Tag Archives: cüneyt arkın

.::Cüneyt Arkın’ın Bağışlamadığı 10 Film::.

Sevgili dostlar bir süredir yine işlerimin yoğunluğundan dolayı siteye yeni çalışma ekleyemiyordum. Bu sıralar biraz rahatım ve yine birlikteyiz. Yazı yayınlayamasam da Üçüncü Adam’ı terketmediğiniz, hep sahip çıktığınız için sonsuz teşekkürler.

Şimdi sizlere, yumruğu tekmesi bol, Cüneyt Arkın’ın düşmanlarını tabiri caizse eşek sudan gelinceye kadar dövüp öldürerek intikamını aldığı en iyi 10 filmin listesini sunuyorum. Elbette ki herkesin listesi farklı olacaktır ama bu çalışma için birçok filme baştan göz attığımı söylemeliyim. Aşağıda 10’dan 1’e doğru sıralanan filmlerde gerçekten Cüneyt Arkın’ın yumruklarını saymak imkansız. Bu filmlerde elinden kimse kurtulamamış…

Bu listeyi yapmamın esas nedenine gelince; Bu filmler, Üçüncü Adam’ın esas ev sahipleri kavgacı karakter oyuncularımızı en çok gördüğümüz filmler. Onların yer aldığı birbirinden teklikeli onlarca sahneyi görmek için bu filmleri izlemelisiniz! Aramızda olmayanlara rahmet, yaşayanlara selam olsun!

Son olarak, listeye almadığım Soysuzlar, Adalet, Yarınsız Adam, Üç Kağıtçılar, Yalnız Adam, Yıkılmayan Adam, Cemil, Cemil Dönüyor, Battal Gazi Serisi, Kara Murat Serisi, Cüneyt Arkın-Çetin İnanç birlikteliğin 80 sonrası filmleri ve diğer tüm Cüneyt Arkın’lı avantürleri unuttum sanmayın. Hepsinde aksiyon üst düzeyde lakin aşağıdaki filmlerde bazı sahneler var ki, bu filmlerden biraz daha fazla anılmayı hak ediyorlar. Aşağıda kısa cümlelerle anlattım.

*Ayrıca kavga sahnelerinin nasıl çekildiğini anlattığım “Bir Kavganın Anatomisi: Opuuuaaa Pişşşş’uuu” adlı yazıyı okumak için tıklayınız.

İşte o 10 film!

10- Deli Yusuf

Bu filmin birçok yerinde onlarca kavga sahnesi var ama filmde Cüneyt Arkın’ın Kudret Karadağ‘la uzunca kavga ettiği öyle bir sekans var ki… İzlemeye doyum olmaz.

9- Kılıç Arslan

Bu filmin özellikle finali, diğer tüm Battal Gazi ve Kara Murat’lardan çok daha fazla ve çok daha estetik kavga sahnesi içermekte. Cüneyt Arkın’ın en güzel uçtuğu filmlerden biri -hatta en önemlisi- diyebilirim. Tüm Bizans askerlerinin toplanıp kalkanlarını duvar gibi ördüğü ve Kılıç Arslan’ın üzerlerinden uçtuğu sahne nasıl unutulabilir. Kadir Kök ve Mehmet Uğur hiç ölmedilerse en az 200 defa ölmüşlerdir bu filmde!

8- Çaresizler

Çaresizlerin finali, sanırım en çok ağladığım Cüneyt Arkın film finallerinden biridir. Bir baba ve oğul, kum deposunda, ellerinde birer silah, tüm kötü adamlara karşı yürüler…. Öleceklerini bile bile… Finaldeki Hakkı Koşar‘ın trajik ölümünü de unutmamak gerek.

7- Alın Yazısı

Bu filmle ilgili söylenecek çok şey yok sanırım. Çoğu Cüneyt Arkın severin açık ara en favori filmi Alın Yazısı‘dır. Filmde abisinin ve kız kardeşinin intikamını alan Cüneyt Arkın öyle güzel sahnelere imza atar ki, tüm tekli ölüm sahneleri defalarca izlenmeye değedir. Özellikle de İhsan Gedik‘in hamamda öldürüldüğü sahne… Kare kare ezbere bilirim. Aynadan onu takip etmesi, asılı usturayı alması… İçeri girmesi ve bir süre duşta akan suyun altında bekleyip karar vermesi… Ve final!

6- Akrep Yuvası

Cüneyt Arkın çıldırmış olmalı! Yolda dur durak bilmeden giden bir tırın üzerine, hiçbir can güvenliği olmadan, paralel giden bir arbadan nasıl atladın? Nasıl tırmandın. Üst geçitlerde nasıl hızlı hareket edip kendini korudun? O binanın tepesinden, Kudret Karadağ‘ı etkisiz hale getirmek için nasıl aşağıya sarktın? Nasıl, nasıl, nasıl? Akıl almıyor. En sağlam aksiyona sahip Cüneyt Arkın filmerindendir kesinlikle…

5- Deli Şahin

Her anı kavga sahnesiyle dolu, Cüneyt Arkın’ın tüm kavgacı ekibini döndürüp dolaştırıp defalarca dövdüğü en ilginç filmlerden biridir. Sanırım ilk yönetmenlik denemesi. Bu nedenle de nerde filmde hikayesel boşluk varsa oraya kavga sahnesi koymuş. Özellikle Mehmet Uğur ve Yadigar Ejder, bu filmde ondan çok fazla dayak yiyor. Ayrıca finale yakın geniş bir arazide Yavuz Selekman’la öyle bir kavga sahnesi var ki… 

4- Kin

Cüneyt Arkın’ın sürekli dayak yiyip, sabredip, susup, unutmaya çalışıp, en sonunda yeminini bozduğu filmlerden. Elbette izlemeye doyum olmayan sahnelerle dolu. Yeminini bozduğu ve kötü adamların mekanını dağıtmaya gittiği sahnede kendisinin ve Kemal Sunal’ın yıllarca dublörlüğünü yapmış olan Ferhat Ünal’a öyle bir uçan tekme atıyor ki! Birkaç kez dikkatlice izlediğinizde tekmenin yüzünde patladığını görebilirsiniz.

3- Baba’nın Oğlu

Cüneyt Arkın’ın bir villanın ikinci katına camı parçalayarak girip, İbrahim Uğurlu‘yu üst kattan alt kata kadar hiç durmadan dövdüğü sahne ve hapisteki ‘Sana hırladım! Hepinize hırladım! Tüm dünyaya hırladım! Bugüne kadar hep insanlar beni ısırdır, artık ben onları ısıracağım!” diye bağırıp Tarık Şimşek‘e 3 dakikada 100’e yakın yumruk attığı meşhur hapishane sahnesi nasıl unutulur!

