Tag Archives: yeşilçam emekçileri

.::Emektar Karakter Oyuncusu Nusret Özkaya Hayatını Kaybetti::.

Yeşilçam’ın emektar oyuncularından Nusret Özkaya, 15 Temmuz 2017 Cumartesi günü hayatını kaybetti. 1958 yılında Kirli El adlı filmle oyunculuğa başlayan Özkaya’nın rol aldığı filmler arasında Fosforlu Cevriye, Yanık Ömer, Şehirdeki Yabancı, Şıpsevdi, Adanalı Tayfur Kardeşler, Ayşecik Cimcime Hanım, Bomba Gibi Kız, Keşanlı Ali Destanı, Canım Sana Feda, Elveda Sevgilim, Oğlum Oğlum, Hudutların Kanunu, Yedi Köyün Zeynebi, Batak, Kırlangıç Dönüşü, Töre gibi filmler var. Cenazesi, 15 Temmuz 2017 Pazar günü, Çağlayan Yeni Camii’de kılınan ikindi namazını müteakip toprağa verilen merhuma tanrıdan rahmet, kederli ailesine sabırlar dileriz.

*sadibey.com

Reklamlar

.::Değerli Sanatçımız Yılmaz Şerif Anlatıyor: ‘En büyük sıkıntımız bonoları kırdırıp geçinebilmekti. Maddi imkânı olan prodüktörler haricinde, Türkiye’de filmler bölge işletmecilerinin senetleri sayesinde çekilmiştir.’::.

Değerli sanatçımız Yılmaz Şerif‘le geçen ay çok kıymetli bilgiler barındıran bir röportaj gerçekleştirmiştim. Filmimin festival süreçlerinden dolayı ancak vakit bulup düzenleyebildim.

Röportajın gerçekleşmesine vesile olan değerli sanatçımızın oğlu İsmail Şerif‘e, ardından yılların birikimini bu kadar içten cümlelerle bizlere aktardığı için, Yılmaz Şerif ağabeye çok teşekkür ederim.

Keyifli okumalar…

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Sanata ilginiz hangi yaşlarda başladı?

1946 yılında Adana’da doğmuşum. Kendimi tanımaya başladığım yıllarım amcalarımın yazlık halk sinemasında mahalleli arkadaşlarımla gündüzleri saklambaç-topaç çevirme ve kovboyculuk oynayarak geçti. Yazlık sinema salonundaki tahta sandalyelere pek zarar vermeden oynardık. Akşamları ailece hangi film oynuyorsa onu izler, perdede görünen insanları perde arkasında zannederek onları arardım. Zaman içerisinde arkada kimsenin olmadığını ve yansımayla perdede oynadığını anladım. Oyuncu olacağım düşüncesi ilk kez yazlık sinemada başladı. Ev sinemaya yakın olduğu için her gece gider ve aynı filmi defalarca büyük bir keyifle izlerdim. 9-10 yaşlarında başlayan sinema aşkı beni oyunculuğa yönlendirdi.

2) Sinema kariyeriniz nasıl başladı? Hatırlıyorsanız, ilk set gününüzü anlatır mısınız?

1966-1968 döneminde Jandarma olarak vatani vazifemi yapmak üzere Diyarbakır’a gittim. Görevim şoförlüktü ve kademedeki arkadaşlara yardımcı olmak için her fırsatta onların yerine göreve ben giderdim. Niyetim şoförlüğümü geliştirmekti. Bir müddet sonra Lice Karakoluna görevli olarak gittim. Orada 7 adet atımız vardı. Arabanın gidemediği olay yerine atlarla gidildiği için ben hep karakolda kalırdım. Bir gün komutanım karakola geldi ve benim uzaktan dalgın dalgın yürüdüğümü görünce yanına çağırdı. Nedenini sorunca “Komutanım ben terhis olunca oyuncu olmak istiyorum, izin verirseniz ata binmeyi öğrenmek ve ben de sizlerle birlikte göreve gelmek istiyorum.” dedim. Amacım araba-at-silah  kullanmayı tam olarak öğrenmekti ve bunu anlatınca izin çıktı. 1968 yılında askerlik görevinden terhis oldum. Hedefim sinemanın kalbi olan İstanbul’a Yeşilçam’a gitmekti. 1968 yılının Eylül ayında İstanbul’a geldim. Yeşilçam sokaklarında dolaşmaya başladım. Zaman içerisinde Yılmaz Atadeniz’le tanıştım ve ilk kez Yılmaz Atadeniz’in yönettiği ‘Çakırcalı Mehmet Efe’ filminde oynadım. Filmde Kartal Tibet, Hülya Darcan, Yılmaz Köksal, Atilla Ergün, Reha Yurdakul, Süleyman Turan, Mehmet Ali Akpınar ve ben Yılmaz Bora...

*Fotoğrafı büyütmek için üzerine tıklayınız.

Bir sohbet anında Yılmaz Köksal ağabeyle konuşurken adımı soyadımı söyledim; zira gerçek adım Selami Yılmaz Göksal. Sinemada Bora soyadını kendime yakıştırmıştım. Yılmaz ağabeyde şakayla karışık ‘Ben Yılmaz Köksal, sen Yılmaz Göksal… En iyisini yapıp değiştirmişsin…’ dedi. Setin ilk sahnesinde Kartal Tibet’in arkadaşlarından birini oynuyorum. Kostüm Efe kıyafeti bu arada heyecandan dizlerim titriyor. Allah’tan film boyunca tek lafım var o da: “Efem burada da geçit yok.’’ Birbirinden usta oyuncularla oynamak onlardan bir şeyler öğrenmek için tüm boş vakitlerimi kamera arkasında onları izleyerek geçirirdim. Bu arada o repliği söylerken dizlerimin bağı çözüldü o anı ömrüm boyunca unutamam

7 filmde Yılmaz Bora olarak oynadım; Ringo Vadiler Aslanı, Zorro, Zorro Kamçılı Süvari, Ebu Müslim Horosani, Malkoçoğlu Akıncılar Geliyor, Osmanlı Kartalı… Rollerim dikkat çektiği için Amber (Kanlı Beşik) filminden sonra Yılmaz Şerif olarak başrollere kadar geldim. O sıralar moda olan cep fotoromanlarında da oynadım.

