Tag Archives: yavuz karakaş

.::Üçüncü Adam Arşivinden Bir Yavuz Karakaş Belgeseli::.

Sevgili Üçüncü Adam okurları merhabalar,

Herkese güzel haftasonları dilerim. 2012 yılında çektiğim bu belgeseli yıllardır arşivimde bekletiyordum. O dönemde, bir internet televizyonu için çekmiş olduğum bu belgesel ilk kez burada yayınlanıyor. Daha sonra TRT Belgesel için tekrar, daha detaylı şekilde çektiğim belgeselin bir ön taslağı niteliğinde sayılabilir bu belgesel.

Birbirinden güzel onlarca fotoğraf ve bilgi eşliğinde, 30 dakika boyunca keyifli seyirler dilerim herkese. 🙂

Erhan Tuncer

 

.::Film Değil Gerçek: Yavuz Karakaş & Sırrı Elitaş Kavgası::.

Yavuz Karakaş ağabeyle bir aile dostluğumuz vardır. Aile büyüklerimi yakınen tanır, her daim görüşürüz. 2009 yılında Üçüncü Adam’ı açmadan önce, -2007 yılında- İstanbul Efendisi adlı kısa filmimde oynamayı kabul etmesi beni yüreklendirmişti ve böylece kendi sesi ile oynadığı ilk sesli filmini çekme şansını elde etmiştim. O günden sonra kendisi ile daha sık görüşür olduk ve her defasında not defterimi alıp yanında oturup onu saatlerce dinlemeye başladım.

O konuştukta zihnimde setler kuruluyor, kavgalar ediliyor, set minibüsleri hareket ediyordu. O anlatmayı ben de dinlemeyi çok sevdiğimden yıllarca bir sürü anı biriktirdim ve TRT Belgesel için çektiğim Üçüncü Adamlara Dair’e elbette onu da konuk ettim. Dinlediğim bir sürü anı içerisinde biri vardı ki her defasında Yavuz ağabeyden anlatmasını istiyordum ve her anlatışında olayın yeni bir parçasını öğreniyordum. Bu olay, Yavuz Karakaş ve Sırrı Elitaş arasında gerçekleşen bir kavgaydı. Öyle laf dalaşı değil, bildiğiniz yumruk yumruğa bir kavga…

Yavuz ağabey eski Üsküdarlıdır ve Üsküdar’ın sevilen ağabeylerinden biridir. Sanatçı olması, güler yüzü ve sohbet etmeyi sevmesinden dolayı çok sevilip saygı duyulur kendisine. Sırrı Elitaş ağabey de Üsküdar’da yaşadığından, 2000’lerin başında bazen aynı gün içerisinde balık pazarının başında Sırrı ağabeyi, belediye çarşısının önünde de Yavuz ağabeyi görmeniz mümkün olurdu. O günlerde Yavuz ağabeye ne zaman ‘Sırrı ağabeyi gördüm.’ desem, hemen konuyu geçiştirir hakkında konuşmak istemezdi. Öyle günlerden birinde, biraz da benim zorlamamla meseleyi anlattı;

70’lerin ortalarına doğru erotik-komedi filmler Yeşilçam’ı ele geçirine Yavuz ağabey de çareyi Almanya’ya işçi olarak gitmekte bulmuş. Eşi doğum yapınca da kısa bir süre sonra tekrar dönmek zorunda kalmış. Furya son hızla devam ettiğinden ve o tür filmlerde oynamak istemediğinden, Almanya’dan kazandıkları ve birikimleri ile evinin bulunduğu apartmanın altında bulunan dükkana bir birahane açmış. Başta biraz zorlansa da, aylar sonra kendi deyimiyle sinemadan kazanamadığını birahane işleterek kazanmaya başlamış.

Birahanenin hızlı zamanlarında Sırrı Elitaş’la yakın bir dostluk içerisindelermiş. Bu nedenle de Sırrı ağabey film çalışmaları dışında gün aşırı Yavuz ağabeyin mekanına gelir, masalar kurulur, bol sinemalı muhabbetler edilirmiş. Yavuz ağabeyin anlattığına göre, Sırrı Elitaş içince agresifleşir, masada küfürler havada uçuşurmuş. İşlettiği mekanda disipline aşırı önem veren Yavuz ağabey de onu kırmadan uyarır, sakinleştirmeye çalışır, mümkün olduğunca huyuna gitmeye çalışırmış. Günler böyle acı tatlı geçerken, ne olduysa Yavuz ağabeyin savcı arkadaşları mekana gelince olmuş…

Pek bilinmez Yavuz ağabeyin ağabeyi hakimdir. Yavuz ağabey de davalarda bilirkişi olarak görev almaktadır. Bu nedenle birçok hakim ve savcı dostu vardır. Olayın yaşandığı gün Yavuz ağabeyin mekanına gelenler de önemli insanlar, onun kadim dostlardır.

