Tag Archives: memduh ün

.::Yeşilçam’ın ‘Dev’ Oyuncuları: Rol Arkadaşlarına Gerçekten Tepeden Bakanlara Dair!::.

Şimdilerde ‘İçerde’ diziside boy gösteren Seyithan Özdemir, sert mizacına ve iri cüssesine rağmen, sempatik tavırları ve içtenliği ile ilk bölümlerden itibaren milyonlarca izleyicinin sevgisini kazandı. Bu durum, izleyicinin iri cüsseli&karakteristik yüzlü insanlara sempatisinin ilk örneği değildi elbetteki.

Şimdi sizlere sinemamızda boyu ve karakteristik yüz ifadelerinden dolayı dikkat çekip yer edinen sinema sanatçılarından bahsedeceğim. Onlardan sadece ikisi jön olup onlarca filmde başrol oynayabildiler. Biri de genç kızların sevgilisi olabilecek yüz hatlarına sahipti. Öyle de oldu… Diğerleri, orta boylu jönlerin aşması gereken son engel olarak karşı tarafta yer aldılar ve sinema kariyerleri boyunca kimileri onlarca, kimileri yüzlerce filmde ‘kötü adam’ı oynamak zorunda kaldılar.

İşte huzurlarınızda sinemamızın kelimenin tam anlamıyla ‘dev’ oyuncuları…

1) Hüseyin Alp

Onu özellikle Tarkan filmlerindeki Dev Orso olarak hatırlayacaksınız. Tarık Akan ve Robert Widmark‘ın başrollerinde oynadığı Babanın Evlatları adlı filmdeki performansı da gayet akılda kalıcıydı.

_______________________________________________________

2) Özdemir Aydın

Hayat Bayram Olsa filmindeki gülüşü nasıl unutulabilir? Sert yüz hatları, uzun boyu ve iri kalıbı ile onu gördüğümüz her an bir olay çıkaracağını, birilerine laf atıp sataşacağını düşünmemize sebep olan sanatçımızı dikkatli Yeşilçam izleyicileri Köroğlu filmi ile de hatırlayacaktır.

Özdemir Aydın _______________________________________________________

3) Tarık Akan

Sinemamızın ‘bebek yüzlü’ jönlerinden Tarık Akan, şüphesiz Yeşilçam’ın ‘en uzun boylu jönü’ olma ünvanını ömrünün sonuna kadar taşıdı. Onunla kim oynadıysa hep karşısında kısa kaldı. Özellikle de Ah Nerede filminde birlikte oynadığı Adile Naşit. İkisinin yanyana duruşunu gözünüzün önüne getirebildiniz mi? O halleriyle çok güzel değiller miydi?

 _______________________________________________________

4) Yadigar Ejder

Kiminle oynarsa oynasın hep en son onu dövdüler, onu yıkmaya çalıştılar. O hep kavgacıların yıkılmaz kalesiydi. O yıkıldı, film bitti, jön alkışlandı. Ondan yadigar  yediği binlerce tekme ve yumruk kaldı. Vuranların adı kadar yazılmadı adları afişlerde ama Yeşilçam severler onların hakkını hep verdi, hep de verecek.

_______________________________________________________

5) Behçet Nacar

İnce-uzun, atletik yapısı ile avantür filmlerin aranılan aktörlerinden olan Behçet Nacar, boyunun verdiği avantajla attığı tekmelerle kavgacı karakter oyuncularının kabusu olmuştur. Aile filmlerinde mahallenin heybetli koruyucusu olan Nacar, aksiyon ve avantür filmlerinde tüm kötülerin korkulu rüyası olmuştur.

Behçet Nacar_______________________________________________________

6) Kenan Karagöz 

Memduh Ün‘ün yeniden çektiği, Kadir İnanır, Müşik Kenter, Halit Akçatepe ve Hülya Koçyiğit‘in başrollerini paylaştığı Üç Arkadaş filmindeki Mevlanakapılı Ayı Recep karakterini başarıyla canlandıran Kenan Karagöz, diğer birçok karakter oyuncumuza nazaran daha iri kalıplı ve uzun boyludur.

Kenan Karagöz 2_______________________________________________________

7) Mehmet Ali Güngör

Kavgacı karakter oyuncularımızın en iri yapılılarından biri de Mehmet Ali Güngör’dür. Sahte Kabadayı filminin ilk dakikalarında Kemal Sunal’a meydan okuduğu sahnedeki heybeti ve duruşu ile sinemamızdaki akılda kalıcı tiplerden biri olduğunu ispatlamıştır.

_______________________________________________________

8) Gülten Kaya

Gülten Kaya’yı listeye dahil etmemin sebebi takdir edersiniz ki boyu değil iri yapısıdır. Erotik filmlerdeki rol arkadaşlarından onu farklı kılan -ve en çok istismar edilmesine sebep olan- iri vücut hatlarıdır. Diğer kadın oyunculara baktığımızda, onu kadınların ‘dev oyuncusu’ olarak nitelememizde bir sakınca yok sanırım.

Dev kalpli, dev sanatçılara selam olsun…

Erhan Tuncer 

 

.::Yeşilçam’ın İsviçre Çakıları -2. Bölüm-::.

6) Sami Hazinses

Onu yakından tanıyorsunuz. Sinemamızın en renkli karakter oyuncularından biri Sami Hazinses. Oynadığı filmlerin afişinde ‘Ve çocukların sevgilisi Sami Hazinses’ yazan, oynadığı her filme neşe katan, özellikle mimikleriyle Yeşilçam izleyicisinin gönlünde taht kuran bir isim o. Özel bir yüz, özel bir oyuncu. Tabii onu özel kılan tek unsur mimikleri değil, aynı zamanda esaslı bir bestekar olması. Fatma Girik’in başrolünde oynadığı Şoför Nebahat filminin aynı adlı bestesi ona ait. ‘Derdimi Kimlere Desem’, ‘Yeter Ağlatma Beni’ gibi birçok sanatçının seslendirdiği şarkıların da söz ve müzikleri ona ait. Özellikle ‘Derdimi Kimlere Desem’, sanki onun içini döktüğü, kendini en samimi hislerle ifade ettiği en kıymetli bestelerinden biri.

7) İhsan Gedik

Sinemamızın birçok dönemine şahit olmuş unutulmaz kavgacı karakter oyuncusu İhsan Gedik, set çalışanı olarak başladığı Uğur Film’den ‘Ben oyuncu olmak istiyorum.’ diyerek ayrılır ve yüzlerce filmlik sinema serüveni başlar. ‘Kavgacıların elebaşı’ olarak adlandırıldığı 70’li yıllarda, birçok kavga sahnesini o düzenler, mizansenleri o belirler ve hatta dönemin yeni jönlerine yumruk atıp yumruk almayı o öğretir. Set çalışanı olarak görev aldığı dönemlerden kalan ve onun Yeşilçam’da andının anılmasına sebep olan bir başka meziyeti de şaryo kullanımındaki ustalığıdır. Avantür filmlerin önemli aktörlerinden İrfan Atasoy kendisiyle yapmış olduğumuz bir söyleşide: ‘Setler geç saatlere kadar sürerdi… Bizim İhsan da hem uyur, hem şaryoyu iterdi. Ve her şeye rağmen ufacık dahi titrezmezdi.’ demişti. Şaryo kurulumundaki ve kullanımındaki ustalığı, onun kavgacı olarak gittiği setlerde set çalışanı olarak da görev almasına sebep olmuştur. Kendisi şimdilerde ‘Dünden Bu Güne İhsan Gedik’ adlı fotoğraf albümünü satarak geçimini sağlamaktadır.

8) Danyal Topatan

Yeşilçam’ın Camoka’sı, en sevimli çirkin adamı Danyal Topatan da İhsan Gedik gibi işinin ehli bir şaryo teknisyenidir. Tahta bir masanın 4 ayağının altına çakılan çivilere saplanmış 4 kalıp sabun ile –yanlış duymadınız, bildiğiniz sabun- diklemesine oyulmuş uzun tahtalara yerleştirilen şaryoyu, kayması için başına ve sonuna sürekli su dökerek en doğru/titremesiz iten şaryoculardandır. Ayrıca bir önceki yazımızda andığımız Nizam Ergüden gibi o da senaryoda yer alan patlama, vurulma, yıkılma ve çökme gibi efektlerin yapımında da çalışmıştır. Yeşilçam’ı tırnakları ile vareden gerçek emekçilerden biridir.

9 ve 10) Memduh Ün ve Osman F. Seden

Çalışmama konu olan son iki isim, sinemamızı var eden iki usta yönetmenimiz Memduh Ün ve Osman Seden. Onlar hem yazdılar, hem yönettiler, hem de oynadılar. Hatta bazen kendi filmlerinin yapımcığını da yaptılar. Memduh Ün sinema kariyerine oyuncu olarak başlayıp yönetmenliği tercih ederken, Osman Seden tam tersini uyguladı. İkisi de içlerindeki oyunculuk ateşini, -özellikle de kendi filmlerinde- söndürmemek adına profesyonel meslek yaşantılarının son zamanlarına kadar hep oynadılar. Hatta bazı Yeşilçam izleyicileri eminim ki Osman Seden’i sadece oyuncu zannedip, ‘Aa bu adam mı çekmiş bu filmi?’ diyorlardı. Bir dönem, yönetmenliğini yaptığı türkücü filmlerinin hemen hepsinde kendisini büyük keyifle izliyorduk. Memduh Ün ufak kompozisyonlar çizerek 2-3 dakika gözükse de, Osman Seden filmin hikayesel yapısına etki edecek rollerle izleyici karşısına çıkıyordu.

Çalışmamı bitirirken bir konunun önemle altını çizmek istiyorum; Yeşilçam’ın on parmağında on marifet olan en önemli İsviçre çakıları, kavgacı karakter oyuncularıydı. Dağların tepelerine setler kuran, olmayacak yerlere şaryoları, ışıkları çıkaran, setin tüm yükünü taşıyan onlardı. Her birini rahmetle anıyor, emekleri karşısında her zaman olduğu gibi saygıyla eğiliyorum.

Erhan Tuncer  

.::Usta Yönetmen Memduh Ün Hayatını Kaybetti::.

image

Türk sinemasının efsane ismi Memduh Ün’den üzücü haber geldi. Sinemamızın kilometre taşlarından, yönetmen Memduh Ün Bodrum’da 95 yaşında hayata gözlerini yumdu. Memduh Ün’ün hayat arkadaşı Fatma Girik’in hemen hastaneye koştuğu, büyük üzüntü yaşadığı öğrenildi.

