflarını çekerken, derginin içeriği ve haber dağılımı ile de ister istemez bilgi sahibi olduk. Dergide bolca yerli yıldızlarımıza dair magazinsel haberler, film piyasasından dedikodular, yabancı filmlerden ve sinema yıldızlarından güncel haberler, o dönem yayında olan birkaç televizyonun yayın akışları, Türkiye/dünya gündeminden ilginç/önemli haberler, beyaz eşya reklamları (bazılarında sinema yıldızlarımızın olduğu) ve yarışma başvuru formları (ses yarışması, film yıldızı olma yarışması gibi) vardı.

Bu zengin yazıların yanında bir de, son sayfalara doğru, Galata köprüsünde balık tutan bir çocuğun, yıllardır lokantacılık yapan emektar bir aşçının, terzilik yaparak evini geçindiren bir annenin kısa hikayelerinin anlatıldığı ‘45 milyondan biri’ adlı mini bir röportaj dizisi mevcuttu. İki yıla ait tüm sayıları tek tek incelerken, bu röportaj dizilerinden birinde, sinemamızın emektar kavgacılarından Yılmaz Kurt‘la yapılmış bir röportaja rastladım. Heyecanla röportajın fotoğraflarını çekip bitirdikten sonra, aniden içimin burulduğunu hissettim. Yılmaz Kurt’a dair bir röportaj okumak elbette bizim için çok önemli bir olaydı ama, bu röportajın, derginin son sayfalarında yer alan ve genellikle sinema dışı meslek erbaplarının hikayelerinin yer aldığı kısımda bulunuyor olması gerçekten üzücü bir olaydı. Yılmaz Kurt’u hatırlayıp (!), önemseyip (!) onunla röportaj yapmalarına sevinemeden, bu röportajın ’45 milyondan biri’ kısmında yer almasına üzülüverdim. Şimdi değerli okurlarımızdan bazıları söyle iç geçiriyorlar belki de;  ‘Boş ver sevgili kardeşim, bir şekilde yapmışlar ya… Ona bak sen…’

Boş veremiyoruz sevgili okurlarımız. Boş veremediğimiz için Üçüncü Adam var. Boş veremediğimiz için bunca emek, bunca çaba… Biz, Yılmaz Kurt’un, derginin sinema haberleri kısmında yer almasını isterdik, ’45 milyondan biri’ kısmında değil… Onlar, bizim bloğumuz başrolleri… Ne yapıyorsak, hepsi o güzel, emektar insanlar için…

Son söz olarak, daha rahat okunabilmesi için, dergideki röportajı kelimesi kelimesine bilgisayara aktardığımızı eklemek istiyoruz.

Aşağıdaki röportaj, 14 Şubat 1981 tarihli, SES dergisine aittir.

Yılmaz Kurt: 13 yıl kadar önceydi abi… Beyoğlu’nda bir kahvede oturuyordum. İzmir’den yeni gelmiştim, işsizdim. İçeri iyi giyimli iki kişi girdi. Şöyle bir oturanlara baktılar. Sonra elleriyle işaret edip ‘sen, sen sen gelin..’ dediler. Ötekiler kalkınca ‘Elle gelen düğün-bayram’ deyip bende kalktım. Bizi götürdüler, kurulu bir masaya oturttular. Bende o sıralar parasızdım. Karnım bazen doyuyor..  Oh dedim bize yemek çıktı. Önümüzde salatalar var, yemek var. Bize ‘Yermiş gibi ağzınıza götürün ama sakın yemeyin, geri koyun’ dediler. Sonra bir de rakıya benzer beyaz bir içki vardı. Bir yudum tattım, sütü sulandırmışlar, öyle tatsız bir şey. Meğerse film çekiyorlarmış, bizi de figüran diye toplamışlar. O gün 50 TL verdiler. Bir sevindim, bir sevindim sorma… Sonra birkaç ay işsiz kaldım, o kahveye gidip oturdum, hiç iş çıkmadı. Derken bir ara iş bir açıldı, arka arkaya 30 filmde oynadım. Tipim müsaitti, evvelce de biraz dövüşkendim. İzmir’de.. Beni hep dövüş rollerine koymaya başladılar. Ne zaman dövüşlü film olsa, gelip beni buluyorlardı. Zamanla senin anlayacağın ‘Baş figüran’ olduk abi… Bol dayak yedik, bazen de attık rol icabı…

