Tag Archives: çetin inanç

.::Cüneyt Arkın’ın Bağışlamadığı 10 Film::.

Sevgili dostlar bir süredir yine işlerimin yoğunluğundan dolayı siteye yeni çalışma ekleyemiyordum. Bu sıralar biraz rahatım ve yine birlikteyiz. Yazı yayınlayamasam da Üçüncü Adam’ı terketmediğiniz, hep sahip çıktığınız için sonsuz teşekkürler.

Şimdi sizlere, yumruğu tekmesi bol, Cüneyt Arkın’ın düşmanlarını tabiri caizse eşek sudan gelinceye kadar dövüp öldürerek intikamını aldığı en iyi 10 filmin listesini sunuyorum. Elbette ki herkesin listesi farklı olacaktır ama bu çalışma için birçok filme baştan göz attığımı söylemeliyim. Aşağıda 10’dan 1’e doğru sıralanan filmlerde gerçekten Cüneyt Arkın’ın yumruklarını saymak imkansız. Bu filmlerde elinden kimse kurtulamamış…

Bu listeyi yapmamın esas nedenine gelince; Bu filmler, Üçüncü Adam’ın esas ev sahipleri kavgacı karakter oyuncularımızı en çok gördüğümüz filmler. Onların yer aldığı birbirinden teklikeli onlarca sahneyi görmek için bu filmleri izlemelisiniz! Aramızda olmayanlara rahmet, yaşayanlara selam olsun!

Son olarak, listeye almadığım Soysuzlar, Adalet, Yarınsız Adam, Üç Kağıtçılar, Yalnız Adam, Yıkılmayan Adam, Cemil, Cemil Dönüyor, Battal Gazi Serisi, Kara Murat Serisi, Cüneyt Arkın-Çetin İnanç birlikteliğin 80 sonrası filmleri ve diğer tüm Cüneyt Arkın’lı avantürleri unuttum sanmayın. Hepsinde aksiyon üst düzeyde lakin aşağıdaki filmlerde bazı sahneler var ki, bu filmlerden biraz daha fazla anılmayı hak ediyorlar. Aşağıda kısa cümlelerle anlattım.

*Ayrıca kavga sahnelerinin nasıl çekildiğini anlattığım “Bir Kavganın Anatomisi: Opuuuaaa Pişşşş’uuu” adlı yazıyı okumak için tıklayınız.

İşte o 10 film!

10- Deli Yusuf

Bu filmin birçok yerinde onlarca kavga sahnesi var ama filmde Cüneyt Arkın’ın Kudret Karadağ‘la uzunca kavga ettiği öyle bir sekans var ki… İzlemeye doyum olmaz.

9- Kılıç Arslan

Bu filmin özellikle finali, diğer tüm Battal Gazi ve Kara Murat’lardan çok daha fazla ve çok daha estetik kavga sahnesi içermekte. Cüneyt Arkın’ın en güzel uçtuğu filmlerden biri -hatta en önemlisi- diyebilirim. Tüm Bizans askerlerinin toplanıp kalkanlarını duvar gibi ördüğü ve Kılıç Arslan’ın üzerlerinden uçtuğu sahne nasıl unutulabilir. Kadir Kök ve Mehmet Uğur hiç ölmedilerse en az 200 defa ölmüşlerdir bu filmde!

8- Çaresizler

Çaresizlerin finali, sanırım en çok ağladığım Cüneyt Arkın film finallerinden biridir. Bir baba ve oğul, kum deposunda, ellerinde birer silah, tüm kötü adamlara karşı yürüler…. Öleceklerini bile bile… Finaldeki Hakkı Koşar‘ın trajik ölümünü de unutmamak gerek.

7- Alın Yazısı

Bu filmle ilgili söylenecek çok şey yok sanırım. Çoğu Cüneyt Arkın severin açık ara en favori filmi Alın Yazısı‘dır. Filmde abisinin ve kız kardeşinin intikamını alan Cüneyt Arkın öyle güzel sahnelere imza atar ki, tüm tekli ölüm sahneleri defalarca izlenmeye değedir. Özellikle de İhsan Gedik‘in hamamda öldürüldüğü sahne… Kare kare ezbere bilirim. Aynadan onu takip etmesi, asılı usturayı alması… İçeri girmesi ve bir süre duşta akan suyun altında bekleyip karar vermesi… Ve final!

6- Akrep Yuvası

Cüneyt Arkın çıldırmış olmalı! Yolda dur durak bilmeden giden bir tırın üzerine, hiçbir can güvenliği olmadan, paralel giden bir arbadan nasıl atladın? Nasıl tırmandın. Üst geçitlerde nasıl hızlı hareket edip kendini korudun? O binanın tepesinden, Kudret Karadağ‘ı etkisiz hale getirmek için nasıl aşağıya sarktın? Nasıl, nasıl, nasıl? Akıl almıyor. En sağlam aksiyona sahip Cüneyt Arkın filmerindendir kesinlikle…

5- Deli Şahin

Her anı kavga sahnesiyle dolu, Cüneyt Arkın’ın tüm kavgacı ekibini döndürüp dolaştırıp defalarca dövdüğü en ilginç filmlerden biridir. Sanırım ilk yönetmenlik denemesi. Bu nedenle de nerde filmde hikayesel boşluk varsa oraya kavga sahnesi koymuş. Özellikle Mehmet Uğur ve Yadigar Ejder, bu filmde ondan çok fazla dayak yiyor. Ayrıca finale yakın geniş bir arazide Yavuz Selekman’la öyle bir kavga sahnesi var ki…

4- Kin

Cüneyt Arkın’ın sürekli dayak yiyip, sabredip, susup, unutmaya çalışıp, en sonunda yeminini bozduğu filmlerden. Elbette izlemeye doyum olmayan sahnelerle dolu. Yeminini bozduğu ve kötü adamların mekanını dağıtmaya gittiği sahnede kendisinin ve Kemal Sunal’ın yıllarca dublörlüğünü yapmış olan Ferhat Ünal’a öyle bir uçan tekme atıyor ki! Birkaç kez dikkatlice izlediğinizde tekmenin yüzünde patladığını görebilirsiniz.