2- İnsan Avcısı

Punisher çizgi romanını bilirsiniz. Adam intikam için geri döner ve herkesi en akıl almaz işkencelerle öldürür. İşte bu, Punisher‘ın yerli versiyonu. Cüneyt Arkın filmin hiçbir anında durmuyor. Önüne gelen kötü adamı ilk kez yerli sinemamızda gördüğümüz yöntemlerle paramparça ediyor! Adnan Mersinli ve İbrahim Uğurlu‘ya kendi mezarlarını kazdırıp çift kırma ile vurarak öldürdüğü sahne harikadır!

1- Hınç

Ve 1. film elbette ki Hınç! “Alo… Ben Kemal… Geliyorum!” diye başlayan her sahnede yerimde duramam. Yıllarca dayak yiyip tüm kötü adamların ayaklarını öpen Arkın, müthiş bir intikam alevi ile geri döner ve kötü adamları dünyaya geldiğine pişman eder. Öyle enfes kavga ve ölüm sahneleri var ki, Cüneyt Arkın filmografisinin kendi türünde “kült” olarak nitelendirilebilecek en önemli filmlerinden biri! Turgut Özatay‘ın ölümü nasıl unutulur?

Benim ilk 10 filmim bunlar.

Sizin kavga ve ölüm sahneleri ile izlemeye doyamadığınız ilk 10 Cüneyt Arkın filminiz hangileri?

Yorum olarak yazarsanız çok sevnirim.

Şimdiden yukarıdaki filmleri tekrar tekrar izleyeceklere keyifli seyirler dilerim. 🙂

Erhan Tuncer

.::“Sizce ‘En İyi Dövüşen’ Aksiyon ve Avantür Aktörü Kim?” Adlı Mini Anketimiz Sonuçlanmıştır::.

Değerli oylarınız ile sonuçlanan “Sizce ‘En İyi Dövüşen’ Aksiyon ve Avantür Aktörü Kim?” adlı mini anketimizde en çok oy alan aktörümüz, oyların 63.39%’unu alan “Cüneyt Arkın” olarak belirlenmiştir.

Kullanılan Toplam Oy: 2.715

1) Cüneyt Arkın 63.39%  (1,721 oy)

2) Yılmaz Güney 10.28%  (279 oy)

3) Tamer Yiğit 8.47%  (230 oy)

4) Yılmaz Köksal 5.41%  (147 oy)

5) Serdar Gökhan 4.24%  (115 oy)

6) Kadir İnanır 4.16%  (113 oy)

7) Behçet Nacar 4.05%  (110 oy)

.::Murat Yağmur, Babası Mehmet Yağmur’u Anlatıyor: “İstiklal Caddesi’nde bir kadın gelip babamın yüzüne tükürüyor. Babam tabi ne olduğunu anlamaya çalışırken kadının ağlayarak ‘Sen o kadına nasıl tecavüz edersin?’ diye cevap vermesiyle, kadının 5 dakika önce sinemadan çıktığını anlıyor.”::.

Sevgili dostlarımız merhabalar,

Yine bir sanatçımızın yakını bizlere ulaştı ve babasını, sinemamızın emektar kavgacı karakter oyuncularından Mehmet Yağmur‘u anlattı. İçtenliği ve samimiyetinden dolayı, Mehmet Yağmur’un oğlu Murat Yağmur‘a çok teşekkür ederiz.

Bizzat kendi arşivinden çıkardığı fotoğraflarla, karşınızda sinemamızın gerçek emekçilerinden Mehmet Yağmur!

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Babanızla ilişkiniz nasıldı?

Hep babamın anılarıyla büyüdüm. Baba oğuldan ziyade arkadaş gibi olduk. Babam ortaokul terkti ama hayat okulundan mezun olmuş ve genel kültür olarak mükemmel bir bilgisi vardı. Ben aşırı yaramaz yerinde durmayan  bir çocuk olmama rağmen babamdan sadece 1 kere dayak yemişimdir. Buna karşılık yaşım 31 oldu hala da babamdan korkarım ve saygım sonsuzdur. Babam benim idolümdür.

2) Babanızın sinema kariyeri öncesinde herhangi bir mesleği var mıydı?

Sinemadan önce Malatya’da babasının yanında kerestecilik yapıyormuş.

3) Mehmet Yağmur’un sinema kariyeri nasıl başladı?

1960 yıllarında evden İstanbul’a kaçarak tesadüfen bir elektrikçinin yanında setlerde ışıkçılık yapmaya başlayarak… Daha sonra sette çalışmış ve set amirliği yapmış. Ardından 1965 yılında askerden geldikten sonra 1965-67 yıllarında Malatya’da kalmış. Daha sonra yine İstanbul’a gelmiş ve Trakya’ya, Ege’ye yani bölge bölge sinemalara film gezdirmeye başlamış. 1970 yılında Antalya’da Yılmaz Duru ile ‘Bin Yıllık Yol’ adlı film çekimine gitmişler. Babam o zamanlar yine kamera arkası çalışmalar yapıyormuş. Filmin bir oyuncusu gelmemiş, Yılmaz Duru babama ‘Seni oynatalım…’ demiş. Yapardın-yapamazdın derken babam ‘Bin Yıllık Yol’ adlı filme oynamış. Daha sonrasında İstanbul’a gelmişler. Rahmetli Hüseyin Baradan yine set amirliğine çağırmış fakat babamı ilk işe alan Arif Eriş -o zaman prodüksiyon amiri- karşı çıkmış ‘Mehmet Yağmur artık sinema sanatçısı oldu, set amirliğine almayın…’ diye… Ve babam filmin afişindeki yazıyı o zaman görmüş ‘Ve Mehmet Yağmur…’ diye. Ondan sonra sinema macerası başlıyor.

4) Sinemada ne tür zorluklarla karşılaştı? Bu zorlukları sizlerle paylaştı mı?

