Tag Archives: türker inanoğlu

.::Fotoğraflar ve An’larla Hakkı Kıvanç’ın Cenaze Töreni: Bir Sinema Emekçisini Daha Unutulmazlar Arasına Uğurladık!::.

Tarih: 30 Ocak 2015 / Saat 11:20

Telefonum çaldı. Arayan Süheyl Eğriboz ağabeyin oğlu Yaşar Eğriboz‘du. “Erhancığım selamlar… Yahu, sana kötü bir haberim var. Az önce anneme telefon etmişler, Hakkı (Kıvanç) ağabeyi kaybettik…”

Kalakaldım. Birbirimize baş sağlığı diledikten sonra telefonu kapattık. Bir süre oturup düşündüm. Daha birkaç hafta önce telefonla aramış, halini hatırını sormuştum. “İyi olmaya çalışıyorum evladım…” demişti. Sesinden yorgun olduğu anlaşılıyordu. 50 küsür senesini sinemaya vermiş bir sinema emekçisi, elim bir hastalıkla mücadele ediyordu. ‘Biraz daha dinlensin, toparlansın, elini öpmeye giderim.’ diye düşünüyordum, olmadı. Hakkı Kıvanç ağabeyi kaybetmiştik.

İki sene önce, TRT Belgesel kanalı için hazırlamış olduğum Üçüncü Adamlara Dair adlı belgeselin 2. Bölüm konuğuydu kendisi. 2013 yılından beri bir dizi aksilik yaşayan projemiz, 2014-Haziran ayında devam bölümlerinin yayınlanması adına kanaldan talep edilmişti. Çektiğimiz 6 bölümü de kanala teslim ettiğimiz günlerde aramızdan ayrıldı Hakkı ağabey… Kendi bölümünü izleyemeden, sessiz sedasız bir şekilde gitti… Süheyl ağabey bölümünü izlemiş, çok beğenmiş, üzerine saatlerce konuşmuştuk. Keşke o da izleyebilseydi de üzerine konuşabilseydik…

Hakkı ağabeyin vefat haberini aldıktan sonra tüm yaşadıklarım, Süheyl ağabeyin cenaze günü yaşadıklarımın neredeyse aynısıydı. Aynı acı, aynı söylemler, cenaze namazının kılındığı Beyoğlu Ağa Camii‘nde, cenazeye gelmeyenlere, gelemeyenlere aynı sitemler… Bir çuval dolusu ‘keşke’, onlarca ‘iyi ki’ ve hala kulaklarımda çınlayan, göz dolduran hatıralar…

“Hakkı ağabeyin esas soyadı Güvenç… Şimdi Osman Seden’le film çekiyor Hakkı ağabey. Başrollerde Hakkı ağabeyle Nedret Güvenç. Ee Hakkı ağabeyin de soyadı ‘Güvenç’ dediğim gibi. Osman Seden diyor; Bir sinemada iki ‘Güvenç’ olmaz… Senin soyadın ‘Kıvanç’ olsun. İşte Hakkı ağabeyin soyadı o günden sonra ‘Kıvanç’ oluyor.”  

Şimdi kulağımda çınlayan bu anıyı kim anlattı hatırlamıyorum ama o gün buna benzer onlarca set anısı dinledim. Cenazeye gelenlerle merhabalaşmalar, hal-hatır sormalar derken cenaze namazı kılındı ve Hakkı ağabeyi Beyoğlu-Kulaksız Mezarlığı’na defnettik… Yadigar Ejder’e yakın bir aile mezarlığına… Yine ağladık, yine üzüldük ve yine bir sinema emekçisini unutulmayanlar arasına uğurladık.

Şimdi sizleri, Hakkı Kıvanç ağabeyin cenaze töreninden fotoğraflarla ve an’larla baş başa bırakıyorum…

Ruhun şad olsun Hakkı Kıvanç!

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Cenaze töreni öncesi Beyoğlu-Gazeteci Erol Dernek Sokağa geldiğimde, çektiğim ilk fotoğraf… Hasan Yıldız ağabey, eski yapımcılardan Şahin Koçak, emektar kavgacı karakter oyuncularımızdan İhsan Gedik, Hasan Uçar, Hasan Demircan ve eski prodüksiyon amiri Mehmet Gülen (Tokmak Mehmet) çay içerken eski günleri yad ediyorlardı. Bir süre beraber sohbet ettikten sonra müsaadelerini isteyip, sokağın içindeki diğer bir kahveye gittim.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Serdar Gökhan ve Tuğrul Meteer de cenazeye gelmişlerdi. Sokaktaki tüm sinema emekçileriyle az önce olduğu gibi onlar da eskileri yad edip, onlarca anı anlattılar. Şartlar, zorluklar, acılar, üzüntüler ve sevinçler konuşuldu.