3- Baba’nın Oğlu

Cüneyt Arkın’ın bir villanın ikinci katına camı parçalayarak girip, İbrahim Uğurlu‘yu üst kattan alt kata kadar hiç durmadan dövdüğü sahne ve hapisteki ‘Sana hırladım! Hepinize hırladım! Tüm dünyaya hırladım! Bugüne kadar hep insanlar beni ısırdır, artık ben onları ısıracağım!” diye bağırıp Tarık Şimşek‘e 3 dakikada 100’e yakın yumruk attığı meşhur hapishane sahnesi nasıl unutulur!

2- İnsan Avcısı

Punisher çizgi romanını bilirsiniz. Adam intikam için geri döner ve herkesi en akıl almaz işkencelerle öldürür. İşte bu, Punisher‘ın yerli versiyonu. Cüneyt Arkın filmin hiçbir anında durmuyor. Önüne gelen kötü adamı ilk kez yerli sinemamızda gördüğümüz yöntemlerle paramparça ediyor! Adnan Mersinli, Aydın Haberdar ve Cihan Alp‘e kendi mezarlarını kazdırıp çift kırma ile vurarak öldürdüğü sahne harikadır!

1- Hınç

Ve 1. film elbette ki Hınç! “Alo… Ben Kemal… Geliyorum!” diye başlayan her sahnede yerimde duramam. Yıllarca dayak yiyip tüm kötü adamların ayaklarını öpen Arkın, müthiş bir intikam alevi ile geri döner ve kötü adamları dünyaya geldiğine pişman eder. Öyle enfes kavga ve ölüm sahneleri var ki, Cüneyt Arkın filmografisinin kendi türünde “kült” olarak nitelendirilebilecek en önemli filmlerinden biri! Turgut Özatay‘ın ölümü nasıl unutulur?

Benim ilk 10 filmim bunlar.

Sizin kavga ve ölüm sahneleri ile izlemeye doyamadığınız ilk 10 Cüneyt Arkın filminiz hangileri?

Yorum olarak yazarsanız çok sevnirim.

Şimdiden yukarıdaki filmleri tekrar tekrar izleyeceklere keyifli seyirler dilerim. 🙂

Erhan Tuncer

Reklamlar

.::Yeni Fotoğraflar ve Bilgiler Eşliğinde Yadigar Ejder::.

Yadigar Ejder - Kapak Yeni

‘Allı Gelin’ adlı 80’lere ait bir video filmden…

Merhaba dostlar,

Bugün, Yadigar Ejder’in aramızdan ayrılışının 25. yıl dönümü. Şimdiye kadar vaktim yettiğince yaptıklarımla -ve yapmaya çalıştıklarıma- onu hep anmak, hakkında yeni bilgilere ulaşmak ve onu daha yakından tanıyabilmek için hevesli bir uğraştayım. Attığım her adımda yeni bilgilere, yeni fotoğraflara ulaşıyorum. Anlayacağınız, ‘Bir Yadigar Ejder Kitabı’ bitmiyor, her geçen gün yeniden yazılıyor.

Kitabın yayınlanmasının ardından, Yadigar Ejder’li onlarca hayran fotoğrafı yollandı mail adresime. Yüze yakın yeni lobi ve fotoğrafı da bizzat kendi aramalarımda edindim. Kitabı edinen sinema tarihçisi sevgili ağabeyim Alican Sekmeç, araştırmaları doğrultusunda Yadigar Ejder’in filmografisine ciddi bir katkıda bulundu ve film arşivcisi değerli kardeşim Aykut Bal ile birlikte ulaşabildiğimiz filmlerle Yadigar Ejder’in yer aldığı film sayısı 300’ü aştı. Hatta sevenlerine bir müjde; Yadigar Ejder’in kendi sesi ile oynadığı, hiçbir yerde bulunmayan bir filmi de gün ışığına çıkardık. Daha önce Ferhan Şensoy ile oynadığı ufak bir sahneyi ve Himmet Ağa’nın İzdivacı filmlerini görüp heyecanlananlar, bu filmi gördüklerinde çok mutlu olacaklar. Filmden parçalar, Yadigar Ejder ile ilgili yakın zamanda düzenlenecek ve konuşmacı olarak yer alacağım bir panelde ilk kez gösterilecek. Ayrıntıları sizlerle paylaşacağım.

