Tag Archives: natuk baytan

.::Hakkı Kıvanç, Yönetmen Natuk Baytan’ı Anlatıyor: “O filme başladığı zaman bütün Yeşilçam oradadır… Öyle bir adam… Öyle güzel bir adam!”::.

Hakkı Kıvanç ağabey ve diğer sanatçılarımızla yaptığım söyleşilerden yayınlamadığım kısa anı ve anekdotları derlemeye başladım. Onlardan ilki, Hakkı ağabeyin Üç Kağıtçı filmini ve Natuk Baytan‘ı anlattığı kısa bir söyleşi…

Keyifli okumalar dilerim.

Hakkı Kıvanç;

Sana bir şey diyeyim mi, senin ilgilendiğin kavgacılar, bizler karakter aktörleri falan hep “Natuk (Baytan) abi bir film yapsa…” diye beklerlerdik. Çalışması rahat, neşeli, tam bir ustaydı. Onun senaryolarını bir görsen, üzerinde sanki resim yapmış. Neyi nereden, nasıl çekeceğini hep yazardı. Her sahnede illa şaryo olurdu. Tahta şaryo… Yoksa tekerlekli sandalye, o da yoksa inşaatlardaki el arabası gibi arabalar… İlla kayacak o kamera! Sonra onun karelerine bak, hep beraber görürsün bizi. Kalabalık resimleri çok severdi. Tablo gibi dizerdi bizi. Kemal’in de en iyi anlaştığı yönetmenlerdi. O bizi severdi, biz de onu baba gibi sever, nereye çağırsa canla başla koşardık…

Kemal‘in (Sunal) bir filmi var Üç Kağıtçı diye… Onu çekiyoruz Kemerburgaz’da, köyde… Akşam oldu, işten dönüyoruz, bir kar… Bir kar! Biz de Natuk ağabeyle şoför muhalinde oturuyoruz. ‘Ulan Hakkı…’ dedi, ‘Ne yapacağız? Vaziyete bak… Çamur olsun, mühim değil ama kar olmasın…’ dedi. Filmi de sinemaya yetiştirecekler. Yahya (Kılıç) ağabeye çekiyoruz. ‘Yahu Natuk ağabey, ben sana bir şey söyleyeceğim.’ dedim, ‘Söyle evladım…’ dedi. ‘Bu filmden kaç kişi ekmek yiyor?’ O filme başladığı zaman bütün Yeşilçam oradadır! Öyle bir adam… Öyle güzel bir adam! Dedim; ‘Yahu burada en aşağıya 18-20 kişi var. Kameramanı var, setçisi var, ışıkçısı var. Oyuncusu var. Bir sürü adam var, kalabalık. Cenab-ı Allah…’ dedim. Acır bize… Bir de benim çocuklarımı, karılarımızı düşün… Şimdi biz burada 20 kişi miyiz, 30 de sen… 30 da oradan ilave et, 60 kişi…’ dedim. Sabah oldu abi, yine aynı böyle bindik minibüsün önüne. Köye bir gittik, ne kar var ne bir şey!

Nur içinde yatsın Natuk ağabey!

Reklamlar

.::Kör Nizam’ın Bombaları::.

Öncelikle Yeşilçam’ın İsviçre Çakıları adlı iki bölümlük çalışmama göstermiş olduğunuz yoğun ilgiden dolayı çok teşekkür ederim. Çalışmamın birinci bölümünde yer verdiğim Nizam Ergüden ile ilgili önemli mesajlar aldım ve yeni bilgiler edindim. Değerli yönetmenimiz Hidayet Pelit‘in oğlu Bülent Pelit, yazının yayınlandığı akşam bana bir mesaj attı;

“Nizam Ergüden ile ilgili bir şey hatırlatayım; Hayatının son yıllarında sinemaya küsen Nizam Ergüden yarış atı seyisliği ve antrenörlüğüne başladı. Veliefendi ve İzmir Şirinyer Hipodromu’nu kendine mekan tuttu. Orada da büyük başarılar elde etti ama antrene ettiği Atıl isimli arap atının darbeleriyle hayatını kaybetti. Oğlu Hüseyin Ergüder de piyasanın iyi set elemanlarından biriydi…” 

İlginç, zor ve tehlikelerle dolu bir yaşamın böylesine bir trajedi ile bitmesine gerçekten çok üzüldüm. Yaptığım röportajlarda herkesten duyduğum “Bu kadar aksaklığına ve sakarlığına rağmen Yeşilçam’ın ev sevilen insanlarından biri…” olduğuydu. Özellikle Yılmaz Güney‘le yakın dost olan Nizam Ergüden, en çok onun avantür filmlerine çalışmıştır. Güney de bu dostluklarının neticesi olarak ona küçük roller vermeye başlamıştır. Şüphesiz onu milyonlara tanıtan en önemli rolü, Natuk Baytan‘ın yönettiği Üç Kağıtçı filmindeki Sabri karakteridir. Tabii ki Banker Bilo’daki kaçakçı karakterini de unutmamak gerek.