Çok geçmeden yanımıza koltuk değnekleri ile Selahattin Geçgel (Godzilla) ve Necdet Kökeş ağabey geldi. Selahattin ağabey, “Geçenlerde araba çarptı… Ucuz atlattık…” diye anlatmaya başlayınca, Serdar Gökhan “Arabaya bir şey oldu mu peki ağabey? Sen eski topraksın, Godzilla’sın! Sen arabadan haber ver!” dedi ve birden gülmeye başladık. Sokaktaki o hüzünlü hava bir an olsun dağılmıştı…

5-10 dakika sonra camiye doğru yürümeye başladık. Avlu kalabalıktı. Hakkı ağabeyin ailesi ve akrabaları ile onlarca sinema emekçisi gelmişti cenazeye. Herkes önce kederle tokalaşıp birbirine sarılıyor, ardından da ‘Ne yaptın? Nerelerdesin? Gözükmüyorsun?’ gibi sorularla özlem gidermeye başlıyordu. Emektar sinema sanatçılarının cenazelerinde sıkça rastladığım bir durumdu bu. Öyle anlara tanık olursunuz ki, birileri bir köşede göz yaşlarını silerken, iki eski dost gülümseyerek birbirine sarılıp koyu bir muhabbete başlayabilir. Yani bir cenaze töreninin beraberinde getirdiği ‘hüzün’, ‘ayrılık’, ‘ölüm’ gibi onlarca duygunun unutulup, cami avlusundaki törenin ‘eski dostların görüşme merasimi’ne dönüşmesine tanık olabilirsiniz. Eski günlere duyulan özlemin, ölümün hüznünü yendiği tek yerdir bir sinema emekçisinin cenazesi…

*Fotoğrafa tıklayarak büyütebilirsiniz.

Kalabalık içerisinde tanıdık-tanımadık herkesle selamlaşıp baş sağlığı diledikten sonra, aklımın bir kenarında yukarıda yazdığım duygularla, soldaki fotoğrafı yakama iliştirdim. Hakkı ağabeyin cenazesinin başına dikildim ve bir süre düşündüm. Gözümün önünde, Türk sinemasının belki de en çok set görmüş oyuncularından biri yatıyordu. Oynamadığı baş kadın-erkek oyuncu kalmamıştı. Çalışmadığı yönetmen yoktu. Sinemamızın her dönemine şahit olmuş, her dönemine büyük emekler harcamıştı…

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Yukarıdaki iki fotoğrafta Hakkı Kıvanç’ın kızını, oğlunu ve torununu görüyorsunuz. Cenazeye gelen tüm sanatçılarla yakından ilgilenip, taziyelerini kabul ettiler. Oğlu ile gerçekleştirdiğim kısa bir görüşmede: “Son zamanlarda çok çökmüştü. Acı çeker hale gelmişti. Şu an çok üzgünüz. Son iki ay her gün babamızı acı içinde görünce kahroluyorduk. Sinemaya yıllarını verdi, sağ olsun dostları, sevenleri onu yalnız bırakmadı…” dedi. Siz değerli okurlarımızın selamını ve baş sağlığı dileklerinizi de kendisine ilettim.

Ardından avluda bir hareketlilik oldu. Sinemamızın usta yapımcılarından Türker İnanoğlu‘nun ağır adımlarla cami avlusuna girdiğini gördüm. Çelenk yollamakla kalmamış, bir de cenazeye gelerek Hakkı ağabeyin ailesine ve yakınlarına baş sağlığı dileklerini sunmuştu. Avludaki birçok kişinin ‘Vay be… Helal olsun…’ dediğini hatırlıyorum. Helal olsun Türker İnanoğlu…

Sinemamızın kavgacı karakter oyuncularından Ali Ateş de cenazedeydi. Yanıma gelip elimi sıktı ve ‘İyi ki varsınız siz…’ dedi. Ne demek istediğini bir an anlayamadım. ‘Üçüncü Adam siz siniz değil mi?’ dedi, ‘Evet…’ dedim. ‘Çok yaşayın…’ dedi ve ‘Elimden ne gelirse yaparım… Anlat derseniz anlatırım, mutlaka haberleşelim…’ diye ekledi. Teşekkür ederek ellerinden öptüm. İlk fırsatta görüşmek dileğiyle, iletişim adreslerimizi aldık ve tekrar Hakkı ağabeyin cenazesinin başına geldim.