Arşivime katılan aşağıdaki yeni fotoğraflar ve fotoğrafların hikayeleri sizlerle;

Yadigar Ejder 1972 (Fosforlu Melek) Logolu

Bu fotoğraf, öyle zannediyorum ki Yadigar Ejder’i gördüğümüz ilk film karelerinden biri –hatta belki de ilki-. 1972 yılına ait bu filmin adı Fosforlu Melek. Filmi internetteki herhangi bir video paylaşım sitesinde bulmanıza imkan yok. Biz henüz edindik ve bu kareyi görünce çok heyecanlandık. Filmin bize ulaşmasında emeği geçen Aykut’a buradan bir teşekkürü borç bilirim. Bu film ile birlikte, kitapta da yer verdiğim bir bilgiyi yine kendi çabamla çürütmüş oldum. Bunda Alican ağabeyin ve Aykut’un emeği gerçekten çok büyük. Bir görüşmemizde Alican ağabey, jeneriğinden yokla çıkarak Yadigar Ejder’in ilk filmi olduğunu düşündüğümüz Ayşecik Bahar Çiçeği filminin jeneriğinin o filme ait olmadığını düşündüğünü belirtti ve bu vesile ile filmi ufak bir incelemeye aldık. Kaldı ki filmin erişebildiğimiz tüm kopyalarında son 20 dakikaya yakını yoktu ve izlediğimiz süre boyunca da Yadigar Ejder bir tek karede dahi gözükmüyordu. Ben birkaç yıldır, Yadigar Ejder’in filmin kayıp son kısmı içerisinde yer alabileceğini düşünmüştüm. Takdir edersiniz ki 90 öncesi klasik filmlerimizde kötü adamlar filmin sonunda daha belirgin şekilde ortaya çıkar, jönün olağanüstü çabaları ile bertaraf edilirlerdi. O anlarda kendisini görebileceğimiz umuduyla birkaç yıldır filmin tam kopyasını aradık ama bulamadık. Filmin jeneriğinin 1975 yapımı Kader Yolcuları’na ait olduğunu anlayınca o Yadigar Ejder’in ilk filminin Ayşecik Bahar Çiçeği olma ihtimali ortadan kalkmış oldu. Sinematürk’de Yadigar Ejder’in filmografisine aralıklarla 70 öncesi filmler eklenmekte ama o filmlerin hiç birinde Yadigar Ejder yok. Tarihsel olarak da olma ihtimali yok çünkü örnek olarak 1968 yılında Sivas’tan İstanbul’a henüz gelmiş bir kişinin, 1966’da bir filmde oynama ihtimali mantık dışıdır. Araştırmalarım doğrultusunda Yadigar Ejder’in 1971 yılı sonlarında çekilip 1972 yılında gösterime girmiş bir filmde ilk kez yer alma ihtimali çok daha büyük bir olasılık. 1972 yılında ise, kesin, net bilgilerle ve film kareleriyle sinemamızda yer almaya başladığı bir gerçek. Bu nedenlerle Fosforlu Melek’in, Yadigar Ejder’in ilk filmi olma ihtimali, son siyah-beyaz çekilmiş filmlerden biri olmasından dolayı da oldukça yüksek.

Yadigar Ejder Kahvehanede Temiz - Logolu

Bu fotoğrafı sinema sevdalısı, arşivci ağabeyim Bülent Kıdır geçen sene içerisinde bana yollamıştı. Lakin bana yolladığı bu fotoğrafın üzerinde ‘çarpı’ olan eski bir kopyasıydı. Kendisi bu fotoğrafı internet üzerindeki bir fotoğraf satış sitesinden bilgisayarına kopyaladığını yazmış, ‘benim arşivimden diyemem’ diye belirterek, ne kadar paylaşım etiğine sadık bir insan olduğunu da belli etmişti. Var olsun. Ben de aynı yıl içerisinde tesadüf olarak, bir sahafın efemera bölümünde bu fotoğrafın şimdi gördüğünüz temiz -ya da temizlenmiş- haline ulaştım ve çok heyecanlandım. İşte bu fotoğrafta, hiçbir zaman evi olmamış bir sinema emekçisinin, muhtemelen filmciler sokağındaki bir kahvede çekilmiş en doğal hallerinden birine tanık oluyoruz. Duygulanmamak gerçekten elde değil…

Yadigar Ejder Aile Gazinosunda

Yer ‘Yeşilçam Aile Gazinosu’

Gencecik bir Yadigar Ejder…

Bu fotoğrafı, kitap baskıya girdikten günler sonra ‘sanırım yetiştiremedim ama olsun’ diyerek, Yadigar Ejder’in yeğeni, Özlem Erdoğan Çelik hanımefendi yolladı. Kitaba yetişemedi ama şu an sizlerle… Zannediyorum 1972-75 yılları arasında çekilmiş bir fotoğraf.

Yadigar Ejder ve Umut Kınaoğlu - Yeni

Bu da, Bir Yadigar Ejder Kitabı’nı okuyan Umut Kınaoğlu adlı okurumuzun bize yolladığı, kişisel albümünden bir fotoğraf. Fotoğrafta, Yadigar Ejder’in kucağındaki kişi, şimdilerde 40’lı yaşlarda olan Umut Kınaoğlu…

Adını vermek istemediğim bir sinema emekçisi büyüğüm, Yadigar Ejder’le ilgili bir kitap hazırladığımı ve onunla ilgili her şeyin koleksiyonunu yaptığımı söylediğimde, ‘Evladım başka işin mi yok? Sinemanın başka sorunu mu kalmadı? Benim ve bizim gibi ustaların kitabını yapsana!’ demişti. Evet, başka işim yok. Ben, bir sinema emekçisinin  yüreğine inip, oradan, onun gözünden sinemamızı yazmak istiyorum. Onun gibi bakanların gözünden sinemamızı anlatmak istiyorum. Anlatıyorum. Anlatmaya da devam edeceğim.