3) Ardı ardına oynadığınız filmlerde ne tür zorluklarla karşılaştınız?

Öncelikle sıkıntımız bonoları kırdırıp geçinebilmek ve kostüm almaktı. Dönem filmleri hariç diğer filmlerde tüm oyuncular role göre giyinirlerdi. Bir minibüs üstünde valizlerimiz hepimiz aynı arabada mekâna hareket ederken tek düşüncemiz kıyafetlerimizi kırıştırmamak ve bir an önce mekâna varmaktı. İnanıyorum ki tüm Yeşilçam emekçileri benim gibi düşünüyordur. Aklımıza ilk gelen şey mekâna yakın bir kahvehane olsun da sıcak çayımızı içelim. Çok zor şartlarda çekimler gerçekleştiriyorduk. Her şeyden önce 35’lik siyah-beyaz veya renkli filmler dışarıdan geliyordu ve pahalıydı. Özellikle film yakmamaya dikkat eder, elimizden geldiğince provaları çok yapardık. Kavga sahneleri dâhil tek çekimde işi bitirirdik. Sufle ile oynardık ve sonradan seslendirme yapılırdı. Dolayısıyla zorluklar para, kostüm ve film yakmadan oynamaktı. En büyük keyfim dublajdan sonra filmimi stüdyoda izlemek olurdu. Afişler ve lobiler basılır Türkiye genelindeki işletmelere gönderilirdi. Bazı filmlerimde galalara gider orada sahneye çıkıp halkın soracağı soruları cevaplardım ve bu en büyük mutluluğum olurdu. Sinema oyuncusunun özü sevdası aşkı seyirciden aldığı alkıştır.

4) Çalışma disiplini açısından kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydunuz yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyor?

Yaptığımız işin milyonlarca seyirciyle buluşacağı ve o dönem Türkiye genelinde yazlık ve kışlık sinemaların 3.000 adet olduğunu düşünürsek özellikle sinemaların en az 1.000 veya 1.500 kişilik kapasitelerde olması bana göre her filmin kalabalık kitlelere hitap etmesi işimize disiplinli çalışmamız gereğini verirdi. Başarı, işi sevmek ve disiplinli çalışmayla kazanılır. Oynadığım her filmde bana verilen karakteri canlandırabilmem için senaryoyu defalarca okur, kafamda sahneleri canlandırır ve sete öyle giderim. Senaryodaki karakterlere uygun oyuncular seçilir, dolayısıyla kimse o karakterin dışına çıkamazdı. Her senaryoda farklı karakterleri oynamak mecburiyetinde olduğumuz için insanları etüt eder ve o karaktere göre beyazperdede canlandırırdım. Her filmde kendimi farklı bir karakter olarak görür ve mutlu olurdum.

*Fotoğrafı büyütmek için üzerine tıklayınız.

5) İzleyicilerimiz sizi ağırlıklı olarak hareketi bol filmlerden tanıyor. Oynadığınız önemli filmlerle ilgili anılarınızı ve sizin için ne ifade ettiklerini anlatır mısınız?

O dönemlerde bana verilen roller dram-avantür ve macera filmleri idi. Birkaç film hariç; Örneğin ‘Oku / Beşikten Mezara Kadar’ adlı bir köy öğretmenini oynadığım film, beni ilk okul yıllarıma götürdü. Çekimlere başlamadan önce tanıdığım öğretmen arkadaşlarımdan gerekli bilgileri alıp sete öyle gidiyordum.

‘Son Duanı Et’ isimli filmde bol kavga ve entrika vardı. Osman Fahir Seden yönetiminde Figen Han ve Eşref Kolçak’la beraber oynamıştım. Polislere yakalanmamak için bir evin balkonundan atlamam gerekiyordu. Kamera hazırdı ve bana komut verildi. Koştum balkonun kenarından kendimi yere bıraktım ama havada pantolonumun arası sökülmüş farkında değildim. Role kendimi epey kaptırmıştım… Osman Ağabey ‘stop’ demeye kalmadan ayaklarım yere değdi. ‘Hayırdır hocam?’ dedim, ‘Stop dediniz?’. Osman F. Seden gülerek ‘Yılmazcığım aynı pantolondan yedeğin var mı?’ deyince şaşırdım. ‘Yok hocam…’ dedim. ‘Mola…’ dedi, ‘Hemen Yılmaz’ı en yakın terziye götürün, pantolonu diksinler…’ Tabi en kısa zamanda sete kaldığımız yerden başladık.

Bir gün sete Tanrıdağ Film’den bir arkadaş geldi. Yönetmenle konuştuktan sonra yönetmen bana “Yılmaz arkadaş bir film teklifi için gelmiş sana, mola veriyorum git görüş” dedi. Tanrıdağ Film bol yılanlı ‘Şahmeran’ filmini çekecekmiş. Yılanların şahını oynayan kadın yılanlarıyla şov yapan birisiymiş. Benimle çalışmak istediklerini, eğer teklifi kabul ediyorsam akşam büroya gidip yılanlı kadınla tanışmamı ve uygun görürsem kontrat imzalamamı söyledi ve gitti. Tanrıdağ Film’e gittiğimde Melahat Gürses ve yönetmen Rahmi Kafadar karşıladı beni. Konuyu kısaca anlattılar. Birazdan yılanlı kadının gelip benimle tanışacağını söylediler. Bir müddet sonra isminin Semra Özgen olduğunu öğrendiğim hanımefendi geldi. İşin ilginç yanı görüşmeye beline yılanı dolayıp gelmesiydi. Kısa bir tanışmadan sonra anladığım bu rolü benden başka kimsenin kabul etmediğiydi. Melahat Hanım ikimizin uyumlu olduğunu söyledi. Yılanların sahibesi şöyle bir bana baktı ve dedi ki “Bu gördüğün en küçük Boa yılanı, daha büyükleri de var. Sen korkmayacak mısın benimle ve yılanlarla oynamaktan?’ Güldüm. ‘Siz korkmadığınıza göre benim korkmama bir neden yok.’ dedim. ‘Ben yıllardır yılanlarla şov yapıyorum ve şerbetliyim yılanlara karşı…’ dedi. Bir anda aklıma geldi, ‘Ben de aşureliyim…’ dedim. Gülüştük. Neticede 45 gün içerisinde ‘Şahmeran’ filmini bitirdim. Yeşilçam yıllarındaki anılarım ve farklı çalışmalarım kurutulmuş bir buket çiçek gibi anılarımda yer alır. Yaşanması gerekeni yaşadık… Ne mutlu ki o günleri görebildim ve bugünlere gelebildim. Geçmiş, geleceğin kılavuzudur.