Şimdi sizleri, yaptığım röportajlardan derlediğim Kör Nizam lakaplı Nizam Ergüden’in yol açtığı iş kazaları ile ilgili bölümle başbaşa bırakıyorum;

Yılmaz Atadeniz (Yönetmen)

Hiç unutmuyorum, Ölmek Var Dönmek Yok diye İrfan Atasoy, Feri Cansel’in oynadığı bir filmi çekiyoruz Abraham Paşa Çiftliği’nin arka tarafındayız. Kameraman Kenan Kurt, “Ya Yılmaz ağabey burada bomba patlatacaksın benim kameram bundan başka zenginliğim yok, bunu geriye alalım, ben zoomla idare ederim” dedi. O ağaçların bulunduğu kısma kadar geriye aldı. O devirlerde bu türlü patlamaları yapan Nizam isminde bir arkadaşımız vardı. Nizam, Yılmaz Güney filmlerinde aktör olarak da oynadı. Şimdi o patlamaları çatlamaları kendi çocuğu yapıyor. Kısa boylu, genç bir oğlan. Onunla da çalıştım ben. O gün bomba koyacaklar, İrfan ile Feri Cansel o kapıdan çıkacak, arkadan kavgacılar gelecekler, ateş edecekler, Feri bomba atacak, bomba attığı zaman bomba patlayacak. Bu kadar yapıyoruz. Kameraman hazır, her şey hazır… “Motor!” Feri ile İrfan Atasoy çıktılar. O 4 kişi çıktı. Ahmet falan vardı hatta içlerinde. Çıktılar. Çıkınca, bombayı attı Feri, “Bombayı düştüğü yerde patlatın!” dedim. Yerden bir alev sütunu çıktı. O taraftaki ne kadar cam, çerçeve var ise her şey indi aşağıya. Toz, duman içerisinde kaldı. Bir de arkadan da Nuray diye dansöz bir kızımız var, belden yukarısı çıplak silahı öyle tutacak ki göğüslerini kapayacak. Şimdi bomba patladı, patladı ama kaldırım taşı yukarıdan vınlayarak Feri’nin üstüne düşecek, gördüm ben olayı. Feri’ye, “Kafanı yukarı kaldır bak!” demeye vakit yok, “Kamerada görünüyorsun kaç!” dedim ben. O benim emirlerime uyarak hareket etti. Kaldırım taşı pat diye düştü. Nuray çıktı, kız panikten titriyor, kızın göğüsleri meydanda… “Hemen yukarıya alın…” dedim. Öyle ve stop. Oradaki adamların katiyetle inanamıyorsun yaşadıklarına. Yani yerden o alev sütunu filmde de gördüm, kurgularını ben yaptım filmlerin. İnanılmaz bir şey. Dinamit koymuş Nizam… O dinamit yere 1 metre çukur açmış. Orada kanalizasyon kanalı varmış, alttan geçen o kanala kadar açmış. Ben Nizam’ı kovaladığımı biliyorum yani. “Ulan nasıl bu kadar dinamiti koyarsın?” diye…

 Mehmet Uğur (Dublör / Kavgacı Karakter Oyuncusu)

Bomba patlayacak bir gün… Koşacağız, mayına basacağız bomba patlayacak. Beni çağırdılar gittim. “Hazır mısın?” “Hazırım…” Geldim bir bastım, basmamla bombayı bir patlattılar, inan pantolonum ikiye bölündü. 2 metre çukur açıldı içine düştüm Nizam’ın bombasından…

 Selahattin Geçgel – Godzilla Selahattin (Set Amiri / Efekt Uzmanı)

Kargacı Halil filmini çekiyoruz Yılmaz Güney’le Polenezköy’de. Ben de ufak bir rolde oynuyorum. Yılmaz abi “Selahattin’e fünye hazırlayın…”dedi. Nizam fünyeyi hazırladı, bağladı. Yılmaz abi karşıda, ben de köşeden çıkıyorum. Yılmaz abi vuruyor beni. Fünye bir patlıyor ben uçuyorum. Yılmaz abi bağırmış ‘Eşşoğlu eşşek, ben yılların aktörüyüm böyle ölemedim!” diye. Herkes alkışlamış tabii. Yılmaz abi bağırmış: “Godzilla kalk! Godzilla!” Godzilla gözünü bir açtı SSK Hastanesinde…

Erhan Tuncer 

.::Yeşilçam’ın İsviçre Çakıları -1. Bölüm-: Sadece Oyuncu Olmayanlara Dair::.

Sevgili dostlar merhaba,

Bu çalışma dizisinde sizlere, Yeşilçam’da sadece oyunculuk ya da yönetmenlik yapmamış, sinemamızın gerçek emekçilerinden bahsedeceğim. 2 bölüm olarak yayınlanacak bu çalışmanın ilk bölümünün konukları Zeki Alpan, Cemal Konca, Nizam Ergüden, Niyazi Vanlı ve Necdet Kökeş olacak. Sadece oyuncu olarak izlediğiniz değerli sanatçılarımızın, Yeşilçam içerisinde ayrıca uzman olduğu alanları öğrenince gerçekten şaşıracaksınız.

Bu çalışmayı hazırlarken, sanatçılarımızın sosyal hayatlarındaki özel yeteneklerini/uğraşlarını değil, Yeşilçam içerisindeki bir nevi ikinci –hatta bazıları için birinci- mesleklerini gün ışığına çıkarmaya dikkat ettim. Bu nedenle, gençliğinden beri profesyonelce keman çalmakta olan Hulusi Kentmen gibi özel yeteneklileri değil, -çalışmamızın ikinci kısmında yer alacak olan- sinema filmleri için besteler yapan Sami Hazinses’i sizlere anlatmayı uygun buldum. Çalışmamda yer alan 10 isim de, sinemaya farklı alanlarda eş zamanlı olarak hizmet etmiş isimler olacak.