Yukarıdaki fotoğraf, Hakkı ağabeyin cenazesinin olduğu gün sanal ortamda çok paylaşıldı. Hatta bazı sitelerde ve kişisel facebook hesaplarında cenazede sanki sadece 2-3 kişi varmış gibi bir algı uyandırıldı. Sizi temin ederim ki Hakkı ağabeyin cenazesi ‘haberi olan herkesin geldiği’ kalabalık bir cenazeydi. Elbette ki gözlerimiz birçok kişiyi aradı ama emin olun Hakkı ağabey o camiden yalnız uğurlanmadı. Yukarıdaki fotoğrafı çektikten bir süre sonra İhsan Gedik‘in yerine bir başkası geçti… Sonra bir başkası… Sonra bir başkası… Hakkı ağabeyin başını yalnız bırakmadık…

Cenaze namazının kılınmasının ardından işi olanlar ve sıhhati el vermeyenler aramızdan ayrıldı. Yaşar Eğriboz ağabey, Aytekin Akkaya, İhsan Gedik, Necdet Kökeş, Salih Eskicioğlu, Yusuf Çetin, Mehmet Yüksel, Hakkı ağabeyin sevenleri ve akrabaları ile Kulaksız Mezarlığı’na geldik…

Ufak bir parantez açmak istiyorum. Değerli sanatçı ağabeyimiz Aytekin Akkaya‘nın vefa ve samimiyetini hiçbir zaman unutmayacağım. Süheyl ağabeyin cenazesinde yan yana ağladık, bu cenazede de varlığı hepimize güç verdi. Bir de özellikle değinmek istediğim isim Necdet Kökeş ağabeydir. Yaşına ve fiziksel durumundan dolayı zorlanmasına rağmen merdivense merdiven, yokuşsa yokuş, çamursa çamur demeden son ana kadar tüm cenaze törenlerinde en önde yer almıştır kendisi… Vefa denilince, aklıma gelen bu iki değerli ismi ben unutmuyorum, lütfen siz de unutmayın değerli dostlar…

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Hüzünlü bakışlarla Hakkı ağabeyi defnettik… O an aklımdan vefat etmiş ve hasta yatağında yatmakta olan onlarca sinema emekçisi bir kez daha geçti. Kederlendim, içim çok yandı… Benim düşündüklerimi emektar kavgacı karakter oyuncumuz İhsan Gedik de düşünmüş olacak ki, -aşağıdaki fotoğrafta göreceğiniz üzere- dayanamayıp bir sigara yaktı. Mezarın bulunduğu onlarca merdiveni ve tümsekli yolları bastonuyla nasıl çıktığını görmeliydiniz. Belki de yıllarca kamera, şaryo, ışık taşıdığı o tepeleri düşünüyordu o an… ‘Eskiden…’ diyordu kederle…

İhsan Gedik Mezar Başında Necdet Kökeş ve Mehmet Yüksel Mezar Başında

Hakkı ağabeyi defnetmiştik. Hoca duasını okumuştu ve dağılıyorduk. İşte o an, yine Necdet Kökeş ağabey, Süheyl ağabeyin mezarına olduğu gibi, Hakkı ağabeyin mezarına da son suyu döküverdi… Dilediği gibi ağlayamadığı, üzülemediği her şeyi, o suyla birlikte, Hakkı ağabeyin mezarına bırakıverdi…

Bir ömür, burada bitti sevgili okurlarımız.

Sinemamız, 50 küsür yıllık gerçek bir emekçisini, bir ağabeyini kaybetti.

Başımız sağ olsun…

Huzur içinde yat Hakkı Kıvanç ağabey…

Sinemamıza kattığın tüm güzellikler için sana minnettarız…

22.02.2015 / Pazar

Üçüncü Adam

Erhan Tuncer 

Reklamlar

.::Karakter Oyuncularının Kaderi::.