1000’e yakın filmde oynadım. Şimdi 53 yaşındayım ama hala dincim. Daha da oynarım. Bazen filmleri seyrederken aklıma takılıyor abi… Şurda Cüneyt fena dirsek geçirmişti, fena kıvranmıştım. Şurda Kadir tekmeyi ölçüsüz salladı, üç gün topallamıştım diye… Ağrılı anılarımız vardır. Ama yanlış yumruk atanı, gelişinden anlarım, bileğini tutarım attırmam, yumruklu sahne yeniden çekilir. Biz de döveriz ama insaflıyız abi, kimseyi incitmeyiz, başkaları da böyle olsa ne iyi… Biz de çoluk çocuk besliyoruz. Oğlum elektrikçi oldu kurtardı kendini, kızımı İzmir’de yatılı okulda okutuyorum. Şimdi film olunca yevmiye 1500 TL aldığımız olur. Allah’tan ilk işyerimden sigortamı devam ettirip, emeklilik de çıkarttım, idare ediyoruz.

Her zaman değil ama bazen üzülürüm. Filmden önce isimler çıkar ya, bazen orada figüranların, dayak yiyenlerin ismini yazmazlar. İşte o zaman biraz üzülürüm. Sinemada ‘kavgacılar’ azaldı abi, millet bu işte çalışmıyor, aldığın para ile ancak kendini düzeltiyorsun. Ama adımızı da yazsalar iyi olur. Benim adım mı? Benim adım Yılmaz Kurt abi. Yeşilçam’da ‘Kavgacı Yılmaz’ diye de çağırırlar.

Gelgelelim, bir türlü belirli bir çizgim olmadı sinemada. Kimi filmde polis oldum, kimi filmde azılı bir katil. Kimin de bir Anonim Şirketin İdare Heyeti’nde yer aldım, kiminde parasız bir serseri, kiminde bir multi milyoner…

Böyle çelişkiler içinde geldik bugüne. Sağlığım elverirse bir 1000 filmde daha oynamak istiyorum. Kimbilir bir rekor kırarım belki bu alanda… Bir dünya rekoru…

Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)

Sinem Çalış’a sonsuz teşekküler…

.::Sinemamızın Efsane Kavgacısı Süheyl Eğriboz Anlatıyor: “Kaç filmim olduğunu bilmiyorum… Şöyle söyleyeyim, 60’larda yılda 200-250 film çevriliyordu, 100’ünde oynuyordum… Sen hesap et gerisini…”::.

6. Beyoğlu Sahaf Festivali’ne giderken, fotoğraf makinemi de yanıma almıştım. Amacım festivalin fotoğraflarını çekmek değil, festival çıkışı, 60’larda, 70’lerde günde onlarca çekim aracının kalktığı Gazeteci Erol Dernek Sokak’a gitmek ve orada rastladığım sinema emekçilerimiz ile röportaj yapmaktı. Dileğimi gerçekleştirmiş olmanın ve sizlerin şu an okumakta olduğu çalışmayı yazıyor olmanın mutluluğu gerçekten tarif edilemez…

Gezimi bitirip yukarıda bahsi geçen sokağa geldiğimde gözlerim, aralıklarla yol üzerinde rastladığım emektar sinema sanatçılarımızı aradı ama hiçbirine rastlayamadım. İçimden ‘galiba bugün kimseyi bulamayacağım’ diye geçirirken, üst tarafı sarmaşıklarla kaplı, sağlı sollu masa ve sandalyelerle dolu sokakta yürümeye başlamıştım. Sokağın eskilerinden olduğunu hissettiğim, 50’li yaşlarda bir beyefendinin yanına gittim ve sinema sanatçılarını nerede bulabileceğimi sordum. Kendisi ‘Ben de sinemacıyım evlat… Eski sinemacıyım…’ diyerek iki dakikalık bir girizgah yaptıktan sonra –ki kendisini çok tanımak isterdim, çok konuşamadan yanından ayrılmak zorunda kaldım- aradığım sanatçıların bu saatlerde buralarda olduğunu, lakin bir süredir buralara pek uğramadıklarından bahsetti ve ekledi: ‘Geldiklerinde şu mavi kapılı kahvehanede otururlar… Eskiden orası çok kalabalık olurdu ama şimdilerde kimse kalmadı… Bulursan anca orada bulursun… Oktay (Yavuz), Süheyl (Eğriboz) falan hepsi Çınarcık tarafında diye duydum…’