İlk 5 isim sizlerle…

İşte Yeşilçam’ın İsviçre çakıları…

İşte Yeşilçam’ın maharetli elleri…

1) Zeki Alpan

Zeki Alpan’ı Kemal Sunal ve Keloğlan filmlerinden hatırlamayanınız yoktur sanırım. Özellikle kostüme filmlerde boy gösteren Alpan, sinemamızın ilk ‘profesyonel’ makyajcılarından birdir. Profesyonel kelimesini özellikle tırnak içine almak istedim çünkü bu işi kendine meslek edinmiş, özel sakal ve bıyıklar üretmiş ve kendine tam donanımlı bir makyaj çantası oluşturmuştur. Sanatçımızın oğlu ile yaptığım bir söyleşide, Kadir İnanır’ın Yeşilçam’da çekilen ilk bıyıklı fotoğrafındaki takma bıyığın Zeki Alpan tarafından yapıldığını ve hatta kariyerine bıyıklı olarak devam etmesini öneren ilk kişi olduğunu öğrenmiştim. Araştırmalarım doğrultusunda vardığım sonuç, sanatçımızın oğlunun anlattıklarını doğrular nitelikte çünkü 1950’li yıllardan itibaren sakal-bıyık ihtiyacı olan neredeyse tüm filmlerdeki sakallar-bıyıklar Zeki Alpan’a ait. Aşağıda kendisi ile yapılan söyleşiyi okuduğunuzda, işine ne kadar özenle yaklaştığını göreceksiniz.

*Röportajın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

_______________________________________________________

2) Cemal Konca

cemal-konca-portre

Sinemamızın adı bilinmen önemli makyajcılarından biri de Cemal Konca’dır. Onlarca filmde karakter oyuncusu olarak görev alan Konca, özellikle plastik makyaj konusunda kendini oldukça uzmanlaştırmıştır. Aşağıdaki fotoğrafta kendisini, Natuk Baytan’la birlikte Duvardaki Kan dizisinin setinde görüyorsunuz. Gerçekleşmesi güç bir makyajı kendi yöntemleri ile dakikalar sonra bitirdiğini okuyacağınız bu dergi haberinde, Konca’nın kendi gibi yetiştirdiği oğlunu da göreceksiniz.

*Haberin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

_______________________________________________________

3) Nizam Ergüden

Nam-ı diğer Kör Nizam… ‘Kör Nizam bir bomba yapmış abi… Bir patladı, pantolonum falan parçalandı…’ gibi onlarca cümle duyarsınız Yeşilçam sokağında. Aksiyon ve avantür filmlerdeki patlamaların büyük bir bölümü yapan kişi, Yeşilçam’ın özel efekt uzmanlarından Nizam Ergünden’dir çünkü. Elinin ayarının olmadığı ve patlamalı sahnelerde barutu biraz fazla kaçırdığı söylenir hep. Yaşayanların şimdilerde gülerek anlattığı birçok ‘patlamalı’ kazanın altında onun parmağı vardır. ‘Kör Nizam’ın Bombaları’ üzerine sayfalar dolusu anı var arşivimde. Uygun bir zamanda bu başlıkta bir yazıyı sizlerle paylaşacağım. Unutmadan, Nizam Ergüden’in ‘kör’ lakabı işini gözü kapalı yaptığından değil, gözlerinin şaşı olmasından kaynaklanmaktadır. Yeşilçam’da özellikle set çalışanlarının böyle ilginç lakapları vardır. Bu yıl içinde kaybettiğimiz, sinemamızın bir diğer özel efekt uzmanı Godzilla lakaplı Selahattin Geçgel’i de rahmetle analım. Onun uzmanlaştığı en önemli alan da fünye üretimiydi. Bir oyuncu vurulduğunda vücudundan patlayarak çıkan –çoğu sade dumanlı- kanların etrafa saçılmasını sağlayan fünyeleri Godzilla Selahattin hazırlardı.

_______________________________________________________

4) Niyazi Vanlı

‘Ah Nerede’ filminin finalinde kalabalığı yararak gelen polis memurunu hatırladınız mı? Evet, onun adı Niyazi Vanlı. Peki o yararak geldiği kalabalığı sete kim getirdi? Bu sorunun cevabı da aynı: Niyazi Vanlı. O, Yeşilçam’ın en büyük figürasyon ajanslarından birinin sahibi. Hatta 70’li yıllarda filmlerde yeni yeni görmeye başladığımız kavgacı karakter oyuncularının büyük bir bölümünü sinemamıza kazandıran kişi o. Yeşilçam Sokağı’nda arkadaşlarından duyduklarım, görüldüğünün aksine son derece egosu yüksek ve piyasanın kurdu bir insan olduğu yönünde. Elinden hiçbir zaman düşürmediği viskisi ile ‘Onu ben oyuncu yaptım… O benim bulduğum adamdı… Kapımdan ayrılmazdı…’ gibi ‘benim sayemde’ başlıklı onlarca cümle duyulurmuş Niyazi Vanlı figüranlık bürosunda. ‘Seni artist yapacağım…’ diyerek kandırılan genç kızların uğrak yerlerinden biri olduğu da söylenir bu büronun. Setlerde sakatlanan kavgacıların da uğrak yeridir aynı zamanda. Niyazi Vanlı’nın eşinin, zeytinleri, otları ezerek oluşturduğu özel bir karışımla çıkıklar hemen tedavi edilir, oyuncu bir gün istirahatten sonra sete çıkabilir hale getirilirmiş.

_______________________________________________________

5) Necdet Kökeş

Sivori Necdet… Brezilyalı bir futbolcuya benzerliğinden dolayı ona takılan bu lakap, yıllarca setlerde prodüksiyon amirliği yapmış Necdet Kökeş’in hızını ve çalışkanlığı özetler nitelikte. “Bir set kaç kişiden oluşur? Kimler işini en iyi şekilde yapar? Bir film kaç günde biter? Biraz da daha zorlarsak kaç günde biter?” Bu soruların tamamının cevabını veren en önemli kişilerden biridir Necdet Kökeş. Yapımcının en güvendiği insan, tüm seti emanet ettiği gerçek bir profesyoneldir. Özellikle Hulki Saner prodüktörlüğünde gerçekleşmiş 70’li yıllara ait filmlerin önemli bir bölümünün prodüksiyon amiri odur. İzleyiciler onu oyuncu olarak tanısa da, Yeşilçam Sokağı –özellikle de eski yapımcılar- onu daha çok prodüksiyon amiri özelliğiyle hatırlamaktadır.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz. 