6) Usta bir oyuncu olarak, “keşke oynamasaydım” dediğiniz ve “keşke o filmde ben de oynasaydım” dediğiniz filmler var mı?

Yeşilçam’da ‘keşke’lerim o kadar çok ki… Önceliklerim arasında maddi imkânsızlıklar yüzünden oynadığım 3 filmim ilk sırada yer alır.

Bunun yanı sıra aynı filmde rol almak istediğim oyuncu arkadaşlarım da var. Ama ne yazık ki kısmet olmadı. Bazen kendime sorarım acaba; ‘Keşke’siz bir hayat var mıdır?’ diye. Şimdi 1974 yılına dönmek istiyorum. Unutamadığım en önemli keşkem; İtalyan yönetmen ve yardımcıları Türkiye’ye, ‘Tom Braks-Üç Otuz Para’ filmini çekmek için bulunduğumuz platoya gelmişler. Dikkatimi çekti kendi aralarında bize bakarak bir şeyler konuşuyorlardı. Mola verdiğimiz için dinleniyorduk. Aralarından bir kişi yönetmenimizin yanına gelerek aralarında bana bakarak bir şeyler konuştular. Sonra yönetmenim bana seslendi “Yılmaz oğlum arkadaşlar İtalya’dan gelmişler, dikkatlerini çekmişsin seninle konuşmak istiyorlar yanlarına bir gidiver” dedi. Yanlarına gittiğimde yönetmen dedikleri arkadaş bir müddet bana baktı ve sonra İtalyanca yanındakine bir şeyler söyledi. Beni tanıştıran arkadaş “Yönetmenimiz fiziğini ve gözlerini çok beğendi, eğer imkânın var ise seni İtalya’ya davet ediyor. Bir müddet kurs aldırdıktan sonra seni kovboy filmlerinde oynatmak istiyor…’ dedi. Hayatım boyunca alacağım en güzel teklifti ama ne yazık ki mutluluğum kısa sürdü. Zira o dönemlerde elimize nakit para çok az geçiyordu. Maddi imkânsızlıklardan dolayı gidemedim. İşte benim hayatımdaki en büyük ‘keşke’lerimden biri… İşin tuhafı, çekmiş olduğumuz bu kovboy filmi ne yazık ki yarım kaldı. Hatıra olarak o filmin çekimlerden birkaç fotoğrafımdan başka hiçbir şey kalmadı.

7) Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Yeşilçam’da hiçbir film o güzel, iyi niyetli, mert Üçüncü Adamlar olmasaydı çekilemezdi. Ama ne yazık ki o güzel insanlar hak ettikleri değeri göremediler. Hayatlarının  en güzel yıllarını Yeşilçam’a veren arkadaşların çoğuyla ayrı filmlerde bir araya geldiğim için oynadıkları filmlerde yaptıkları fedakârlıkları inkar edemem. En iyi yumruk atan veya alan, en iyi düşen, en iyi dövüşen ve verilen rolleri hakkıyla oynayan o güzel insanlar ne yazık ki yaşlılıklarında mutlu değillerdi. Düşünebiliyor musunuz, sen ömrünü Yeşilçam’a ada ve karşılığında vefasızlık gör. Onlar ki oynadıkları her filmde ellerinden gelenin fazlasını vererek kan ter içinde rol yaparak ve bu zorluğa rağmen bana mısın demeden mutlu mesut evlerinin yollarını tutmuşlardır. Ne yazık ki günümüzde o güzel insanların kapılarını çalan hal hatır soran sizden başka kimsenin kalmamış olması aslında üzüntü verici. Onların bekledikleri sadece bu… Aramızdan ayrılan Üçüncü Adamlar da böyle vefasızlıktan, ilgisizlikten, bakımsızlıktan Yeşilçam’a ve hayata veda etmişlerdir…

8) Türk Sineması’nın dününü ve bu gününü değerlendirir misiniz? Sizce sinemamız neredeydi, şimdi nerede?

Dünü Yeşilçam’dır… O yıllarda çekilen renkli ve siyah beyaz filmler ne yazık ki para ve teknoloji bakımından imkânlar kısıtlı olmasına rağmen kaliteli oyuncular ve Üçüncü Adamlar sayesinde Türkiye genelinde halkımız tarafından alkışlarla izlenmiştir. Maddi imkânı olan prodüktörler haricinde, Türkiye’de bölge film işletmecilerinin senetleri sayesinde filmler çekilmiştir. Hatta aldığımız senetleri kırdırır geçimimizi  sağlardık. Senetler eksik kırılırdı ama Yeşilçam’ın dününde sinema aşkı ve disiplini ön plandaydı. Hiçbir oyuncu aldığı ücretin az veya çok olmasını önemsemezdi, oynadığı filmlerin iş yapması alkış alması onların en büyük mutlulukları olurdu. İşte bu inançla Üçüncü Adamlar her zaman Yeşilçam’da iş bulabildiler. Dün olmasaydı bugün olmazdı. Bugüne geldiğimizde dizi-film sektörü gelişmiş durumda. Televizyon kanallarına diziler çekiyorlar ve oynayan her oyuncu nakit parasını alabiliyor. Set imkânları olabildiğince rahat… Kostüm sıkıntısı, yemek sıkıntısı yok. Bu nedenle güzel imkânlar sonucu ortaya güzel diziler ve filmler çıkıyor. Ne mutlu ki bugünleri gördük ve bu sektörün içerisindeyim. Önemli olan dünü unutmamaktır.