Evet, bir gün yanında Tevfik Şen ve bir arkadaşı beraber İstiklal Caddesi’nde giderken karşılarından 3 bayanın kendilerine doğru geldiklerini görüyorlar. Babam tam ‘Hanımefendi bir sorun mu var?’ diye soracakken karşısındaki bayan babamın yüzüne tükürüyor. Babam tabi ne olduğunu anlamaya çalışırken niye öyle bir davranışta bulunduğunu sorduğunda kadının ağlayarak ‘Sen o kadına nasıl tecavüz edersin?’ diye cevap vermesiyle, kadının 5 dakika önce sinemadan çıktığını anlıyor. Ayrıca film bütçelerinin az olduğundan dolayı filmi bir kerede bitirmeleri gerektiğini, yanlışları ve hataları en aza indirmek zorunda olduklarını, Avrupa’nın ‘olmamış’ diyip attıkları filmlerle Türk sinemasında 3 veya 4 tane film çekilebileceğini, bunun da ne zor şartlarda sinema yaptıklarının göstergesi olduğunu anlatırdı.

5) Çalışma disiplini açısından Mehmet Yağmur’u nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydu yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyordu?

Ben Üçüncü Adamlar’ın düşünerek oynadıklarını sanmıyorum. Onlardaki kabiliyetin ayrı bir şey olduğuna inanıyorum. Çünkü atın üstünden rol gereği düşmenin, Malkoçoğlu Cem Sultan filmindeki köprüden düşme sahnesi gerçekte olan şeyler, yani kamera oyunları falan değil ve sadece küçük örneklerden bahsediyorum.  Bence düşünenler bunları yapmaz…

6) İzleyicilerimiz Mehmet Yağmur’u ağırlıklı olarak kavgacı – kötü adam karakterleri ile hatırlıyor. Bir çok tehlikeli kavga sahnesinde başarılı performansları oldu. Hatırlıyorsanız, oynadığı  filmler ile ilgili size anlattığı bazı anılarını bizlerle paylaşır mısınız?

Tabi birçok hatırası var ama şu an aklıma gelen, Kara Murat filmlerinde ‘Baba, o kadar adamı nerden buluyorlar?’ diye sorduğumda, ‘Oğlum ben o filmlerde en az 17 -18 kere ölüyordum…’ demişti. Ve annemin bir gün evde ağlayarak ve hatta sinirli bir şekilde kızıp bağırmasını duyduğunda içeri girmiş, ‘Hanım hayırdır? Ne oldu, ne bu sinir?’ diye sorduğunda, annem ‘Rabia’ filmini göstererek ‘Görmüyor musun? Adi adam nasıl da Rabia’ya iftira atıyor…’ dediğinde, anneme ‘Ağzına sağlık hanım, o benim tanımadın mı?’ demiş…

7) Başarılı bir karakter oyuncusu olarak, “keşke oynamasaydım”  ve “keşke o filmde ben de oynasaydım” dediği filmler var mıydı?

Keşke oynamasaydım dediği bir filmini hatırlamıyorum. Oynamak istediği fakat sette attan düşüp kolunu kırdığı için oynayamadığı Cüneyt Arkın’ın ‘Küçük Kovboy’ filmi var.

8) Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Elbette ki görmüyorlar. En basiti Malatya’da 6-7 defa film festivali yapıldı, şu ana kadar babama bir davet dahi gelmedi. Bu örneğin bile çok şey anlattığına inanıyorum.

9) Babanız Mehmet Yağmur olarak, sinemada hayal ettiği yerde miydi?  

Elbette ki değildi… Hala kendine kızar, ‘Neden cahil davrandık da savrulup gittik?’ diye ama şu gün olmuş o günlerini anlatmaya başladığında hala gözleri dolar. Özlemini ben anlarım ve biz onunla gurur duyuyoruz.

10) Son olarak babanız ile ilgili unutamadığınız birkaç anınızı bizlerle paylaşır mısınız?

İhsan Gedik abi Malatya’ya gelmişti. Kitap tanıtımı yapıyordu. Babamla buluştular. Onların o zaman anlattıkları anıları dinlemek çok keyifli idi ve ikisinin de gözlerindeki sinemaya olan özlemleri ve sevgilerini görmek unutamadığım anılardan bir tanesiydi.

11) Babanız şimdilerde ne yapmakta, geçimini nasıl sağlamakta?

Sinemadan sonra ticari taksicilik yaparak bizleri büyüttü. Şu an Bağ-Kur emeklisi ve 3 erkek evladını yetiştirmenin gururu içinde Malatya’da yaşıyor.

Murat Yağmur‘a tüm emekleri için bir kez daha teşekkürler…

Mehmet Yağmur‘a sonsuz selam, sevgi ve saygılarımızla…

Üçüncü Adam

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -18- (Tanju Gürsu Özel)::.

*Yukarıdaki fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

.::Üvey Baba, Esrar ve Yeşilçam’lı Bir Hayat: Güzeller Güzeli Bir Melek Ayberk Vardı::.

Sinemamızdan sessiz sedasız bir Melek Ayberk geçti.

1959 yılında Ankara’da doğdu. Orta okulu bitirdi.

15 yaşında Sinema Güzeli seçildi.

25 filmde oynadı.

1980‘de uyuşturucu madde kullanmaktan ve satmaktan hapis yattı.

1994 yılında, 35 yaşında, daha hayatının başında uyuşturucu komasına girdi ve bir daha gözlerini açamadı…

1980 yılında, Hayat dergisinde kendisi ile yapılmış bu nadide röportajı sizler için derledik.

Dergiden Deşifre eden: Asiye Hande Nur Başar

Hayat Dergisi / 1980

Her şey tek bir sigarayla başlamıştı… Evet, her şey o tek, esrarlı sigarayla…

Neden içmişti o esrarlı sigarayı? İsteyerek mi, bilmeyerek mi? Yoksa… Kimler itmişti onu bu yola? Bir nefes dumanın nasıl esiri olmuştu? Nasıl düşmüştü bu hale bu güzelim kız? Kimler düşürmüştü onu bu tuzağa?

Henüz 22’sinde yeni girmişti. Fakat altmışında, yetmişinde hissediyordu kendini. Yaşamdan bir zevk almıyor, ağır bir yük gibi geliyordu yaşamak ona.

“Benim hayatım baştan sona bir dram…” diye başladı bir zamanların sinema güzeli Melek Ayberk, 22 yıllık çileli yaşam öyküsüne.