*Çalışmamızın 2. Bölümü birkaç gün içerisinde sizlerle.

.::Suphi Özkaya’ya Dair; Bir Figüran Öldü, Yeşilçam Karıştı!::.

Sevgili Üçüncü Adam okurları merhabalar,

Geçen hafta içerisinde, Ses Dergisi’ne ait çok kıymetli paylaşımlar yapan Türk Nostalji adlı sitenin sahibi beyefendi ile tanıştık ve birbirimize faydalı olabileceğimizi düşündük. Kendisine sitemizin formatından ve amacından bahsettim, o da sitesinde yer alan Türk sinemasına dair önemli paylaşımları Üçüncü Adam’da kullanmamıza izin verdi.

Aşağıdaki paylaşım, 1971 yılında yaşanan elim bir iş kazasına ait. Üçüncü Adamlara Dair adlı belgeselimizin çekimleri sırasında, emektar karakter oyuncumuz Süheyl Eğriboz bu olaydan bize bahsetmişti lakin süre kısıtlamasından dolayı belgeselimizde yayınlayamamıştık. Türk Nostalji sitesinde bu habere denk gelince içimiz oldukça burkulsa da, sizlerle bu denli detaylı bir şekilde paylaşabilmenin sevincini yaşadık.

Keyifli ve bir o kadar da hüzünlü okumalar efendim.

Kıymetli paylaşım için http://www.turknostalji.com‘a sonsuz teşekkürler.

_______________________________________________________

Ses Dergisi / Yıl: 1971 / Yazan: Cahit Poyraz

İki yıldan beri figüranlık yapan 23 yaşındaki Suphi Özkaya‘nın, «Önce Sev, Sonra Vur» filminin çekimleri sırasındaki ölümü Yeşilçam’da çeşitli söylentilere yol açtı. Hiçbir günahı olmadığı halde Yılmaz Köksal, bu dedikoduların bir numaralı hedefi haline geldi.

Geçen hafta içinde figüran Suphi Özkaya’nın ölümü Yeşilçam’da bomba gibi patladı ve çeşitli dedikoduların, söylentilerin çıkmasına sebep oldu. Olayları daima gerçek yönüyle ve en doğru şekilde vermeyi prensip edinmiş ulan Ses mecmuası, bu olayın da peşine düştü, olayın kahramanlarıyla teker teker konuştu ve çeşitli yorumlara sebep olduğu için bir esrar perdesine bürünen Suphi Özkaya olayını aydınlatmaya çalıştı.

Kadri Film Şirketi, «Önce Sev, Sonra Vur» filminin bazı sahnelerini çekmek için önce İznik’e, sonra Bursa’ya gitmişti, işte ne olmuşsa Bursa’da Uludağ’da teleferikte çekilen kavga sahnelerinde olmuş ve Suphi Özkaya isimli figüran (soldaki fotoğraf), çıktığı elektrik direğinde 2100 voltluk cereyana kapılarak ölmüştü. Olaya hemen Bursa Savcısı el koydu ve bütün film ekibinin ifadeleri alındı.

(Aşağıdaki fotoğraf: Bursa’da çekilen “Önce Sev, Sonra Vur” filmi, teleferikte çekilen tehlikeli teleferik sahneleriyle dikkat çekiyor. Fotoğrafta Yılmaz Köksal ile Adnan Mersinli bir kavga sahnesinde.)

Verilen ifadelerden anlaşıldığına göre, figüran Suphi Özkaya, hiçbir işi olmadığı halde, kendi kendine verdiği bir kararla 6-7 metre yüksekliğindeki elektrik direğine tırmanmış, oradan o esnada teleferikte kavga sahneleri çekmekte olan Yılmaz Köksal’ı seyretmeye başlamıştı. 10 dakika kadar direkte kalan Suphi Özkaya tam aşağı inecekken sağ elinin baş parmağından cereyana kapılmış ve 2100 voltluk cereyanın etkisiyle havaya fırlayarak yere düşmüştü, Bu sırada aşağıda bulunan filmin prodüksiyon amiri Necip Koçak ile çekimi yarıda bırakıp olay yerine gelen aktör Adnan Mersinli hemen Suphi Özkaya’yı sırtlamışlar ama; ne var ki 23 yaşındaki talihsiz figüran hastaneye gidemeden yolda ölmüştü. 

Olay, polis ve savcılık kayıtlarına bu şekilde geçtiği halde Yeşilçam’da tamamen aksi şekilde dedikodular, söylentiler  dolaşmaya başladı. Yeşilçam’daki söylentilere göre, Suphi Özkaya, kendi hatası neticesinde ölmemiş, teleferikte çekilen kavga sahnelerinde Yılmaz Köksal’ın yerine dublörlük yaparken, 15 metreden yere düşmüş ve beyni parçalanıp, boynu kırılarak ölmüştü.

Diğer bir dedikoduya göre ise Yılmaz Köksal’ın bütün filmlerinde dublörlük yapan Suphi Özkaya, bundan önce de defalarca ölümle burun buruna gelmiş, fakat her defasında kıl payıyla ölümden kurtulmuştu.


Bu dedikodu ve söylentiler karşısında olayın bir numaralı sorumlusu haline gelen Yılmaz Köksal ne düşünüyor, ne söylüyordu acaba?

Kadri Film’in Beyoğlu’nda Eren Han‘daki yazıhanesinde bulduk Yılmaz Köksal’ı. Rengi sapsarı, gözleri uykusuzluktan kıpkırmızı. Çok üzgün olduğu her halinden belli.