9) Yılmaz Şerif olarak, hayal ettiğiniz yerde misiniz?

Hayalim Yeşilçam’da olmaktı; Oldum. Belirli bir yere geldim. Şükürler olsun ki bugün dizilerde ve filmlerde kendime yakışan rolleri  canlandırıyor ve ben de büyük tutkuyla bağlandığım oyunculuğa devam ediyorum. Tümay Özokur ajansım sayesinde yavaş yavaş tekrar tanınıp işime dört elle sarılıyorum. Allah’ın verdiği ömür boyunca, çalışabildiğim kadar setlerde olmak istiyorum. Umarım bu en son hayalim gerçek olur. Biliyor musunuz, sinema hayalin ta kendisidir! İşte bu düşünce içerisinde var olabilmek için çalışıyorum ve bundan çok keyif alıyorum. İyi ki Yeşilçam’dan sonra böyle güzellikler görebildim ve bu güzelliklerin içerisindeyim.

10) Sitemiz aracılığı ile bu mesleği yapmak isteyen okuyucularımıza söylemek istedikleriniz var mı?

Mesleğimiz bir sevda işidir. Çok sevmek lazım… Bu konuda beni etkileyen atasözüyle devam etmek istiyorum; Sabır en büyük ilaçtır, başlangıcı acı sonu tatlıdır.

Oyunculuk sabır işidir. Öncelikle sabırlı olmasını öğrenmek gerekir. Yaşı ne olursa olsun yetenekli ve güzel insanlara sektör her zaman kapılarını açar. Yeter ki içinizdeki kabiliyeti dışarı yansıtmasını bilin. Günümüzde ders veren eğitim kurumları ve özel yerler var. Kamera önü oyunculuk, senaryo okuma teknikleri, dövüş sanatları gibi oyunculuk için gerekli olan dersler verilmektedir. Eğitimli olarak mesleğe adım atarlarsa ve yetenekleri varsa neden olmasın? Cümlenin başında vurguladığım sabır, burada meyvesini verir. Tüm oyuncu olmak isteyenlere başarılar  diliyorum.

Değerli Erhan kardeşim, bu vesileyle geçmişten günümüze kadar Yeşilçam’a emek veren ve aramızdan ayrılan güzel insanlara Allah’tan rahmet, yaşayanlara da sağlık, mutluluk ve huzur dolu yaşamlar diliyorum.

Üçüncü Adam sayfanızı candan kutluyor, başta siz olmak üzere, emeği geçen her dosta saygı ve selamlarımı sunuyorum.

Sayfanız hep canlı kalsın

Hoşça kalın

_________________

Yılmaz Şerif

14.10.2016 / Mersin

 

.::”Sizce Neden Karakter Oyuncularımızın Büyük Çoğunluğu Son Günlerinde Sefalet Çekti?” Başlıklı Anketimiz Sonuçlandı!::.

Değerli oylarınız ile sonuçlanan Sizce Neden Karakter Oyuncularımızın Büyük Çoğunluğu Son Günlerinde Sefalet Çekti? adlı anketimizde, en çok oy alan görüş, oyların %18.47’sini alan ‘Çok para kazanmadıkları için.’ olarak belirlenmiştir.

Kullanılan Toplam Oy: 1,435

1- Çok para kazanmadıkları için  18.47%  (265 oy)  

2- Birikim yapmadıkları için  17.07%  (245 oy)

3- Yapımcılar onları sigorta yapmadıkları için  15.19%  (218 oy)

4- Oynadıkları filmlerden telif haklarını alamadıkları için  13.31%  (191 oy)

5- Devlet desteği olmadığı için  11.43%  (164 oy)

6- Kötü alışkanlıklara sahip oldukları için (alkol, sigara, uyuşturucu maddeler, kumar vb.)  7.39%  (106 oy)

7- 60’lı-70’li yıllar sinemasının hep aynı hızda devam edeceğini düşündükleri için  7.25%  (104 oy)

8- Hepsi  5.16%  (74 oy)

9- Artık onların meslek disiplini ile filmler yapılmadığı için  1.67%  (24 oy)

10- Zor günler yaşadıklarını düşünmüyorum, herkes hak ettiği gibi yaşadı  1.11%  (16 oy)

11- Ezber yetenekleri olmadığı ve bu nedenle -yeni dönem- sesli çekilen filmlerde yer alamadıkları için  0.91%  (13 oy)

12 – Yeniliğe açık olmadıkları için  0.63%  (9 oy)

13-Yetenekleri sınırlı oluğu için  0.35%  (5 oy)

14- İyi oyuncu olmadıkları için  0.06%  (1 oy)

Böyle bir anket düzenlemeden önce, yaptığımız çalışmaların bir çoğunun altına ‘Devlet onlara yardımcı olmalı!’, ‘Niye bu insanlara bakılmıyor?’ gibi onlarca yorum alıyorduk. Lakin anket sonucunda gördük ki; okurlarımızın büyük kısmı onların çok para kazanmadıklarını bilmekle birlikte, birikim yapmadıklarını da düşünmekte. Yukarıda bahsettiğimiz ‘Devlet Desteği’ meselesi ile ilgili görüşleri ise anketimizin 5. sırasında yer almış durumda. Yani okurlarımızın büyük bir bölümü, ‘Çok kazanmadılar ama kazandıklarını da tutmadılar.’ demekte. Bizce oldukça şaşırtıcı bir sonuç bu. Daha doğrusu, bizim karakter oyuncularımıza bakış açımız için değil, anket öncesi okurlarımızın düşünceleri için şaşırtıcı bir sonuç. Bu tutumlarının değişmesinde ve meseleye farklı bir bakış açısından bakmalarında az da olsa bir katkımız olduysa biz görevimizi yapmış olacağız. Çünkü Üçüncü Adam’ın çalışmalarında ve özellikle de Bir Yadigar Ejder Kitabı’nda, ‘Ah yazık…’dan çok daha ötesi var. Bu nedenlerle bu anketimize oy kullanan tüm okurlarımıza teşekkür ediyor, çalışmamıza kazandırdıkları boyuttan ötürü heyecan duyduğumuzu belirtmek istiyoruz.