Biralar içilmiş, saatler ilerlemiş, masalar kalabalıklaşmıştır. Yavuz ağabey aralıklarla her masaya uğrayıp selam vermekte, konuklarını en iyi şekilde ağırlamaya çalışmaktadır. Derken, bir anda Sırrı ağabeyin masasından bağırtılar yükselir. Sırrı ağabey masadakilerden biriyle tartışmaya başlamıştır. Alkolün de etkisiyle laf dalaşı küfürleşmeye ve hatta itiş kakışa dönüşür. Yavuz ağabey masaya gelip tartışmayı yatıştırır ve Sırrı ağabeye sakin olmasını söyler. Sırrı ağabey onu dinlemez ve ağır küfürler etmeye başlar. Yavuz ağabey, ‘Sırrı biz bize tamam da dostlarım var bak… Sakin ol…’ diyince, Sırrı ağabey ‘Senin de, dostlarının da…’ diye ağır bir küfür edince Yavuz ağabey kendini kaybedip Sırrı ağabeye ani bir kafa atar. Tabii sonrasında ortalık toz duman…

Sırrı ağabeyi arkadaşları dışarı çıkarırlar. Sırrı ağabey küfür kıyamet evine götürülür, ayılınca da hiçbir şey hatırlamaz. Nereden biliyorum bunu, çünkü bu olayı Sırrı ağabeyle de konuştum. Yavuz ağabey kadar detay vermese de, ‘Oldu bir şeyler ama inan hatırlamıyorum, kafamız güzeldi koçum.’ deyip geçiştirmişti. Bilinmez, belki de anlatmak istememişti ama o olaydan sonra Yavuz ağabeyle bir daha asla konuşmadılar. Ta ki…

Ta ki Sırrı ağabey beyin kanaması geçirip yatağa düşene kadar… Yavuz ağabey haberi aldığı gibi hastaneye gitmiş 30 seneye yakın görüşmediği eski dostunu hiçbir şey yaşanmamış gibi bağrına basmıştır. Aralıklarla evine ziyaretine de gitmiş, gerçek Yeşilçam dostluğunun ne olduğunu tabiri caizse ‘dosta-düşmana’ göstermiştir. Tüm bunları, aşağıdaki fotoğrafın anlamının altını çizmek için anlattım dostlar. Her yerde, her meslekte kavga gürültü olur, kırgınlıklar, dargınlıklar olur. Ama iş, gerçek bir dostu yanında beklemeye geldi mi, en önde Yeşilçamlılar gider. İlk onlar sarılır. En güzel günlerini birlikte yaşayanlar, en kötü günlerin üstesinden de birlikte gelirler.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Bu fotoğraf, her baktığımda burnumun direklerini sızlatır. Büyüklerimiz derler ya hani ‘eski dost düşman olmaz’ diye, Yavuz ağabeyin Sırrı ağabeyin cenazesindeki varlığı tam da bunu ispatlar nitelikte. Eminim ki dargın gitmedi Sırrı ağabey. Yavuz ağabey, o güzel kalbini kimseye kapatamayacak kadar temiz bir sinema emekçisi çünkü…

Sırrı ağabey gibi… Süheyl ağabey gibi… Hakkı ağabey gibi… Yadigar ağabey gibi…

Yeşilçam gibi!

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -19-::.

Yadigar Ejder - Yılmaz Duru

.::Akşam Gazetesi Almayı Unutmayın::. 

.::Çanakkale Aslanları (1964) Filminin Setinden Bir Hatıra::.

Haydar Karaer – Yavuz Karakaş – Ahmet Kostarika – Zeki Tüney ve mülazım Doğan Bey, 1964 yapımı Çanakkale Aslanları filminin çekimlerinde…

.::Bir Sinema Emekçisinin Cenazesi Hakkında: Sinemamız Süheyl Eğriboz’unu Kaybetti::.

-Her şeyi, olduğu gibi, en açık şekilde anlatacağım.-

10 Ocak 2014, sabah 07:36’da telefonum çaldı.

Arayan Cengiz Güçlü ağabeydi. İçim acıdı birden, anladım. Süheyl Eğriboz ağabeyi kaybetmiştik. Telefonu açtım. Cengiz ağabey; “Başımız sağ olsun Erhancım, Süheyl ağabeyi kaybettik…” dedi. Bir iki cümle ettikten sonra telefonu kapattım. Yatağa oturdum, düşündüm. Süheyl Eğriboz, tüm okurlarımız ve sinemaseverler için “kötü adam, sinema oyuncusu, emektar bir karakter oyuncusu” gibi birçok şekilde anılabilirdi. Benim için ise bir ağabeydi. Masasında oturduğum, sohbet ettiğim, son belgeselini yapmak şerefine eriştiğim, sinemamızın en sevdiğim yüzlerinden biriydi…