«Yukarıda Allah var» diyerek başlıyor söze… «6 yıllık sinema hayatımda yalnız bundan bir yıl önce oynadığım bir filmde dublör kullandım. O da sadece bir sahne içindi. Allah gani gani rahmet eylesin, Suphi Özkaya, benim iş hayatımın dışında çok sevdiğim bir kardeşimdi. Bugüne kadar birçok filmde beraber oynadık ama, benim hiçbir zaman dublörlüğümü yapmadı. Çekilen filmler meydanda. Benim dublör kullandığımı ispat eden varsa çıksın ortaya.»

Biz bunları konuşurken filmin prodüktörü Kadri Yurdatap, rejisörü Natuk Baytan ile kameramanı Kaya Ererez ve Suphi Özkaya öldüğü zaman yanında bulunan Adnan Mersinli ile Necip Koçak giriyorlar odaya. Dedikodulardan hepsi üzgün. Natuk Baytan, «Buyrun stüdyoya gidelim» diyor… «Eğer teleferikte çekilen sahnelerde Yılmaz Köksal’ın yerine Suphi Özkaya oynamışsa ben cebimden yarım milyon lira tazminat vermeye hazırım!»

(Yazı: Cahit Poyraz / 17 Temmuz 1971)

*www.turknostalji.com

*Yazı başlığı, orijinal paylaşımdaki esas başlığa ekleme yapılarak hazırlanmıştır.

.::Emektar Karakter Oyuncumuz Necdet Kökeş: “Genç sinemacılarımız -işi gücü rast gitsin hepsinin- nedense bizlerle pek çalışmıyorlar. Yüzümüz eskimiş, bir de belirli bir yaşa gelmişiz. Peki, kamera arkasında ki arkadaşlarımız? Onlar niye çalışmıyor? Acaba onların da mı yüzü eskidi?”::.

Necdet Kökeş: Valla birinci Yeşilçam, Emek Çıkmazı sokağıydı. Büyük Bayram Sokağı… İşte iki taraftan yaklaşık 15, 20, 25 tane minibüs kalkardı. Ben 1962’nin sonlarında geldim. İlk oynadığım film Leyla ile Mecnun filmiydi. Orada yönetmen Nejat Saydam’dı. Göksel Aksoy, Leyla Sayar, Suphi Kaner, Reşit Çildam, Osman TürkoğluŞan Sineması’nda çalışmıştık. Prodüktör Süreyya oturur film izlerdi. Sonra ben Arka Sokaklar filminde oynadım. Arka Sokaklar şimdi ki değil tabi. 72’nin sonları… Prodüktör Nevzat Pesen, yönetmen Ülkü Erakalın, Tanju Gürsu, Neriman Köksal… Orada da Galatasaray’a giderken Yapı Kredi Bankası’nı geçince solda İstanbul Pavyon vardı. Orada gazino sahnelerdi çekerdik. Rahmetli Niyazi ağabey, –Niyazi Er– götürmüştü. İşte çocukken 62’de rahmetli annemden izin aldım. Teyzeme gittim İzmir’e. İzmir’den İstanbul’a geçtim. Öyle işte futbol falan oynarken geldik sinemaya girdik.

Bir de şöyle bir şey var, biz eskiden bir minibüse 15 kişi falan binerdik. Minibüsün bagajı dolmayınca yola çıkılmazdı. Tabi kısıtlı ekipmanlar, kısıtlı dönemlerdi ama aile gibiydik… —Büyüklerimizden, gelmiş geçmiş herkesten Allah razı olsun, iyi kötü vefat eden herkese, devletten de gelmiş geçmiş herkesten Allah razı olsun.-

Efendime söyleyeyim 95’te de emekli oldum. Tanju Gürsu, Hülya Koçyiğit, Yusuf Sezgin zamanında… Hülya Hanım başkanımızdı. Tanju Gürsu genel sekreterimizdi. Sezgin Bey de saymanımızdı. Dediğim gibi bir minibüsün bagajı dolmazsa yola çıkmazdık, çünkü minibüsün üstüne yani bagaja da malzemeler yüklenirdi. Ondan sonra yaklaşık 9 yıl falan oldu sinemaya geleli. 1970’te de rahmetli Ayhan (Işık) ağabey beni yanına aldı, dört film yaptık… Birincisi Küçük Hanımın Şoförü, serinin ikinci filmiydi. Birincisi 1961’de çekildi. Gene Nejat Saydam yönetmendi. Ayhan Işık, Belgin Doruk, Sadri Alışık, Suphi Kaner, Vahi Öz, Hulusi Kentmen devam ettiler… Sonra biz de işte 70’de, Ayhan ağabey ile başladık. Ayhan ağabey beni yanına aldı. Sonra dört film çalıştık Ayhan Ağabey ile. Ayhan ağabey de şöyleydi; Sabah 20–25 dakika önce gelirdi sete… Ekipten önce gelirdi. Onu orada görürdünüz. Efendime söyleyeyim, disiplinliydi. Hatta şöyle bir durum oldu; Bir gün çekime saat sabah 8’de gelmişti. Gece 12’ye kadar Ayhan ağabeye sıra gelmemiş yani çalışmamıştı. Ayhan ağabeyden özür dilemişler, Ayhan ağabey de demiş ki; “Benden niye özür diliyorsunuz? Ben size 25 gün verdim, ister sabah çalışırsınız ister gece yarısı…” demiş. “Bana yarınki sahne planlarımı ve geleceğim günü söyleyin kâfi…” demiş. “Çocuklar özür dilemenize gerek yok…” demiş sempatik bir şekilde. Bir de, eskiden ustalarımız şöyleydi; ‘İşimiz ne zaman bitiyor?’ demezlerdi… Ya reji bölümünden, ya prodüksiyon bölümünden beklerlerdi “Tamam, bugün işiniz bitti…” diye. Hatta şimdi bizde onu Yeşilçam’da, Türk sinemasında eski çalışanlarımız arasında, onu mümkün olduğu kadar devam ettirmeye çalışıyoruz.