Teşekkürler.

Üçüncü Adam

 

.::Yeni Fotoğraflar ve Bilgiler Eşliğinde Yadigar Ejder::.

Yadigar Ejder - Kapak Yeni

‘Allı Gelin’ adlı 80’lere ait bir video filmden…

Merhaba dostlar,

Bugün, Yadigar Ejder’in aramızdan ayrılışının 25. yıl dönümü. Şimdiye kadar vaktim yettiğince yaptıklarımla -ve yapmaya çalıştıklarıma- onu hep anmak, hakkında yeni bilgilere ulaşmak ve onu daha yakından tanıyabilmek için hevesli bir uğraştayım. Attığım her adımda yeni bilgilere, yeni fotoğraflara ulaşıyorum. Anlayacağınız, ‘Bir Yadigar Ejder Kitabı’ bitmiyor, her geçen gün yeniden yazılıyor.

Kitabın yayınlanmasının ardından, Yadigar Ejder’li onlarca hayran fotoğrafı yollandı mail adresime. Yüze yakın yeni lobi ve fotoğrafı da bizzat kendi aramalarımda edindim. Kitabı edinen sinema tarihçisi sevgili ağabeyim Alican Sekmeç, araştırmaları doğrultusunda Yadigar Ejder’in filmografisine ciddi bir katkıda bulundu ve film arşivcisi değerli kardeşim Aykut Bal ile birlikte ulaşabildiğimiz filmlerle Yadigar Ejder’in yer aldığı film sayısı 300’ü aştı. Hatta sevenlerine bir müjde; Yadigar Ejder’in kendi sesi ile oynadığı, hiçbir yerde bulunmayan bir filmi de gün ışığına çıkardık. Daha önce Ferhan Şensoy ile oynadığı ufak bir sahneyi ve Himmet Ağa’nın İzdivacı filmlerini görüp heyecanlananlar, bu filmi gördüklerinde çok mutlu olacaklar. Filmden parçalar, Yadigar Ejder ile ilgili yakın zamanda düzenlenecek ve konuşmacı olarak yer alacağım bir panelde ilk kez gösterilecek. Ayrıntıları sizlerle paylaşacağım.

Arşivime katılan aşağıdaki yeni fotoğraflar ve fotoğrafların hikayeleri sizlerle;

Yadigar Ejder 1972 (Fosforlu Melek) Logolu

Bu fotoğraf, öyle zannediyorum ki Yadigar Ejder’i gördüğümüz ilk film karelerinden biri –hatta belki de ilki-. 1972 yılına ait bu filmin adı Fosforlu Melek. Filmi internetteki herhangi bir video paylaşım sitesinde bulmanıza imkan yok. Biz henüz edindik ve bu kareyi görünce çok heyecanlandık. Filmin bize ulaşmasında emeği geçen Aykut’a buradan bir teşekkürü borç bilirim. Bu film ile birlikte, kitapta da yer verdiğim bir bilgiyi yine kendi çabamla çürütmüş oldum. Bunda Alican ağabeyin ve Aykut’un emeği gerçekten çok büyük. Bir görüşmemizde Alican ağabey, jeneriğinden yokla çıkarak Yadigar Ejder’in ilk filmi olduğunu düşündüğümüz Ayşecik Bahar Çiçeği filminin jeneriğinin o filme ait olmadığını düşündüğünü belirtti ve bu vesile ile filmi ufak bir incelemeye aldık. Kaldı ki filmin erişebildiğimiz tüm kopyalarında son 20 dakikaya yakını yoktu ve izlediğimiz süre boyunca da Yadigar Ejder bir tek karede dahi gözükmüyordu. Ben birkaç yıldır, Yadigar Ejder’in filmin kayıp son kısmı içerisinde yer alabileceğini düşünmüştüm. Takdir edersiniz ki 90 öncesi klasik filmlerimizde kötü adamlar filmin sonunda daha belirgin şekilde ortaya çıkar, jönün olağanüstü çabaları ile bertaraf edilirlerdi. O anlarda kendisini görebileceğimiz umuduyla birkaç yıldır filmin tam kopyasını aradık ama bulamadık. Filmin jeneriğinin 1975 yapımı Kader Yolcuları’na ait olduğunu anlayınca o Yadigar Ejder’in ilk filminin Ayşecik Bahar Çiçeği olma ihtimali ortadan kalkmış oldu. Sinematürk’de Yadigar Ejder’in filmografisine aralıklarla 70 öncesi filmler eklenmekte ama o filmlerin hiç birinde Yadigar Ejder yok. Tarihsel olarak da olma ihtimali yok çünkü örnek olarak 1968 yılında Sivas’tan İstanbul’a henüz gelmiş bir kişinin, 1966’da bir filmde oynama ihtimali mantık dışıdır. Araştırmalarım doğrultusunda Yadigar Ejder’in 1971 yılı sonlarında çekilip 1972 yılında gösterime girmiş bir filmde ilk kez yer alma ihtimali çok daha büyük bir olasılık. 1972 yılında ise, kesin, net bilgilerle ve film kareleriyle sinemamızda yer almaya başladığı bir gerçek. Bu nedenlerle Fosforlu Melek’in, Yadigar Ejder’in ilk filmi olma ihtimali, son siyah-beyaz çekilmiş filmlerden biri olmasından dolayı da oldukça yüksek.