Ruhun şad olsun Yadigar Ejder…

Erhan Tuncer

Bir Yadigar Ejder Kitabı

.::Değerli Sanatçımız Osman Betin Hayatını Kaybetti::.

Az önce değerli arşivci ağabeyimiz Tamer Yiğit‘in bir paylaşımı ile aldığımız haber, Sinematik Yeşilçam ekibinin aşağıdaki güncel iletisi ile maalesef doğrulandı dostlar;

“Değerli arkadaşlar üzücü bir haber paylaşmamız gerekiyor… Geçen ay astaneye kaldırıldığı bilgisini paylaştığımız Osman Betin taburcu olmuştu. Ancak ortaya çıkan komplikasyon sonucu geçen gün yeniden hastahaneye kalıdırlmıştı. Maalesef yoğun bakımdaki Osman Betin’i bugün kaybetmişiz…”

Osman Betin’i saygı, sevgi ve rahmetle anıyoruz…

.::Sinemamızın Efsane Kavgacısı Süheyl Eğriboz Anlatıyor: “Kaç filmim olduğunu bilmiyorum… Şöyle söyleyeyim, 60’larda yılda 200-250 film çevriliyordu, 100’ünde oynuyordum… Sen hesap et gerisini…”::.

6. Beyoğlu Sahaf Festivali’ne giderken, fotoğraf makinemi de yanıma almıştım. Amacım festivalin fotoğraflarını çekmek değil, festival çıkışı, 60’larda, 70’lerde günde onlarca çekim aracının kalktığı Gazeteci Erol Dernek Sokak’a gitmek ve orada rastladığım sinema emekçilerimiz ile röportaj yapmaktı. Dileğimi gerçekleştirmiş olmanın ve sizlerin şu an okumakta olduğu çalışmayı yazıyor olmanın mutluluğu gerçekten tarif edilemez…

Gezimi bitirip yukarıda bahsi geçen sokağa geldiğimde gözlerim, aralıklarla yol üzerinde rastladığım emektar sinema sanatçılarımızı aradı ama hiçbirine rastlayamadım. İçimden ‘galiba bugün kimseyi bulamayacağım’ diye geçirirken, üst tarafı sarmaşıklarla kaplı, sağlı sollu masa ve sandalyelerle dolu sokakta yürümeye başlamıştım. Sokağın eskilerinden olduğunu hissettiğim, 50’li yaşlarda bir beyefendinin yanına gittim ve sinema sanatçılarını nerede bulabileceğimi sordum. Kendisi ‘Ben de sinemacıyım evlat… Eski sinemacıyım…’ diyerek iki dakikalık bir girizgah yaptıktan sonra –ki kendisini çok tanımak isterdim, çok konuşamadan yanından ayrılmak zorunda kaldım- aradığım sanatçıların bu saatlerde buralarda olduğunu, lakin bir süredir buralara pek uğramadıklarından bahsetti ve ekledi: ‘Geldiklerinde şu mavi kapılı kahvehanede otururlar… Eskiden orası çok kalabalık olurdu ama şimdilerde kimse kalmadı… Bulursan anca orada bulursun… Oktay (Yavuz), Süheyl (Eğriboz) falan hepsi Çınarcık tarafında diye duydum…’

Ümitsizce bahsettiği yere doğru yürüdüm. Sağlı sollu masada oturanlardan gözüme çarpanları tanımıyordum. (Belki de sinemamıza emek vermiş, yıllarca set kurmuş, ışık taşımış, setlere servis çekmişlerdi…) Az önceki beyefendinin bahsettiği kahvehanenin kapısından başımı uzatıp içeri baktığımda, yine tanıdığım kimseye rastlamadım. Belki gelirler ümidi ile içeri girdim ve içerideki ikinci bir kapının önünde oturan iki kişiye doğru yürüdüm. Bana yakın olanına, aradığım kişileri sordum ve ‘belli olmaz, belki gelirler’ cevabını aldım. Tam geri dönüyordum ki diğer adam ardımdan seslendi; ‘Ne yapacaksın onları?’ Dönüp baktım, durumu izah etmek için yanına yürüdüm ve dikkatlice baktığımda bana seslenen kişinin, sinemamızın emektar karakter oyuncularından Hakkı Kıvanç olduğunu gördüm. Kendisini fark edip elini öpmem ve heyecanla karşısına oturmam bir oldu.

Yaşlanmıştı… Orada öylece oturup eski günleri yâd ediyordu… ‘Buraya gelirler mi?’ diye sorduğumda, ‘Eskindendi onlar evladım… Eskiden… Onlarca araba kalkardı buradan… Bir buradan, bir de aşağıdaki Yeşilçam sokağından… Ama artık burada kimseler kalmadı… Artık arabalar AKM’nin önünden kalkıyor… Geçti o güzel günler…’ Yüzünde yıllara sitem edercesine sert bir ifade vardı ama duygulandığı belliydi. Ben de duygulanmıştım. Çok geçmeden kendimi tanıttım, sitemizden bahsettim ve ardından ben sordum, o anlattı…