1974, 75, 76, 77, 78 Battal Gazi’nin Oğlu, Battal Gazi’nin İntikamı, Kılıç Arslan, Hakanlar Çarpışıyor, Korkusuz Cengâver… Beş film çektik arka arkaya o yıllarda… Memduh Bey -Memduh Ün- ile Fatma Girik zamanı. Fatma abla zamanı… 67’de Mu Film’den sigortalıyım ben… Sonra Fono filmden de, sigortalı oldum. İki taraftan da sigortalı olmuştum. İşte 1995 yılında sayın devlet büyüklerimizin geriye dönük sanatçı borçlanmasından yararlandım. Saygı, sevgi ve hürmetlerimi arz ediyorum kendilerine…

85-86’da 41 yaşındaydım, emekliliğim çıkmıştı fakat “Ben amcalarla beraber kuyruğa gidip emeklilik parası almayacağım…” dedim. Çünkü işlerimiz çoktu, onun için 95’te emekli oldum. 10 yıl geç oldum. Anamın ak sütü gibi helal olsun devlete… Çünkü pişman değilim. Çünkü her yerde çalışıyordum. 10 yıl geç emekli oldum hiç pişman değilim…

Yalnız, efendime söyleyeyim; genç sinemacılarımız -işi gücü rast gitsin hepsinin- nedense bizlerle pek çalışmıyorlar. Yüzümüz eskimiş, bir de belirli bir yaşa gelmişiz. Peki, kamera arkasında ki arkadaşlarımız? Onlar niye çalışmıyor? Acaba onların da mı yüzü eskidi? Şimdi eskiden şöyle söylerdim ben; “Hiçbir şey, eskisi kadar güzel olacağa benzemiyor…” Sonra onu değiştirdim, biraz daha yumuşattım… “Bazı şeyler, eskisi kadar güzel olacağa benzemiyor…” demeye başladım… Hayat…

Şimdi Cüneyt Arkın, Kadir İnanır gibi yıldızlarla hep çalıştım. Yönetmen Natuk baba idi, Natuk Baytan… Benim çok sevdiğim dört tane yönetmenimiz vardı… Diğer yönetmenlerimiz de önemli, hepsi de birbirinden güzel idi… Hepsi birbirinden bilgili ve hepsi birbirinden güzel film çeken ustalarımızdı ama mesela Natuk Baytan, Mehmet Aslan, Süreyya Duru ve Remzi Jöntürk’ün benim için yerleri başkadır… Bu ustalarla çok çalıştım çünkü… Onlar gitti, avantür filmler de bitti… Allah rahmet eylesin hepsine.

Avantür filmlerde çalıştım ama bu arada oyunculuk gücü de gerekiyordu bu filmlerde oynamak için… Sadece çeviklik, atletiklik yetmez… Bir oyuncunun -dikkat edelim dünya sinemasına- tabii ki komedisi de olacak, melodramı da olacak, efendime söyleyeyim avantür sahneleri de olacak… Yani avantür deyip geçiyoruz… Maşallah Türkçemizde de boyuna yerler değişiyor. Avantür film aksiyona döndü. Şimdi bir starın tabi karakter oyuncularımızla da, kendi başına da zaman zaman aksiyon sahneleri de olacak. Bunun da üstesinden gelmeleri lazım… Tabii oyunculuk güçleri var zaten ama bunun yanında aksiyon da şart… Mesela ben spordan geldim. Halter, futbol, güreşten geldim… Tabi bu sporlar bana epey yaradı. O sıralar Hababam Sınıfı çekiliyordu, bir de Battal Gazi çekiliyordu. Battal Gazi’yi Atıf Yılmaz çekiyordu. Ben de Adanalıyım bu arada, Çukurovalıyım…

Ayhan ağabeyle çalışacağız. Beyaz Kurt’u çekiyoruz. Ayhan ağabey “Ne yapıyorsun?” dedi… “İş için kıyafetlerimi seçiyorum…” dedim… Dedi ki; “Sen Hababam Sınıfı’na gitme, Battal Gazi’ye git, Cüneyt Arkın ile çalış…” dedi. Ayhan ağabey hepsinin ağabeyi olduğu için hepsinden daha eski, daha tecrübeli ve daha yaşlı olduğu için hep ağabey diyorlardı… Yılmaz Güney, Kadir İnanır, Cüneyt Arkın hep ağabey derlerdi. ‘Sen Cüneyt ile çalış…’ dedi. Ben de dedim ki, “Tabi ki, şeref duyarım… Kamera arkası şeref duyduğum gibi kamera önü de şeref duyarım, çalıştığım bütün her yerde…” 

İşte benim oynadığım çok film var… 85–90 tanesinde, jön ve jönün yanında oynadım. Efendime söyleyeyim, bir gün Kanal 6’ya gittim, Selahattin Fırat ile… Metin Uca dedi ki;  ‘Starlar yukarıya çıkarken sizi aşağıya itti değil mi?’ dedi… ‘Hayır…’ dedim ben de… ‘Yukarı çıkarken, bizi de yukarı çektiler…’

Bunun yanı sıra ilk olarak 64 yılında film işine girmiştim Uğur Film ile, 95’te emekli oldum. Emekli olamayan arkadaşlarımız da var, acaba emeklilik bir daha çıkacak mı? Mağdur olan arkadaşlarımız için çok önemli bir konu bu… Umarım devlet büyüklerimiz bununla da ilgilenirler… Son olarak şunları söylemek isterim; Geçmişte, şimdi ve de ekranları başında ve de gelecekte bir de dünyanın her bir tarafında, saygı ve sevgili seyircimiz başımızın tacı, yakışır sizlere Türk sinemasının o güzel tacı…

25.9.2012 – Gazeteci Erol Dernek Sokak / BEYOĞLU

Erhan Tuncer (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam/Genseriko)

Ses kaydının deşifresi için, Hülya Birsen’e sonsuz teşekkürler.