Yadigar Ejder Kahvehanede Temiz - Logolu

Bu fotoğrafı sinema sevdalısı, arşivci ağabeyim Bülent Kıdır geçen sene içerisinde bana yollamıştı. Lakin bana yolladığı bu fotoğrafın üzerinde ‘çarpı’ olan eski bir kopyasıydı. Kendisi bu fotoğrafı internet üzerindeki bir fotoğraf satış sitesinden bilgisayarına kopyaladığını yazmış, ‘benim arşivimden diyemem’ diye belirterek, ne kadar paylaşım etiğine sadık bir insan olduğunu da belli etmişti. Var olsun. Ben de aynı yıl içerisinde tesadüf olarak, bir sahafın efemera bölümünde bu fotoğrafın şimdi gördüğünüz temiz -ya da temizlenmiş- haline ulaştım ve çok heyecanlandım. İşte bu fotoğrafta, hiçbir zaman evi olmamış bir sinema emekçisinin, muhtemelen filmciler sokağındaki bir kahvede çekilmiş en doğal hallerinden birine tanık oluyoruz. Duygulanmamak gerçekten elde değil…

Yadigar Ejder Aile Gazinosunda

Yer ‘Yeşilçam Aile Gazinosu’

Gencecik bir Yadigar Ejder…

Bu fotoğrafı, kitap baskıya girdikten günler sonra ‘sanırım yetiştiremedim ama olsun’ diyerek, Yadigar Ejder’in yeğeni, Özlem Erdoğan Çelik hanımefendi yolladı. Kitaba yetişemedi ama şu an sizlerle… Zannediyorum 1972-75 yılları arasında çekilmiş bir fotoğraf.

Yadigar Ejder ve Umut Kınaoğlu - Yeni

Bu da, Bir Yadigar Ejder Kitabı’nı okuyan Umut Kınaoğlu adlı okurumuzun bize yolladığı, kişisel albümünden bir fotoğraf. Fotoğrafta, Yadigar Ejder’in kucağındaki kişi, şimdilerde 40’lı yaşlarda olan Umut Kınaoğlu…

Adını vermek istemediğim bir sinema emekçisi büyüğüm, Yadigar Ejder’le ilgili bir kitap hazırladığımı ve onunla ilgili her şeyin koleksiyonunu yaptığımı söylediğimde, ‘Evladım başka işin mi yok? Sinemanın başka sorunu mu kalmadı? Benim ve bizim gibi ustaların kitabını yapsana!’ demişti. Evet, başka işim yok. Ben, bir sinema emekçisinin  yüreğine inip, oradan, onun gözünden sinemamızı yazmak istiyorum. Onun gibi bakanların gözünden sinemamızı anlatmak istiyorum. Anlatıyorum. Anlatmaya da devam edeceğim.

Ruhun şad olsun Yadigar Ejder…

Erhan Tuncer

Bir Yadigar Ejder Kitabı

.::Sizce Neden Karakter Oyuncularımızın Büyük Çoğunluğu Son Günlerinde Sefalet Çekti?::.

Sevgili dostlarımız merhabalar,

Belki de şimdiye kadarki en önemli anketimizle karşınızdayız. Çünkü bugüne kadar hep biz bir şeyler yazdık, anılar anlattık, yaşananları çoğu kez sizlere birinci ağızdan aktarmaya çalıştık ama bu sefer durum başka. Söz sizde…

Sizce neden karakter oyuncularımızın büyük bir kısmı son günlerini açlık ve sefalet içinde geçirdi? Suç sadece devletin mi, yoksa bu acı sonda kendi payları da var mı?

Değerli oylarınız ile sonuçlanan Sizce Neden Karakter Oyuncularımızın Büyük Çoğunluğu Son Günlerinde Sefalet Çekti? adlı anketimizde, en çok oy alan görüş, oyların %18.47’sini alan ‘Çok para kazanmadıkları için.’ olarak belirlenmiştir.

Kullanılan Toplam Oy: 1,435

 1- Çok para kazanmadıkları için  18.47%  (265 oy)  

2- Birikim yapmadıkları için  17.07%  (245 oy)

3- Yapımcılar onları sigorta yapmadıkları için  15.19%  (218 oy)  

4- Oynadıkları filmlerden telif haklarını alamadıkları için  13.31%  (191 oy)  

5- Devlet desteği olmadığı için  11.43%  (164 oy)

6- Kötü alışkanlıklara sahip oldukları için (alkol, sigara, uyuşturucu maddeler, kumar vb.)  7.39%  (106 oy)  

7- 60’lı-70’li yıllar sinemasının hep aynı hızda devam edeceğini düşündükleri için  7.25%  (104 oy)  

8- Hepsi  5.16%  (74 oy)

9- Artık onların meslek disiplini ile filmler yapılmadığı için  1.67%  (24 oy)

10- Zor günler yaşadıklarını düşünmüyorum, herkes hak ettiği gibi yaşadı  1.11%  (16 oy)  

11- Ezber yetenekleri olmadığı ve bu nedenle -yeni dönem- sesli çekilen filmlerde yer alamadıkları için  0.91%  (13 oy)

12 – Yeniliğe açık olmadıkları için  0.63%  (9 oy)

13-Yetenekleri sınırlı oluğu için  0.35%  (5 oy)

14- İyi oyuncu olmadıkları için  0.06%  (1 oy)

.::Fotoğraflar ve An’larla Hakkı Kıvanç’ın Cenaze Töreni: Bir Sinema Emekçisini Daha Unutulmazlar Arasına Uğurladık!::.

Tarih: 30 Ocak 2015 / Saat 11:20

Telefonum çaldı. Arayan Süheyl Eğriboz ağabeyin oğlu Yaşar Eğriboz‘du. “Erhancığım selamlar… Yahu, sana kötü bir haberim var. Az önce anneme telefon etmişler, Hakkı (Kıvanç) ağabeyi kaybettik…”

Kalakaldım. Birbirimize baş sağlığı diledikten sonra telefonu kapattık. Bir süre oturup düşündüm. Daha birkaç hafta önce telefonla aramış, halini hatırını sormuştum. “İyi olmaya çalışıyorum evladım…” demişti. Sesinden yorgun olduğu anlaşılıyordu. 50 küsür senesini sinemaya vermiş bir sinema emekçisi, elim bir hastalıkla mücadele ediyordu. ‘Biraz daha dinlensin, toparlansın, elini öpmeye giderim.’ diye düşünüyordum, olmadı. Hakkı Kıvanç ağabeyi kaybetmiştik.