Çok geçmeden bilgisayarımı açtım. Süheyl ağabeyin vefat haberini hazırladım. Haberi paylaştıktan sonra telefonuma “Başın sağ olsun Erhan…” diye başlayan birkaç mesaj geldi. O gün, ilk kez o an gözlerim doldu. Süheyl ağabeyi ne kadar sevdiğimi bilen dostlarımın attığı o ilk mesajlar, Süheyl ağabey ile aramdaki gönül bağının kuvvetini belgeler nitelikteydi. Bir süre sonra, oğlu Yaşar Eğriboz ağabeyi aradım. Cenazenin kalkacağı yeri öğrendim. İkindi namazına müteakip, Aksaray’daki Murat Paşa Camii’nden kalkacaktı.

Başlarda, yanıma fotoğraf makinemi almayı düşünmüyordum. Öğleden sonra evden çıkmaya hazırlanırken, Üçüncü Adam’ı hazırladığımı, Süheyl ağabeyin rahatsızlandığı ilk günden beri, her türlü gelişmeyi bir fiil haber yaptığımı hatırladım. Okurlarımız, Süheyl Eğriboz kalitesinde bir sinema emekçisinin cenazesinde kimlerin olduğunu ve onun nereye defnedildiğini bilmek isteyeceklerdir diye düşündüm ve evden çıkarken makinemi yanıma aldım. Üstelik, rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldığı ilk gün sadece İHA’dan bir muhabir gelmiş, birkaç gün sonra da özel televizyonlardan birkaç ekip hastaneyi ziyaret etmişti. ‘Süheyl Eğriboz Yoğun Bakım Alındı’ haberi birkaç gün arayla haber yapılmış, çok geçmeden silinip gitmişti. İbrahim Tatlıses saldırıya uğradığı gün ve ardından gelen günler yapılan haberleri bir hatırlayın. Neredeyse her gün, hiç olmadı iki günde bir, haberlerde son durumuna dair güncellemeler paylaşılmıştı. Lakin o günlerde, 400’den fazla filmde oynamış ve sinemamızın her dönemine şahit olmuş bir sinema efsanesi yoğun bakıma alınmıştı ve birkaç gün sonra da yoğun bakımda unutulmuştu. Hayat, haberciler için devam ediyordu. Doğru ya Cem Yılmaz boşanmak üzereydi, şarkıcı Emrah oğluna bakmıyordu, ülke gündemi an ve an değişiyordu. Bir sinema emekçisine sıra gelir miydi hiç? Gelmeliydi… Mutlaka gelmeliydi… Benim gözümde Türk basını da, Süheyl ağabey ile yoğun bakıma girmiş, Süheyl ağabeyden çok önce de vefat etmişti…

Ara sokaklardan Aksaray’ın meydanına ulaştığımda 14:35 sularıydı. Murat Paşa Camii’ni gördüğüm an, salâ okunmaya başladı. Süheyl ağabey için okunuyordu. Her şey bir film sahnesi gibi ilerliyordu. Yoğun trafiğin arasından koşar adım camiye vardım. Avlu düşündüğümden daha kalabalıktı. İnsanların arasından ilerleyerek Cengiz Güçlü ağabeyi buldum. Merhabalaştık, birbirimize baş sağlığı diledik. Cengiz ağabey cebinden Süheyl ağabeyin fotoğrafını çıkardı, yakama iliştirdi. Kederle gülümsedik. Soluma döndüğümde, Süheyl ağabeyin cenazesini gördüm. Tabutunun önünde fotoğrafı duruyordu. Süheyl ağabeyin cenazesinin hemen yanında başka bir cenaze daha vardı. Acılı insanlar cenazenin etrafında toplanmış taziyeleri kabul ediyorlardı. Avludaki kalabalığın sebebini anlamıştım. Etrafıma bakınca, Süheyl ağabeyin cenazesinin tarafında bulunan 20-25 kişiden başkasını tanımadığımı fark ettim. Çok geçmeden, sinema vefalısı kardeşlerimden Vural Arlıer ile karşılaştım. Evden çıkmadan haberleşmiş, camide buluşacağımızı söylemiştik. Ayak üstü birkaç cümle ettik. Tahmin ettiğim gibi, kalabalığın çoğunluğunun bize ait olmadığını söyledi. Gelirler herhalde diye düşündüm… Düşündüğümle kaldım…