Yayınlanma Tarihi: 16.10.2015 10:46

Geçtiğimiz yıl 11 Kasım’dan bu yana Bodrum’da Acıbadem Hastanesi yoğun bakım servisinde kalan Memduh Ün, bu sabah saat 10.15 sıralarında hayatını kaybetti. 

Ünlü oyuncu Cüneyt Arkın, Memduh Ün’ün ölüm haberinin ardından yaptığı açıklamada “Memduh Ün çok özel bir insandı. Onunla ağabey-kardeş gibiydik. Devamlı sinema konuşurduk, sanat konuşurduk. Hayatı güzel yönünden alan bir insandı” diye konuştu.

 Oyuncu Süleyman Turan “Çok çok önemli bir sinema adamıydı. Sporcu yönü de vardı. Biliyorsunuz bir dönem Beşiktaş’ta futbol da oynadı. Sağlam bir kişilikti. Hepimize örnek oldu” dedi. 

FİLİZ AKIN: FATMA’NIN, SEVENLERİNİN BAŞI SAĞOLSUN

Filiz Akın “Aksi görünüşünün ardında pamuk gibi bir kalbi vardı. Sinemada bir akım yaratmak istedi. Hiçbir zaman yeri doldurulmayacak. Fatma’nın, Memduh Bey’i çok sevenlerin başı sağolsun” diye konuştu. 

BAŞHEKİMDEN YAZILI AÇIKLAMA

Acıbadem Bodrum Hastanesi’nin Başhekimi Dr. Aydın Aksoy, ünlü Yönetmen Memduh Ün’ün ölümünün ardından yazılı açıklama yaptı. Açıklama şu ifadelere yer verildi:

“Türk sinemasının büyük yönetmenlerinden Memduh Ün’ü, 16 Ekim 2015 Cuma günü, saat 10.38 itibariyle maalesef kaybettik. Kronik böbrek yetmezliği ve kronik solunum yetmezliği nedeniyle, 285 gündür tedavi gördüğü hastanemizin Yoğun Bakım Ünitesi’nde takip ve tedavisini sürdürüyorduk. Özellikle Memduh Ün’ün tedavi sürecinde yanı başında olan Fatma Girik’e, ailesine ve Türk halkına bu değerli insanı kaybettiğimizden dolayı duyduğumuz üzüntüyü belirtmek ve başsağlığı dilemek isteriz.”

TÖREN İSTANBUL MİMAR SİNAN ÜNİVERSİTESİ’NDE

Ünlü yönetmenin vasiyeti üzerine Memduh Ün’ün önümüzdeki pazartesi günü İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi’nde saat 11.00’de yapılacak törenden sonra tekrar Bodrum’a getirileceği ve salı günü ikindi namazından sonra Torba Mezarlığı’nda defnedileceği öğrenildi. 

Bu arada Memduh Ün’ün cenazesi, saat 12.30’da Bodrum Belediyesi cenaze aracıyla Acıbadem Hastanesi’nden alınarak Konacık Mahallesi’ndeki Bodrum Belediyesine ait morga götürüldü.

MEMDUH ÜN KİMDİR?

Eski futbolcu, sinema yönetmeni, oyuncu, senarist, yapımcı.

Beşiktaş’ın 1940-41 sezonu şampiyon bitiren kadroda futbolcu olarak görev yapan Memduh Ün futboldan koptuktan sonra Turhan Ün takma adıyla 1947’de sinemada oyuncu olarak yer aldı, 1951’de Arşavir Alyanak’la birlikte Yakut Film adlı bir şirket kurdu. Yönetmenlik deneyimini geliştirince bu kez kendi adına Uğur Film adında bir şirket kurarak çalışmalarını sürdürdü. Oyunculuk, yönetmenlik ve yapımcılığın yanı sıra, film senaryoları da yazdı. Ayrıca bir filmin müziğini, iki filmin de kurgusunu yapmıştır.

.::Usta Yönetmen Memduh Ün Yoğun Bakıma Alındı::.

Bugün gazetesinin haberine göre, 1920 doğumlu usta yönetmen Memduh Ün, Fatma Girik ile birlikte yaşadığı Bodrum’da kendini kötü hissetmesi üzerine kaldırıldığı hastanede yoğun bakıma alındı.

Habere göre Anesteziyoloji ve Reanimasyon Uzmanı Dr. Olcay Başak Kutluyurdu yaptığı açıklamada, Memduh Ün’ün akciğerlerinde sıvı birikmesi, yüksek tansiyon,ayrıca yaşa bağlı gelişen sorunlar nedeniyle yoğun bakım ünitesinde tedavisine devam edildiğini kaydetti.

Yeşilçam’ın en başarılı yönetmenlerinden olan Memduh Ün, toplam 75 filme yönetmen olarak imzasını atmış, 121 filmin yapımcılığını üstlenmiş ve 33 filmin senaristliğini yapmıştır. 1959 yılından beri Fatma Girik’le birlikte Bodrum’daki evlerinde yaşamakta olan yönetmen, 2009’a kadar Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde uygulamalı montaj dersleri vermiştir.

*beyazperde.com

..::Türk Sineması’nın En ‘Sürpriz Kötü Karakteri’ Kim?::..

Sevgili dostlar, bu kez sizlerle farklı türde bir anket ile birlikteyiz. Yalnızca oyuncu odaklı anketlerden bir adım daha ileri gidip, filmlerin de tanıtılacağı/hatırlanacağı bir anket türü hazırlayalım istedik. Bu anketi hazırlarken, Üçüncü Adam ekibi olarak bizlerin dikkatini çeken 11 tane film ve 11 sürpriz kötü adam seçtik.

Bu kötü adamların ‘süpriz’ olma durumları, elbette ki biz izleyiciler için değil. Çünkü bizler Nuri Alço’yu, Coşkun Göğen’i ya da Nihat Ziyalan’ı ekranda/perdede ilk gördüğünüz an onların bir kötülük yapacağını anlıyoruz. Bu anketi hazırlamamızda esas kriter, kötü karakterlerin, filmin başrolü ya da baş karakterleri için sürpriz teşkil ediyor olması. Aşağıda, sizler için seçtiğimiz 11 filmin, 11 başrolü de, filmdeki kötü adamlara koşulsuzca inandılar, güvendiler ve sonunda ne denli büyük bir hata yaptıklarını anladılar. Çoğu kez kötüler kaybetse de, bazen Kır Gönlünün Zincirini filmde olduğu gibi iyiler de kaybetti…

Aşağıdaki filmleri bir kez daha hatırlamak ve en iyi sürpiz kötüyü, siz değerli okurlarımızın oyları ile seçmek istedik. Keyifli oylamalar…

*Resimlerin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz. 

1. Ajlan Aktuğ – Kır Gönlünün Zincirini – 1980

Kır Gönlünün Zincirini filminde Keçi Mehmet rolündeki Ajlan Aktuğ, rolü gereği yakın arkadaşı Orhan’ın hep yanındadır ve onu korumaya çalışır. Tüm film boyunca istikrarlı ‘can dostu’ duruşunu koruyan ‘Keçi Memet’ duygularının kurbanı olur ve filmin sonunda Orhan’ı öldürür.

2. Kayhan Yıldızoğlu – Keloğlan – 1971

Keloğlan filminde Vezir karakterini canlandıran Kayhan Yıldızoğlu, padişahın kızı Aykız ile evlenmek için onu ilaçla uyutur. Planına göre, Aykız’ın amansız bir hastalığa kapıldığını gören padişahın en üzgün anında Aykız’ı iyileştirecek ve padişahın sevgisini kazanarak, onu kendisine borçlu kıldıracaktır. Bütün planı Keloğlan tarafından bozulan Vezir, kellesini ve vezirliğini zor kurtarır.

3. Nihat Ziyalan – Sezercik Aslan Parçası – 1972

Tutkulu aşık Nedim, filmin başlarında ‘aşkı için her şeyi göze alan sadık aşık’ gibi gözükse de, ilerleyen dakikalarda hastalıklı bir ruha sahip olduğu ortaya çıkıyor.

4. Coşkun Göğen – Batan Güneş – 1978

Batan Güneş filminde Sait karakterini canlandıran Coşkun Göğen, bu sefer bilindik sapkın durumunun dışında farklı bir rolde karşımızda. Yardımsever bir tavır göstererek Ferdi’nin güvenini kazansa da, birbirini seven iki genci ayırmak için elinden geleni de yapar.

5. Enis Fosforoğlu – Derbeder – 1977

Derbeder filmi; konusu ve süreci ile aslında Batan Güneş filmine benzer bir yapıda. Bu yüzden, Coşkun Göğen ile aynı kıskanç tavrı gösterir Enis Fosforoğlu (Tarık).

6. Kuzey Vargın – Seni Sevmek Kaderim – 1971

Seni Sevmek Kaderim filminde Kuzey Vargın, sevgisi ile kendi menfaati arasında çelişen Bülent karakterini canlandırıyor. Gerçek yüzü ortaya çıktığında kendi cezasını kendisi veriyor.

7. Memduh Ün – Cemil Dönüyor – 1977

Tüm film boyunca namuslu bir iş adamı gibi görünen Adnan Bey’in, tüm kötülükleri organize eden adam çıkmasının yanında, kızının da kendi pisliğinde boğularak can vermesi, ortaya trajik bir sonuç çıkarıyor. Bu kez kötü adamımız kendi cezasını bizzat kendisi veriyor.

8. Bülent Kayabaş – Şaşkın Damat – 1975

Şaşkın Damat filminde Kadir karakteri ile izlediğimiz Bülent Kayabaş, zengin kişileri dolandıran bir oto tamircisidir. Filmde herkese kendini zengin göstermiş, ancak ava giderken avlanmıştır. Paçasını kurtarmak için de şantaj ile fidye yoluna başvurur.

9. Sümer Tilmaç – Acıların Çocuğu – 1985

Aşağıda okuyacağınız, Nuri Alço’nun ‘Ayrılamam’da gösterdiği performansın aynısı… Tek fark, Sümer Tilmaç’ın canlandırdığı Yusuf karakterinin, Emrah’ın amcası değil, patronu olması. İki kötü adamın da sonu aynı…

10. Nuri Alço – Ayrılamam – 1986

Dillere destan olan “amcanım ulan, baba yarısı” cümlesi ile başlarda babacan tavırlar sergilese de, çok geçmeden esas niyetinin Emrah’ın annesine sahip olmak olduğunu anlıyoruz. Biraz geç olsa da Emrah da bu durumu anlıyor ve filmin kötü adamına hak ettiği cezayı veriyor.

11. Muzaffer Tema – Macera Yolu – 1974

Film boyunca ‘kötü adamın’ kim olduğuna dair gel-git’ler yaşasak da, Muzaffer Tema’nın canlandırdığı Ayhan karakterinin, Zeynep Değirmencioğlu’nun canlandırdığı Ayşe karakterini istismar etmeye çalıştığı an, esas amacının ne olduğu ortaya çıkıveriyor. Onun cezasını ise, tüm film katil olduğunu düşündüğümüz Aykut Bora’nın canlandırdığı Cemil karakteri veriyor.

Değerli oylarınız ile sonuçlanan Türk Sineması’nın En ‘Sürpriz Kötü Karakteri’ Kim?” adlı anketimizde, en çok oy alan oyuncumuz, oyların 19.43%’ünü alan ‘Nuri Alço’ olarak belirlenmiştir.

Kullanılan Toplam Oy: 530

1-Nuri Alço – Ayrılamam  19.43%  (103 oy)

2-Muzaffer Tema – Macera Yolu  14.91%  (79 oy)

3-Ajlan Aktuğ – Kır Gönlünün Zincirini  13.58%  (72 oy)

4-Enis Fosforoğlu – Derbeder  11.13%  (59 oy)

5-Coşkun Göğen – Batan Güneş  9.62%  (51 oy)

6-Nihat Ziyalan – Sezercik Aslan Parçası  8.87%  (47 oy)

7-Bülent Kayabaş – Şaşkın Damat  7.74%  (41 oy)

8-Memduh Ün – Cemil Dönüyor  4.53%  (24 oy)

9-Sümer Tilmaç – Acıların Çocuğu  3.77%  (20 oy)

10-Kayhan Yıldızoğlu – Keloğlan  3.4%  (18 oy)

11-Kuzey Vargın – Seni Sevmek Kaderim  3.02%  (16 oy)

.::Yadigâr Ejder Dosyası: “Taksim Parkı’nda donarak ölmedi!” / “Gerçek adı Yadigâr Ejder değildi!” / “Birçok kimse onun durumuna düşmedi, çünkü kimse sinemayı onun kadar sevmedi!”

‘BİR YADİGÂR EJDER KİTABI’ ÇIKTI!

Kitabımızı edinmek için: http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=714568&sa=188524436

________________________________________________________

Gerçek Adı: Adnan Ayberk

Doğum Yeri: Sivas

Vefat Yeri: İstanbul

Doğum Tarihi: 1951

Ölüm Tarihi: 4.3.1991

Sinemadaki Adı: Yadigâr Ejder

Sinemadaki Diğer Adları: Yadigâr, Yadigâr Dağdeviren

Gerçek Adı Olduğu Zannedilen Diğer Adları: Yadigâr Kuzu, Yadigâr Koyun, Ejder Yadigâr Kuzu, Adnan Koyuncu, Adnan Embiya Aybarlı, Adnan Enbiyaoğlu

Oynadığı Film Sayısı: 215 (www.sinematurk.com)

Yadigar Ejder

“Biz ekip olarak onu ne zaman ansak, gözlerimiz doluyor, ufacık bir tebessüm yerleşiyor dudağımızın kenarına. Bilen bilir, tertemiz, ufacık bir çocuk yüreği vardır Yadigâr’ın. Rivayettir ki Taksim parkında donarak ölmüş, rivayettir ki yemek yedikten sonra girdiği lokantanın tuvaletinde ayağı kaymış, başını taşa vurarak oracıkta hayatını kaybetmiştir. Öyle ya da böyle tertemiz bir sinema emekçisi kayıp gitmiş sinemamızdan, ardında bir dolu film bırakarak.

Keşke şimdi “Mazlummmm!” diye bağırsak da başı önünde sallana sallana gelse. Dövmek için değil, koşup sarılmak için kalksak ayağa. Sinemamıza kattığı güzellikler için teşekkür etsek kendisine.

Ruhun şad olsun Yadigâr.”

Böyle bir yazı ile tanıtmıştım Yadigâr’ımızı, bloğumuzun açıldığı ilk yıllar. Ona karşı hassasiyetim gün geçtikçe daha da arttı, büyüdü, dallanıp budaklandı. Önce gidip Kulaksız mezarlığında kabrini buldum Yadigâr’ımızın, ardından dostlarına ulaştım, röportajlar yaptım, ses kayıtları aldım, kayıtları ekip arkadaşlarımla birlikte deşifre ettik… Efsane karakter oyuncularımızdan Süheyl Eğriboz ile de kısa bir görüntülü röportaj yaptım. Bu röportaj, ilk yayınlandığı günden beri hala ilgiyle karşılanmakta, Yadigâr Ejder’i seven sinemaseverler tarafından hala konuşulup tartışılmakta.

İlk zamanlarda Taksim Parkı’nda açlıktan donarak vefat ettiğine dair bir yazı okumuş, başka kaynaklardan bilgi edinemediğimiz için koşulsuz kabul etmiştim. Bir de üzerine birçok karakter oyuncumuzun hazin akıbetleri eklenince, elimizdeki bu tek veri kıymetlenmiş, “sinema sanatçılarımız parklarda ölüyor kardeşim…” cümlelerini sıklıkla duyar olmuştum. Lakin biz, Üçüncü Adam ekibi olarak, bloğumuzu açtığımız ilk günden beri, emektar sinema sanatçılarımıza, karakter oyuncularımıza, üçüncü adamlarımıza hak ettikleri değeri vermek için çalışıp durduğumuzdan, benim bu meseleyi inceleme altına almam kaçınılmaz olmuştu. Sinemamız için ve sizler için aylar önce araştırmalarıma başladım ve nihayet bu gece çalışmamı sizlerle paylaşıyorum.

Öncelikle, elimdeki tüm verilerin sağlamasını yaptıktan sonra, gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki; Yadigâr Ejder, Taksim Parkı’nda dolarak ölmedi… Bu bilgi, açlık ve sefalet içinde günlerini geçiren bazı sinema emekçilerimizin durumlarına dikkat çekmek ve ilgili makamları harekete geçirmek adına “uydurulmuş” bir gazeteci hassasiyetinden başka bir şey değil benim görüşüme göre. Masumane bir tavırla, sadece dikkat çekmek ve bazıları maalesef gerçek yaşanmışlıklara göndermek yapmak adına yazılmış bu haberi lanetlemek, yazan kişiyi “yalancılıkla” itham etmek, sanırım büyük bir yanlış olur. Çünkü en nihayetinde, yanlış bir yolla da olsa, o yazı ile yıllarca anıldı Yadigâr’ımız, o haber ile hatırlandı. Belki de o haber sayesinde zor durumda olan sinema sanatçılarımızdan bazılarına yardım eli uzandı, emektar sanatçılarımızı unutan birçok kişi -başta Yadigâr Ejder olmak üzere- tüm sanatçılarımızı bir kez daha hatırladı.

Şimdi gelelim esas meseleye; dosyamızın içeriğine… Yadigâr Ejder Dosyası’nı hazırlarken öncelikle onu yakından tanıdığını öğrendiğim, değerli ağabeyim, şair Hüseyin Alemdar’a ve onunla vefatından bir gün öncesine kadar çalışan emektar yönetmenimiz Günay Kosova’ya ulaştım ve dosyamızın temelini oluşturan, birbirinden kıymetli bilgiler elde ettim. Lakin dosyanın hazırlığı esnasında, çok ilginç bir durumla karşı karşıya kaldığımı belirtmeden edemeyeceğim. Yadigâr Ejderin ‘nasıl vefat ettiği’ meselesini, onu en yakından tanıyan arkadaşları başta olmak üzere toplam 8 kişiye sordum aldığım cevaplar karşısında bir hayli şaşırdım. Çünkü olayın gerçekleşme sebebine dair aldığım bilgiler birbirine ne kadar yakınsa, vefat ettiği mekân konusundaki bilgiler de birbirine o kadar uzak.

Yadigâr Ejder’in yüksek tansiyon ve şeker hastası olduğunu öğrendiğimde, vefat etme sebebinin, bu rahatsızlıklara bağlı beyin kanaması ya da baş dönmesi sonucu baygınlık geçirerek başını “bir yerlere” vurması olduğunu öğrenmekte çok zorlanmadım. Ama bahsettiğim gibi vefat ettiği mekânla ilgili net bir bilgi hala elimizde yok. En yakın –ve benim de öyle olduğunu düşündüğüm- olasılık, olayın bir otelin ya da lokantanın tuvaletinde gerçekleşmiş olması. Bu sonuca, Yadigâr’ımızın boğazına düşkünlüğüne ve İstanbul’a geldiği ilk günden beri otellerde kaldığına dair elde ettiğimiz bilgiler sonucunda varabiliyoruz. Biliyorum bazı okurlarımız “amma da takıldınız bu meseleye” diyor ama takınılmayacak gibi değil ki efendim. 60’larda, 70’lerde değil, 1991’de, televizyonların, gazetelerin ülkemizde zirve yaptığı yıllarda, 200 küsür filmde oynamış bir sinema sanatçısı vefat ediyor ve nasıl vefat ettiği ile ilgili net bir bilgi yok! Bu durum sizin de dikkatinizi çekmiyor mu?

*Yadigâr Ejder’in mezarı, Beyoğlu – Kulaksız mezarlığındadır.

Sanatçımızın gerçek adını, doğum ve ölüm tarihlerini mezar taşından öğrendiğimizden, geriye bir tek günlerinin nasıl geçtiği ve nasıl bir insan olduğu kalıyor… Onunla ilgili hissiyatlarımı sayfalar dolusu yazmak istiyorum ama onunla oturup sohbet etmiş, dertleşmiş insanlar dururken, bu dosyada bana fazla laf düşmez diyor –kredimi başka bir yazıya saklıyor-, lafı çok uzatmadan, sizleri röportajlarla baş başa bırakıyorum. Aşağıda okuyacağınız bilgiler doğrultusunda, Yadigâr Ejder’in nasıl bir insan olduğunu, nasıl yaşadığını, hassasiyetlerini, karakteristik özelliklerini ve nasıl vefat ettiğini, varın siz anlayın…

Bu araştırma sonucunda, ben kendi Yadigâr’ımı bir kez daha şekillendirdim ve öğrendiklerim doğrultusunda onu sinema belleğimin en güzel yerlerinden birine yerleştirdim. Şimdi sıra sizde…

Üçüncü Adam / Erhan Tuncer

Memduh Ün (Yönetmen)

Yönetmenliğini yaptığı Devlet Kuşu filminin çekim hikâyesinde, şöyle anlatıyor Yadigâr Ejder’i;

Yadigâr Ejder’i ilk kez Leventteki evimizden hatırlıyorum; odun kırmaya gelmişti. Üzerinde bir şeyi yoktu, mont vermiştim ona. Kan davasından yattığını, cezaevinden yeni çıktığını söylemişti. Sonra filmlerde gördüm. Cüneyt ve benzeri kahramanlardan sürekli dayak yiyordu. Orhan Aksoy (Devlet Kuşu’nun senaryosunu yazmıştır) onun için yeni bir tip yaratmıştı senaryoda; romandakinden epey farklı bir tipti bu. Yadigâr’ın Yeşilçam’daki en önemli rolüydü belki de. Filmi yeniden izlediğimde çok başarılı buldum onu.

Ekrem Gökkaya (Oyuncu/Yapımcı)

Yadigâr ile beraber oynadığım filmlerin dışında, Kemal Sunal ile oynadığı, Cem ve Cumhur filme ait filmlerin yapım yönetmeniydim. Kendisi Sivas kökenli idi. Sinemaya girmeden evvela, İstanbul’daki Sivaslı kabadayılar, Sivaslı pavyoncular ve Sivaslı kumarhane sahiplerinin yanlarına takılırdı. Zannederim sabıkalıydı… Ama onun da doğruluk derecesini bilmediğim bir cinayet hikâyesini anlatmıştı. (Bana anlattığı, askerde komutanını vurmuş ve uzun bir süre hapiste yattığı idi). Kendini kurnaz zanneden, aslında 10 yaşını geçmemiş, saf bir çocuk gibiydi… İri cüssesine göre ben çok tarttım, çok korkak adamdı. Çok film çektim onunla, çok oynadım. Vefatı ile ilgili duyduğum; Otelci ile arası açılmış ve gece gittiği bir düğünde, yemek yerine bol tatlı yiyip içki içmiş, Taksim Parkı’nda uzanmışken ölü bulunmuş. Şeker hastasıydı galiba, ayakları hep şişti… Son zamanlarda yürüme zorluğu çekiyordu. Allah rahmet eylesin… Güzel günlerdi…

Süheyl Eğriboz (Oyuncu)

Bu adam içki içmez. Bir yere gidiyor, açılışa gidiyor, limonatasının içine votka koyuyorlar… Bir daha, bir daha, bir daha… Gırgır geçecekler ya… Biraz da –Allah rahmet eylesin- (çocuk) zekâlıydı… Limonata yerine içiyor… Galatasaray kulübünün karşısında bir otel vardı. Ufacık bir otel… Tuvaleti alaturka… Otele gidiyor, 100 numaraya gidiyor, içkili de zaten… Oturuyor, kalkarken ayağı kayıyor, kafasını karşıdaki duvara vuruyor. Bu işte ölüm sebebi; beyin kanaması…

Hakkı Kıvanç (Oyuncu)

Kardeşim, Yadigâr Ejder, pavyonlarda kabadayılık yapan bir adam… Sonradan sinemaya geldi… Tipi de müsait… Birkaç filmde oynadı… Onu Natuk (Baytan) ağabey aldı, iri yarı ya, Kemal’in (Sunal) karşısına koydu… Onu Natuk ağabey meşhur etti…

Günay Kosova (Yönetmen)

Yadigar Ejder’i sinemaya ilk geldiğinde, birkaç yerde, en aşağı 7–8 ay her tarafta gördüm. En sonunda Reşit’in kahvesinin orada bana; “Ağabey ne olur, yalvarırım beni bir filmde oynat…”  dedi bir gün. Aldım, ben de oynattım, arkadaşlarıma da yönlendirdim. Ondan sonra da -6–7 ay sonra- aldım başrol oynattım, Bazıları Cacık Sever filminde, Aydemir Akbaş ve Necdet Kökeş ile…

En son, Star Tv’de bir Cumartesi gecesi vardı. Aydoğan Ergezer yapımcılığında, Âdem Gürses de o zaman müdürüydü Magic Box’ın. Öztürk (Serengil) ağabey ile biz parodiler yapıyoruz; “Kelaj Show”. Yadigâr’ı da Kelaj Show’un parodilerinde oynatıyorum. Kelaj Show’u çekerken ben, kanal ile takıştım. “Tamam…” dedim, “İki tane daha çekeceğiz, daha da çekmeyeceğiz.” Hepsini oynatıyorum her bölüm başı para veriyoruz ona. Öztürk ağabey ve onunla son çektik bitti… Aldı parasını. Şimdi neydi, Sadri Alışık Sokak mı ne -Erman Han’a giriyorsun hani- orada bir kahve vardı… Eski Kervan Film‘in yanında bir kahve… Akşam biz ayrılıyoruz Öztürk ağabey ile ben, Yadigâr da oranın tuvaletine gidiyor. Ama o gün yine tansiyon falan diyordu. Tuvalete giriyor, tuvalete oturuyor… Biliyorsun, tansiyonun en tehlikeli düşmanı kabızlıktır. Ikınırken beyin kanaması geçiriyor… Kafasını çarpma falan yok. Beyin kanaması geçiriyor, tuvalette kalıyor öyle. Ölümü o…

Bir de, Türk sinemasında benim bir özelliğim var, eskiden çok isim koyardım. Yadigar’ın gerçek soyadı Kuzu’dur; Yadigar Kuzu… Ejder ismi, Ejder Yadigâr Kuzu… Çalışmadan para verdiğim adamlardan biridir. Hayata isyan eden bir adamdı. O hale düşmesinde, hep kendine kızan bir adamdı… “Ben niye bu haldeyim?” diye hep kendine kızardı… Kötü bir insan değildi… Bak iyi bir insandı demiyorum, ama asla kötü bir insan değildi. Sette her zaman disiplinli bir adamdı…

Mehmet Uğur (Oyuncu)

Ben size şöyle anlatayım bakın, Yadigâr öldüğünde başrol oynuyordu. Kemal Sunal ile başrol oynuyordu. Paraya da ihtiyacı yoktu. Yadigâr’a zaten afiş bile yaptırdılar. Almanya turnesine çıkacaklardı. Ölmeden birkaç gün önce basıldıydı afişler… Öldükten sonra o turneler de iptal oldu. Yadigâr, Öztürk Serengil ile çalışıyordu o sıralar. O zaman Star kanalı yerine, Magic Box vardı. Star ilk olarak Magic Box olarak açıldı. Ben oranın sabah programına bakıyordum. Hediyede veriyordum. O sıralar “Kelaj Show” diye bir dizi çekiyorlardı Magic Box’a. İş dönüşünde yüksek tansiyondan dolayı, beyin kanaması geçiriyor, Taksim’de düşüyor. Bir kere daha olmuştu, kurtulduydu. İkincisinde yine yüksek tansiyondan düşüyor, daha da kurtulamıyor. Ölüsü Taksim’de bulunuyor.

Yadigâr parkta ölü bulundu, açlıktan öldü deniyor. Böyle bir şey yok. Kendisini o kadar sevenler var ki, insan gibi insan olanlar onu hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Arkadaşları da aynı şekilde… Bizim, burada Sabuncu vardı, şurada otururken küt diye gitti. Bir gün, Meryem filmini çekiyoruz Silivri’de, oyuncu kadınlardan biri geldi oturuyoruz. Muhabbet ederken küt diye gitti. Öyle bir yaygara çıkarmışlar ki… Bizim sinemada bizim kazandığımız parayı da Allah’a şükürler olsun kimse kazanmadı. Çok şükür çok iyi para kazandık. Olay bu yani…

Birçok filmde Yadigâr, Cüneyt Arkın ile kafa kafaya oynuyordu. Yadigâr, Taksim Parkı’nda ölmedi. Dediğim şekilde oldu olay. Yüksek tansiyondan…

Kaya Sandık (Işık Şefi)

Yadigâr’ı piyasaya ilk geldiği günden beri tanırım… İlk geldiğinde çekingen, utangaç biri idi. Zaman içinde biraz alıştı. İlk olarak Beyoğlu’ndaki Reşit’in Kahvesi’ne gelirdi, oyunculara bakardı imrenerek. Zaten meşhur olmaya gelen çoğu kişi oraya gelirdi. Hatta duyduğuma göre artistlere böyle dikkatlice bakarken, eski karakter oyuncularından biri gülümseyerek “Ne bakıyorsun deve?” demiş. O da “Abi siz artist misiniz?” demiş.

Karakter oyuncularımızdan Niyazi Vanlı’nın figüran ekibi vardı. Yazıhanesi de Ağa Camii’nin arkasında, Uğur Film’in arka tarafındaydı. Niyazi Vanlı setlere figüran götürmenin yanı sıra kostümcülük de yapardı. İlk defa onun ekibi ile geldi sete Yadigâr, figüran olarak. Orhan Elmas’ın bir filmiydi, adını hatırlayamıyorum. O filmin setinde Orhan ağabey kolladı onu, Yadigâr’a ilgi gösterdi ve “Sen kavgacı ol…” yani “Karakter oyuncusu ol…” dedi. Yadigâr ile ilgilendi o filmden sonra da… Daha sonra da Cüneyt Arkın’ın filmlerinde ve diğer filmlerde aranan biri oldu. Arada sette sinirlenir, kendisine takılanlara “Katilim ben, yerim parçalarım sizi…” derdi. Doğru olduğunu zannetmiyorum. Kan davasından kaçıp geldiğini söylerdi ama mantık yürütürsek bu doğru olamaz. Kendisi İstanbul gibi yerde, hem de filmlerde oynuyor… Doğru olsa, oynadığı herhangi bir filmi izleyip kolayca izini bulurlardı… Duyduğum kadarıyla –yanlış olabilir- Agâh Özgüç, sinema camiasına ait magazin haberleri yazdığı sırada, o yazmış bu olayı derler…

Yapılan söylenmez, okurlarımız yanlış anlamasın ama boğazına düşkünlüğünü bilin diye anlatıyorum; bir gün çekim dönüşü bir sokakta karşılaştık Yadigâr’la… “Borç verir misin? Karnım aç, yemek yiyeceğim…” dedi. Birkaç sokak ötede bir kuru fasulyeci vardı. “Gel benimle…” dedim, gittik. O sıralar kuru fasulye-pilav 1,5 liraydı. Garsona sordum; “Bu adam doyana kadar yemek yerse ne kadar tutar?” Garson, garibim, Yadigâr’ı şöyle bir süzdü, “Tutsun, tutsun, 10 lira tutsun…” dedi. Nereden bilsin Yadigâr’ın boğazına düşkünlüğünü… 10 lirayı verip çıktım. Sabah geldim, öğrendim ki, bizimki 8 porsiyon kuru-pilav, 4 tane de sütlaç yemiş…

İstanbul’a geldiği ilk yıllarda cebinde çok parası vardı… Annesi vefat ettikten sonra kardeşleri ile miras kavgasına tutuşmuşlar. Mal da, mülk de sizin olsun, başımı derde sokacaksınız diyip İstanbul’a gelmiş. Bu mesleğe de sevdalı. Başta uyardık onu, girme bu işlere, paranı harcama diye ama dinlemedi bizleri. İlk zamanlar “Zümrüt Otel” de kalırdı. Beyoğlu, Balo Sokağı’nda, İstanbul Banyosu’nun olduğu sokakta… Şimdi yoktur o İstanbul Banyosu…

Sonra günler geçtikçe parası bitti… Sinemadan kazandığını da –ki figüranlar, karakter oyuncuları günlük yevmiye ile çalışırdı- günübirlik yedi bitirdi. Otelden atıldı. Ben o sıralar Uğur Film’de çalışıyordum. Bir gün, set bitmiş, gece 1–2 gibi eve dönüyordum, sokakta karşılaştım Yadigâr’la… “Otelden çıkardılar…” dedi… Borcunu ödeyemediği için atmışlar garibimi… Avanos Sokak’ta Uğur Film’in deposu vardı. Işıkları, ekipmanları oradan alır, oraya bırakırdık her gün. Oraya götürdüm, yatacak bir yer ayarladım. Sonra 1 aya yakın ışık deposunda yattı…

Birçok kimse onun durumuna düşmedi, çünkü kimse sinemayı onun kadar sevmedi. Yine de –ne yapsın, çaresizlikten- arada söylenirdi. İsyan ederdi. Sokağın dengesinin bozulduğu malum yıllarda, işler de bozuldu. Ben de sinemayı bıraktım, Adana’ya yerleştim. Sonraları öğrendim Yadigâr’ın vefat ettiğini. Sonay Kanat diye bir set amirimiz vardı, o aradı, söyledi.

Benim tanıdığım, arkadaşım Yadigâr, dört dörtlük bir adamdı. Sokakta, kahvede otururken, en ufak bir saygısızlığını görmedim. Bazen figüran kızlar şaka yollu takılırlardı, onlara dahi saygısızlık etmezdi. Mükemmel bir dostluğu, saygın kişiliği vardı.

Bildiğim huylarından biri karanlıktan korktuğuydu. 13–14 yıllık arkadaşımdı. Çok duygusaldı bir de, arada oturup ağlardı. Ailesinden dolayı çok tedirgindi. İstanbul’a geldiği zamanki parası da bitince çok zor günler geçirdi. Gür, kalın, tok bir sesi vardı ama bir o kadar da korkak bir adamdı. Hep içimden “Allah’ım bu adama her şey vermiş, boy vermiş, pos vermiş, bir tek yürek vermemiş…” diye geçirirdim. Biraz yüreği olsa, etrafında kimse duramazdı. Çok çabuk gaza gelirdi ama… Bazen onu dolduruşa getirir, eğlenirdik. Bir gün kahveye Tarzan Çetin (Çetin Başaran) girdi. Kahramanlık gösterileri yaptı bir iki, göğsüne vurup bağırdı falan… Biz de Yadigâr’ı gaza getirdik, “sana mı yapıyor bu hareketleri” diye… Tarzan Çetin de spor yapan, halter kaldıran, kaslı, çok kuvvetli adam… Bir bilek bileğe tutuştular, Tarzan Çetin, Yadigâr’ın bileğini yerinden oynatamadı… Yadigâr, Tarzan’ın bileğini büküverdi…  İnsanüstü bir kuvveti vardı. İnanın, abartmıyorum, el bilekleri, normal bir insanın ayak bilekleri gibiydi. İster inanın ister inanmayın, benin eski evim 5. kattaydı, taşınırken yardıma geldi. 5. kattan, koca buzdolabını tek başına indirdi… Sonra da durmaksızın tüm evi taşıdı. “O kadar yük taşıdım, arada kalmaya gelirim sana…” diye de takıldı bana. Her daim kapım açıktı ona, arada gelir kalırdı da…

Bir gün de Kudret’i (Karadağ) hırpalattık Yadigâr’a, şakasına… Rejisör Semih Evin ile bir filmde çalışıyoruz. Kudret çekim aralarında gelip hava atıyor bizimkine, yok ben şöyle yaparım, yok ben böyle yaparım diye… Biz de gaza getiriyoruz Yadigâr’ı, halletsene şunu diye… “Yok abi yahu…” diyor, “Yönetmen kızar…” Biz de dayanamadık, dedik “Aksine, Semih abi hiç sevmez Kudret’i, gıcık oluyor ona…” Bizimki bir cesaretlendi, tuttu Kudret’i duvara fırlattı. “Parçalarım ulan seni!” diye bağırdı… Başta rejisörümüz Semih Evin olmak üzere, dakikalarca güldük. Sette yönetmen kraldı…

Ona uygun elbiseyi bulmakta da zorlanırdık. Tarlabaşı’nda bir terzi vardı, o dikerdi elbiseleri. Normal insana 2-2,5 metre kumaştan pantolon dikilirdi, Yadigâr’a 3,5 metre kumaştan diktirirdik…

Elinde oldu mu çok cömert bir yapısı vardı. Bir gün, bizim her zaman takıldığımız merhum Reşit ağabeyin kahvesi vardı, oranın da maskotu olan bir garsonu vardı; Pire Nemci diye… Pire Necmi bunu çok kızdırmış galiba, Pire Necmi’yi kemerinden tutup havaya kaldırdı… “Ulan seni yere vurdum mu vık diye ölürsün!” dedi… Kahvedekiler gülmeye başladı. Rahmetli kameraman Salih Dikişçi, “Belanı buldun mu Necmi?” dedi… O sırada Tarık Akan, Fatma Belgen de gelmişti. Tam bir tiyatro olmuştu… Yadigârı sakinleştirdiler, çaylar “Pire Necmi’den!” denildi. Tam on bardak çay içmişti rahmetli… Pire Necmi; “Ulan ocağıma incir ağacı diktin…” derken, merhum Sami Hazinses; “Oh oldu sana… Her zaman gel, avantanı al bundan…” demişti. Gülmüştük… O vakitler bir başkaydı… Kahvenin karşısında yuvarlak masa Papirüs ve daha anlatılmayacak kadar güzellikler vardı… Herkes birbiriyle kardeşçe, dostça yardımlaşırdı. O günler çok geride kaldı…

Ben ışıkçıydım, teknik ekibin yeri her daim bir başkaydı… Setçi, dekoratör, makyöz, kameraman ve rejisörler hep bir arada olurduk. İş çıkışı adres, Reşit’in kahvesiydi… Yadigâr, rahmetlik başlı başına bir efsaneydi Türk sinemasında…

 

Ahmet Servidal (Kameraman/Yapımcı)

Çok iyi, temiz kalpli, iyi yürekli bir adamdı. Maalesef sadece günlük geçimlerini kurtarabilecek paralar kazandılar. Sadece o günleri garanti edebildiler. Ama şunu belirteyim, bizim piyasamızda kimse açlıktan, parasızlıktan ölmez. Çünkü haberimiz olursa mutlaka yardım ederiz. Şimdilerde sorun, kimsenin kimseyi arayıp sormamasında. Oysaki karşılaştığımızda, dertleri sıkıntıları varsa, mutlaka yardımcı oluyoruz emekçi ağabeylerimize, ablalarımıza. Tabii onların bu duruma düşmelerinde yapımcıların da payı büyük… Yadigâr gibi nice karakter oyuncumuzun ekonomik güçlüklerinden faydalandılar… Onları az paralar ile oynamaya mecbur bıraktılar. Çünkü biliyorlardı, başka çareleri yoktu…

Yadigâr çok konuşmazdı. Sessiz, az biraz da ketum bir adamdı. Kimseye derdini anlatmaz, kimseye bir şey söylemez. Herkese dediğimiz gibi ona da arada derdik ki; “Yakınlarının numarasını, adreslerini ver… Allah korusun başına bir şey gelse kimi arayacağız biz?” Hiç yanaşmaz, numara ya da adres vermezdi. Bazen etrafa diklenirdi ama çabuk sönerdi. Kalbinde asla kötülük olduğunu düşünmüyorum. Günde 2–3 işe giderdi diğer arkadaşları gibi. Bizim piyasada bir laf vardır, bizim sokak için söylenir; “Para bu sokakta kazanılır, bu sokakta harcanır…”  O sokakta yevmiyelerini alır, o sokakta yer, içer, oyun oynarlardı…

Bildiğim kadarıyla kışın, karlı bir günde, Beyoğlu’ndaki Lades Lokantası’nın önündeki kaldırımda ayağı kayıp düşüyor ve başını kaldırım taşına vuruyor. O şekilde vefat etti diye biliyorum ben. Taksim Parkı’nda öldüğü gazeteciler tarafından uydurulmuş bir yalan…

Hüseyin Alemdar (Şair)

 Yadigâr Ejder / Yüreği Sokakta! • Hüseyin Alemdar

*Üçüncü Adam için özel olarak yazılmıştır.

Yadigâr Ejder - Hüseyin Alemdar

Başucu yazarlarımdan Ferit Edgü, Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı romanın girişinde şöyle der: “Hiç kimse, ne ölü ne diri, elimden tutmadı!” Bu cümle öyle ya da böyle bana Yadigâr Ejder’i anımsatır. Onun hayatından hâlâ neden bir foto-biyografik roman çıkaramadım diye hayıflanır dururum. Şiire ancak sinemayla ihanet edebilirim der, “hayalağrı” yıllar var romanlarımı sinemaya saklarım. Bu anlamda yazamadığı romanların “başyapıt” tadında filmini çeken büyük usta Lütfi Akad’a sonsuz saygı duyarım. Keşke Orhan Pamuk dâhil, büyük romancılarımızın hepsi aynı zamanda büyük sinemacı da olabilse… Yılmaz Güney’i dışta tutarsak, maalesef böylesi enfes buluşmaların tek bir örneği bile yok ülkemizde! Bir Woody Allen’ımız bile yok mesela!

Ah! Hayattayken pek kıymetini bilmediğimiz, ablak yüzlü, Sivas yanaklı bir Adnan Ayberk’imiz, nam-ı diğer Yadigâr Ejder’imiz gün geçtikçe daha bir var. Her ne kadar onu Taksim Parkı’nda soğuk bir kış günü donarak öldürdüysek de Kulaksız Mezarlığı’nda Cemal Süreya’ya komşu şiiri ve sinemaları Sonsuzluk ve Bir Gün tadında uyuduğunu hiç kimse merak etmedi. Yadigâr Ejder benim yirmili yaşlarımdır, açlığımdır, yedi sokak yetmiş adım Yeşilçam’a yenilmişliğimdir; bu yaşımı, açlığı ve yenilmişliklerimi sinemacı ağabeylerim de babam da pek bilmez. O yıllarda şimdi Mantı ev yemeklerinin deposu olan Ahududu Sokak (Şimdiki adıyla Sadri Alışık) 27 no’lu iş hanının girişinde, çoğu hayatta olmayan sinema insanlarıyla kardeşçe ranzalara kıvrılır yatardık. Bu mekân aynı zamanda Yeşilçam filmlerinde cezaevi olarak da kullanılırdı. Yadigâr Ejder’in yatağı bizimkilerden farklıydı, o ranzaya sığmadığı için çift kişilik divanda kalır; sabahları en erken kalkanımız o olurdu. Bazen isyanı sokaklara taşardı. O yıllarda hayatını çok iyi gözlemlediğim Yadigâr Ejder’in hüznünü anlar,  ne yapsam ne etsem memleketini söyletemezdim. “Karnım nerde doyarsa memleketim orası” derdi; yıllarca yarı aç yarı tok Yeşilçam’la yetindi, isyanlarına rağmen sinema mesleğinden hiç şikâyetçi olmadı. Babamın dört-beş filminde birlikte çalıştık. Bu çalışmalarda babam Yadigâr Ejder’i idare etme görevini bana verirdi. Devasa bünyesinin içinde ince ve kırılgan bir kalp taşırdı. Ben dâhil birilerinin kalbini kırsa çok geçmez gönlünü almaya çalışırdı. Yıllar önce İzmir’de Cüneyt Arkın’la çektiği hareketli bir film sırasında Cüneyt’in tekmesi en ağırından kasıklarına gelmiş, ayaklarının ağrısını ve şişmesini o filme yorar, yine de Cüneyt Arkın’a ve Yeşilçam’a toz kondurmazdı. Yün çorap üzerine elli iki numara ayakkabı giyerdi. Bazen yedi sokak Yeşilçam’dan terlikleriyle İstiklâl Caddesi’ne bile çıktığı olurdu. Ona yazılmış ilk şiirim Yadigâr Ejder/Yüreği Sokakta! 1986 tarihini taşır ve ilk kitabımda yer alır. O yıllarda toplumcu gerçekçi şiire yakın olduğumdan bu şiir de toplumcu söylem taşır ve tam da bir sinema emekçisinin hayatı gibidir:

“Bırakır yüreğini Alyon Sokağı’nda

girer Bursa Sokağı’na

abidir tüm çocuklara, candır,

yumuşaklığında kocaman ellerinin

yüzünü okşar yine bir çocuğun

Üçüncü sınıf lokantalarda doyurur karnını

uyur üçüncü sınıf otellerde

üçüncü sınıf rollerde oynar

birinci sınıf yürekle–

Hep kötüdür, dağdır, ısırgan olur dostluklara

oysa tepeden tırnağa yürek

tepeden  tırnağa acımak

tepeden tırnağa dostluktur

gerçek yaşamında.

Omzumda dinlendirir ellerini

der ki bana: – Sokaktayım!

Tokalaşırız kuş cıvıltıları siner ceplerine

bir denize açılır gibi açılır sokağa

kırsoylu bir yürek takılır arkasına.

O otel odalarındadır şimdi

ah, yüreği sokakta!”

Tuhaftır, Yadigâr Ejder’in ölümü çok soğuk bir mart gününe denk gelir. Öyle çoğunluğun yazıp söylediği gibi Taksim Parkı’nda donarak ölmedi; bu kadar acılar karşısında ya hiç ölmeseydi ya da öyle ölseydi! Çukurlu Çeşme Sokak’taki bir kebapçıda fenalaşıp Taksim Hastanesi’ne kaldırıldığında ölmüştü. Meşhur kırmızı kazağıyla son kez onu Taksim Hastanesi’nin morgunda gördüm. Yadigâr olmadan önce bana söylediği iki addan (Adnan Enbiya) biri kolundaki etikette yazıyordu: Adnan Ayberk! 1 Mart’ta doğmuş bir şair olarak, mart ayı ölümleri bana hâlâ dokunur. Hele ki Yadigâr Ejder’in ölümü, o hep dokunacak!

Yukarıdaki yazıya ek olarak, Hüseyin Alemdar’ın bir önceki çalışması olan “Çok Güzel Adamdı Yadigar…”dan birkaç paragrafı sizlerle paylaşıyoruz;

Çok güzel adamdı Yadigâr…  

Nasıl ve neremden öleceğimi artık bilemiyorum sevgili Yadigâr! Hani aşkı, şiiri ve sinemaları “yedi sokak yetmiş adım” Yeşilçam tadında herkesten çok sevdiğimiz zamanlarda ikimiz de açlığımızı ve yalnızlığımızı sokaklara bağırıp İstiklâl’e çıkar da, aşktan iyi hissederdik ya kendimizi. Senin avantür filmleri terk edip Kemal Sunal filmlerine terfi ettiğin yıllarda, ben değilse de sen çok iyiydin, hatırla! İlk defa üçüncü sınıf otellerden ve üçüncü sınıf lokantalardan kurtulup Gayrettepe’deki beş yıldızlı bir otele taşındığında, senin için Yeşilçam bitmiş sanmış, hatta alttan alta sana sitemkâr davranmıştım.

Bir de “üçüncü adam” olarak Tepebaşı Gazinosu’nda sahneye çıkmışlığın vardır ki, işte onu hiç unutamam! Gazino ve gece kulübü fedailiği dönemlerinde yediğin ölümcül dayağı bir de…

Açlığıyla, tokluğuyla Yeşilçam’ı geceli gündüzlü terk etmeyen birkaç sinema emekçisinden biri sendin; herkeste ah’ın ve hakkın var!

Sen ki, ideolojisizlik ve ilkesizliğe rağmen beni Yeşilçam’a bağlayan özel insanlarımdan biriydin. Özel demişken, Yeşilçam’la özdeşleşen ve başta senin tabii ki benim de arkadaşım olan sinema emekçilerinin bazılarını yazıma misafir edip, yâdımı Yeşilçam edeyim istedim: Kudret Karadağ, Nizam Ergüden, İbrahim Kurt, Mehmet Samsa, Atilla Ergün, Kâzım Kartal, M. Ali Güngör, Mustafa Özkaya, Yılmaz Kurt, Mustafa Alpay Ziyal… Görüyorsun ki, senle ve arkadaşlarınla birlikte bu sokak o kadar çok azaldı ki ne Sadri Alışık’tan ne de Ayhan Işık’tan hüzün ve keder düşük kare eksik fotoğraf olup geçmiyor artık.

Hayattayken sana yazdığım ilk şiirimi esprili bir dille abartır “ödül heykelciği” gibi kendine kalkan yapardın ya! O şiirin yerine senin ölümünle birlikte başka bir şiirimi, “Üç Minimal Requiem”i koydum, beni bağışla! Babama ve tüm Yeşilçam yapımcılarına rağmen seni ne çok sevdiğimi ancak böyle anlatabilirdim; çünkü benim şiir kanım sen ve Yeşilçam’dı! 1991 yılının en soğuk o kış gününü, 14 Ocak’ı (Alev Altın’a olan aşkından ötürü olacak, ben o güne kaç yıldır 14 Şubat derim, bilmeni isterim.) Ona yazdığın şiirleri ve onu düşünerek söylediğin yanık türküleri kaydetmek isterdim!

Çünkü o günlerde zamanın şiir ve sinema tadında üşüdüğünü birkaç kişi bilebilirdi ancak, onlardan biri sendin, öbürü ben. Tabutuna bile sığmayarak, on kişinin omuzlarında Kulaksız Mezarlığı’nı sonsuz yurt edinmeye gittiğin o günden beri şiir ve sinema renginde içimin soğuk ve ters akıntısı elbette sensin; neyse ki, bu bile bir teselli sanki: Cemal Süreya’nın en sadık komşusu sensindir herhalde oralarda! Arada bir kalbinin ve ayaklarının ağrısını unutup sağa ya da sola dönüp şiire ve sinemalara selam veriyorsundur umarım…

YADİGÂR EJDER İÇİN

ÜÇ MİNİMAL REQUIEM*

               Bir rol oynamak tesellisi bile yoksa

                      çoktan kendimi öldürürdüm!**  

1

Kabuk tutmayan bir yaraydı sende sinema

sende yarım ekmek arası hüzündü Beyoğlu

sende tek kişilik intihardı otel odaları

sende birer iç kanamaydı Yeşilçam sokakları

Hava Sokak Ayhan Işık Erol Dernek Sadri Alışık

devasa bir düşçocuktun ablak ve Sivas yüzlü

yedinci sanatın sokaklarında her gün–

sahi, sokaklara ve kendine dökülmeler ki

anlatılması güç bir renkti siyah ve karmakarışık

hayatın kendi olan o siyah roldün sanki her günkü

Yeşilçam, otel odaları, sokaklar, hayat

hepsi hepsi birer solmuş hatıra kararttılar rollerini

âh, yok şimdi hiçbiri! 

2

Tıpkı bir Tarkovski filmi gibi öldün ölümü

öldün kışı acıtır gibi film setlerini

öldün aşkı kanatır gibi hayatın klaket sesini

ö l l-d ü ü ü n!

dilim varmasa da öldün demeye ama

adın beyaz üşüme kumru salâsı sokaklarda

3

Âh, Yadigâr Ejder

içi ıslanmış upuzun ağlamaklı bir roldür şimdi

Cemal Süreya’ya komşu

Kulaksız’da!

*) Sen gittin gideli, üçüncü sınıf lokantalar ve oteller öksüz,

üçüncü sınıf roller eksik!

**) Cesare Pavese

Yeşilçam, 17 Ocak 2011

-Yazıya ekler yine Hüseyin Alemdar’dan;

Ah! Yıl sanırım 1992 ya da 93…

“Bir Yadigâr Ejder anması… En ağır kış şartlarının yaşandığı bir gece… Davetli olduğu halde gecede katılmayan ya da katılamayan Cüneyt Arkın ve Süheyl Eğriboz’a kızdığımı hatırlıyorum. Rahmetli Yadigar Ejder’e rakip olarak gösterilen Âdem Taşay‘ın, geceye katıldıktan iki gün sonra ölmesi ya da öldürülmesi çok hüzünlüydü. Yadigâr Ejder kadar iri değilse de, Yadigâr’dan daha uzun boylu bir adam o gecenin sürpriziydi. Almanya’dan gelmişti; Yadigâr Ejder’in babası. İki kez Yadigâr’ı Almanya’ya çağırmış işçi yapmak için. O Yeşilçam’ın en vefalı işçiydi, bir türlü gidemedi! Alev Altın’a aşkını dile getirdiği şiirler birer manzumeydi sadece. Neyse ki Türk şiirinin en önemli şairi Cemal Süreya’ya komşu, Kulaksız’da…”

“Şimdi isim veremem. Çok değerli bir yönetmen ağabeyimin Yadigâr Ejder’e alaysayarak baktığı bir günde, bizler Ahududu Sokak’taki berbat bir bodrum katında kalıyorduk. Yadigâr’ın divanı çift kişilik bir divandı; bazen bütün gün uyuyup gece kalkardı. Onu yatakta uyurken görenler yatakta iki kişinin uyuduğunu sanırdı. Maalesef çok değerli o yönetmen de Yadigâr da hayatta değil. Bugün ÇASOD ve SODER’e yansıyan bir şey de vardır Yeşilçam’da; Birileri kültürlü, birikimli, entelektüel diye şımartılır el üstünde tutulur, öte tarafta ise Yeşilçam’ın Neşet Ertaş “cahili” emekçileri vardır ki uzun yıllar bu hayattan dışlanmışlardır. Ancak öldüklerinde anlarız değerlerini… “

Mesut Kara (Sinema Yazarı)

Cem Erman anlatıyor;

“Yadigâr’la bir gün parasızlıktan Taksim parkında oturuyoruz. Karnımız aç. Bir ekmek ve biraz kaşar peyniri alacak para çıktı ikimizden; ucundan ucundan yedik. Hiç unutmam çok sıkıntıdaydık. Yadigâr çok sevdiğim bir arkadaştı, fakat çok garip öldü. Kebapçı mehmet vardır Parmakkapı’da. Yadigâr tuvalete giriyor. Çıkmayınca merak edip kapıyı kırıyorlar. Tansiyon yükselmesiyle tuvalete düşmüş. Yüksek tansiyondan beyin kanaması, zaten ayaklarından da hastaydı. Şakacı, hoş, çocuk ruhlu bir arkadaştı. Öyle bir adam Türk sinemasına kolay kolay gelmez. Çok efendiydi, çok utangaçtı. Herkesin yardımına koşan altın kalpli bir zavallıydı. Nasıl bir Yılmaz Güney, bir Ayhan Işık gelmeyecekse, bir Yadigâr Ejder de gelmez.“

Divx Planet forumlarından bir üye ise Yadigâr Ejder ile ilgili çok kıymetli bir anıyı şöyle aktarıyor:

“Küçükken film setinde izlemeye hâsıl oldum. Şile – Ağva’da film çekiyorlardı. Yönetmen, Yadigâr Ejder ağabeyimizden kızgın ve sinirli bir hal takınmasını söyledi. Suratını kızart demişti. O zaman nerede adam akıllı makyaj. Mümkün değil. Kendi kendine 4–5 tane okkalı tokat atarak, alnını ovuşturarak (sert bir şekilde) suratını istenilen hale getirmişti. Hiç unutmam. Rolünü en iyi şekilde yapmaya çalışıyordu. Allah rahmet eylesin.“

*Öteki Sinema adlı siteden alıntıdır.

Ekşi Sözlük’ten “lantis” adlı üyenin Yorumu;

“Rahmetli, dayımın çalıştığın otelde kalırdı. Taksim’de Höyük Otel… Parası çıkışmaz, bazen para alamazmış “idare et” dermiş… Dayım da idare edermiş. Bir gün patron gelip, durumu anlayınca kovmuş otelden. Sonraki zamanlarda Taksim Parkı’nda soğuktan donmuş olarak bulunduğu haberi gelmiş. Dayım hala üzülür, anlatır…

08.10.2012 14:39 lantis

Taner Ay (Yazar)

Yeşilçam Sokağı Fotoğrafları’ndan;

Yağmurlar göğsümde doldurulmaz bir boşluk açtığında, 1979 baharında, firarî yaşamımın kâbuslarına merhem olmuştu, Beyoğlu’nun arka sokaklarında körleşen güneşin sefaleti…

Her gece başımı yastığa gömüp, parmaklarımla kulaklarımı boşuna tıkardım. Kısa bir bomboşluğun ardından, kulak zarlarıma dayanan tetiği çeken nefessiz bir karanlık, yorgun bedenimin ıssızlığında milyonlarca mermi sesine dönüştürürdü tarafsız ölümü. Güneş, ıslak Bizans kırmızısı çatıların arkasından yükseldiğinde, bir güne daha uykusuz başlardım. Cihangir’in Arnavut kaldırımlarında yankılanarak inen gözkapaklarım, yalnız, şüpheci ve her an öldürmeye ve de ölmeye hazır bir 1957’linin “kapana kısılmış fare” cinnetinde kıpırtısız açılmalara yapışırlardı.

Arslan Yatağı sokak’tan Sıraselviler Caddesi’ne çıkıp, oradan da rüzgâr kanatlı ayaklarımla çabucak Reşit’in Kahvehanesi’nin sokağına girerdim. Sabahın ilk saatlerinde, en güvenlikli yerdi Reşit’in Kahvehanesi benim için, ucuz matinelerin karanlığında coğrafyadan kaçacağım büyüyü bekleyene kadar…

Hep Yadigâr Ejder’i görürdüm Reşit’in evsizlere ev masalarında, tek başına… Mübalâğasız dev gibiydi… Frankenştayn kaşlarının altındaki kara mor halklara gömülü kan çanağı gözlerinden, kaçak bakardı herkese. İri, kalın parmaklı büyük elleri vardı. Nedendir bilmem, o günlerde Yadigâr Ejder, bende hiç sevmediğim bedavacı imajını uyandırmıştı. Cüssesinin yarattığı terörden faydalanıp, bedava yaşayan birinin gereksizliğini… Her sabah karşıma çıkan bu dev, firarî hayatımdan önce gecenin karanlık sokaklarının birinde yoluma düşseydi eğer, herhalde 9 mm’lik bir tabancadan faili meçhul cinayete kurban giderdi diye düşündüğüm de çok olmuştu metruk zamanımda.

Ne var ki, yıllar sonra, Yadigâr Ejder’i tanıyanlardan Yadigâr Ejder’i dinlediğimde, eski düşüncelerimden çok utandım, damarlarımda kan yerine kahır akrepleri dolaştı günlerce. Sinemamızı, Yeşilçam Sokağı’ndaki sefaletin sahillerinde kan kusanları, “Türk sineması tarihi” yazanlardan daha iyi bilen Ahmet Zeki Pamuk, bir telefon görüşmemizde, “Çok efendiydi. Çok utangaçtı. Herkesin yardımına koşan altın kalpli bir zavallıydı. Asla selâmsız geçmezdi yanımızdan. Yalnızlığı tercih ederek, en dipteki masalardan birine otururdu hep Reşit’in yerinde. Menderes Samancılar’dan işittiğime göre, aslında varlıklı bir ailenin çocuğuymuş. Ama son günlerinde bir bardak çay içecek parası bile yoktu” diye anlatmıştı bana Yadigâr Ejder’i. Kadîm dostumun bu Yadigâr Ejder portresini, sözüne güvendiğim başkaları da doğruladılar, rüzgâra yazılı anılarından…

Ancak, benim istediğim Yadigâr Ejder başkaydı. Sadece sinema ansiklopedilerine giremeyecek bir figüranın ansiklopedik hayatını değil, büyüyüp kirlenmediği günlerin Yadigâr Ejder’ini de istiyordum ben, Yeşilçam sokağı fotoğrafları için. Ahmet Zeki Pamuk, kendisine ait zamanlardan çalarak bunları öğrenmeye çalıştıysa da, döktüğü terden kayda değer bir filiz büyümedi: Yeşilçam Sokağı’ndakiler Yadigâr Ejder’i 1991 yılının mart ayında kapkara unutmuşlardı.

Sinemadaki Yadigâr Ejder, ölümü kadar trajikti. Her filminde silahsız devrilmez cüssesi, bir deri bir kemik jönlerimizin sinek öldürmez yumruklarıyla devrildi, rol icabı. Cüneyt Arkın’ı sevmememin nedenlerinden biri de sanırım Yadigâr Ejder. Çünkü o’nu en fazla Cüneyt Arkın dövmüştü beyaz perdede… Hafızam beni yanıltmıyorsa: Hayatın dövdüğü adamların ağzını burnunu kırmak, zaten Cüneyt Arkın’ın sinema felsefesiydi. Yadigâr Ejder gibi emekçilerin ise kaderiydi Cüneyt Arkın misali kıytırık jönlerden dayak yemek.

Beyoğlu’nun örümceklere kuytu sokaklarında cep delik, mide boş dolaşırken, doların dalgalanmasında yaşayanlardan birinin “önce dayak ye, sonra paranı al” teklifine damarlarını yırtan sevinç çığlıkları atmak ister. Ama, toplanır sesi buz tutmuş bir şehrin kurşunî semasından kimsesizliğine. Susulmuş çığlıklarından, Taksim Parkı’na beyaz ağaçlar çizer. Uykusunun faytonlarına yağmuru yorgan yapar orada, içindeki geyiği vururken gece…

Ne var ki, yorganının uçlarına ölüm yağar Taksim Parkı’nda, rüyaları amonyak kokusu bir ölüm. Beyaz ağaçların arasından, artık Cüneyt Arkın’ın dövemeyeceği bir Yadigâr Ejder kalkana kadar.

Fotoğraflar:

*Aralıklarla güncellenecektir. Yadigar 6

Çalışmada emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler…

Üçüncü Adam / Erhan Tuncer

27.5.2013 / 00:00

.::İsmet Erten: “Ondan sonra, işte bu 69, 70’e doğru, sinemanın düzeni biraz bozulmaya başladı. O meyanda bizim bir karakter oyuncusu arkadaş ölmüştü, Hakkı Haktan diye… Adamın cenazesini kaldıralım dedik, 1 lira para çıktı cebinden o zaman. O zaman kendi kendime, kafam böyle ‘dank’ dedi… ‘Ya ne yaparız, ne ederiz? Bizim de mi sonumuz böyle olacak?’ dedik.”::.

Ekip olarak, 2012 yılının son aylarında, bir dizi röportaj gerçekleştirmiştik. Bu röportajların bir kısmını sizlerle paylaştık, lakin hali hazırda beklemekte olan çok önemli röportajlar bulunmakta. Aşağıda okuyacağınız röportaj, sinemamızın karakter oyuncularından İsmet Erten ile 13.10.2012 tarihinde yapılmış bir röportaj.

Keyifli okumalar dileriz…

Doğum Tarihi: 9 Ocak 1940 / Reyhanlı – Hatay

Ben sinemaya nasıl başladım?

Çok geriye gideceğiz…

Yıl 1952 -53- 54 falan, bir sinemada çalışıyorum. O zaman sinemadan başka eğlence yoktu Türkiye’de. Biz de bedava sinemaya girebilmek için, gidip sinemaya hizmet verirdik. Mesela şöyle bir örnek vereyim size; ‘Kartele’ denen bir şey vardı… Büyük bir tahta… Ona afişler, lobiler (lobi kartları)  yapıştırılırdı. Onu iki çocuk, sağından solundan tutardı, mahalleyi dolaşırdık. Biri de elinde boruyla -teneke boruyla böyle- ‘Bu akşam DERNEK Sineması’nda Ayhan Işık, Belgin Doruk, şu şu şu…’ diye sayardı, reklam yapardı. Biz bunları yaptıktan sonra eve gider, güzel bir sopa yerdik babamdan… ‘Oğlum niye dükkâna gitmiyorsun, sinemaya gidiyorsun?’ diye, baya dayak yedim. Ondan sonra biz sinemada çalışırken, filmler bittikten sonra, birkaç arkadaş vardı grupta, sahneye çıkardık. Kimimiz Ayhan Işık olurdu, kimimiz Eşref Kolçak, pata küte girerdik birbirimize. O meyanda sinemanın makinisti Mehmet Ali Özdemir -Allah rahmet eylesin öldü- derdi ki; ‘Ben sizin filminizi çekiyorum…’ Böyle kamera çalıştırır gibi ‘Drrr…’ yapardı… Biz de konsantre olurduk, baya kavga ederdik, rol yapardık yani, terleyene kadar.

Aradan yıllar geçti, ben buraya (İstanbul’a) geldim. Esas mesleğim terzilik. Ben yani sinemaya girmeden, yetişkin, dükkânı idare eden bir terziydim yani. Şu Papirüs (Papirüs adlı mekânı işaret ediyor) bizim terzi dükkânıydı, şuradaki Papirüs… Bir ermeni ustam vardı, onunla çalışırdım… Burası film sokağı olduğu için (Gazeteci Erol Dernek Sokak), ben filme de çok hevesli olduğum için bakıyordum her sabah gelen geçene… Bu prodüksiyonla ilgilenen arkadaşlarla tanışıp, onlarla muhatap olup, bir iki kare bir yerde görünmek için uğraşıyordum. Derken onların işi falan düşüyordu bana. Bir iki samimiyetimiz falan oldu. Ondan sonra arkadaşlar beni filme çağırmaya başladı figüran olarak… Çünkü biz, bir kare de olsa görüneyim de, ne olursa olsun dedik. Başladık…

Üç-beş ay falan öyle devam etti. Ondan sonra bu Karaoğlan filmi çekildi. Suat Yalaz‘ın yazdığı, Kartal Tibet‘in oynadığı… O zaman oraya beş-altı tane ata binen, spor yapan, hareketli, düşüp kalkmasını bilen adamlar arıyorlardı. Biz, 366 kişinin içinden 5 kişi seçildik. O beş kişinin biri bendim. Onla başladık biz işe… Ondan sonra ufak tefek gene işlere gidiyorduk. Burada benim arkadaşım var, Behçet Nacar…  Rahatsız şimdi kendisi evde yatıyor, Allah şifasını versin… Onun da bir dolmuş arabası vardı. Hikâyem biraz uzun olacak ama tam olarak anlatıyorum. Onun da üç tane dolmuşu vardı. Sultanahmet onlardan sorulurdu. Biz, işimiz olmadığı zaman, Behçet’le bir dolmuşa binerdik. Dolmuş yapardık Sirkeci’den Etiler’e, Levent’e gider gelirdik. Ön tarafta ikimiz oturur, arkaya 3 müşteri iner binerdi, iner binerdi. Biz bu arada hep plan yapardık.  Nasıl yaparız da kendimizi gösteririz, bu adamlar bizim farkımıza nasıl varır diye…

Derken biz hep böyle kendi kendimize kurgular yaparken, bir gün işte bu kahvede (Hayat Kahvehanesi) otururken, Reşit Bey’in kahvesi vardı -Allah rahmet eylesin-  Sabri Kara diye bir prodüksiyon amiri vardı, Uğur Film’in prodüksiyon amiri -arkadaşlarımın hepsi hatırlar-. Baktım burada kara kara düşünüyor. ‘Hayrola abi?’ dedim, ‘Ya… ‘ dedi,  ‘Memduh Ün bir film çekti…’ dedi, ‘Kavga sahnesini hiç beğenmedi, bana 2 tane zımba gibi kavgacı getir…’ dedi, ‘Kimse yok… Piyasanın en iyi adamlarını götürdüm beğenmedi…’ dedi. Hakikaten o zaman Oski (Hüseyin Zan) falan piyasanın en iyi adamı, onu dahi beğenmemiş o meyanda. Biz de Behçet’le böle birbirimize baktık, ‘Abi…’ dedim, ‘Sen bizi götür… Eğer bizden bir şey olursa, ben sizin bugün film masraflarınızı çekerim…’ dedim ve cebimde 5 lira para var, Allah biliyor o zaman… ‘Zaten götüreceğim, başka adam yok, sizleri düşünüyordum, hadi gidelim…’ dedi. Cihangir’de Çingene’nin Evi diye tahta bir ev vardı. Oraya gittik. Cüneyt Arkın, Esen Püsküllü bir filmde oynamışlar… Esen Püsküllü Cüneyt’in hanımı, Cüneyt tır şoförü uzun yola gidiyor… Uzun yola gidince, dolaylı olarak karısı eve adam alıyor, içki âlemi yapıyor… O da bir sakınca çıktığından uzun yola gitmiyor, eve geliyor ve bizi gördüğü zaman bize pata küte giriyor. Ama 2 katlı yer olduğu için biz üst katta oturuyoruz. Kavga edeceğiz aşağıda bitecek kavga… Bir kamera altta, bir kamera üstte, üç tane de rejisör var. Kulakları çınlasın; Duygu Sağıroğlu, Memduh Ün, Allah rahmet eylesin, Hakkı Refiğ… O zaman üçü vardı. Biz onları o dönem tanımıyorduk. İsim olarak tanıyoruz sadece… Ondan sonra biz gittik, Behçet’i çektim, ‘Behçet…’ dedim. ‘Kafamız kırıldı, gözümüz çıktı, ne olursa olsun… Bu sahne bitene kadar ‘çıt’ demeyeceğiz, tamam?’ Tamam…’ Abi biz bir iki prova yaptık rölanti olarak, ondan sonra bir çekildi sahne… Memduh Ün beğendiği zaman ‘Bok gibi oldu!’ derdi… Çok affedersiniz, özür dilerim okuyuculardan… Biz dedik tamam… Öyle deyince ben bir sevindim… Ondan sonra Memduh Ün, ‘Kim bu çocuklar?’ dedi, ‘Çabuk bunların telefonunu, adreslerini alın… Bunlar, bundan sonra Uğur filmin devamlı kadrosu…’ dedi.  Ve Allah razı olsun, kulakları çınlasın, bizi o gün Memduh Ün’ün tutması, bizi sinemaya kazandırdı.

Biz Behçet’le başladık artık, ufak ufak roller almaya, diyaloglu roller almaya. Derken baya büyük şeyler oynadık. Bu uzun bir süre sürdü. İsmimiz artık Yeşilçam’da anılıyordu. Ve bize ‘Bitişik Kardeşler’ derlerdi Behçet’le… Çünkü hiç ayrılmazdık… Her filmde beraberdik… Ondan sonra, işte bu 69, 70’e doğru, sinemanın düzeni biraz bozulmaya başladı. O meyanda bizim bir karakter oyuncusu arkadaş ölmüştü, Hakkı Haktan diye…

Adamın cenazesini kaldıralım dedik, 1 lira para çıktı cebinden o zaman. O gün ben çok üzülmüştüm… Hakikatten çok üzülmüştüm… Onun cenazesini kaldırmak için kahveden para topladık. Öyle onun cenazesini kaldırdık… O zaman kendi kendime, kafam böyle ‘dank’ dedi… ‘Ya ne yaparız, ne ederiz? Bizim de mi sonumuz böyle olacak?’ dedik. Çünkü büyük bir para almıyoruz o zaman. Alıyoruz güzel para ama büyük bir para değil… Hayatını kurtaracak bir para değil… Gününü kurtaracak, haftanı kurtaracak en fazla… Birkaç hafta yaşantını güzel sürdürebilirsin yani… Derken, ben kafaya koydum dışarı gitmeyi o zaman. Ve Allah inandırsın sizi, 70’de benim 10 tane başrol kontratım vardı. Çünkü sinema yavaş yavaş avantürden, açık saçık filmlere dönüyordu…  Biz tabii işin pek farkında değiliz, benimle 10 tane kontrat var. Ondan sonra ben karar verdim, bir yolunu buldum İngiltere’ye gitmenin.  Bütün kontratları iptal ettim. ‘İki sene gideyim, İngilizce öğrenip geleyim, mesleğimde bana faydalı olur.’ diye düşündüm. Ama hikâye hiç öyle değil… Gittiğin zaman, evdeki hesap çarşıya uymuyor… Biz oraya gittiğimizde hayat daha başka, tozpembe… Her şey çok güzel… Hayat çok rahat… Yani dönmek artık elimizde değildi… Ama ben bu arada, gittim geldim, gittim geldim… Filmlerde oynadım, dizilerde oynadım… Hiç boş bırakmadım… Bugün teklif gelse, memnuniyetle kabul ederim… Çünkü ben hala bu işi çok seviyorum… Kendimi bu işe adamışım… Çünkü ben bu iş için evimi barkımı terk ettim… Doğduğum şehri terk ettim düşünün… Annem babam çok kızdı benim buralara gelmeme ama ‘Ben…’ dedim, ‘İçimde olan bir şeyi yapacağım…’ dedim… ‘Ben artist olacağım…’ dedim ve Allah’a şükür, Cenabı Hakk’ın yardımıyla, insanların bize gösterdiği sevgiyle bu günlere geldik…

Çok şükür, halimden çok mutluyum… Şimdi İngiltere’deyim… Evliyim. Bir çocuğum var. Çocuğum okuyor orada. Ben de ona yardımım olsun diye oradayım. Ama bu demek değil ki, ben Türkiye’ye dönmeyeceğim;  yine döneceğim inşallah günün birinde. Allah ömür verir de kısmet olursa, çağırılırsak, seve seve oynarız…

13.10.2012
Gazeteci Erol Dernek Sokak / Beyoğlu

Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)

*Sinem Çalış’a sonsuz teşekkürler…

*Hakkı Haktan ile ilgili gazete kupürü, Sinematürk.com’dan alınmıştır.