Ümitsizce bahsettiği yere doğru yürüdüm. Sağlı sollu masada oturanlardan gözüme çarpanları tanımıyordum. (Belki de sinemamıza emek vermiş, yıllarca set kurmuş, ışık taşımış, setlere servis çekmişlerdi…) Az önceki beyefendinin bahsettiği kahvehanenin kapısından başımı uzatıp içeri baktığımda, yine tanıdığım kimseye rastlamadım. Belki gelirler ümidi ile içeri girdim ve içerideki ikinci bir kapının önünde oturan iki kişiye doğru yürüdüm. Bana yakın olanına, aradığım kişileri sordum ve ‘belli olmaz, belki gelirler’ cevabını aldım. Tam geri dönüyordum ki diğer adam ardımdan seslendi; ‘Ne yapacaksın onları?’ Dönüp baktım, durumu izah etmek için yanına yürüdüm ve dikkatlice baktığımda bana seslenen kişinin, sinemamızın emektar karakter oyuncularından Hakkı Kıvanç olduğunu gördüm. Kendisini fark edip elini öpmem ve heyecanla karşısına oturmam bir oldu.

Yaşlanmıştı… Orada öylece oturup eski günleri yâd ediyordu… ‘Buraya gelirler mi?’ diye sorduğumda, ‘Eskindendi onlar evladım… Eskiden… Onlarca araba kalkardı buradan… Bir buradan, bir de aşağıdaki Yeşilçam sokağından… Ama artık burada kimseler kalmadı… Artık arabalar AKM’nin önünden kalkıyor… Geçti o güzel günler…’ Yüzünde yıllara sitem edercesine sert bir ifade vardı ama duygulandığı belliydi. Ben de duygulanmıştım. Çok geçmeden kendimi tanıttım, sitemizden bahsettim ve ardından ben sordum, o anlattı…

Kendisi ile görüntülü bir röportaj yaptığımdan onu önümüzdeki günlerde yayınlayacağım. Onunla röportaj yaparken omzuma ‘kolay gelsin’ manasında dokunup geçen kişinin Necdet Kökeş olduğunu, Hakkı Kıvanç abimin ‘Eyvallah Necdetciğim…’ dediği an anladım. Çünkü o an pür dikkat, elimdeki fotoğraf makinesi ile Hakkı Kıvanç’ın anlattıklarını kaydediyordum. Necdet Kökeş ile yaptığım röportajı da görüntülü kaydettiğimden, o da önümüzdeki günlerde sizlerle olacak. İşlerimizin yoğunluğu ve eldeki görüntünün bir dizi işlemden geçmesinden kaynaklı bu gecikme için anlayışınıza sığınıyorum…

Hakkı Kıvanç ile yapmış olduğum görüntülü röportajı bitirdikten sonra, ısrarla Sönmez Yıkılmaz, Hasan Yıldız, Oktay Yavuz, Süheyl Eğriboz ve Mehmet Uğur gibi sinemamızın onurlu savaşçılarını, kavgacılarını nerede bulabileceğimi sordum. İçeri girmeden rastladığım beyefendinin verdiği cevabı söylediğimde, ‘Oktay’ı bilmiyorum ama Süheyl buralarda, Samatya’da’ cevabını verdi ve ekledi; ‘Arada bir uğrar ama belli olmaz… Ben de 10-15 günde bir geliyorum bu taraflara…’