Gözlerim tanıdık isimleri aramaya devam ediyordu. Cenazenin yakınlarında, internet üzerinden tanıştığım, Vural kardeşim gibi sinema sevdalısı, Halit Çevirgen beyefendi ile Vadullah Taş beyefendiyi gördüm. Merhabalaştık. Ardından Necdet Kökeş, Mehmet Uğur, Yavuz Karakaş, Dündar Aydınlı, Mehmet Yüksel, Atacan Arsever, Selahattin Geçgel, Baran Seyhan, Safa Önal ve Yılmaz Atadeniz’in tek tek yanlarına gittim ve birbirimize baş sağlığı diledik. Birkaç fotoğraf çektim. Aralıklarla gördüğüm, tanıyabildiğim aile fertleri ile merhabalaştım. Vural ile birlikte avluyu adım adım gezdik. İsmini hatırlayamadığım birkaç sinema sanatçısını ve köşede beklemekte olan 2-3 haberci ekibi hatırlıyorum. Bir süre sonra Necdet Kökeş ağabey geldi, “İhsan Gedik şehir dışındaymış, Hasan Yıldız da ağır bir grip geçiriyormuş, bu yüzden gelemediler… Başsağlığı dileklerini yolladılar…” dedi.

Kederle gülümsedik. Ardından Mehmet Uğur ağabey yanıma geldi; “Hakkı Kıvanç’ı gördün mü Erhan?” dedi. Hasta olduğunu ve Avcılar’da oturduğunu bildiğimden, Hakkı ağabeyin tüm üzüntüsüne rağmen gelebileceğini düşünmüyordum. Süheyl ağabeyin vefat haberini ilk aldığım andaki gibi, derin bir üzüntü kapladı içimi. Aniden gözlerim doluverdi. Adım adım Hakkı ağabeye yürüyorduk. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Avlunun en köşesinde oturmuş, çevresindekilerle sohbet ediyordu. Yanına vardım, eğilip elini öptüm. “Nerelerdesin yahu?” dedi. Üçüncü Adamlara Dair adlı belgeselimizin, 2. bölümde kendisini konuk etmiştik. Kendisi ile yapmış olduğumuz ilk röportajdan bu yana aralıklarla telefonla görüşsek de, şartlardan dolayı yüz yüze bir araya gelemiyorduk. Durumu, belgeselin yaşadığı bekleme sürecini, çalışmalarımı anlattım. Süheyl ağabeyin fotoğrafı yakasındaydı. Oysa ki daha geçen günlerde, Cengiz ağabeyin fotoğraf arşivinde, birlikte oturdukları bir fotoğrafı görmüş, “Vay be…” demiştim. O an, derin bir “Ah be…” geldi, boğazımda düğümleniverdi…

Hakkı ağabeyin hemen yanındaki bankta Süheyl ağabeyin eşi oturmaktaydı. Yanına gittim, elini öpüp başsağlığı diledim. Hemen yanındaki bir bayan; “Merhaba Erhan Bey… Telif Hakları Genel Müdürlüğü’nden geliyorum…” dedi. -İsmini hatırlayamadığım için beni affetsin- Kendisini gördüğüm için çok mutlu olduğumu söyledim. Gün içerisinde müdürlükten beni 2-3 kez aramış, cenazenin nereden kalkacağını öğrenmişlerdi. Diğer gün gazeteden okuduğum haberlere göre, SİNE-SEN başkanı Zafer Ayden de cenazedeymiş. Sağ olsunlar… İlgi ve alakaları için Üçüncü Adam ekibi adına çok teşekkür ederim… Cenaze namazı için cemaat toplanırken, Aytekin Akkaya ve Ömer Korkmaz’ın da saf tutmakta olduğunu gördüm. Üzüntüyle, kalabalığın arasından, Süheyl ağabeyin cenazesine bakmaktaydılar.

Süheyl ağabeyin dostları, cenazesinde onu yalnız bırakmadılar;

İkindi namazının bitiminin ardından, cenaze namazı kılındı. Süheyl ağabeyimizin tabutuna omuz verdik, cenaze arabasına yerleştirdik. Defnedileceği Eyüp Mezarlığı’na ulaşmak için tahsis edilen araçlara bindik. Cengiz ağabey, Vural ve ben aracın en arkasında oturup yola çıktık. Cengiz ağabey ve araçtaki Süheyl ağabeyin yakınları ile kimlerin cenazeye çağırıldığını ama gelmediğini, kimlere haber yollandığını, kimlerin cenazeden haberdar olup olmadığını konuştuk. İsim vermeyeceğim, türlü mazeretler ileri sürülebilir ama kanaatimce birçok baş kadın ve erkek oyuncumuzun orada olması gerekirdi… Cenazenin aynı gün içerisinde kaldırılmasından dolayı aksaklıklar yaşandığını hesaba katsak dahi, en azından bir çelenk, bir başsağlığı mesajı yollanabilirdi…