Gözlerinden yağmur gibi boşanan yaşlarla başladı tek tek anlatmaya. Ve gözleri daldı gitti anlatırken ta gerilere, çocukluk yıllarına doğru:

“Altı yaşındaydım, annemle babam ayrıldılar. Her ikisini de çok seviyor, sayıyordum. Bu beni yıkan ilk olay oldu. Annem Tekel’de işçiydi. İki küçük kardeşimle fakir ama mutlu hayatımız vardı. Ben dokuz yaşındayken annem üvey babamla evlendi. Üvey babam sadist bir insandı. Sürekli beni döverdi… Elindeki şövalye yüzükle suratıma vurur, kulaklarımdan tutar havaya kaldırırdı. Annem bazen müdahale eder, “Kızım suçun ne?” diye sorardı. Ben de ağlayarak “Bilmiyorum anneciğim…” derdim. Bir gün İzmir’de üvey babam beni parka gezmeye götürdü. Beni bir köşeye oturttu. “Sen burada bekle.” dedi. Biraz sonra da polislerin arasında geldi almaya. Üvey babam “tırnakçılık” yapıyormuş meğer.

Karakolda polisler babama ‘Ulan, parmak kadar çocuğu yanında gezdirip suçuna alet etmeye utanmıyor musun?’ dediler ve beni serbest bıraktılar. Babam hapse girdi, be de eve…”

EVLENDİĞİ KİŞİ DE ESRARKEŞ ÇIKTI

“Bütün bu fırtınalı ve buhranlı aile düzenimizde ancak ortaokul birinci sınıfa kadar okuyabildim. Çalışkan ve zeki bir öğrenciydim ama evimize annemden başka bakacak kimsemiz yoktu. Annemin aylığı ile zaten kıt kanaat geçinip gidiyorduk. Ve zorunlu olarak okulu bıraktım. Küçük yaştan beri sevgi nedir bilmedim, şefkat nedir görmedim. Bir gün olsun gülmedim, çok kez özendim gülenlere…”

İki yılını daha bu koşullar altında geçiren Melek Ayberk on altı yaşında güzel bir kızdı artık. çevresinden evlenme teklifleri alıyordu sık sık.

“On altı yaşındaydım. Üvey babam zorla evlendirdi beni. Evlendiğim kişi esrarkeş çıkmıştı. Annesi ise tam anlamıyla ünlü bir kadın satıcısıydı. Ama Allah var, ne kocamdan ne annesinden hiçbir kötülük görmedim. Üstelik bana da çok iyi davrandılar. Beni tüm kötülüklerden mümkün mertebe korumaya çalıştılar. Ama esrarkeş bir kocayla ömür boyu mutlu olamayacağımı, böyle bir adamla mutlu hayat süremeyeceğimi anlamıştım. Üstelik kocamın hiçbir geliri de yoktu. Annesi para veriyor, kocam da hazırdan bu parayı yiyordu. Önce kocamdan ayrılıp annemin yanına kaçtım. sonra da boşandım.”

BİR HAYATIN ÇÖKÜŞÜ

Ve Melek Ayberk koca evinden sonra, arada bir Ankara’daki anne evinden de kaçamaklar yapıp tesadüfen tanıştığı kızlı erkekli gruplarla diskoteklerde sabahlamaya başlar.

İşte böyle bir gün, Ankara’da gittiği bir diskotekte, kız arkadaşlarından biri “Yak hele şuradan Melek… Her şeyi unutursun…” der ve bir tek esrarlı sigarayı eline uzatır. Ve kıramaz Melek. Arkadaşının verdiği bu tek esrarlı sigarayı sonuna kadar içer. Bu içiş ilk içiştir ve son olmayacaktır.

“İlk kez içtiğim sigara beni hayali mutluluklar aramaya itti. Artık günde iki-üç esrarlı sigara içer olmuştum. Bu sigaralar bana gelip geçici mutluluk veriyordu. Bu arada bir gazetenin açtığı yarışmada şansımı denemeye karar verdim. 1974 Türkiye sinema güzeli seçilmiştim artık…

25 filmde başrol oynadım. Türkiye’yi İtalya’da temsil edecektim. Yaşım tutmadığı, ailem de izin vermediği için İtalya’ya gidemedim. Gidebilseydim, yaşantım herhalde değişirdi.”

HALE SOYGAZİ HAYATIMI KURTARDI

Melek Ayberk Yeşilçam‘dadır artık. Sinemada Cüneyt Arkın, Kadir İnanır, Serdar Gökhan, Aytaç Arman ile başrollerde oynar. Fakat ne gariptir ki sinemada en fazla kazandığı para film başına üç bin lirayı geçmez. Sinema hayatında unutamadığı bazı olaylar da olmuştur. Örneğin “Unutama Beni” adlı film setinde başından geçen bir anıyı şöyle anlatır:

“Filmin bir sahnesinde barut patlatıldı. Göz gözü görmez oldu. Bir boşlukta ayağım kaydı. Tam düşerken Hale (Soygazi) Hanım kolumdan tutarak beni kendisine doğru çekti. Hayatımı ona borçluyum… Bu arada Aşk-ı Memnu adlı televizyon filminde öpüşmediğim için benim rolümü Müjde Ar’a verdiler ve sayemde Müjde Ar diye birisi doğdu.”

2 yıl önce ise Melek’in üvey babası öldürülür. Aile İstanbul’da Tarabya sırtlarında yaşamını sürdürmeye çalışır. Bu arada adını açıklamadığı, açıklamak istemediği bir kişi onu özel bir klinikte tedavi ettirir. Karaciğeri büyümüştür, 15 şişe serum verirler. Hastaneden çıkar. Artık söz vermiştir bir daha esrar kullanmayacağına dair. Bir süre içmez. Fakat onu bırakmayan, esrarkeşlerden oluşan kızlı erkekli bir arkadaş grubu vardır. İstanbul’un gece kulüplerinde hem içip hem satan bu grup kısa zamanda Melek’i de kendilerine alet ederler.

Bu dram burada bitmiyor. Bitmeyecek de. Şimdi tutuklu olan sanatçı Sağmalcılar Cezaevi‘nde hakkında verilecek kararı bekliyor. Bakalım yazgısı onu daha nerelere sürükleyecek.

_______________________________________________________

Röportajdan sonra Melek Ayberk bir süre hapis yattı.

Hapisten çıktıktan sonra bir daha ne sinemaya, ne de hayata tutunabildi…

Sinemamızdan, güzeller güzeli bir Melek Ayberk geçti…

.::Bilal Karahan, Babası Osman Han’ı Anlatıyor: Kara Murat filminde ‘Neden bir Osmanlı bir Bizanslı oluyorsun?’ dediğimde, ‘Oğlum; Cüneyt Arkın bir vurmaya on adam deviriyor… Sette adam mı kaldı… Mecbur ölüp ölüp diriliyoruz…’ demişti::.