İki sene önce, TRT Belgesel kanalı için hazırlamış olduğum Üçüncü Adamlara Dair adlı belgeselin 2. Bölüm konuğuydu kendisi. 2013 yılından beri bir dizi aksilik yaşayan projemiz, 2014-Haziran ayında devam bölümlerinin yayınlanması adına kanaldan talep edilmişti. Çektiğimiz 6 bölümü de kanala teslim ettiğimiz günlerde aramızdan ayrıldı Hakkı ağabey… Kendi bölümünü izleyemeden, sessiz sedasız bir şekilde gitti… Süheyl ağabey bölümünü izlemiş, çok beğenmiş, üzerine saatlerce konuşmuştuk. Keşke o da izleyebilseydi de üzerine konuşabilseydik…

Hakkı ağabeyin vefat haberini aldıktan sonra tüm yaşadıklarım, Süheyl ağabeyin cenaze günü yaşadıklarımın neredeyse aynısıydı. Aynı acı, aynı söylemler, cenaze namazının kılındığı Beyoğlu Ağa Camii‘nde, cenazeye gelmeyenlere, gelemeyenlere aynı sitemler… Bir çuval dolusu ‘keşke’, onlarca ‘iyi ki’ ve hala kulaklarımda çınlayan, göz dolduran hatıralar…

“Hakkı ağabeyin esas soyadı Güvenç… Şimdi Osman Seden’le film çekiyor Hakkı ağabey. Başrollerde Hakkı ağabeyle Nedret Güvenç. Ee Hakkı ağabeyin de soyadı ‘Güvenç’ dediğim gibi. Osman Seden diyor; Bir sinemada iki ‘Güvenç’ olmaz… Senin soyadın ‘Kıvanç’ olsun. İşte Hakkı ağabeyin soyadı o günden sonra ‘Kıvanç’ oluyor.”  

Şimdi kulağımda çınlayan bu anıyı kim anlattı hatırlamıyorum ama o gün buna benzer onlarca set anısı dinledim. Cenazeye gelenlerle merhabalaşmalar, hal-hatır sormalar derken cenaze namazı kılındı ve Hakkı ağabeyi Beyoğlu-Kulaksız Mezarlığı’na defnettik… Yadigar Ejder’e yakın bir aile mezarlığına… Yine ağladık, yine üzüldük ve yine bir sinema emekçisini unutulmayanlar arasına uğurladık.

Şimdi sizleri, Hakkı Kıvanç ağabeyin cenaze töreninden fotoğraflarla ve an’larla baş başa bırakıyorum…

Ruhun şad olsun Hakkı Kıvanç!

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Cenaze töreni öncesi Beyoğlu-Gazeteci Erol Dernek Sokağa geldiğimde, çektiğim ilk fotoğraf… Hasan Yıldız ağabey, eski yapımcılardan Şahin Koçak, emektar kavgacı karakter oyuncularımızdan İhsan Gedik, Hasan Uçar, Hasan Demircan ve eski prodüksiyon amiri Mehmet Gülen (Tokmak Mehmet) çay içerken eski günleri yad ediyorlardı. Bir süre beraber sohbet ettikten sonra müsaadelerini isteyip, sokağın içindeki diğer bir kahveye gittim.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Serdar Gökhan ve Tuğrul Meteer de cenazeye gelmişlerdi. Sokaktaki tüm sinema emekçileriyle az önce olduğu gibi onlar da eskileri yad edip, onlarca anı anlattılar. Şartlar, zorluklar, acılar, üzüntüler ve sevinçler konuşuldu.

Çok geçmeden yanımıza koltuk değnekleri ile Selahattin Geçgel (Godzilla) ve Necdet Kökeş ağabey geldi. Selahattin ağabey, “Geçenlerde araba çarptı… Ucuz atlattık…” diye anlatmaya başlayınca, Serdar Gökhan “Arabaya bir şey oldu mu peki ağabey? Sen eski topraksın, Godzilla’sın! Sen arabadan haber ver!” dedi ve birden gülmeye başladık. Sokaktaki o hüzünlü hava bir an olsun dağılmıştı…

5-10 dakika sonra camiye doğru yürümeye başladık. Avlu kalabalıktı. Hakkı ağabeyin ailesi ve akrabaları ile onlarca sinema emekçisi gelmişti cenazeye. Herkes önce kederle tokalaşıp birbirine sarılıyor, ardından da ‘Ne yaptın? Nerelerdesin? Gözükmüyorsun?’ gibi sorularla özlem gidermeye başlıyordu. Emektar sinema sanatçılarının cenazelerinde sıkça rastladığım bir durumdu bu. Öyle anlara tanık olursunuz ki, birileri bir köşede göz yaşlarını silerken, iki eski dost gülümseyerek birbirine sarılıp koyu bir muhabbete başlayabilir. Yani bir cenaze töreninin beraberinde getirdiği ‘hüzün’, ‘ayrılık’, ‘ölüm’ gibi onlarca duygunun unutulup, cami avlusundaki törenin ‘eski dostların görüşme merasimi’ne dönüşmesine tanık olabilirsiniz. Eski günlere duyulan özlemin, ölümün hüznünü yendiği tek yerdir bir sinema emekçisinin cenazesi…

*Fotoğrafa tıklayarak büyütebilirsiniz.