Eyüp mezarlığının yakınlarında bir otoparka yanaştık. Araçtan inip mezarlığa doğru yürüdük. Ara sokaklardan birinde cenaze aracı durdu. Sağlı sollu dükkanlarla dolu bir sokaktaydık. Cenaze aracından inen imam; “Araç mezarlığa giremiyor, cenazeyi buradan taşıyacağız…” dedi. Bir an herkes birbirine baktı. Etrafta mezarlığa giden bir yol görünmüyordu. Şaşkınlığımızı anlayan imam, “Eczanenin arasındaki merdivenden çıkıp sol-sağ yapın, oradan doğru yukarı…” dedi. Cenaze aracının arka kapağını açıp, mezarın içine yerleştirilecek tahtaları çıkardı. Vural ve ben tahtaları yüklenip, az önce bahsi geçen yerden mezarlığa doğru yola çıktık. Mezarın olduğu yer oldukça dik ve yeni yeni mezar yerleşimine açılmış bir alandı. Cenazeden sonra oldukça azalan cemaatin cenazeyi yukarı çıkarması zor olacaktı. Vural ile tahtaları, açılmış olan mezarın yanına bırakıp tekrar aşağıya indik. Cemaatteki erkek sayısı 11-12 kişi kadardı. Bir yere kadar taşınan cenazeye yardım etmeye başladık. Yol dar olduğundan cenazeyi omuzlayamıyorduk. Bir şekilde, cenazeyi mezarın yanına bırakmayı başardık. Herkes nefes nefese kalmıştı. Cenaze namazından beri hepimizin bildiği ama ısrarla bilmek istemediği an gerçekleşmeye başlamıştı. Süheyl ağabeyi defnediyorduk…

İmam, güzel sesi ile dua okumaya başladı. Süheyl ağabey, ebedi istirahatgahına yatırılmıştı. Aytekin Akkaya ağabey, ben ve Vural, yaşlı gözlerle olan biteni izliyorduk. Süheyl ağabeyin yakın dostlarından Necdet Kökeş, yaşına rağmen olanca çevikliği ile mezara kum atıyor, Süheyl ağabeyin yakınlarına yardım ediyordu. O anlar, Süheyl ağabeyin eşi, oğlu, kızı, torunları, akrabaları, komşuları, arkadaşları ve biz sevenlerinin yaşlı gözleri ile hafızalara kazınıyordu. Mezar, şimdilerde yapraklarını dökmüş bir ağacın tam dibindeydi. Güzel bir yerdeydi. Güneş ağaçların arkasından batıyordu…

Mezarın toprakla doldurma işlemi bitmişti. Süheyl ağabeyin bir akrabası, Süheyl ağabeyin adının bulunduğu demir bir levhayı alıp torunlarından birine uzattı. Genç kardeşimiz levhayı mezarın başına dikti. İmam son bir helallik istedi ve kısa bir durgunluğun ardından herkes, ağır adımlarla mezarlıktan çıkmak için aşağıya inmeye başladı. O esnada Necdet Kökeş, yakındaki bir çeşmeden, etraftan bulduğu bir şişeye su doldurmaya başladı. Herkes aşağıya inmiş, bir tek ben, Vural, Yaşar ağabey ve Necdet ağabey kalmıştık. “Ağabey gel artık, inelim…” dememize aldırmadan şişeyi doldurdu ve merdivenleri kullanmadan, toprak yoldan Süheyl ağabeyin mezarına doğru yürüdü. Kederle, eski günlerin özlemiyle, esaslı bir dostluğun göstergesiyle, Süheyl ağabeyin mezarını sulamaya başladı… Dayanamadım, fotoğraf makinemi çıkardım ve o anları fotoğrafladım.

Tam toparlanmışken, bu durum, orada kalan bizlerin tekrar gözlerinin yaşarmasına yol açtı. Necdet ağabey basamaklardan inerken, ben hızlı adımlarla yukarı çıktım. Ağacın dibinde yatmakta olan, sinemamızın gerçek emektarlarından, gerçek efsanelerinden birinin mezarını ilk kez fotoğrafladım.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Mezarlıktan çıktık ve aile fertlerine tekrar başsağlığı dileklerimizi sunduktan sonra, Vural ile birlikte bizi Taksim’e bırakacak olan servis aracına yürüdük, araca bindik. Necdet ağabey tek başına arkada oturuyordu. Araç hareket ettikten sonra dönüp baktığımda, Necdet ağabeyin ağladığını gördüm. Mendili ile yüzünü siliyordu. Önüme döndüm. Neler düşündüm o esnada bilmiyorum. Çok geçmeden tekrar dönüp baktım, Necdet ağabeyin yüzündeki yaşlar silinmiş, kederli bakışlarla dışarıyı seyrediyordu. Orhan Veli’nin dediği gibi; ‘Her şey birdenbire olmuştu….’