Değerli sanatçımız Osman Han‘ın oğlu ile, Üçüncü Adam’ın İnstagram hesabını açtığımız gün tesadüf eseri tanıştık ve heyecanla az sonra okuyacağınız röportajı gerçekleştirdik. Osman Han’ın ilk kez böylesine detaylıca anıldığı bu çalışmamızın gerçekleşmesi için tüm samimiyeti ile emek veren, değerli karakter oyuncumuzun oğlu Bilal Karahan‘a sonsuz teşekkürler…

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Babanızla ilişkiniz nasıldı?

Abimle birlikte çocukluk yıllarımız Rize’de mavi ile yeşilin içe içe olduğu bir ortamda geçti. Müstakil evimizde mütevazı bir hayat sürdük. Babamla ilişkilerimiz her çocuğunki gibiydi. Biz abimle yaramazlık yapardık o bize önceleri kızar, sonra sarılır affederdi.

2) Babanızın sinema kariyeri öncesinde herhangi bir mesleği var mıydı? 

Babam çok iyi bir aşçıydı. Sinema öncesi ve sonrası bu mesleğinden hiç vazgeçmedi. Çok özel yerlerde bu mesleğini sürdürdü ve başta biz olmak üzere çok insan yetiştirdi. Özellikle deniz mahsulleri üzerine çok leziz tatlar sundu. Mersin‘den İstanbul’a ve en son Rize’de emeklilik dönemine kadar çalıştı. Sinema geçmişi bilindiği için çevresi bir hayli genişti. Sinema sektöründe çalışıp akabinde emekli olup işlerini devam ettirebilen ender üçüncü adamlardandı.

3) Osman Han’ın sinema kariyeri nasıl başladı?

İstanbul Beyoğlu’nda aşçılık yaparken Kadir Savun ile tanıştı. Mimikleri ve Rize şivesi hoştu. Altın çağını yaşayan Yeşilçam furyası babamı da etkilemişti. Ve sinema hayatı bu şekilde başlamış oldu.

4) Sinemada ne tür zorluklarla karşılaştı? Bu zorlukları sizlerle paylaştı mı?

Sinema o dönem çok para kazandırmıyordu. Bir çok film çekiliyordu. Uzun çalışma saatleri, bir setten öbür sete koşuşturmacanın yorucu olduğundan bahsederdi. Hatta bir sohbetimizde kendisine, Kara Murat filminde ‘Neden bir Osmanlı bir Bizanslı oluyorsun?’ dediğimde, ‘Oğlum; Cüneyt Arkın bir vurmaya on adam deviriyor… Sette adam mı kaldı… Mecbur ölüp ölüp diriliyoruz…’ demişti. Bu işin zor ama güzel tarafıydı. Asıl sıkıntı bir sendikanın olmayışı, bir ajansa bağlı olmamaları ve TRT’nin o dönem Yeşilçam’a sahip çıkmamasıydı. Zira Üçüncü Adamlar hep hazin sonlarla anıldı. Bu da devletin o dönem sanatçılarına ne kadar az değer verdiğinin göstergesiydi.

5) Çalışma disiplini açısından Osman Han’ı nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydu yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyordu?

Gerek sinema hayatında gerek iş ve ev hayatında disiplinli ama bir o kadar da yumuşak kalpli bir insandı. Rolleri genelde kısa kısa Ve belirli sahneler olduğu İçin hata yapmamaya çok özen gösterirdi. Birçok filmde babamı izlediğim zaman bir şeye dikkat ettim. Hiçbir zaman kameraya bakmadı. Oynadığı anı hep yaşadı.

6) İzleyicilerimiz Osman Han’ı ağırlıklı olarak kavgacı – kötü adam karakterleri ile hatırlıyor. Bir çok tehlikeli kavga sahnesinde başarılı performansları oldu. Hatırlıyorsanız, oynadığı  filmler ile ilgili size anlattığı bazı anılarını bizlerle paylaşır mısınız?

Evet rolü gereği  bir hayli kavgacıydı. Levent Kırca’nın Taşı Toprağı Altın Şehir filminin kavga sahnesinde yaralanmıştı. Bir de Battal Gazi filmlerinin birinde attan düşerek kaburgasını kırmıştı. Ama bunlar o zamanın sinemasının gerçekleriydi.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

7) Başarılı bir karakter oyuncusu olarak, “keşke oynamasaydım”  ve “keşke o filmde ben de oynasaydım” dediği filmler var mıydı?

Babamın sinemayı bırakması 79’dan sonra Yeşilçam sinemasının İtalyan sineması kültürüne (Erotik Film Furyası) kaymaya başladığı zamanla denktir. Aile geleneği, yetiştiriliş tarzı  o dönemden sonra sinemayı bırakmasına ve Rize’ye yerleşmesine neden olmuştur. Bence Eşkıya filmi Türk sinemasının yeniden dirilişidir. Ve bu filmden sonra Türk sineması kendi  kimliğine yeniden bürünmüştür.

8) Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Üçüncü Adam örnek bir site. Bir filmi 10’larca kez izleyip yeniden izlediğinde bir insan yine mutlu olup heyecanlanabiliyorsa bu gerçek bir başarıdır. İnsanlar Üçüncü Adamlara çok şeyler borçlu ve bunu birilerinin görmesi ve ekrana taşıması ayrı bir mutluluk. Üçüncü Adamın çok daha başarılı işlere imza atacağı aşikar. Yolu her daim açık olsun.

9) Babanız Osman Han olarak, sinemada hayal ettiği yerde miydi?

Bir insanın bir işteki başarısının ölçüsü zirve olmaktır. Elbette ki babam istediği yerde değildi. Türk sinemasında istediği yerlerde olan insanlar özel ailelerden gelen veya çok özel yeteneklere sahip olan kişilerdi. Bir Kadir İnanır, bir Kemal Sunal, bir Öztürk Serengil olmak elbette ki her oyuncunun hayali ama şartlar ve kimlikler kimi zaman insanı bir yere kadar taşır. Biz babamı böyle de çok sevdik. O bizim ailemizde hep başroldeydi.

10) Son olarak babanız ile ilgili unutamadığınız birkaç anınızı bizlerle paylaşır mısınız?