.::Unutulmaz Karakter Oyuncusu Hakkı Kıvanç: “Rejisör geliyor… ‘Tamam mı, hazır mıyız?’… Hazır… Motor… Bir tekrar! En fazla iki defa! Başka yok!::.

Süheyl Eğriboz röportajında bahsettiğimiz üzere, Hakkı Kıvanç ve Necdet Kökeş ile yaptığımız röportajları görüntülü olarak gerçekleştirmiştik. Kendisi bizi müthiş bir nezaketle karşılamış, sorularımıza içtenlikle cevap vermişti. Bizi kırmayıp, bu güzel röportaja vakit ayırdığı için kendisine sonsuz teşekkür ediyoruz.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, kendisi ile röportajımızı görüntülü olarak gerçekleştirdik ama internet kullanımında kota sorunu olan ve düşük hızda internet kullanan okuyucularımızın da bu röportajdan mahrum kalmaması adına, röportajı yazılı olarak da sizlere sunmak istedik. Yani sevgili okurlarımız, gerçekleştirdiğimiz bu röportajı ister izleyin, ister okuyun.

Çekim yaptığımız mekanın bir kahvehane olmasından kaynaklı ses kirliliğinden dolayı affınıza sığınıyor, sizleri, unutulmaz karakter oyuncumuz Hakkı Kıvanç ile yapmış olduğumuz röportajla başbaşa bırakıyoruz. Keyifli dakikalar geçirmeniz dileğiyle…

-Sinema kariyeriniz nasıl başladı? Birkaç anınızı bizlerle paylaşır mısınız?

Hakkı Kıvanç: Şimdi, ben sana şöyle söyleyeyim; Ben 1957 senesinde sinemaya girdim… İlk oynadığım film, ‘Beni Şafakta Vurdular’… Orada bir ‘mecnun’ rolünü oynadım… Yani köyün, sevişmiş, bilmem ne olmuş, sevgilim ölmüş bir ‘mecnun’ rolünü oynadım… Benim ilk lanse olduğum filmim, Rahmi Kafadar çekmişti, Allah rahmet eylesin… Ondan sonra ‘İstiklal Yolu’ diye bir filme çalıştım… Ve akabinde yavaş yavaş buraya kadar geldik… Benim Türk sinemasında aşağı yukarı çalışmadığım bir jönprömiye ve jön ve dam yoktur… Hepsiyle çalıştım… Bir halinde… Hepsiyle çalıştım; Ayhan’la (Işık) çalıştım, Eşref (Kolçak) ağabeyle çalıştım, Kenan Pars’la çalıştım, Yılmaz Duru’yla çalıştım, Yılmaz Güney’le çalıştım… Yani çalışmadığım kimse kalmadı… Ödüller aldım, beş altı tane ödül aldım… En son 50 senelik ödülümü aldım… Şimdi rahatsızlık geçirdim… Ve sinemayı şey edemiyorum… Yani, şimdi bir de sinema, sesli çekilmeye başlandı tabii… Sesli çekilmeye başlanınca biz yaşlandık tabii… Ha, öyle ufak diyaloglar olursa çalışırız… Ama böyle uzun uzadıya, diyaloglar… İmkânı yok çalışamayız…

Şimdi Yılmaz Güney ile boğazda bir film çekiyoruz… Yılmaz Güney’in böyle sırıklarla etrafı çevrilmiş, kimse içeri girmesin diye… Bana dedi ki, ‘Baba sen biraz dinlen… Şunlarla ben bir bitireyim…’ dedi… ‘Olur Yılmaz kardeş…’ dedim… Bir ara bir baktım bir çocuk, ağlayarak gidiyor… ‘Ne oldu oğlum, hayırdır?’ dedim, ‘Yılmaz…’ dedi, ‘Bana tokat vurdu, karakola gidiyorum…’ dedi. Yahu bir baktım, hakikaten karakola gidiyor… Hemen Yılmaz’a koştum… Dedim ki ‘Yılmaz, böyle böyle… Bu çocuk karakola gidiyor… Vurmuşsun… Üstünde bir şeyler varsa boşalt…’ Adana’dan gelmiş bir oğlan… (Yılmaz) ‘Aman, yahu ne olacak?’ dedi… Ekip geldi, Yılmaz’ı aldı, götürdü… Neyse işi halletti Yılmaz, geldi… Beni çağırdı… ‘Gel baba…’ dedi. O’na (çocuğa) döndü… ‘Sen…’ dedi, ‘Hakkı Kıvanç’ı tanıyor musun?’‘Tanımıyorum…’ dedi… (Yılmaz) ‘Bu…’ dedi, ‘Benim hemşerim, Adanalı… Eğer beni uyandırmasaydı, benim işim gücüm burada yarım kalacaktı…’

Bir de yine ‘İmzam Kanla Yazılır’ diye bir hikâye çekiyoruz onla (Yılmaz’la)… Müthiş kasa hırsızı… Tövbe istiğfar ediyor, Kayseri’ye yerleşiyor… Benim de görevim, komiserim, Kayseri’ye geliyorum vazifeyle, Yılmaz da orada kütüphanede çalışıyor… İşte bunun sevgilisini falan kaçırıyorlar… En sonunda işte, ben biliyorum suçsuz olduğunu… Tevkif edeceğim bunu… Rahmetli Mehmet Aslan çekiyor… Yönetmene dedim ki, ‘Ağabey ben bu adamı tanıyorum… Bu adamın suçu cefası yok… Ben elimde böyle silahla gitmeyeyim… Silahı aşağıya indireyim…’ (Mehmet Aslan) ‘Tamam Hakkı ağabey…’ dedi… Uzatmayalım, geldim… Yılmaz’ın kafası yere eğik… Konuştum, konuştum, konuştum… Gözlerim doldu tabii… Biliyorum çünkü suçsuz olduğunu… Yılmaz başını bir kaldırdı, onun da akıyor gözleri… (Mehmet Aslan) ‘Stop!’ dedi… Yılmaz; ‘Baba…’ dedi, ‘Şu sahne için sana teşekkür ederim…’ dedi… Dedim ‘Rica ederim kardeş…’ Yani böyle, güzel şeyler de geçiyor başımızdan…

-Sinemamızın eski tadı kaldı mı?     

Hakkı Kıvanç: Yok… Şimdi bura (röportajı gerçekleştirdiğimiz Gazeteci Erol Dernek Sokak’ı kastediyor) bitti… Şimdi, sana şöyle izahını yapayım; Şimdi buradaki eski firmalar, bütün paraları aldı, işi başka yere yatırdılar, voltalarını aldılar… Gittiler… Şimdi bizim eski yönetmenlerimiz, Orhan Aksoy, Natuk Baytan, Osman F. Seden, Lütfi Ö. Akad (gibi) birçok rejisörlerimiz vefat etti… Vefat edince ne oldu; piyasa bitti… Yani bizim sinema piyasamız bitti… Şimdi ne oldu; piyasa el değiştirdi… Şimdi filmleri seyrediyoruz… Şu kadar film çekildi, her televizyon şu kadar film yaptı… Üniversite talebesi… Hangi kanalı aç(san), üniversite talebesi filmi… Yani eli ayağı düzgün bir film yok kardeşim!

-Sinemamızda set disiplini nasıldı?

Hakkı Kıvanç: Şimdi oraya gelelim… Şimdi sinema başka bir âlem… Sinemada vazifeni çok iyi bileceksin… Laubalilik yok… Sete gelirsin, rejisör de gelir, oturur, çay kahve içer rejisör… Asistan ‘set hazır’ der… Rejisör herkesi yerine kor… Mizansenlerini verir… Kameraman der ki; ‘Bir prova göreyim…’ O niye prova alıyor; ışık provası… Rejisör hareket veriyor… ‘Bu kelimeyi buraya söyleyeceksin, buraya geleceksin, şuraya gideceksin falan…’ Pardon, daha evvelinde, asistan o sahnede oyuncuların hepsi alıyor, diyalog geçiyor… Herkes kendi diyalogunu biliyor… Ondan sonra (az önce) dediğim noktaya geliyoruz… Rejisör geliyor… ‘Tamam mı, hazır mıyız?’… Hazır… Motor… Bir tekrar! En fazla iki defa! Başka yok! Çünkü o zaman filmler çok pahalıydı… 1.500 lira falandı… Bir de Rusya’dan geliyordu, yanan filmdi (film negatiflerinin hassasiyetini belirtiyor)…

Sahne bitti, herkes oturur, çayını kahvesini içer… Bu arada set amiri der ki: ‘Arkadaşlar, bir şeye ihtiyacınız varsa, dışarı çocuğu gönderiyorum, alsın ihtiyaçlarınızı…’ Sigara alırlardı, şunu-bunu alırlardı… Set hazırlanırdı, yine aynı, dediğimiz gibi herkes vazife başına gelir, asistan gelir, o sahneyi okur… Herkes diyalogunu kafasına kor… Ezbere değil ama bak dikkat et, aynı anda beş kişinin diyalogunu geçiyor, ben o diyalogu kafama koyuyorum, ‘kimden sonra ben konuşacağım?’ diye… Bu ezberden daha kötü…

Ben, Fransızlarla çalıştım, İtalyanlarla çalıştım… İtalyanlarla bir film yaptım, o zaman kavgacıydım, onların kavga direktörleri vardı… Seni hazırlıyor sete… Gitti rejisöre dedi ki; ‘Hazır’… Rejisör: ‘Böyle olmaz… Böyle şey olur mu? Neyi hazır?’ demiş… Tercümana sordum, demiş ki: ‘Kardeşim, bu adamlar çok zeki… Allahtan lisanları yok…’ Onun dışında bir İtalyan filminde çalıştık… Bizim sahnemiz var, prodüksiyon amiri başkalarını çağırmış… Jön demiş ki ‘Olmaz, yok… İlle onlar gelecek…’ Bak bak, adamın dediğine bak… Neyse İtalyanlarla, Cüneyt (Arkın) falan bir film yapıyoruz… Biz hep, Süheyl (Eğriboz), ben, Kudret (Karadağ) Cüneyt’le kavga ediyoruz… O adam keriz mi? Cüneyt’e dedim ki: ‘Niye Hakkı ağabey?’ dedi… Dedim, ‘Hep seninle kavga ediyoruz, yarın bu adam su koyuverecek…’ İkinci gün su koyuverdi adam… ‘Yok, ben de onlarla kavga edeceğim…’ diyor… Bak başımıza gelenlere…

-Yadigâr Ejder’i biraz anlatır mısınız?

Hakkı Kıvanç: Kardeşim, Yadigâr Ejder, pavyonlarda kabadayılık yapan bir adam… Sonradan sinemaya geldi… Tipi de müsait… Birkaç filmde oynadı… Onu Natuk (Baytan) ağabey aldı, iri yarı ya, Kemal’in (Sunal) karşısına koydu… Onu Natuk ağabey meşhur etti…

Hakkı ağabeyin, onu görmeye gelen diğer sinemaseverlere de vakit ayırabilmesi için, söyleşimizi burada noktalıyoruz. Kamerayı kapatmadan, siz değerli okurlarımıza şöyle sesleniyor üstat;

Üçüncü Adam’ı takip edin, ben de Üçüncü Adam’dayım! Hakkı Kıvanç! Teşekkür ederim…

Biz teşekkür ederiz üstat, çok yaşa sen!

*Necdet Kökeş röportajı çok yakında…

Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)