Çok geçmeden hemen önümde oturmakta olan Dündar Aydınlı ve karşımda oturan Mehmet Uğur ağabey ile sohbete başladık. Bir süre sonra ben sustum, onlar anlatmaya başladılar. Niyazi Gökdere’nin son günlerinde Üsküdar’da bir huzurevinde yaşadığını ve Üsküdar-Karaca Ahmet Mezarlığı’nda yattığını, Sırrı Elitaş’ın, Behçet Nacar’ın, Adnan Mersinli’nin son durumunu ve diğer yaşayan ve vefat etmiş olan birçok sinema emekçisinin durumunu orada öğrendim. Durumları hiç iyi değildi… Kulaksız Mezarlığı’nın etrafından geçerken Yadigâr Ejder’imize de bir selam yollamayı unutmadık…

Araçtan Taksim’de indim. Vural kardeşimle vedalaştım. Bir an, yakamda Süheyl ağabeyin fotoğrafının hala durmakta olduğunu fark ettim. Fotoğrafı çıkarmadım. Kadıköy’e kadar fotoğrafla birlikte yürüdüm. İnsanlar görsün istiyordum. 20-30 kişi ile birlikte –ki çoğu akrabalarıydı- uğurladığımız emektar bir sinema efsanesinin, artık aramızda olmadığını görsünler istiyordum…

Gün bitmişti. Eve gelip fotoğraflara baktım. İçim bir kez daha burkuldu. Süheyl ağabey o ağacın altında yatıyordu… 3 ay önce, Güçlü Kafe’de otururken, keyifle tüttürdüğü sigarası elinde, anılarını anlatıyordu… Bir var idi, bir yok idi… Kendi gitti, adı kaldı, filmleri kaldı, anıları kaldı yadigâr…

Ruhun şad olsun canım Süheyl ağabeyciğim… Mekanın cennet olsun…

Seni tanımış olmanın mutluluğunu her daim taşıyacağım.

*Sinemamızın en vefalı insanlarından Cengiz Güçlü ağabeye, tüm emekleri için sonsuz teşekkür ederim. Tüm sinema emekçilerimize ilgisi sonsuzdur ama özellikle baba dostu Süheyl Eğriboz ağabeyin cenazesinde öylesine koşturdu ki… Ömrün uzun olsun canım ağabeyciğim…

12.01.2014 / Pazar – Erhan Tuncer

.::Sinemamızın Unutulmaz Kavgacısı Mehmet Uğur: ‘Hazır mısın?’ dediler, ‘Hazırım tamam…’ dedim… ‘Koş!’ dediler. Ben koştum, döndüm, atladım. Dediler ki; ‘Kamera çalışmadı, bir daha yapacağız…’ ‘Tamam…’ dedim.”::.

Mehmet Uğur: Ben sinemaya şöyle başladım; Ben Gaziantep Oğuzeliliyim. Bizim kazaya cambazlar geldi. İp cambazları. Ben orada çocukluğumdan beri bu işe hevesliydim. Yani akrobattım, bir numaralı akrobattım… Perende atardım, damların üstünden aşağıya atlardım… Yıllar sonra cambazlar geldi, cambazlarla anlaştım, beni memleketten kaçırdılar. 9 yaşında çıktım gurbete. Ama iyi de tel cambazıydım, kauçuk da çalışırdım. Perende atlardım. İstanbul büyük bir yer, çalışmakla bitiremezsiniz. İyi dedim o zaman, İstanbul’a geldik. Kartal’da cambazhaneyi kurduk. Büyük bir cambazhane, açık hava tiyatrosu gibi… Fakat ben de cambazhaneye kimleri getiriyordum; İsmail Dümbüllü, Necdet Tosun, Bircan Canbahar, Berkant, Cuma Pamuk, Mert Pamuk… Bunları benim cambazhaneye getiriyordum. Ama bunların her biri de Yeşilçam’daydı. Yeşilçam’da sanatçıları görüyordum, akşam da afişlerini alıp geliyordum.

Bizim cambazhanenin yanında bir sinema vardı. Bu sinema hem yazlık hem de kışlık sinema olduğundan, yazlık bakımını yapmak için bir arkadaşı Yeşilçam’a getirmişlerdi. ‘Ya, bize bir cambaz lazım…’ falan diye İrfan Atasoy ile Yılmaz Atadeniz konuşuyorlar; ‘Ölmek Var Dönmek Yok’ diye bir kovboy filmi çekecek bunlar. Onlara da bir akrobat lazım… O arkadaş da şans eseri, ‘Ya bizim Kartal’da bir cambaz var, telde yürüyor, atlıyor, zıplıyor…’ diyor. İrfan Atasoy; ‘Kardeşim, hemen o adamı al gel…’ diyor. Şans işte… Ben de onun filmini bir akşam önce seyretmiştim, ‘Uçan Adam-Betmen’ diye… Sonra beni aldılar, götürdüler yazıhanesine. Yazıhanede beklerken Yılmaz Atadeniz geldi, İrfan Atasoy geldi… Dedi ki ‘Neler yapabiliyorsun?’ Dedim, ‘1 dakika, göstereyim…’ Yerde bir figür çektim, tak tak geriye döndüm, bir öyle döndüm, bir masaya çıktım, masada bir köprü yaptım, ayaklarımı boynuma geçirdim, amuda kalktım… Dediler ki; ‘Tamam, bu kadarı yeter…’ ‘Benim yapamayacağım hareketleri sen yaparsın…’ dedi İrfan Atasoy… Yani kavgayı gürültüyü akrobatik hareketleri değil de, yüksekten atlamaları falan… Çünkü İrfan Atasoy çok atletik bir adamdı, kavga sahneleri çekilirken yerinde duramazdı. ‘Tamam…’ dedik o zaman, anlaştık. 64 yılı, daha sinema siyah beyaz çekiliyor. Bana bir para verdiler kardeşim -o zamanın parası ile- büyük bir miktar para… Ben zaten o parayı görür görmez şaşırdım. 1 senede kazanamam vallahi…