1998 yazında İstanbul’da Erol Taş’ı ziyarete gittik. Bir ayağı kesilmişti. Babamı gördüğü zaman ağladı. O kaba saba gibi gözüken adamın altın gibi bir kalbi vardı. Çok sarıldılar, eskileri yad ettiler. Erol Taş, çocuklarının mirası yüzünden kavgalarını babama açınca yine gözleri doldu ve ağladı. Koltuğun bir kenarında ben vardım, bir kenarında babam. Bu anımı hiç unutmam. İkisinin de mekanı cennet olsun.

Sevgi ve Saygılarımla…

Bilal Karahan.

*Aile fotoğrafları değerli sanatçımızın oğlu Bilal Karahan arşivinden temin edilmiştir.

 

.::Kahkahaları Kulaklarımızı Çınlatırken, Gözyaşları İçimize Akan Sanatçı: Adile Naşit::.

Adile Naşit‘i daha yakından tanımaya devam ediyoruz dostlar. Arşivimizden sizler için, TV’de 7 GÜN dergisinin 5 Temmuz 1976 tarihli sayısında yer alan, Sezai Solelli’nin Tanıdığım Adile Naşit adlı röportaj çalışmasını derledik. Bu röportaj ile, bir önceki yayınladığımız Hüzünlü Bir Adile Naşit Röportajı” bir nevi tamamlanıyor olacak.

Çünkü onda her şey var… Kahkahaları kulaklarımızı çınlatırken, gözyaşları içimize akabilir. O, tüm duygularını zirvede yaşayan dev sanatçımız: Adile Naşit.

______________________________________________________

TV’de 7 GÜN Dergisi

5 Temmuz 1976

Hazırlayan: Sezai Solelli

Dergiden Deşifre Eden: Sinem Tuncer

Adile Naşit müjdeyi film setinde almıştı. Filmin yapımcısı Ertem Eğilmez telefonla Adile Naşit’i aramıştı. “Adile Antalya’ya gidiyorsun…” demişti. “Ödül kazanmışsın, onu alacaksın.” Bu haberle stüdyo birbirine girmişti. Domates güzeli Nahide Şerbet, Münir Özkul, Mahmut Cevher, Itır Esen ve Şevket Altuğ, Adile Naşit’i altın beşiğe bindirmişler, havalara kaldırmışlardı..

Sanki herkes Altın Portakal’ı kazanmış gibi bayram ediyorlardı. Sarılıp öpen, bağırıp çağıran gırla… Adile Naşit ise sanki cam kesişmişti. Ne bir şey duyuyor, ne bir şey hissedebiliyordu. Adile Naşit ertesi gün bir otomobile atladı, Antalya yollarına düştü. Ve Altın Portakal’ını aldı. Ödülünü aldıktan sonra, kuliste bir defa daha baygınlık geçirdi. Ama kendini çabuk topladı Adile Naşit. Ve Altın Portakal’ı ile resim çeken gazetecilere böyle poz verdi. Ne de olsa o gerçek sanatçıydı.

“Müjdeyi ilk kocama vermiştim. Durdu, düşündü, ‘Şey,’ dedi, ‘Sakın bu bir soğuk şaka olmasın…’ ”

“Bu öyle bir armağan ki, beni hayatımın sonuna kadar dimdik ayakta tutmaya yeter.”

“Belediye Reisi mutlaka bir şeyler söyledi Altın Portakal’ımı verirken.. Ama ben hiç birini duyamadım heyecandan.. Sadece ağlıyordum.”

Haziran’ın 24’ü. Günlerden Perşembe.. O gün de her zamanki gibi Arzu Film’in setinde çalışıyoruz. Ben, Münir Özkul, Ayşen Gruda ve öbür arkadaşlar. Orhan Aksoy’un rejisörlüğünü yaptığı bir komediyi bitirmeye çalışıyoruz.

Bir ara bir telefon. Beni istiyorlarmış. Baktım, Ertem Eğilmez Bey. Arzu Film’in sahibi..

“Hazırlan Adile” dedi. “Antalya’ya gidiyorsun.”

Şaka yapıyor zannettim. Benim seyahatten hele uçaktan hiç hoşlanmadığımı bilirdi. Hatta bu yüzden bir hafta kadar önce 13. Antalya Film Festivali’nin açılışına katılabilmem için bana şoförüyle birlikte kendi arabasını vermişti. Ayşen Gruda ile beraber gitmiş, bir gece kalıp dönmüştük. Bu bir.. Sonra bir de çok sıkı bir çalışma temposu içindeydik.. Bu durumda hiç bir yere ayrılamazdım.

Telefonda, “Evet Adile, Antalya’ya gidiyorsun” diye tekrarladı Ertem Bey, “Ödül kazanmışsın, onu alacaksın!”

Eh dedim, kendi kendime. Bu kadar ısrarla söylediğine göre herhalde doğru olacak. “Acaba hangi yardımcı rol için?” diye sordum.

-“Yardımcı rol filan değil!” diye gürledi Ertem Bey. “Doğrudan doğruya baş kadın oyuncu olarak alıyorsun.. Bu sefer benim arabam yok. Kendin bir şey bulup gidersin. Sana Pazartesi’ye kadar izin..”

NEREDEYSE YÜREĞİME İNECEKTİ

Telefon elimde, ne söyleyeceğimi bilemeden öylece duruyordum. Benden hiç ses çıkmadığını görünce Ertem Bey, “Adile!” diye bağırdı.

Güçlükle, “Efendim” diyebildim.

 –“Söylediklerimi duydun değil mi?”

“Duydum efendim”

Yine sessiz durduk bir müddet. Sonra Ertem Bey, “Tebrik ederim.” Dedi ve telefonu kapattı.

Bir anda stüdyo birbirine girdi. Münir Özkul, Ayşen Gruda ve öbürleri, herkes Altın Portakal’ı kendileri kazanmış gibi bayram ediyorlardı. Beni sarılıp sarılıp open, bağırıp çağıran gırla…

Bense sanki cam kesilmiştim. Ne bir şey duyuyor, ne bir şey hissediyordum. Neden sonra aklım başıma geldi. Evi aradım. Kocam çıktı telefona.

-“Ziya bey sana bir haber vereceğim, sakın heyecanlanma” dedim. “Aslında ben de pek inanmadım, ama Ertem Bey haber verdi. Ben 13. Antalya Film Festivali’nde Birinci Kadın seçilmişim.”

Karşı taraf tıs… Hiç bir şey söylemedi.

-“Ziya bey” dedim. Cevap yok.

Bir daha seslendim. Yine cevap yok.

Nihayet avazım çıktığı kadar, -“Ziya bey beni duyuyor musun?” diye bağırdım.