Kendisi ile görüntülü bir röportaj yaptığımdan onu önümüzdeki günlerde yayınlayacağım. Onunla röportaj yaparken omzuma ‘kolay gelsin’ manasında dokunup geçen kişinin Necdet Kökeş olduğunu, Hakkı Kıvanç abimin ‘Eyvallah Necdetciğim…’ dediği an anladım. Çünkü o an pür dikkat, elimdeki fotoğraf makinesi ile Hakkı Kıvanç’ın anlattıklarını kaydediyordum. Necdet Kökeş ile yaptığım röportajı da görüntülü kaydettiğimden, o da önümüzdeki günlerde sizlerle olacak. İşlerimizin yoğunluğu ve eldeki görüntünün bir dizi işlemden geçmesinden kaynaklı bu gecikme için anlayışınıza sığınıyorum…

Hakkı Kıvanç ile yapmış olduğum görüntülü röportajı bitirdikten sonra, ısrarla Sönmez Yıkılmaz, Hasan Yıldız, Oktay Yavuz, Süheyl Eğriboz ve Mehmet Uğur gibi sinemamızın onurlu savaşçılarını, kavgacılarını nerede bulabileceğimi sordum. İçeri girmeden rastladığım beyefendinin verdiği cevabı söylediğimde, ‘Oktay’ı bilmiyorum ama Süheyl buralarda, Samatya’da’ cevabını verdi ve ekledi; ‘Arada bir uğrar ama belli olmaz… Ben de 10-15 günde bir geliyorum bu taraflara…’

Bu cevabı verdikten sonra çok geçmeden, aklına bir şey gelmiş gibi durdu. ‘Süheyl’le görüştüreyim seni ister misin?’ diye sordu. Uzun zamandır peşinde olduğum, Beyoğlu taraflarında neredeyse hiç rastlamadığım –bir kez Kemal İskender’in  (Karga Kemal) aynı sokaktaki cenazesinde görmüştüm.- Süheyl Eğriboz ile görüşme ihtimali, benim için müthiş heyecan verici bir olaydı. Hakkı ağabeyciğim sağ olsun o an Süheyl Eğriboz’u aradı ve nerede olduğunu öğrendi. Söylediği gibi, Samatya’da bir çay bahçesinde oturuyordu. Benden ve onunla görüşme isteğimden bahsetti. Onay aldıktan sonra telefonu kapattı ve oraya nasıl gideceğimi dahi tarif etti. Elini öpüp kalktım. Kırk beş dakika sonra Samatya’da, tarif ettiği çay bahçesindeydim… Hakkı Kıvanç ağabeyimin bu ilgisi ve alakasını unutmam mümkün değil… Bu vesile ile kendisine hem kendi röportajı için, hem de Süheyl Eğriboz röportajına sağladığı katkı için sonsuz teşekkür ederim…

Çay bahçesine girdiğimde, çektiğim fotoğraflarda gördünüz mavi takım elbisesi ile oturuyordu. Elinde sigarası vardı. Hürmetle eğilip elini öptüm ve izniyle yanına oturdum. Çay bahçesinin sahibi Cengiz (Güçlü) ağabeyi de, orada oturduğum müddetçe göstermiş olduğu ilgi ve nezaketten ötürü anmam ve sonsuz saygılarımı sunmam gerekir.

Kısa bir tanışmanın ardından fotoğraflarını çekmek için izin aldım. Müthiş heyecanlıydım. Yıllardır beklediğim önemli anlardan birini yaşıyor, benim gözümde bir sinema devi olan, kavgacıların en kıdemlisi Süheyl Eğriboz’un fotoğraflarını çekiyordum. O, yılların değer kattığı, birbirinden manalı çizgilerle dolu yüzü öylesine sinematografik duruyordu ki, haricen kadraj ayarlamaya, ışık ölçmeye gerek dahi duymuyordum. Hafifçe bana doğru dönüp verdiği pozlardan sonra oturuşunu değiştirip, direkt fotoğraf makinesine doğru döndü. Bir iki kare de öyle çektikten sonra eli ile ‘dur’ manasında bir hareket yaptı. Makineyi indirip minnetle yüzüne baktım. ‘Tamam, git artık.’ deseydi, içimde gram ukde kalmadan kalkar giderdim ve onu ömrüm boyunca minnetle anardım. Yüzüme dikkatlice baktı. Sağ gözünü seğirtmeye başladı ve ‘şimdi çek’ dedi. Hemen makineye davrandım ve çektim. Bakışları filmlerindeki gibi korkutucu bir hal almıştı. Makineyi indirdiğimde gülümsedi: ‘Nasıl?’ diye sordu… Ne cevap verebilirdim ki… Mükemmeldi…

İlk kareler bittikten sonra çaylarımız geldi ve üstat ile sohbete başladık. Bir süre sonra, müthiş bir tesadüf eseri, yıllarca Çetin İnanç’a görüntü yönetmenliği yapmış olan, Sedat Ülker geldi masamıza. Selamlaşmalardan sonra oturdu ve kendini tanıttı. Bu durum beni çok şaşırtmış ve mutlu etmişti. Ben de saygı ile kendimi tanıttım ve sohbetimiz bir kez daha –bu kez daha derin bir şekilde- başlamış oldu.