Mehmet Uğur

Neyse eve gittim. O zaman da biz cambazhanede, çadırda kalıyoruz. Şimdi rahmetli bir ablamız vardı, Rukiye… O da öldü. Eski gaz ocakları vardı çadırda, bu tüpler yeni çıkmıştı o zaman. Gittim cambazhaneden valizi aldım, gaz ocağını parçaladım. Onlarda dedim; ‘Ağabey, alın bu para ile kendinize tüp alın…’ Bir çekime gittim, bir çekime daha… 3 gün gittim, bol bol para verdiler. İşte o sıralar çekimde bir sakatlık çıktı… Daha filmin ilk sahnesinde iki tane at var, ben böyle tramboline vuracağım, dönerek öbür tarafa düşeceğim, İrfan Atasoy’un yerine… Yüksekten atladım, sonra koşmaya başladım, askerlerle birlikte döneceğim arka üstü gideceğim. “Hazır mısın?” Hazırım. Eskiden bizim kameralarda bir kişi sırf akü taşırdı. Kameranın akücüsü vardı. Yönetmen kameramana ‘Oğlum aküyü tak…’ dedi. Öyle denildi mi fiş takılırdı, kamera çalışırdı. Tabi bu arkadaşımızın dalgınlığına gelmiş, fişi takmamış… ‘Hazır mısın?’ dediler, ‘Hazırım tamam…’ dedim… ‘Koş!’ dediler. Ben koştum, döndüm, atladım. Dediler ki; ‘Kamera çalışmadı, bir daha yapacağız…’ ‘Tamam…’ dedim. Bu sefer taktılar fişi, ‘Tamam, koş!’ dediler. Bu sefer ben koştum, havada döndüm, bu ayağım, dizim, ters döndü… O anda ayağımdan bir ses çıktı anlatamam… İlk günden işim bitti, ayak yok, kalkamıyorum. Fitaş Sineması’nda fizik tedavi vardı, beni oraya götürdüler. 10 gün orada kaldım. Ondan sonra da tekrar cambazhaneye döndüm. Ondan sonra bir miktar cambazhanede yattım. Tekrar aradılar beni… Serdar Gökhan, ‘Estergon Kalesi’ni çekecekmiş, dublör arıyorlarmış. Geldiler, cambazhanede beni aradılar, geldim. Ondan sonra Serdar Gökhan’a dublörlük yaptım. Derken, Tamer Yiğit ile tanıştım… ‘Dadaloğlu’ filminde falan ona dublörlük yaptım. Derken Kaya Film seri filmlere başladı, 2 sene hep avantür çektik… Sinemaya bağlandık, işi kopardık derken Cüneyt Arkın ile tanıştım. Onunla şöyle tanıştım. Aya İrini Kilisesi’nde tarihi bir film çekiliyor, oradan düşecek adamlar lazım. Beni götürdüler… Şimdi ben orada 3–4 sefer düştüm Cüneyt Arkın; ‘Kim bu?’ demiş. ‘Bu adam cambaz, yani yüksekten atlıyor, düşüyor…’ demişler. Cüneyt Arkın da; ‘Bundan sonra her gün gelecek…’ demiş. Böylelikle sinemaya kariyerim tam olarak başladı.

Cüneyt Arkın’ın ‘Battal Gazi’ ve ‘Kara Murat’ filmlerinin tehlikeli sahnelerini çektik… 50 kılığa giriyorduk bir filmde… O koca Hisar Kalesi, bize dar geliyordu. Düşerdik, sıraya girerdik, sırayla tekrar düşerdik. Görünmeyen adamlardan olduğumuz için, her gün setlere gidiyorduk, hiç boş günümüz yoktu. Cüneyt Arkın’ın belirli bir 10 kişisi vardı. O 10 kişi hep gelirdi ama onlar attan düşerlerdi, camdan çıkardı, binadan atalardı… Yani bir filmde 50 kılığa girerlerdi… Tehlikeli sahneleri hep bu 10 kişi yapardı. Bu yüzden de, biz her gün sete giderdik… Ben sinemadan para kazandım, kazanmadım değil. 3 tane çocuk büyüttüm. Oğlumun biri Levent Kırca’dan ayrıldı, Olacak O Kadar’dan. Şu anda yönetmenlik yapıyor. İki tane film çekti. Biri okul filmi, biri de çok komik bir film. Bir projesi daha var, bugün yarın başlayacak o da, ‘Hayali Sevgili’ diye. Onun hazırlığını yapıyorlar. Allah’a şükür sinemadan emekli oldum. Hanım da sinemadan emekli oldu. Ben şikâyetçi değilim. Yani sinemaya böyle geldik.