-“Bağırma kadınım… Sağır değilim, elbet duyuyorum.”

-“Duyuyorsan neye cevap vermiyorsun öyleyse?”

-“Düşünüyorum ondan… Şey diyorum… Sakın bu soğuk bir şaka olmasın?”

O gün akşama kadar ben de aynı şeyi düşündüm. Ama bir ara bir iki tebrik telefonu geldi dostlardan. Ogle ajansında duymuşlar radyoda.. Sonra stüdyoya uğrayan birkaç kişi daha aynı şeyi söyledi.

Akşam eve döndüğüm zaman Ziya bey hala şüpheliydi. O epeydir radyoyu ikinci plana atmıştı. Televizyonda verilmeyen haberlere pek inanmıyordu. Devletin resmi gazetesi gibi…

“8.30 haberlerinde vermediler.” Dedi

Nihayet “Güne Bakış”ta Can Akbel söyledi de inandık.

BİR ALTIN PORTAKAL: 3000 LİRA

Ertesi sabah 2.500’e anlaştık bir taksiyle. Antalya’ya gidecek, iki gün kalacak, Pazartesi erkenden burada olacaktık. Şoförün yatacağı yer, yemeği şusu busu tam 3000’e patladı bana bu Altın Portakal…

Ziya bey bu kadar uzun bir yola gelemez. Stüdyodaki arkadaşlardan da fayda yok. Mecburen ağabeyim Selim’in 20 yaşındaki oğlu Naşit’i aldım yanıma.

Ödüllerin dağıtıldığı Antalya Stadyumu’na girerken çok heyecanlıydm Cumartesi gecesi. Bir ara fenalık geçirdim. Biri nabzımı saydı. 160! Bana kalbimi takviye edici, ferahlatıcı birşeyler içirdiler.

Yanımda şimdi hatırlayamadığım biri izahat veriyordu. Benim rol aldığım iki film vardı festival katılan. “İşte Hayat” ile “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı”. Jüri ikisindeki rollerimle bana “Yılın En Beğenilen Kadın Oyuncusu” ödülünü vermeye karar vermiş. Erkek olarak da Cüneyt Arkın!

Düşünebiliyor musunuz festivali? Cüneyt’in karşısında Türkan değil, Hülya değil, Fatma Girik değil, Müjde Ar değil de ben!…

Az kaldı heyecandan tekrar fenalaşıyordum ki, koluma girip biri beni mikrofonun başına kadar götürdü.

Bir alkış, bir alkış sormayın! Belediye Reisi mutlaka bir şeyler söyledi Altın Portakal’ımı verirken.. Ama ben hiç birini duyamadım heyecandan.. Sadece ağlıyordum.

-“Bu Türkiye’de ilk defa oluyor biliyorsun?” dedim.

“Ne ilk defa oluyor?”

-“Baş kadın olarak birinci ödülün sana verilişi. Ta 1951’de başlayan Yıldız Film Yarışması’ndan son yıllarda yapılan festivallere kadar bu tip bütün yarışmalarda En Beğenilen Kadın ve Erkek Yıldız, başrolleri oynayan ve isimleri filmlerin başında yazılan genç kız ve genç erkeklerden seçilirdi. Onlardan bin defa daha iyi oyun verseler bile Münir Özkul’lar, Aliye Rona’lar, Nedret Güvenç’ler, sen ve ötekiler hep yardımcı sanatçı sayılırdınız. Bu yıl ilk defa sen bu geleneği yıktın.”

“Estağfurullah benim ne haddime. Sağl olsun jüri öyle düşünmüş öyle karar vermiş.”

-“Ama memnunsun..”

Adile Naşit neşeli bir kahkaha attı. Sonra güldüğünün farkına varıp bir daha güldü. “İnanır mısınız haftalardır ilk defa gülüyorum. Şaşkınlık, korku ve yorgunluk. Gülmesini unutmuştum adeta. Haklısınız çok memnunum. Bu armağan beni hayatımın sonuna kadar dimdik ayakta tutmaya yeter!”

 ADİLE NAŞİT VE HAYATININ SONBAHARINDAKİ KISMET

Adile Naşit Özcan, Türkiye’nin en büyük halk komedyenlerinden meşhur Naşit’in kızı. Bugün aşağı yukarı 46-47 yaşında. Küçük yaştan beri ağabeysi Selim Naşit Özcan’la beraber sahne hayatında. En son Gönül Ülkü – Gazanfer Özcan Topluluğu’nda beraber çalıştıkları Ziya Keskiner ile evlendi. Ziya Bey bir kaç yıl önce kendi isteğiyle emekliye ayrılmış durumda. Baş başa iki kişi. Çocukları yok. O da ayrı ve çok acı bir hikaye..

“Tiyatro senin canın, kanın, her şeyindi. Ondan ayrılış nasıl oldu?” diye soruyorum.

-“Haklısınız. Ben hala tiyatrodan ayrılmış addetmiyorum kendimi. Tiyatronun maddi imkansızlıkları olmasa zaten hiç ayrılmazdım sahneden…

“1970-71’lere kadar tiyatrodan aldığımız para, dublaj reklam şu bu zar zor geçiniyorduk. Ama son 4-5 yıldaki hayat pahalılığından tiyatrolarımız kadar zarar gören hiç bir kuruluş olmadı. Her şey % 300-400 artarken 10-15 liralık tiyatro biletleri en fazla 20-25 liraya çıktı güç halle. Aslında 40-50 lira olmalıydı ama bugün çoğu dağılan seyirci o zaman hiç gelmezdi.

“Özel tiyatrolar para kazanacak ki sana verecek. Çoğu yerdeki maaşlar hala 5-6 yıl evvelki rakamlar. O parayla geçinilemiyor tabii.. Bu sebeple bugün Münir Özkel, Pekcan Koşar, Meral Taygun, Erol Günaydın, Turgut Boralı gibi Türk sahnesinin bir çok büyük isimleri tiyatro yapamıyorlar. Ya film çeviriyorlar, ya da televizyona reklam yapıyorlar.

“En son 3.000 lira alıyordum Gazanfer Bey’den. Geçimime yardım olsun idye de boş zamanlarımda film çeviriyordum bir yandan. Ertem Eğimez Be yard arda iş veriyordu bana. Hülya-Tarık çiftiyle “Beyoğlu Güzeli”nin ardından yine aynı çift ve Münir Özkul’la “Sev Kardeşim”i çevirdim.