Bu cevabı verdikten sonra çok geçmeden, aklına bir şey gelmiş gibi durdu. ‘Süheyl’le görüştüreyim seni ister misin?’ diye sordu. Uzun zamandır peşinde olduğum, Beyoğlu taraflarında neredeyse hiç rastlamadığım –bir kez Kemal İskender’in  (Karga Kemal) aynı sokaktaki cenazesinde görmüştüm.- Süheyl Eğriboz ile görüşme ihtimali, benim için müthiş heyecan verici bir olaydı. Hakkı ağabeyciğim sağ olsun o an Süheyl Eğriboz’u aradı ve nerede olduğunu öğrendi. Söylediği gibi, Samatya’da bir çay bahçesinde oturuyordu. Benden ve onunla görüşme isteğimden bahsetti. Onay aldıktan sonra telefonu kapattı ve oraya nasıl gideceğimi dahi tarif etti. Elini öpüp kalktım. Kırk beş dakika sonra Samatya’da, tarif ettiği çay bahçesindeydim… Hakkı Kıvanç ağabeyimin bu ilgisi ve alakasını unutmam mümkün değil… Bu vesile ile kendisine hem kendi röportajı için, hem de Süheyl Eğriboz röportajına sağladığı katkı için sonsuz teşekkür ederim…

Çay bahçesine girdiğimde, çektiğim fotoğraflarda gördünüz mavi takım elbisesi ile oturuyordu. Elinde sigarası vardı. Hürmetle eğilip elini öptüm ve izniyle yanına oturdum. Çay bahçesinin sahibi Cengiz (Güçlü) ağabeyi de, orada oturduğum müddetçe göstermiş olduğu ilgi ve nezaketten ötürü anmam ve sonsuz saygılarımı sunmam gerekir.

Kısa bir tanışmanın ardından fotoğraflarını çekmek için izin aldım. Müthiş heyecanlıydım. Yıllardır beklediğim önemli anlardan birini yaşıyor, benim gözümde bir sinema devi olan, kavgacıların en kıdemlisi Süheyl Eğriboz’un fotoğraflarını çekiyordum. O, yılların değer kattığı, birbirinden manalı çizgilerle dolu yüzü öylesine sinematografik duruyordu ki, haricen kadraj ayarlamaya, ışık ölçmeye gerek dahi duymuyordum. Hafifçe bana doğru dönüp verdiği pozlardan sonra oturuşunu değiştirip, direkt fotoğraf makinesine doğru döndü. Bir iki kare de öyle çektikten sonra eli ile ‘dur’ manasında bir hareket yaptı. Makineyi indirip minnetle yüzüne baktım. ‘Tamam, git artık.’ deseydi, içimde gram ukde kalmadan kalkar giderdim ve onu ömrüm boyunca minnetle anardım. Yüzüme dikkatlice baktı. Sağ gözünü seğirtmeye başladı ve ‘şimdi çek’ dedi. Hemen makineye davrandım ve çektim. Bakışları filmlerindeki gibi korkutucu bir hal almıştı. Makineyi indirdiğimde gülümsedi: ‘Nasıl?’ diye sordu… Ne cevap verebilirdim ki… Mükemmeldi…

İlk kareler bittikten sonra çaylarımız geldi ve üstat ile sohbete başladık. Bir süre sonra, müthiş bir tesadüf eseri, yıllarca Çetin İnanç’a görüntü yönetmenliği yapmış olan, Sedat Ülker geldi masamıza. Selamlaşmalardan sonra oturdu ve kendini tanıttı. Bu durum beni çok şaşırtmış ve mutlu etmişti. Ben de saygı ile kendimi tanıttım ve sohbetimiz bir kez daha –bu kez daha derin bir şekilde- başlamış oldu.

Bu sohbet esnasında, ne zaman görüntü kaydetmeye kalksam, Süheyl Eğriboz başını kameraya paralel bir şekilde çeviriyor, ileri doğru bakıyordu. Konu Yadigâr Ejder’e gelmişti –daha doğrusu ben getirmiştim-. Kendisinin nasıl vefat ettiğini, en yakın arkadaşlarından biri olduğunu bildiğim Süheyl Eğriboz’a sormayacaktım da kime soracaktım… Soruma cevap verirken hemen makinemi hazırladım. Ama öncesinde Yadigâr Ejder’in gerçek soyadının ne olduğunu sordum ve ‘Koyun’ cevabını aldım. ‘Kuzu’ olarak bildiğimi ve sanırım yanlış hatırladığını söylediğimde ‘Kuzu değil, Koyun’ diyerek noktaladı. Şaşırmam gerekiyordu belki ama şaşırmadım. Yadigâr’ın bir tane soyadı yoktu ki… Yadigâr Kuzu, Yadigâr Dağdeviren, Yadigâr Ejder… Hatta bazen, sadece Yadigâr…