Sevgili Üçüncü Adam okurları merhabalar,

Aşağıda okuyacağınız yazı, SES Dergisi’nin 27 Aralık 1969 tarihli sayısından… Arşivimizi karıştırırken karşımıza çıktı ve yüzümüzde acı bir tebessümün oluşmasına sebep oldu. ‘Karakter Oyuncularının Kaderi’ başlıklı bir yazı ve yıl 1969!

Şimdilerde zor durumda olan emektar sanatçılarımızı sizlerle buluşturduğumuz zaman, belki bazı okurlarımız “E yaşlandılar artık… Para da tutmadılar… Zamanında bir hayli kazanmışlar ama biriktirememişler…” diye geçiriyorlar akıllarından. Haklılık payları var elbette. “Yağmur yağarken, tası ters tuttuk azizim…” diyen emektar bir bayan sanatçımızı hatırlıyorum. Ama aşağıda okuyacağınız yazı, yağmurun en şiddetli yağdığı yıllara ait sevgili dostlar. Yılda 100’lerce filmin üretildiği yıllarla ait… Bu yüzden, biraz daha fazla düşünmek, hala devam eden bu sorunun, 55 sene önce dahi dillendirilmesine önem göstermek gerekiyor sanırım.

Evet, durumları kötü, bir kaçı otel odalarında, bazıları huzurevlerinde yaşamaktalar. Aileleri ile yaşayanlar en huzurlu olanları. Onların tek şikayetleri artık filmlerde oynayamıyor olmak. Diğerleri maalesef hayatlarını sağlıklı bir şekilde sürdürememekten şikayetçi. Biz elimizden geldiği, gücümüzün yettiğince onların sesi olmaya çalışıyoruz. Sizler de sağ olun, var olun, desteğinizi hiç esirgemiyor, varlığınızla bize güç veriyorsunuz.

En yakın örnek olarak, Süheyl Eğriboz ağabeyimizin cenaze töreni ile ilgili hazırlamış olduğumuz çalışmada neler okuduysanız, 69 yılının Türk sineması için benzer şeyleri okuyacaksınız… 45 yıldır bu yaraya çare bulunamaması ne acı değil mi?

Umarım bu yazı yetkililere ulaşır da, bizim kendi imkanlarımızla sürdürdüğümüz mücadelemize, onlar da reaksiyon gösterirler…

Keyifli değil, bol düşünceli okumalar…

*Dergi sayfasındaki yazıları, daha rahat okunabilmesi için sizler için tekrar yazdık. Dileyen, yazının sonundaki sayfa fotoğrafını inceleyebilir sevgili dostlar.

SES Dergisi / 27 Aralık 1969 – Sayı 53 / Röportaj: Erman ŞENER

Türk sinemasında karakter oyuncularının ortak bir kaderi vardır. Filmlerde çok az ücretle çalışan ve yıllarca sinemaya emek veren bu artistler, yaşlanıp çalışamaz hale gelince sefaletin pençesine düşerler. İçlerinde durumunu kurtaran bir ikisi hariç, karakter oyuncuları sıfatına giren bütün artistlerin sonu şaşılacak benzerlikler göstermektedir.

O adam, nesli  tükenmeye yüz tutmuş bir tipin, hayatta kalan son temsilcilerinden biriydi. Tam bir İstanbul efendisiydi. Beyaz hastane odasına pek uyan bembeyaz bıyığı, kartopu saçları, kısık bir sesle, utancın perdelediği soluk bir yüzle anlatıyordu:

“Evet efendim… Babam Salim Bey, annem Mari’dir. Ama validemi Direklerarası’nda herkes “Salim’in Mari’si” diye tanırdı efendim. Bendeni 1915 yılında, Kastamonu’da dünyaya gelmişim, babamlar turnedeyken… Sahneye 9 yaşında çıktım efendim. Trabzon’da babamlar, “Hamdi Paşa’nın Katli” adlı oyunu oynuyorlardı. İşte o oyunda, Hamdi Paşa’nın çocuğu rolünde oynadım. Sonra sinemaya da başladım efendim. Kaç filmde oynadığımı derhatır edemiyorum, ama her halde 500’ü mütecavizdir.”

 “Beş yüzü mütecaviz” filmde oynayan Faik Coşkun’un ayağı kırılmıştı. Eşi – dostu mahalleden fakir ilmühaberi alıp “Faik Baba”yı devlet hastanesine yatırmışlardı. 2 ay hastanede kaldı Faik Baba, sonra 2 ay bastonla sokaklarda gezdi durdu. Bu 4 ay boyunca, kimse elinden tutmadı onun, kimse “Aç mısın, açık mısın, bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sormadı. Faik Baba da kimseye şikayet etmedi, dert yanmadı. Eski “Mevlevi dervişlerinin” tevekkülüne, sanatçı ruhunun cömertliğini katık etti, halini hatırını soranlara “İyiyim…” demekle yetindi, “Buna da şükür…” dedi.

Günlerini film setiyle, Özsüt muhallebicisi arasında geçiren Faik Baba, hala “Allah’a şükür…” diyor. Ama on günde 10.000 lira kazananlar, 50.000 lira kazananlar, “Şükür…” diyorlar mı acaba?

YA MUAZZEZ ARÇAY?

Bir canlı tarih gibi duruyordu otel odasına sığınmış kadın. Uzun süre tiyatroda kalmış, sinemanın aşağılandığı, hor görüldüğü; prodüktörlerin “kadın oyuncu” bulabilmek için ne yapacaklarını bilmedikleri bir devirde sinemaya girmiş, yıllar boyu Yeşilçam’a emek vermişti. Kader, onu da sonunda kırık ayakla, elinden düşmeyen koltuk değneğiyle bir otel odasının dört duvarından teselli aramaya mecbur etti.

Kısık bir sesle konuşuyordu;

“Allah Ümit Utku’dan razı olsun…” diyordu, “Bu otelin parasını o veriyor… Ya o da olmasa… Herhalde sokakta kalırdım…”

En azından 300 filmde rol almış bir sanatçıya, bu 300 film başını sokacak bir ev oda dahi vermemişti. Film kutularında ebedileşen bu sanatçının 3 milyonluk şehirde tek dayanağı vardı. Bir prodüktör Ümit Utku… Otel ücretini vermese, sokaktaydı. Bugün iyileşti artık Muazzez Arçay. 57 yaşına rağmen, hala filmlerde oynuyor. Ama o acı günleri unutamıyor. Nasıl unutsun…

MEHMDUH ALPAR

Türk sinemasının unutulmaz “Baron Memduh”unun sonu da arkadaşlarından farklı değil. O da hiç oynamadıysa 400 filmde rol aldı. Sonra kısmi felç denilen illet gelip yapıştı “Baron”un yakasına. Filmlerde parlak yeleği, muntazam papyonu ve monoklü ile “milyoner” rollerine çıkan “Baron” bir süre bu haline rağmen çalışmaya devam etti.

Sonra sağa başvurdu, sola başvurdu ve Darülaceze’ye yatırıldı.

“Faik Coşkun ayağı kırılınca aylarca meslektaşlarından ilgi beklemişti. Muazzez Arçay ise iki yıl hasta yattıktan sonra iyileşir iyileşmez filmlerde oynamak için Yeşilçam’a koştu. “Baron” diye tanınan Memduh Alpar halen Darülaceze’de… Bayramda onu da Türkan Şoray ziyaret etti. Sami Hazinses eskisi gibi yine filmlerde oynuyor ama eskisinden çok farklı şartlarda…”

*20 yıllık sinema oyuncusu Hakkı Haktan bir süre Heybeliada Senatoryumu A blok ikinci binada yattı. Muazzez Arçay’a olduğu gibi, ona da Ümit Utku’dan başka yardım eli uzatan yok. Yukarıda, Ümit Utku ve Erol Yaş, Hakkı Haktan’a geçmiş olsun diyorlar.

ŞİMDİ DE HAKKI HAKTAN

Ya Hakkı Haktan? Bu koyu sarı saçlı, seyrek bıyıklı, hafif kambur, karakter oyuncusunun kaderi de diğerlerinden farklı değil. O da son 3 yıl boyunca ciğerini için için kemiren “ince hastalığa” rağmen setten sete koştu. 50 lira, 100 lira, çok çok 200 lira yevmiyeyle filmlerde oynamaya devam etti. Yakınları ona: “Hastasın Hakkı, çalışma artık, dinlen…” diyorlardı. Nasıl çalışmasın, nasıl dinlensin, nasıl kendini kapıp koyuvermesin Hakkı Baba? Geçindireceği bir ev vardı başında. Sonunda bir gün vücudu bu çalışmaya isyan etti. “Dur…” dedi ve Hakkı baba, apar topar Heybeliada sanatoryumuna yatırıldı.

Yeri gelince ağzımızı yaya yaya, “Yerli film sanayinde en azından 5000 aile ekmek yiyor…” deriz. Hani nerede? İşte canlı örneği elimizde. Bir Ümit Utku gitti Heybeliada sanatoryumuna… Sendikası adına, şahsı adına, yılların Hakkı Baba’sına yardım elini uzattı, onunla ilgilendi. Peki geri kalan 4999 kişi ne yaptı? Hiç… Kocaman bir hiç…

-Necdet Tosun yıllar sonra takdimciliğe başladı, dükkan açtı. Atıf Kaptan ise yıllar sonra yine Anadolu yollarına düştü. Turneye çıkıyor, aynı zamanda filmlerde de oynuyor. 

BU LİSTE UZAR GİDER

Muazzez Arçay, Memduh Alpar, Faik Coşkun, Hakkı Haktan… Böyle kalmaz bu liste, uzar gider… Çok az ücretle çalışan, haftada iki gün çalışıp, kazandığını yedi güne bölen karakter oyuncularının değişmez, ortak kaderidir bu. Aldığı nedir ki, kenara para koysun… Yaşlılığında eli, ayağı tutmadığı zamanlarda kimseye muhtaç olmadan son günlerini geçirsin…

Alın Sami Hazinses’i… Sami, bir zamanların aranan komedi oyuncularından biriydi. Aldığı pek ahım şahım bir para değildi ama onun “rahatça” geçinmesini temin ediyordu. Komedi filmleri furyası durulunca, Sami’nin de durumu bozuldu. Bugün gene oynuyor, ama hep eski, parlak günlerinin hayaliyle… Sırtını Türker – Berker İnanoğlu kardeşlere dayayan ve sadece onların filmlerinde oynayabilen Necdet Tosun da öyle. Bir zamanların ünlü Mualla Sürer’i, gitgide az rastlanır oldu filmlerde. Bir zamanlar Ahmet Tarık’tan sonra en ünlü adam olan M. Ali Akpınar da öyle, Mümtaz Alpaslan da, Hasan Ceylan da, Talia Saltı da gitgide daha az sayıda filmlerde oynuyorlar. Liste daha da genişletilebilir. Hüseyin Baradan, sinemanın açığını şovmenlikle kapamaya çalışıyor. Hulusi Kentmen’le bunca yılın Atıf Kaptan’ı turneye çıkıp, Yeşilçam’ın bonosunun yanına sahnenin “nakdini” ekliyor.

-Mualla Sürer 1969 yılında, geçen yıllara nispetle çok az filmde oynadı, yani daha az kazandı. Sinemamızdaki krizden nasibini alan Hüseyin Baradan’sa bir taraftan filmlerde oynuyor, diğer taraftan da şov yaparak gelecek günleri bekliyor.

BU, KARAKTER OYUNCULARININ ORTAK KADERİDİR

Bu, bütün karakter oyuncularının ortak kaderidir. Yıldız sisteminin hakim olduğu Yeşilçam’da, konular daima başroldeki ikilinin etrafında döner. “Karakter oyuncuları” dediğimiz “Çilekeşler Ordusu” da bu filmlerin tuzu-biberidirler. Onlarsız film olmaz. Bu satırların yazıldığı anda, yeni bir kongreden çıkan Prodüktörler Cemiyeti, bu sınıfa giren oyuncuları hakkında karar almalıdır muhakkak. Unutulmamalıdır ki, bir sinema yıldızının içine düştüğü güç durum, her şeyden önce bir meslek dalı olarak sinemayı yaralar. Ve artık yerli sinemanın da yaralanmaya tahammülü kalmamıştır…

-Hulusi Kentmen de yıllar sonra tiyatroya dönüş yaptı. Yılın belli aylarında turneye çıkıyor, ardından İstanbul’a gelip filmlerde oynuyor. En eski karakter oyuncularından olan Hasan Ceylan da, yıllarını verdiği sinemadan başını sokacak bir ev parası bile alamadı.

12 Aralık 1969 / SES Dergisi

*Yazının dergideki orijinal halidir. Üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

________________________________________________________

Yazıyı hazırlayan, o yıllarda bu duruma hassasiyet gösteren Erman ŞENER’e ve Ümit UTKU’ya sonsuz teşekkürler…

.::Günay Kosova: Merceklerle ve makaralarla, üzüm sandığının içine sinema makinesi düzeni kurdum ve mahallenin çocuklarına film gösterimi yaptım. Bilet de neydi biliyor musunuz? Eski sigara paketlerinin üstü ve gazoz kapağı…”::.

İyi pazarlar sevgili Üçüncü Adam okurları…

Sinemamızın birçok dönemine şahit olmuş ve neredeyse her kademesinde çalışmış bir sinema emekçisi Günay Kosova

Kendisi ile, geçen senenin son aylarında uzun bir röportaj gerçekleşmiştik. Sinema yaşantısından anılarına, hassasiyetlerinden özel ilgi alanlarına kadar bir çok konuda konuşmuştuk. Yaklaşık 1 buçuk saatlik ses kaydının deşifresinin ardından, senarist/yönetmen Günay Kosova ile yapmış olduğumuz röportajı birkaç bölüm halinde yayınlamak istedik.

Kendisi tam manasıyla bir Türk sineması ansiklopedisi… Sitemizdeki karakter oyuncularımıza dair, bilinmeyen birçok anekdotu bizlerle paylaştığı için ve sinemamıza kattıkları için kendisine sonsuz teşekkür ediyoruz.

Keyifli okumalar efendim…

Günay Kosova;

22.06.1942 / Amasya doğumluyum.

Sinema kariyerim şöyle başladı; çocukluğumda bizim ilkokulda her Çarşamba bizi sinemaya götürürlerdi. Öyle bir adet şimdi maalesef yok Türkiye’de. Çok acı bir şey aslında bu. Kültüre dönük o kadar güzel bir şeydi ki… Biz o 6-7 yaşında sinemaya girdiğimiz zaman büyülenirdik. O sinema perdesinde aksedilenler, bizi çılgına çevirirdi. Benim içime sinema aşkı o zaman doğdu. Ve ben 6 yaşında ilkokul birinci sınıfta okumayı çözdükten sonra, bu sinema afişlerini, lobilerini her gün seyreder, okumaya çalışırdım. Acayip bir şey doğdu bende, sevgi doğdu. Birinci senenin yazında, ben bir sinemadan -gece 12’den sonra, sinema dağıldıktan sonra- film çaldım. Bir kısım film ama… Makine dairesine kalas dayayıp, film çaldım. Aldım o filmi eve getirdim. Bizim evde mahallede Dursun diye bir arkadaşımızın bodrum katı vardı. Biraz ilkel bir sinema salonu yaptım oraya ve kendim makine yaptım. Oynatıcı makine… Merceklerle ve makaralarla, üzüm sandığının içine sinema makinesi düzeni kurdum. Dışarıdan, güneşten gelen ışıkla aynaları yansıtıp film oynattım ve bütün mahallenin çocuklarına film gösterimi yaptım. Mesela haftanın üç günü gösterim yapardım. Bilet de neydi biliyor musunuz? Eski sigara paketlerinin üstü ve gazoz kapağı. Mesela bir tane sevgilim vardı… O 6 yaşında idi, ben işte 7’ye girmek üzereydim o benim farkımda değildi. Ama ben ondan hiç bilet almazdım ve en öne oturturdum onu. Orada, kendi yaptığım makine ile içime düşen kurt, her geçen sene daha da içimde birikti, artık birdi bin oldu.

Sonra işte İzmir’e geçtik oradan. Orada da sinemalardan çıkmaz olmuştum. Aldığım her harçlıkla sinemaya giderdim. Mesela bir filmi en aşağı, -hele de sevdiğim kovboy filmlerini- 15’ten aşağı izlemezdim. Mesela Avare çıktığı zaman, 28 defa izledim Avare’yi. Mesela herkes oyuncunun filmine gider, ben çok önceden öğrenmiştim jeneriklere bakardım. Böyle böyle yönetmenlerin filmlerine gitmeye başladım. Bir de firma filmlerine… Mesela Kemal Film’in yaptığı filmlere hiç tereddütsüz giderdim. Ve hiçbir zaman da Kemal Film’in filmleri beni yanıltmadı. Yani beni olduğu gibi, benim güdümlediğim arkadaşlarımı da yanıltmadı. O zamanlar siyah beyazdı. Kaliteli işler yapıyorlardı. Niye? Aileden zenginlikleri olması nedeni ile sinemaya para harcıyorlardı. Böyle içime kurt düştü işte benim. Büyüdük ettik… İşte ilkokul bitti, ortaokulu da okudum 1 sene. Matematik sıfır bende ama çok iyi kompozisyon yazardım. Orada işte hikayeler de yazmaya başladım, oluşturmaya başladım. Ben olsam ne yapardım diye falan…

Sonra 59 senesi geldi… İzmir’de, Kocamdan Ayıramazsın diye, İhsan Tomaç var eski yönetmenlerden, film çekiyorlar. Orada da benim arkadaşım set amirliği yapıyor… Beni aldı, “Gel bana yardımcılık yap…” dedi. Oradan girdim. Atilla Örgün’ün de ilk filmidir. Sevim Tuna eski assolist… Orada başladım. Hatta o filmde doğmuştu “Ormancı” şarkısı. Ve ben o kadar bahtiyar oldum ki o filmde. Onun sözleri şimdi ismini hatırlayamadığım bir adama ait ama beste Zeki Duygulu’nundur. Zeki Duygulu ilk Ormancı’yı sette bana çaldı. “Bak evlat…” dedi, “Bir dinle, filmde kullanacağız bu şarkıyı…” dedi. Dinledim, hakikaten çok güzeldi ve haklı çıktım beğenmem de.

O filmden sonra askere gittim. Askerden döndükten sonra İstanbul’a geldim. 63 senesinde Yılmaz Atadeniz’in Kilink filmlerinde set işçisi olarak çalışmaya başladım. O filmlerden sonra Türker İnanoğlu’nun yanına girdim. Orada set amiri oldum. Set amirliğimden sonra kademeli olarak kamera asistanlığı yaptım… Mesela Kartal Tibet’in oynadığı, Suat Yalaz’ın yazdığı Karaoğlan’larda, Mahmut Demir’in asistanlığını yapmaya başladım. Kamera asistanlığı yaptığım zamanlarda, Mahmut ağabey hasta olduğu gün ben çektim. Kameramanlığım da oradan geliyor yani. Sonra Mustafa Yılmaz ile çalışmıştım. Ardından bir dönem hem kamera asistanlığı, hem de kameramanlık yaptım. Tabii öncesinde ışık asistanlığı ve ışık şefliği de yaptım. Ondan sonra, -kamera asistanlığından sonra- prodüksiyon asistanlığına atladım. Sonra prodüksiyon amirliği yapar iken Türker (İnanoğlu) ağabeyin asistanı oldum, reji asistanı… Ve o sıralarda senaryoda yazmaya da başlamıştım.

İşte o sıralarda Yılmaz (Güney) ağabey beni arattı, demiş ki: Aç Kurtlar’ı çekiyorum, bana birinci asistan Savaş Eşici’yi getirin, -sonra yönetmen oldu Savaş Eşici- ikinci asistan için de Arnavut oğlunu getirin… Yılmaz ağabey bana hiçbir zaman bana Günay demezdi… Ya Kosova ya da Arnavut oğlu derdi… Çok severdi beni. Arnavutları benim ile birlikte çok sevmeye başlamıştı. Türker ağabeyden sonra, birkaç film Yücel Uçanoğlu’na asistanlık yaptım. Yücel Uçanoğlu ile hem fotoroman, hem de film çekiyorduk. ‘Kaderden Kaçılmaz’ diye bir fotoroman çekiyorduk. Orada orta yaşlı, yani 30-32 yaşlarında, mahallenin memur tipli adamlarına benzeyen bir adam bulmak gerekti. Yücel ağabey; Şehir Tiyatroları’nda bir çocuk var, bizim Ali (Şen) babanın oğlu…” dedi. Ben de çok seviyorum onu dedim. O sıralarda üçüncü dördüncü rollerde oynuyordu Şener… O fotoromanda oynattık onu. Ondan sonra ben Abbase Sultan filminde çalışmaya başladım. Türkan Şoray, Mahir Özerdem… Ali ağabey de oynuyordu. “Ali ağabey…” dedim, “Senin oğlanı oynattık…” dedim… “İyi b.k yemişsin…” dedi gülerek, “Bir sülaleye bir artist yeter yahu…” Çok büyük sanatçıydı… Allah rahmet eylesin…

1. BÖLÜMÜN SONU

13.10.2012 / Beyoğlu

Üçüncü Adam / Erhan Tuncer