Bu sohbet esnasında, ne zaman görüntü kaydetmeye kalksam, Süheyl Eğriboz başını kameraya paralel bir şekilde çeviriyor, ileri doğru bakıyordu. Konu Yadigâr Ejder’e gelmişti –daha doğrusu ben getirmiştim-. Kendisinin nasıl vefat ettiğini, en yakın arkadaşlarından biri olduğunu bildiğim Süheyl Eğriboz’a sormayacaktım da kime soracaktım… Soruma cevap verirken hemen makinemi hazırladım. Ama öncesinde Yadigâr Ejder’in gerçek soyadının ne olduğunu sordum ve ‘Koyun’ cevabını aldım. ‘Kuzu’ olarak bildiğimi ve sanırım yanlış hatırladığını söylediğimde ‘Kuzu değil, Koyun’ diyerek noktaladı. Şaşırmam gerekiyordu belki ama şaşırmadım. Yadigâr’ın bir tane soyadı yoktu ki… Yadigâr Kuzu, Yadigâr Dağdeviren, Yadigâr Ejder… Hatta bazen, sadece Yadigâr…

Makinenin son ayarlarını yapıp kayıt tuşuna bastığımda, yukarıda bahsettiğim gibi başını ileriye doğru –karşısında oturmakta olan Sedat Ülker’e- çevirip anlatmaya başladı;

Kaydı bitirdiğimde Sedat Ülker; ‘Fark ettin mi, eski oyuncular kameraya asla bakmazlar…’ dedi. O an anlamıştım, makineyi elime her alışımda, Süheyl Eğriboz’un başını niye başka tarafa doğru çevirdiğini… Sedat Ülker lafını bitirdiği an Süheyl Eğriboz ekledi: ‘Kameraya baktığın an yandın… Hem sen yandın, hem film yandı…’ Filmlerindeki gibi sinsice güldü; ‘Kameraya bakan adamı setten anında kovarlardı…’ O an heyecanla: ‘Birkaç anınızı kaydedebilir miyim ağabeyciğim?’ diye sorduğumda, ‘Boş ver… Konuşuyoruz işte…’ dedi ve yine hafifçe gülümsedi; ‘Ne yapacaksın anıyı…’ Anlamıştım. Kontrollü konuşmaktan, yani istek üzerine anı anlatmaktan yılmıştı. Yaşının ve –maalesef- sigaranın da vermiş olduğu yorgunluk, konuşmasına da yansımıştı. Makineyi kapattım ve çantama koydum. Muhabbetin ilerlemesini ve anıların kendiliğinden gelmesini bekliyordum. O esnada Cengiz (Güçlü) ağabey, iki dosya halinde, kendisine ait sinema fotoğraflarından oluşan, dünyalar güzeli arşivini getirdi ve bir süre fotoğraflar üzerine konuştuk. Çok geçmeden yine laf lafı açtı ve o an geldi… Görüntüye kaydedilmemiş, ama ömrüm boyunca unutmayacağım anılar dökülmeye başladı ustanın ağzından…

O günü, o sohbeti asla unutmayacağım…

Bu arada, usta ile bir “Kavgacılar Belgeseli” üzerine çalışmak için sözleştik. Uygun bir zamanda yanına gidip detaylı bir röportaj daha yapacağız ekip olarak.

Sohbetimiz boyunca ilgi ve alakasını hiç eksik etmeyen, Cengiz Güçlü ağabeyime, sürpriz yaparcasına gelip muhabbetimize katılan, görüntü yönetmeni Sedat Ülker ağabeyime –onun ağzından dinlediğim anıları da yakın zamanda sizlerle paylaşacağım- ve en önemlisi, büyük usta Süheyl Eğriboz’a, eşsiz sohbeti, içtenliği ve tüm babacanlığı için, sinemamıza kattığı tüm güzellikler için, sonsuz teşekkür ediyor, önlerinde saygıyla eğiliyorum…

Ömrünüz uzun olsun…

Şimdi sizi, sinemamızın unutulmaz kavgacılarının en kıdemlilerinden Süheyl Eğriboz’un birkaç sinema anısı ile baş başa bırakıyorum;

“…‘Bir gün Adana’da bir festivalde, Bilal İnci ile birlikte en iyi yardımcı oyuncu ödülü aldık. Bilal başladı sızlanmaya ‘İşsiz kaldık…’ diye… ‘Niye öyle diyorsun?’ dedim, ‘Bunlar şimdi ödül aldı ya, çok para isterler’ diye düşünürler dedi. Nitekim öyle de oldu. İşsiz kaldık. Başladık kapı kapı dolaşmaya, ‘Çok para istemeyiz, bize iş verin’ diye…”

“…Kavgacılık baletlik demektir… İzle benim sahnelerimi, bale yapar gibiyimdir… Kavgacılık yapacak olan kişi esnek olacak… Yumruk yemeyi bilecek ama yumruk atmayı da bilecek… Biz Cüneyt’le (Arkın) sahneye başlamadan önce en az dört-beş prova alırdık… Zaten kavga sahnelerini konuşarak, bağırarak çektiğimizden her şey kontrol altında olurdu… Ama Cüneyt’in bir huyu vardır; Mesela aramıza yeni bir kavgacı mı katıldı, önce provalarda beraber çalışırız. Yumruk almasını öğretiriz. Kayıt sesi ile Cüneyt hepimizi döver, son olarak aramıza yeni katılan kavgacıyla kalır, ona vurur ama o yumruğu alamaz. Bu bir olur, iki olur. Üçüncü tekrarda Cüneyt gerçekten vurur…”

“…Cüneytli sahnelerde hiç zorlanmadım… Tamam, bazen denk geliyordu gerçekten vuruyordu ama an geliyordu ben de gerçekten vuruyordum… O esnada film akıyor, film pahalı… Tekrar şansın yok… En fazla iki tekrar… Olsun olsun üç… Üçüncü tekrara sebep olanı o an setten atarlar… Bir tek Kadirle (İnanır) çalışırken zorlanırdım… Yani hepimiz zorlanırdık… Çünkü nereden vuracağı belli olmazdı… Sağ çalışırdık provalarda, sol vururdu… Kafa beklerdik, tekme atardı…”