“İlk zamanalr 300 lira yövmiye alıyordum. Derken bu 500 ve pek kısa bir zaman sonra 1000 lira oldu. Bir filmden elime ortalama 5-6 bin lira geçmeye başladı. Fena değildi, değildi ama tiyatroda çalışmalarım aksamaya başlamıştı. Doğrusu ne Gönül Ülkü hanım ne Gazanfer Özcan bey hiç bir şey söylemiyorlardı, ama ben rahatsız oluyordum. Ikisinin de çalışmaları gayet ciddidir. Herkesi provalarda tam saatinde isterken, bana göz yummaları, iş prensiplerini aksatıyordu.

“Bir gün dayanamadım, bunun böyle daha fazla yürümeyeceğini söyledim ve 1975 tiyatro mevsimi başında dostça ayrıldık. Şimdi tamamıyla Arzu Film’e bağlıyım. Film başına 15-20.000 lira geçiyor. Memur gibi maaşa vurursak ayda ortalama 10-12 bin kadar. Bunu değil bana, hiç kimseye veremez bugün tiyatro. Ancak sırtının devlete dayamış tiyatrolar hariç..”

-“Peki televizyondan ne veriyorlar” diye sordum.

-“O Sadri Alışık’la beraber çevirdiğimiz parodiler varya. Onlar en çabuk üç günde çekilir. Bu üç gün içinde bize adam başına 575 lira verirler. Çok az, ama bütün Türkiye görüyor, reklam oluyor diye Kabul ediyorduk. Reklam filmlerinden de ben şahsen 3 veya 5 bin lira alıyordum. Bunlar iyiydi. Ama Ertem Eğilmez Bey’le mukavelem mucibince ikisi de yasak bugün. Bütün gücümü filmlere veriyorum.”

 VE ACI BİR HİKAYE

Adile Naşit’le Ziya Keskiner çiftinin hayatında sade yakın dostlarının bildiği bir de çocuk problem vardır. Bir zamanlar aslan gibi bir oğulları vardı Ahmet adında. Karı-koca, Gazanfer Özcan trubunda İzmir’delerken Ahmet hastaydı İstanbul’da ve Allah kimsenin başına vermesin, 3-4 gün içinde birden gidiverdi o aslan gibi Ahmet! Neşeleri, amaçları, hayatları, velhasıl her şeyleriydi Ahmet onların… Nasıl yıkıldılar, nasıl mahvoldular sormayın…

Buna rağmen uçakla İstanbul’a atlayıp Ahmet’i toprağa verdikten iki gün sonra İzmir’de tekrar sahneye çıktılar.

Nasıl çıktılar, nasıl çıkabildiler hala şaşarım.

İşte ta o zamandan beri Adile uçağa binmekten nefret eder!

Ben bir zamanlar Adile’yi ayartmaya çalıştım. Darülaceze’den bir çocuk alması için. Bu aylarca sürdü.

-“Mühim olan çocuğu doğurmak değil sadece” dedim. “Ona bakmak, onu büyütmek en mühim sorun. Düşün 7-8 aylık bir bebek aldın. Her gün onun altını temizledin, karnını doyurdun. Onun hastalığında sen de sabahlara kadar uyumadın. O ağlayınca ağladın, o gülünce güldün. Böylece yıllar geçecek ve sen anlayacaksın ki, insanı çocuğuna bağlayan sadece onu doğurmak değil; onun derdiyle, neşesiyle, problemleriyle büyütmektir.”

Sonunda ikna ettim onu. O da Ziya Kesiner’i kandırdı. Daha ziyade 1 yaşında biraz daha küçükbir kız alınması üzerinde karar kıldık.

“1971 yazındaydı. Aylardan Temmuz. Biz Akçay’dayız. Gazanfer Özcan grubu da İzmir’de turnede. Adile’yi bir aydır görmemiştim. Acaba konuştuğumuz gibi bebeği almış mıydı, almamış mıydı merak ediyordum.

Temmuz’un sonuna doğru bir sabah Gazanfer ve tayfası habersiz bastırdılar. İstanbul’a geçiyorlarmış. Öğle yemeği için bana uğramışlar. Hoş beşten sonra herkes denize girerken, biz Adile’yle tam bir saat baş başa konuştuk kuytu bir köşede.

Darülaceze’ye 4-5 defa gitmiş en azından 2 bebek varmış. Ikisi de 1 yaşında vary ok. Biri oğlan, öbürü kız. Topaç gibi şeyler falan filan. Anlattı, anlattı… anladım. Oğlanı kafasına koymuş. Beni kırmak da istemiyor. Sözüm ona son kararı bana verdirmek için gelmiş.

-“Ben sana kız çocuk daha kolay yetiştirilir, bir de senin yanından ayrılmaz, sana can yoldaşı olur diye söylemiştim. İstiyorsan oğlanı al,” dedim.

Birden gözleri parlamış, sevinçle boynuma sarılmış, “Hay bin yaşa ağabey!” diye yerinden fırlamıştı. “Gider gitmez alacağım oğlanı..”

 İstanbul’a dönüşümde beni aradı. Çok üzgündü. O İzmir’deyken oğlanı almışlar. Yıkılmış adeta. Dört, beş gün sonra, “ Demek ki Allah’ın takdiri böyle” diye kalkmış kızı almaya gitmiş bu sefer. Ama onu da bulamamış!

O gün bugündür Adile evlat edinmeyi düşünmüyor artık. “Kendimi Tarık Akan gibi, Halit Akçatepe gibi beraber çalıştığım genç arkadaşlara adadım artık. Onlarla, bir abla gibi meşgul oluyor, evlat sevgimi onlara veriyorum. İnanır mısınız onlar da bir anne, bir abla gibi beni seviyorlar. Her şeyimle yakından ilgileniyorlar sağ olsunlar…”

Bunları söylerken yine de bir eksikliğin hasreti okunuyordu gözlerinin içinde…

O sırada foto muhabiri arkadaş resmini çekmek için gelmişti.

-“Resmini çekecekler Adile” dedim. “Saçını, başını düzelt de hazır ol.”

Birden o içten kahkalardan birini koyuverdi.

-“İlahi Sezai ağabey ne var ki neyi düzelteceğim” diye kıkırdandı. “Seyircim beni böyle tanıyor, böyle seviyor… Ama madem ki istiyorsun, tarıyormuş gibi yapayım..”

Baktım. Gözlerindeki biraz önceki üzüntüden eser kalmamıştı.

Sanatçı bu işte. Gülerken ağlayan. Ağlarken gülebilen..