Makinenin son ayarlarını yapıp kayıt tuşuna bastığımda, yukarıda bahsettiğim gibi başını ileriye doğru –karşısında oturmakta olan Sedat Ülker’e- çevirip anlatmaya başladı;

Kaydı bitirdiğimde Sedat Ülker; ‘Fark ettin mi, eski oyuncular kameraya asla bakmazlar…’ dedi. O an anlamıştım, makineyi elime her alışımda, Süheyl Eğriboz’un başını niye başka tarafa doğru çevirdiğini… Sedat Ülker lafını bitirdiği an Süheyl Eğriboz ekledi: ‘Kameraya baktığın an yandın… Hem sen yandın, hem film yandı…’ Filmlerindeki gibi sinsice güldü; ‘Kameraya bakan adamı setten anında kovarlardı…’ O an heyecanla: ‘Birkaç anınızı kaydedebilir miyim ağabeyciğim?’ diye sorduğumda, ‘Boş ver… Konuşuyoruz işte…’ dedi ve yine hafifçe gülümsedi; ‘Ne yapacaksın anıyı…’ Anlamıştım. Kontrollü konuşmaktan, yani istek üzerine anı anlatmaktan yılmıştı. Yaşının ve –maalesef- sigaranın da vermiş olduğu yorgunluk, konuşmasına da yansımıştı. Makineyi kapattım ve çantama koydum. Muhabbetin ilerlemesini ve anıların kendiliğinden gelmesini bekliyordum. O esnada Cengiz (Güçlü) ağabey, iki dosya halinde, kendisine ait sinema fotoğraflarından oluşan, dünyalar güzeli arşivini getirdi ve bir süre fotoğraflar üzerine konuştuk. Çok geçmeden yine laf lafı açtı ve o an geldi… Görüntüye kaydedilmemiş, ama ömrüm boyunca unutmayacağım anılar dökülmeye başladı ustanın ağzından…

O günü, o sohbeti asla unutmayacağım…

Bu arada, usta ile bir “Kavgacılar Belgeseli” üzerine çalışmak için sözleştik. Uygun bir zamanda yanına gidip detaylı bir röportaj daha yapacağız ekip olarak.

Sohbetimiz boyunca ilgi ve alakasını hiç eksik etmeyen, Cengiz Güçlü ağabeyime, sürpriz yaparcasına gelip muhabbetimize katılan, görüntü yönetmeni Sedat Ülker ağabeyime –onun ağzından dinlediğim anıları da yakın zamanda sizlerle paylaşacağım- ve en önemlisi, büyük usta Süheyl Eğriboz’a, eşsiz sohbeti, içtenliği ve tüm babacanlığı için, sinemamıza kattığı tüm güzellikler için, sonsuz teşekkür ediyor, önlerinde saygıyla eğiliyorum…

Ömrünüz uzun olsun…

Şimdi sizi, sinemamızın unutulmaz kavgacılarının en kıdemlilerinden Süheyl Eğriboz’un birkaç sinema anısı ile baş başa bırakıyorum;

“…‘Bir gün Adana’da bir festivalde, Bilal İnci ile birlikte en iyi yardımcı oyuncu ödülü aldık. Bilal başladı sızlanmaya ‘İşsiz kaldık…’ diye… ‘Niye öyle diyorsun?’ dedim, ‘Bunlar şimdi ödül aldı ya, çok para isterler’ diye düşünürler dedi. Nitekim öyle de oldu. İşsiz kaldık. Başladık kapı kapı dolaşmaya, ‘Çok para istemeyiz, bize iş verin’ diye…”