Kalabalık içerisinde tanıdık-tanımadık herkesle selamlaşıp baş sağlığı diledikten sonra, aklımın bir kenarında yukarıda yazdığım duygularla, soldaki fotoğrafı yakama iliştirdim. Hakkı ağabeyin cenazesinin başına dikildim ve bir süre düşündüm. Gözümün önünde, Türk sinemasının belki de en çok set görmüş oyuncularından biri yatıyordu. Oynamadığı baş kadın-erkek oyuncu kalmamıştı. Çalışmadığı yönetmen yoktu. Sinemamızın her dönemine şahit olmuş, her dönemine büyük emekler harcamıştı…

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Yukarıdaki iki fotoğrafta Hakkı Kıvanç’ın kızını, oğlunu ve torununu görüyorsunuz. Cenazeye gelen tüm sanatçılarla yakından ilgilenip, taziyelerini kabul ettiler. Oğlu ile gerçekleştirdiğim kısa bir görüşmede: “Son zamanlarda çok çökmüştü. Acı çeker hale gelmişti. Şu an çok üzgünüz. Son iki ay her gün babamızı acı içinde görünce kahroluyorduk. Sinemaya yıllarını verdi, sağ olsun dostları, sevenleri onu yalnız bırakmadı…” dedi. Siz değerli okurlarımızın selamını ve baş sağlığı dileklerinizi de kendisine ilettim.

Ardından avluda bir hareketlilik oldu. Sinemamızın usta yapımcılarından Türker İnanoğlu‘nun ağır adımlarla cami avlusuna girdiğini gördüm. Çelenk yollamakla kalmamış, bir de cenazeye gelerek Hakkı ağabeyin ailesine ve yakınlarına baş sağlığı dileklerini sunmuştu. Avludaki birçok kişinin ‘Vay be… Helal olsun…’ dediğini hatırlıyorum. Helal olsun Türker İnanoğlu…

Sinemamızın kavgacı karakter oyuncularından Ali Ateş de cenazedeydi. Yanıma gelip elimi sıktı ve ‘İyi ki varsınız siz…’ dedi. Ne demek istediğini bir an anlayamadım. ‘Üçüncü Adam siz siniz değil mi?’ dedi, ‘Evet…’ dedim. ‘Çok yaşayın…’ dedi ve ‘Elimden ne gelirse yaparım… Anlat derseniz anlatırım, mutlaka haberleşelim…’ diye ekledi. Teşekkür ederek ellerinden öptüm. İlk fırsatta görüşmek dileğiyle, iletişim adreslerimizi aldık ve tekrar Hakkı ağabeyin cenazesinin başına geldim.

Yukarıdaki fotoğraf, Hakkı ağabeyin cenazesinin olduğu gün sanal ortamda çok paylaşıldı. Hatta bazı sitelerde ve kişisel facebook hesaplarında cenazede sanki sadece 2-3 kişi varmış gibi bir algı uyandırıldı. Sizi temin ederim ki Hakkı ağabeyin cenazesi ‘haberi olan herkesin geldiği’ kalabalık bir cenazeydi. Elbette ki gözlerimiz birçok kişiyi aradı ama emin olun Hakkı ağabey o camiden yalnız uğurlanmadı. Yukarıdaki fotoğrafı çektikten bir süre sonra İhsan Gedik‘in yerine bir başkası geçti… Sonra bir başkası… Sonra bir başkası… Hakkı ağabeyin başını yalnız bırakmadık…

Cenaze namazının kılınmasının ardından işi olanlar ve sıhhati el vermeyenler aramızdan ayrıldı. Yaşar Eğriboz ağabey, Aytekin Akkaya, İhsan Gedik, Necdet Kökeş, Salih Eskicioğlu, Yusuf Çetin, Mehmet Yüksel, Hakkı ağabeyin sevenleri ve akrabaları ile Kulaksız Mezarlığı’na geldik…

Ufak bir parantez açmak istiyorum. Değerli sanatçı ağabeyimiz Aytekin Akkaya‘nın vefa ve samimiyetini hiçbir zaman unutmayacağım. Süheyl ağabeyin cenazesinde yan yana ağladık, bu cenazede de varlığı hepimize güç verdi. Bir de özellikle değinmek istediğim isim Necdet Kökeş ağabeydir. Yaşına ve fiziksel durumundan dolayı zorlanmasına rağmen merdivense merdiven, yokuşsa yokuş, çamursa çamur demeden son ana kadar tüm cenaze törenlerinde en önde yer almıştır kendisi… Vefa denilince, aklıma gelen bu iki değerli ismi ben unutmuyorum, lütfen siz de unutmayın değerli dostlar…

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Hüzünlü bakışlarla Hakkı ağabeyi defnettik… O an aklımdan vefat etmiş ve hasta yatağında yatmakta olan onlarca sinema emekçisi bir kez daha geçti. Kederlendim, içim çok yandı… Benim düşündüklerimi emektar kavgacı karakter oyuncumuz İhsan Gedik de düşünmüş olacak ki, -aşağıdaki fotoğrafta göreceğiniz üzere- dayanamayıp bir sigara yaktı. Mezarın bulunduğu onlarca merdiveni ve tümsekli yolları bastonuyla nasıl çıktığını görmeliydiniz. Belki de yıllarca kamera, şaryo, ışık taşıdığı o tepeleri düşünüyordu o an… ‘Eskiden…’ diyordu kederle…

İhsan Gedik Mezar Başında Necdet Kökeş ve Mehmet Yüksel Mezar Başında

Hakkı ağabeyi defnetmiştik. Hoca duasını okumuştu ve dağılıyorduk. İşte o an, yine Necdet Kökeş ağabey, Süheyl ağabeyin mezarına olduğu gibi, Hakkı ağabeyin mezarına da son suyu döküverdi… Dilediği gibi ağlayamadığı, üzülemediği her şeyi, o suyla birlikte, Hakkı ağabeyin mezarına bırakıverdi…

Bir ömür, burada bitti sevgili okurlarımız.

Sinemamız, 50 küsür yıllık gerçek bir emekçisini, bir ağabeyini kaybetti.

Başımız sağ olsun…

Huzur içinde yat Hakkı Kıvanç ağabey…

Sinemamıza kattığın tüm güzellikler için sana minnettarız…

22.02.2015 / Pazar

Üçüncü Adam

Erhan Tuncer