“… Bir gün surlardan atlama sahnesi çekiyorduk, atladım brandaya… Branda yırtıldı güm diye düştüm… Gözümü hastanede açtım…”

“… Günlük 250 lira alırdık… Set bitti mi yevmiyeciler gelir, paramızı dağıtırdı… Set işçileri haftalık ya da film başına çalışırdı… 250 lira ile başladım, 500 oldu, 1000 oldu, 2000 oldu, 5000 oldu… Şöyle düşün; 250 lira alırdık, dört beş arkadaş meyhanede sabahlardık, üzerine para kalırdı… Özlüyorum o günleri…”

“… Aydın Haberdar… Öyle güzel adamdı, öyle güzel adamdı ki, ne sen sor, ne ben anlatayım… Cebinde 10 lirası olsun, iste, 9’unu verir… Gerekiyorsa hepsini verir, evine yürüyerek giderdi… Öyle güzel adamdı… Allah rahmet eylesin…”

“… Kaç filmim olduğunu bilmiyorum… Şöyle söyleyeyim, 60’larda yılda 200-250 film çevriliyordu, 100’ünde oynuyordum… Sen hesap et gerisini…”

“… Bir gün bir yapımcıdan paramı almaya gittim… Dört beş film içeride bırakırdım paramı bazen, toplu alırdım… Gittim ofisine, oturdum… Hesap ettim, 400 lira alacağım… Ama ona söylemedim… O da biliyor tabii ne kadar alacağımı… Tam parayı sayarken, dönemin önemli kadın oyuncularından biri girdi içeri… Bunun aşığı… Otururken frikik verdi… E ister benim de ister istemez gözüm takıldı… Yapımcı parayı uzattı, saydım, 350 lira çıktı… Baktığımı görmüş galiba, hemen 50 liramı tırnaklamış… Paramı alıp aşağıya indim, kadının da işi varmış ardımdan çıktı… Tuttum kolundan, dedim ‘50 lira verir misin?’… Beni çok iyi tanırdı, çıkardı verdi… ‘Ne için istiyorsun?’ dedi… ‘Yukarıda gözüm kaydı diye 50 liramı tırnakladı seninki, onun parası bu’ dedim…”

“… Fünye patladı mı ruhun bile duymaz… Ama her zaman kendi fünyemi kendim yaptım, kendim de patlattım… Asla başkasına yaptırmazdım… Fünyenin vücuda yapıştığı yerin arkasına kauçuk koyardık, bizi korurdu o… Ama bazı acemiler naylon gömlek giyerdi, fünye patladı mı gömlek üzerilerine yapışıverirdi… Fünyenin içine eczaneden şurup alırdık, onu koyardık…”

“… Tecavüzcü karakterlerini oynadığım yıllarda karımla dolaşamazdım… ‘Yine birini tuzağına düşürmüş ahlaksız adam’ derlerdi arkamızdan…”

25.9.2012 – Salı
Samatya

Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)

.::Serdar Kürkbabaoğlu’ndan, Yılmaz Kurt İle İlgili Bir Anı::.

Serdar Kürkbabaoğlu abimizin yolladığı bu fotoğrafın, kendisi için ayrıca bir önemi olduğundan, tek bir başlıkta yayınlamak istedik. Kendisine bir kez daha teşekkür ederiz.

Tesadüfler ve Yılmaz Kurt

Yeşilçam’ın kavgacılarından, en önemli karakter oyuncularından birisi olan Yılmaz Kurt’a sıkça rastlardım. Her İstanbul’a gittiğimde mutlaka uğradığım Yeşilçam sokağında ama konuşmaya cesaret edemezdim. Yaşamımızın tesadüflerle dolu olduğu düşüncesiyle, Yeşilçam’a emek vermiş birçok oyuncu görmek, tanışmak düşüncesi ve hayaliyle yaşarken…

İzmir’de vatani görevimi yaptığım 1983 yılında görevim gereği çarşıda bulunuyordum ve aynı gün memleket iznine gitmek için bilet almıştım. Belediye otobüsüyle Konak’tan Karşıyaka’ya gidiyordum. Otobüs seyir halindeyken ben yolu ve durakta bekleyen insanları gözlemliyordum. O ara birden Yılmaz Kurt’u gördüm, hemen otobüsü durdurdum ve indim. Yılmaz Kurt hızlı adımlarla ilerlerken ben de onu takip ettim. Sonrasında eğlenceli bir mekânın bodrum katına indi, ben de ardından indim. İçeride set kurulmuştu, kamera, ışıklar, asistanlar ve konuşmacılar… Derken Yılmaz Bey’in yanına gittim ve kendimi tanıttım,  tanıştık. Birazdan burada bir film sahnesi çekilecek, Cüneyt Arkın gelip, barı basacak ve kavga olacaktı. Gerçekten de fazla uzun sürmedi sohbet. Beyaz chevrolet bir arabadan Cüneyt Arkın indi ve barı bastı, kavga çıkardı. Kavgadan Yılmaz Kurt nasibini alırken benim de Adana’ya aldığım bilet yanmıştı. Çekimler uzun sürdüğü için, ben de dalıp gitmiştim. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan. Filmin yönetmeni Çetin İnanç’tı.