Şöyle bir şey var; şimdi bizde de 3 tekrar, 5 tekrar çekiliyor, sil baştan yapıyor. Eskiden negatif vardı. Yönetmene derlerdi ki; ‘Kardeşim, ben 20 kutu veriyorum, bir daha da gelme…’ Yönetmen de ne yapardı? Sinemanın en iyi adamlarını, iyi kavgacılarını seçerdi. Şimdi Cüneyt Arkın 5 kişi ile kavga ettiği zaman dördü yapar, biri yanlış yaptığı zaman ne oluyor, film yanıyor… Bir daha… Bir daha, olmuyor. O zaman ne yapardı Cüneyt biliyor musun? O aksiyon sahneli filmlerde bazı acemi arkadaşları aralara sokardı, bizim aramıza. Hani parayı az vermek için. ‘Ne oluyor? Bunlar kim?’ diyorduk, Cüneyt Arkın diyordu ki; ‘Siz karışmayın, bana bırakın…’ Şimdi tak tuk, tak tuk bize vuruyor… Sonra sıra yeni gelenlere geliyor, o adam da zavallım, yumruğu yiyeceğim diye erken alıyor yumruğu… Olmadı mı, bu sefer cidden vuruyor buna… Bu sefer ikinci gün adam ortalarda yok… İşe de gelmiyor. E, bütün yük sende bende değil, Cüneyt Arkın’ın omuzlarında. Adam yumruğu yanlış alınca oyunu bozuluyor, bir sürü hareket bir daha baştan yapılıyor.

Size bir anımı anlatayım. İstanbul’a yakın bir ilde, bir film çekiyoruz. Bir postacı alışmış, her gün sete geliyor. O zaman cep telefonları da yeni çıkmış. Yönetmene telefon getiriyor. Yapımcıya telefon getiriyor. Şimdi Serdar Gökhan dedi ki; ‘Mehmet, şimdi ben buna yükleneceğim, yağcılık yapıyor, rüşvet veriyor…’ ‘Tamam, ağabey… Sen karışma…’ dedim. Postacıyı çağırdım; ‘Gel bakayım buraya kardeşim…’ dedim. ‘Sen de madem bizim içimize girdin, birazdan bir sahne çekilecek, araba çok süratli gelirken, bu arabanın önüne çıkacaksın… Bu araba sana bir vuracak, havada dönüp öbür tarafa düşeceksin…’ dedim.  Bu başlarda gülüyordu, sonra rengi atmaya başladı. Sonra devam ettim; ‘Kardeşim bunlar da sana ateş edecek, sen de aşağıya düşeceksin…’ Ben anlattım, anlattım. Postacıya, ‘Tamam mı? dedim. Postacı duruyor, morali bozulmuş, sessizce ‘Tamam ağabey…’ diyor. Serdar ağabeyci çağırdım; ‘Bak bu arkadaş yapacakmış…’ dedim. Set bitti evlere dağıldık. Bizim postacı akşam yemek dahi yememiş korkudan… Sonra sabahleyin bir baktık, adam sette yok… İstanbul’a gitmiş… Yani öyle intikam aldık biz de…

Biz o sıralar devamlı Cüneyt Arkın ile çalışıyorduk… Şimdi o yumruğun, ille hafif şurayı (yüzünü gösteriyor) şöyle sıyırması lazım. Şu kadar geçti mi yine olmuyor. Onu kamera yakalıyor, yönetmen görüyor… Onun için de, bu sahici yumruğu yemek marifettir. Dayak yiyendedir marifet. Çünkü vurduğu zaman masaya çarpar, camı çerçeveyi kırar oradan çıkar gider. Gerçekten kırar yani. Mesela eskiden biz 5 bölümlük, 4 bölümlük bir camdan çıkardık. Cüneyt Arkın tutardı böyle, bir fırlatırdı, camı kırıp çıkardık. Zor işlerdi, zor günlerdi ama güzel günlerdi…

11.10.2012 – Gazeteci Erol Dernek Sokak / BEYOĞLU

Erhan Tuncer (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam/Genseriko)

Ses kaydının deşifresi için, Hülya Birsen’e sonsuz teşekkürler.