“…Kavgacılık baletlik demektir… İzle benim sahnelerimi, bale yapar gibiyimdir… Kavgacılık yapacak olan kişi esnek olacak… Yumruk yemeyi bilecek ama yumruk atmayı da bilecek… Biz Cüneyt’le (Arkın) sahneye başlamadan önce en az dört-beş prova alırdık… Zaten kavga sahnelerini konuşarak, bağırarak çektiğimizden her şey kontrol altında olurdu… Ama Cüneyt’in bir huyu vardır; Mesela aramıza yeni bir kavgacı mı katıldı, önce provalarda beraber çalışırız. Yumruk almasını öğretiriz. Kayıt sesi ile Cüneyt hepimizi döver, son olarak aramıza yeni katılan kavgacıyla kalır, ona vurur ama o yumruğu alamaz. Bu bir olur, iki olur. Üçüncü tekrarda Cüneyt gerçekten vurur…”

“…Cüneytli sahnelerde hiç zorlanmadım… Tamam, bazen denk geliyordu gerçekten vuruyordu ama an geliyordu ben de gerçekten vuruyordum… O esnada film akıyor, film pahalı… Tekrar şansın yok… En fazla iki tekrar… Olsun olsun üç… Üçüncü tekrara sebep olanı o an setten atarlar… Bir tek Kadirle (İnanır) çalışırken zorlanırdım… Yani hepimiz zorlanırdık… Çünkü nereden vuracağı belli olmazdı… Sağ çalışırdık provalarda, sol vururdu… Kafa beklerdik, tekme atardı…”

“… Bir gün surlardan atlama sahnesi çekiyorduk, atladım brandaya… Branda yırtıldı güm diye düştüm… Gözümü hastanede açtım…”

“… Günlük 250 lira alırdık… Set bitti mi yevmiyeciler gelir, paramızı dağıtırdı… Set işçileri haftalık ya da film başına çalışırdı… 250 lira ile başladım, 500 oldu, 1000 oldu, 2000 oldu, 5000 oldu… Şöyle düşün; 250 lira alırdık, dört beş arkadaş meyhanede sabahlardık, üzerine para kalırdı… Özlüyorum o günleri…”

“… Aydın Haberdar… Öyle güzel adamdı, öyle güzel adamdı ki, ne sen sor, ne ben anlatayım… Cebinde 10 lirası olsun, iste, 9’unu verir… Gerekiyorsa hepsini verir, evine yürüyerek giderdi… Öyle güzel adamdı… Allah rahmet eylesin…”

“… Kaç filmim olduğunu bilmiyorum… Şöyle söyleyeyim, 60’larda yılda 200-250 film çevriliyordu, 100’ünde oynuyordum… Sen hesap et gerisini…”

“… Bir gün bir yapımcıdan paramı almaya gittim… Dört beş film içeride bırakırdım paramı bazen, toplu alırdım… Gittim ofisine, oturdum… Hesap ettim, 400 lira alacağım… Ama ona söylemedim… O da biliyor tabii ne kadar alacağımı… Tam parayı sayarken, dönemin önemli kadın oyuncularından biri girdi içeri… Bunun aşığı… Otururken frikik verdi… E ister benim de ister istemez gözüm takıldı… Yapımcı parayı uzattı, saydım, 350 lira çıktı… Baktığımı görmüş galiba, hemen 50 liramı tırnaklamış… Paramı alıp aşağıya indim, kadının da işi varmış ardımdan çıktı… Tuttum kolundan, dedim ‘50 lira verir misin?’… Beni çok iyi tanırdı, çıkardı verdi… ‘Ne için istiyorsun?’ dedi… ‘Yukarıda gözüm kaydı diye 50 liramı tırnakladı seninki, onun parası bu’ dedim…”

“… Fünye patladı mı ruhun bile duymaz… Ama her zaman kendi fünyemi kendim yaptım, kendim de patlattım… Asla başkasına yaptırmazdım… Fünyenin vücuda yapıştığı yerin arkasına kauçuk koyardık, bizi korurdu o… Ama bazı acemiler naylon gömlek giyerdi, fünye patladı mı gömlek üzerilerine yapışıverirdi… Fünyenin içine eczaneden şurup alırdık, onu koyardık…”

“… Tecavüzcü karakterlerini oynadığım yıllarda karımla dolaşamazdım… ‘Yine birini tuzağına düşürmüş ahlaksız adam’ derlerdi arkamızdan…”

25.9.2012 – Salı
Samatya

Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)