Serdar Kürkbabaoğlu

.::Oktar Durukan (1.1.1938-1.1.2007)::.

Türk sinema oyuncusu. İstanbul’da doğdu. Haydar Paşa Lisesi’nden mezun oldu. Sinemaya 1958 yılında, yönetmen-senarist İhsan Sedat’ın “O Günden Sonra” adlı filminde oynayarak girdi. Bir süre baş rollerde oynadıktan sonra, kariyerini karakter rolleri oynayarak sürdürdü. İlerleyen yıllarda gazete ve dergi (Seksek adlı çocuk foto romanı dergisi) foto romanlarında ve daha sonraları televizyon filmleri ile dizilerinde rol aldı. Aktör Mümtaz Ener’in şarkıcı ve oyuncu kızı Erden Ener’le evlenip ayrıldı. Yaşamını İstanbul’da yalnız olarak sürdüren oyuncu, 2007 yılında evinde ölü olarak bulundu.

*wikipedia.org

Oynamış olduğu yüzlerce filmde birbirinden farklı karakterleri başarıyla canlandıran, usta karakter oyuncusu Oktar Durukan‘ı, 80’li yıllarda Cüneyt Arkın&Çetin İnanç birlikteliğinde yapılan komedi/aksiyon filmlerinden hatırlamak da mümkün.

Yukarıda okuduğunuz üzere, evinde ölü bulunduğu söylenen usta sanatçımızı rahmetle anıyor, bu şekilde hayatını kaybeden tüm sanatçılarımız ardından duyduğumuz derin üzüntüyü bir kez daha hissediyoruz.

Memduh Ün, ‘Memduh Ün Filmlerini Anlatıyor’ adlı kitabında, Oktar Durukan’dan şöyle bahsediyor:

Oktar Durukan Yeşilçam’ın çilekeşlerindendi. Yüzlerce filmde oynayıp da yoksul yaşayan insanlardan biri. Düşündükçe üzülüyorum. Oktar sinemaya jön olarak girmişti. İlk kez onu Çetin Karamanbey’in ‘Telli Kurşun’ filminde Fatma Girik’le  karşılıklı oynarken seyretmiştim. Amerikan filmindeki Fred Mc Murray’ın rolünü oynuyordu jön olarak. Durukan çok efendiydi, oynadığı rolleri iyi giyen biriydi.

.::Hüseyin Zan (19.11.1931-3.5.2011)::.

1931 yılında İzmir’in Hatay semtinde doğan Hüseyin Zan, 1960 yılında Türker İnanoğlu’nun yazıp yönettiği “İçimizden Biri” (Ölüm Çemberi) adlı filmle sinemaya başladı. Dönemin ünlü oyuncularının rol aldığı kalabalık kadrolu bu ilk filminden sonra bir daha sinemadan kopmadı. 1980’li yılların sonuna kadar Yeşilçam’da pek çok sinema filminde yan rollerde ve çoğunlukla kötü adamları canlandırdı. Özellikle kavga sahnelerindeki başarısı, onun sonraki dönemlerde figüranlar için dövüş dersleri veren bir de okul açmasına kadar gitti. Oyunculuğunun yanı sıra bazı filmlerin yapımcılığını da üstlendi. 1990’lı yıllarda televizyon için çekilen bazı film ve dizilerde rol aldı. 1975 yılında Giorgio Ferroni’nin yönettiği Attenti ragazzi… chi rompe paga adlı bir İtalyan-Türk ortak yapımında da oynadı. Son olarak 2007 yılında Necati Aslan’ın yönettiği “Koçero” adlı bir televizyon filminde rol aldı. Hüseyin Zan’ın bir de yönetmenlik denemesi vardır: 1997 yılında Yılmaz Köksal, Sezer Güvenirgil, Yunus Bülbül gibi oyuncuların rol aldığı “Sevimli Dostlar” adında bir TV filmini yönetti.

1990 yılında Yalova’nın Çınarcık ilçesine yerleşerek balıkçılık yapıp, olta satarak geçimini sağlamaya çalışan Yeşilçam’ın bu yarım asırlık ‘kötü adam’ı bir yıldır mücadele ettiği akciğer kanserine yenik düşerek 3 Mayıs 2011 tarihinde vefat etti. Çınarcık Camiinde cenaze namazı kılındıktan sonra Çınarcık Mezarlığı’nda toprağa verildi.

*wikipedia.org

Gerçek bir sinema efsanesi olan Hüseyin Zan, oynamış olduğu 300 küsür film ile sinema tarihimizin en çok filmde oynamış sanatçılarından biridir. Kötü adam olarak yer aldığı yüzlerce filmde, ya esas kötüyü ya da esas kötünün de ötesinde kötülükler yapan, baş kötü adamın bir numaralı yardımcısını canlandırmıştır. Çetin İnanç‘ın yönetmenliğinde ‘bir iş gününde’ çekildiği için, sinemamızda bir rekor olarak kabul edilen ‘Bombala Oski Bombala’ adlı sinema filminin de başrol oyuncusudur. ‘Oski’ aynı zamanda Hüseyin Zan’ın sinemamızdaki lakabıdır.

Sinemamızın her dönemine şahit olmuş usta sanatçımız, sinemamızın birçok alanında da görev almış, onlarca filmde prodüksiyon amirliği yapmıştır. Kendisini rahmetle anıyor, sinemamıza kattıkları için şükranlarımızı sunuyoruz.

Fotoğraflar: