Tag Archives: niyazi er

.::Bir Sinema Tutkunu Ali Gençli, Tüm İçtenliğiyle Anlattı: “Düştüm düşlerimin peşine, düş kırıklıklarını bile bile…”::.

Sevgili Üçüncü Adam okurları merhabalar,

Bildiğiniz üzere, bloğumuzun Röportaj Köşesi‘nde, kıymetli sanatçılarımızla gerçekleştirmiş olduğumuz röportajlara yer vermekteyiz. Siz değerli okurlarımızın takdiri ve beğenisi ile kısa sürede binlerce kişiye ulaşan röportajlarımızda, her daim sanatçılarımızdan kendilerini en içten cümleleri ile ifade etmelerini istedik. Her röportajımız için bunu önemle rica ettik. Sağ olsunlar, var olsunlar tüm sanatçılarımız sorularımıza içtenlikle cevap verdiler ama bazı röportajlar sizler için olduğu kadar, bizler için de ayrı bir önem taşımakta…

İşte aşağıda okuyacağınız röportaj, bizim için ayrı bir değer taşıyor. Türk Sineması’nda yüze yakın filmde figüranlık yapmış, emektar sanatçımız Ali Gençli, röportaj sorularımıza öylesine içten cevaplar verdi ki, bu sunumu sizlere dolu dolu gözlerle hazırladık…

Aşağıda, sanata gönül vermiş, tam bir sinema tutkunu olan, emektar sanatçımız  Ali Gençli’nin sinema serüvenini, tüm samimi hisleriyle okuyacaksınız. Gençli, tutkularını ve anılarını anlatırken, bir yandan da dönemin çalışma koşullarına olanca gerçekliğiyle ışık tutuyor…

Kendisine, bizlere vakit ayırdığı için sonsuz teşekkür ederiz…

_______________________________________________________

Ali Gençli Hakkında: 1957 Yılında Keşan’da doğdu. 1976 yılında yüksek öğrenim için geldiği İstanbul’da 1980 yılına kadar yüze yakın filmde irili ufaklı rol alarak figüranlık yaptı. Aslan Bacanak – Ne Umduk Ne Bulduk – Bizim Kız – Ben Bir Garip Keloğlanım – Leyla – Portakal – Güneşli Bataklık -Ana Ocağı – Nerde Beleş Oraya yerleş – Vur patlasın Çal Oynasın – Kader Bu – Cemil – Darbe (İki Arkadaş) – Bitmeyen Şarkı – Deli Gibi Sevdim – Peki Öyle Olsun – Hayata Dönüş – Kara Murat Kara Korsana Karşı – Cennetin Çocukları – Aile Şerefi, bu filmlerden bazılarıdır. Ayrıca; Efes Pilsen – Bira Bu Kapağın Altında – Asya Yağları, Dandy Çiklet ve Permatik reklamlarıyla, Ziraat Bankası’nın “Sadri’yle 1 Dakika” adlı bir dizi reklam filmlerinde rol aldı. Ali Gençli, halen Aydın Söke’de yaşamını sürdürmektedir.

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Sanata ilginiz hangi yaşlarda başladı?

Ali Gençli: 1957 yılının Şubat ayında, Keşan’ın küçük bir yol üstü köyünde doğmuşum. Yol üstü derken, köyün içinden geçen asfaltın bir ucu İzmir’e, diğer ucu da Kapıkule üzerinden Almanya’ya uzanıyordu. Okul çağı gelince Keşan’a göç ettiğimizi anımsıyorum. Keşan’da başladığım ilkokul yaşantım, dördüncü sınıftan sonra Edirne’de devam etti. Bu kentte süren on bir yıllık yaşamım, sonunda bir Karadeniz köyüne öğretmen olarak atanmamla son buldu. Sinemanın o tılsımlı büyüsü ilkokula başladığım yıllarda beni içine aldı. Özellikle yazları açık hava sinemalarının tahta sandalyeleri, gazoz araları hayatımın bir tutkusu haline geldi. Daha ilkokuldayken bile okulu asıp, gündüz matinelerine kaçıp gider eve döndüğümüzde tadı damakta kalan dayaklar yerdik. Bir gün bir film galası için ilçemize gelen Ayşecik ve Ömercik okulumuzu ziyaret etmiş ve bizde umulmadık hayranlıklar bırakmıştı. Onların bu ziyareti düşler yolculuğunun da başlangıcı olmuştu. Edirne’de süren eğitimim sürecinde sinemaya olan tutkum daha bir arttı. Cumartesi günlerimizin vazgeçilmez eğlencesi sinema olmuştu. Hatta bazen birkaç arkadaş toplanır, “gelecek program ve pek yakında” levhalarının altındaki beklenen filmleri, afiş resimlerinden esinlenerek ayak üstü uydurma hikayelerle anlatırdım. Hayal dünyam ne kadar geniş olsa da filmi izlediğimiz zaman, öykünün benim anlattıklarımın yanından bile geçmediğini gördüğümüzde, arkadaşlarım beni alaya alır, ama bir sonra afişi öykülerken yine de sessizce dinlemeyi seçerlerdi. Orta okula geçtiğimde kentin yazlık sinemalarından birinde yer gösterici olarak çalışmaya başladım. Edirne Maarif Sineması, bildik tahta sandalyeli ve birkaç masası bulunan açık locadan oluşuyordu. Locadaki masaların biletlerini varsıl aileler alırlardı genellikle. Ve yer göstericilere gümüşi 25 kuruşluklardan bahşiş verirlerdi, diğer yerler için on kuruşluklar revaçtaydı. Her gece aynı filmi defalarca seyreder, adeta hareketleri ve replikleri ezberlerdim. O zamanlar, çikletlerden çıkan siyah/ beyaz artist resimlerini biriktirirdik. Bazen bu resimler koleksiyonumuzda yüzlere kadar çoğalırdı. Biz büyüdüğümüzde bu merakımızdan vazgeçerken, artist resimleri renkli olmaya başlamıştı. Ve….

2) Sinema kariyeriniz nasıl başladı? Hatırlıyorsanız, ilk set gününüzü anlatır mısınız?

Ali Gençli: Ve Kastamonu Küre ilçesinin bir dağ köyünde, bir yıl öğretmenliğin ardından İstanbul’da yüksek öğrenim için sınavları kazanmamla birlikte, “düştüm düşlerimin peşine, düş kırıklıklarını bile bile…” Ailem beni üniversitede okuyor sanırken ben yeni serüvenlere yelken açıyordum, hem de dümeni olmayan bir yelkenliyle. Öğretmen okulu son sınıftayken ‘Hey’ dergisinin “Yalçın Gülhan”la boğazda yaptığımız yat gezisi ve bu gezinin dergide haberlenmesi cesaretimi arttırmıştı. O dönemdeki yoğun siyasal olaylar yüzünden okul işgal altındaydı ve derslere girmek mümkün değildi. Bu benim işimi daha da kolaylaştırıyordu. Bir gün yaşamımın en ilginç rastlantısı, bize sağladığı beslenme ve barınma karşılığında, yatılı öğrencilere akşam saatlerinde “etüt ağabeyliği” yaparken, Haydarpaşa Lisesi’nde benim sınıfımda aşırı öz güvenli, hiperaktif, orta ikinci sınıfa devam eden Karadenizli bir çocukla karşılaşmak oldu. Sınıfın düzenini sağlarken beni yoran, bu çiçeği burnunda delikanlıyla yaşanan sıkı bir atışmanın sonucunda, aramızda umulmadık bir kardeşlik doğmuştu. Bu çocuk, o dönemde çekilen “Köprü” filmindeki çocuk oyuncu Levent İnanır’dı….

Bu küçük arkadaşımla hep sinema üstüne, hayaller üstüne ve dayısı Kadir İnanır hakkında söyleşileri koyulaştırdık. Benim sinema tutkum onun da ilgisini çekmişti. Bir hafta sonu dönüşü bana getirdiği bir telefon “Yeşilçam”daki yolun başlangıcı oldu.

“Düştüm düşlerimin peşine, düş kırıklarının beni beklediğini bile bile…”

“Büyük Parmakkapı Caddesi, numara üç…” diyor telefondaki ses ve sürdürüyor; “Taksim’den İstiklal‘e girişte, soldan ilk sokak, karşına okul çıkacak, ilk ara sokak…” Belleğimden geçen bu sözler ayaklarımı yönlendiriyor. Az önce indiğim Kabataş vapurundan çıkıp çiseleyen karla birlikte Gümüşsuyu’ndan Taksim’e geldim. Karşımda demir kapılı okul, ilk ara sokağa saptım. Kar çiseliyor, hava soğuk ama üşümüyorum. Beynimde sıcacık düşler… Biliyorum tılsımlı bir dünya beni bekliyor… “Burası mı?” diyorum, bodrum merdivenlerinden inen garson kılıklı adama. “İlk kez geliyorsan, yukarıya kayıt olacaksın.” diyor. Kim bilir kaçıncı kez yineliyor bu sözleri, her gün… Eski yapının daracık merdivenlerinden üst kata çıkıyorum. Bir üst kata çıkan merdivenler ve yandaki kapı karşılıyor beni. Kapı kapalı, az önce buradan çıkan, mini etekli bir kız merdivenlerden süzülüyor üst kata. İsteksizce izliyor gözlerim. Kapıyı öğrencilikten kalma bir alışkanlıkla vurup, giriyorum içeriye. Biri sakallı, iki kişi var içeride. Duvarlarda eski film afişleri, ‘Keşanlı Ali Destanı’na gözüm ilişiyor. Engin Cezzar’ınki… İçime bir ılıklık yayılıyor. Eh ne de olmasa ben de Keşanlıyım, hem de Ali!… “Keşanlı Ali abilerin komşusuyum…” desem mi acaba? Bir yararı olur mu diye geçiriyorum usumdan. Oysa biliyorum, o bir öykü kahramanı. Böyle bir esprinin sırası değil. Vazgeçiyorum. Duvarda bir pano var. Yılmaz Güney’in, Fatma Girik’in, tanımadık birkaç fotoğrafı iğneyle tutturulmuş üzerine. Masa başında oturan, önündeki deftere bir şeyler yazıyor. Sakallının boynunda flaşlı bir fotoğraf makinesi var. İkisi de takım elbiseli, artist gibiler. “Sabahleyin telefon etmiştim.” diyorum. “Önce kayıt.” diyor, sakallı olan. Adımı, adresimi, işimi yazıyor önündeki deftere masa başındaki. Adres olarak okulumu söyleyince, “Karşıdan gelmek zor olmayacak mı?” diye soruyor, belki etkili olur diye, “Üç aydır boykottayız…” diyorum. “O zaman sorun yok…” diyor. “Şimdi fotoğraf…” diye ekliyor ardından. Sakallının gösterdiği iskemleye ilişiyorum. Yan oturtuyor, başımı çeviriyor, “Kıpırdama!” diye uyardıktan sonra basıyor makineye, flaş patlıyor. Panoyu gösterip. “Resmini buraya asacağız, uygun rol için buradan seçileceksin.” diyor. “Borcun on iki buçuk lira.” diye ekliyor. Parayı verirken, kayıt eden kişi “Alt kata çayevine inip, bizden haber bekleyeceksin, her an bir iş çıkabilir.” diyor.

Bodruma, çay evine iniyorum. Penceresiz, izbe bir yer. Sigara, eskimiş çay kokuyor. Tüm duvarlar afişlerle kaplanmış. Karşıda çay ocağı, su buharı yükseliyor. Bir lamba ölgün ışığıyla aydınlatma çabasında bu daracık yeri. Üç masayı sekiz-on iskemle çevrelemiş. Tanıdık birkaç yüz var. Şu sakallı yaşlı adam, köy filmlerinde imam oluyor çoğunlukla. Karşısındaki kadını hiç görmemişim. Masalardan birine ilişiyorum yabancı yabancı, acemiliğim yüzümden okunuyor. İçerdekilerin hoşnut olmadığını hissediyorum. Ya da havalanmışlar gibi geliyor bana. Yanıma benim yaşlarımda biri oturuyor selam verip. Çaycı bir çay bırakıyor sorgusuz önüme. Yarısı kesik yüzük parmağına takılıyorum. “Sağ ol!” diyorum. “Çay içer misin?” diye soruyorum, yanıma oturan yaşıtıma. “Ben, Hüseyin Avni Dede…” diye tanıtıyor kendini. Elindeki kitabı masaya bırakıyor. “Tek Şekerli Çınaraltı” H.Avni Dede yazıyor, şiir kitabının kapağında… Rastgele bir sayfa açıyorum. “…zamanı yaşamayı sınıyorsunuz / odanız o kadar küçük ki, bir sigara içseniz ısınıyorsunuz…” dizelerini mırıldanıyorum, ilgilenmiş olmak için… Yıllardır tanıyormuşum duygusuna kapılıyorum ve rahatlıyorum. “Sizin kitabınız mı?” diye soruyorum, laf olsun diye… “Evet” diyor Hüseyin Avni… “Flaş patladı mı?” diye soruyor, ardından da, “Her yeni gelene patlar o flaş ama hiçbir zaman fotoğraf panoya asılmaz…” diye ekliyor. Bizim on iki buçuk liranın ayakbastı parası yerine geçtiğini düşünerek gülümsüyorum. Merhaba Yeşilçam, yeni düşler merhaba!

Aradan geçen zaman bizi hafta sonuna getirdi. Bir kaç gün işsiz güçsüz, heyecanla bekledik. Acaba sakallarımda mı bir uğursuzluk var deyip altı aylık sakallarımı, Cumartesi günü bir güzel kestirdim. Kendimi zor tanımıştım, tıraş sonrasında. Bu hafta böyle geçer diye düşünürken, yeni imajla bir fotoğraf daha çekilmem gerektiği söylendi. Umut dünyası işte, bir flaş daha patlattılar yüzüme. Haydi bir on iki buçuk daha. Kapıdan çıkıp aşağıya inerken kelli felli birisiyle karşılaştık. Sonradan bu beyefendinin “figürasyon”un sahibi Semih Bey olduğunu öğrendim. Aşağıda çayevi kapısında dört kişiyi ardına almış tanıdık olmayan birisini sıyırıp geçerken elini göğsüme bastırıp; “Dur bakalım, bu tarafa.” deyince anladım ki bizim sakallar işi bozuyormuş. Diğer ayrılanlarla birlikte, set görevlisi olduğunu öğrendiğimiz, orta yaşlı adam bizi üç katlı bir eski yapıya götürdü. Sonradan, bazı filmlerde ufak tefek rollerde gördüğümüz Niyazi Er‘in kostüm deposuna geldiğimizi ve buraya gelecek günlerde daha çok geleceğimizi, bir süre sonra anlayabilmiştim. Beş kişi üzerimize uyan klasik polis elbiselerini seçtik. Eskimişlik, toz, kir ve rutubet kokan bu yerden ayrıldığımızda saat ona geliyordu. Ve her geçen dakika benim heyecanım artıyordu.

Diğerlerinin davranışlarından deneyimli oldukları belliydi. Elbiselerimiz, aldığımız kostümlerin yerinde kalmıştı. Yine aynı görevli bizi peşi sıra, İstiklal Caddesinden, Taksim’e doğru götürdü. Mahşer-i kalabalığın arasından geçerek Sıraselviler caddesine geldik. Kalabalığın nedeni Bülent Ecevit‘in o gün yapılacak olan, günlerdir, sür manşet haberlere taşınmış ünlü ‘Taksim Mitingi’ydi… Burada, yer altına inen bir gece kulübünde bir süre bekletildik. Orada da ekibin diğer üyeleri beklemekteydi. Kameraman, setçiler filan. Bir süre sonra Cüneyt Arkın ve sonradan filmin yapımcısının da olduğunu öğrendiğim rejisör Melih Gülgen geldi. Yanlarında o günlerde daha yeni yeni tanınmakta olan Deniz Erkanat ta vardı. O günkü  sahne birkaç kamerayla çekilmişti. Cadde üstündeki binanın üzerinden kuş bakışı, ayrıca, bir de yerden kamerayla yapılmıştı. Biz kalabalığın için uzun bir yürüyüşle geçen Komiser Cemil‘in çevresinde polisler olarak dağınık bir şekilde, onu kalabalıktan koruyarak ve kollayarak yürümüştük. Tam üç kez yinelenen sahne Cüneyt Arkın hayranları tarafından sabote edilmişti. Bir ay geçmeden film vizyona girdi, ama kalabalığın içinde kendimi görmekte çok zorlandım. Böylece ilk kez kamera karşısına Cüneyt Arkın’ın bir filmiyle geçme mutluluğunu yakalamıştım. Miting olaysız bitmiş, “Ecevit’e Suikast Yapacaklar” haberi asparagas çıkmıştı. Dönüşte yaşadığımız serüven ise çok ilginçti. Setten beş polisi kostümleri değiştirmek üzere gönderdiler. Çekimler fazla sürmemişti. İstiklal Caddesi‘nden yürürken arkadaşların birisinin önerisiyle Bekâr Sokak tarafına yönelip, Yeşilçam çorbacısından birer tas çorba içtik. Polis giysileri ve belimizde tahta tabancalarla gerçek polisler gibiydik. Çorbacıya hesap ödemeye kalktığımızda “Polislerden para almıyoruz abiler!” sözleri beni çok şaşırtmıştı. Yeşilçam Piyasasını tamamen öğrendiğimde bunun, çorbacının arkadaşı olan, diğer polislerden Cesur Barut‘un bize bir oyunu olduğunu öğrendik. Bizi kandıran olayı kurgularken, çorbaların parasını o ödemişti. İlk set günümü böyle yaşamıştım…

Ve de tabii ki, akşam üstü dağıtılan yevmiyelerden payıma düşen altmış liranın da, sinemadan kazandığım ilk para olduğunu da anımsıyorum. Yine sonradan öğrendiğime göre asıl yevmiyeler, kadın oyuncular için yüz yirmi beş lira, erkek oyuncular için yüz lira iken, bizim kırk liralarımız, kadınların da yirmi beş liraları Patron Semih Bey’in kasasına gidiyormuş.

*Resme tıklayarak büyütebilirsiniz.

3) Çalışma disiplini açısından kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydunuz yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyordu?

Ali Gençli: Her işte olduğu gibi, kamera önü oyunculuğunda da başarı için, disiplinin ön koşul olduğuna inanıyorum. Elbette o zamanlar çekimlerde genelde, çekim sırasında verilen görevleri doğaçlama yerine getirirdik. Ancak gerektiğinde verilen replik ve mizansenleri, ön çalışmalarla olgunlaştırır ve çekimlerde zorlanmadan sonuca giderdik… Benim lise yıllarında hatırı sayılır sayıda tiyatro oyununda oynamış olmam, birbirinden çok farklı da olsa kamera önünde işimi oldukça kolaylaştırıyordu.

4) İzleyicilerimiz sizi hatırlayacağı filmlerden bahseder misiniz? Bu filmlerle ilgili anılarınızı ve sizin için ne ifade ettiklerini anlatır mısınız?

Ali Gençli: Aslan Bacanak filminin benim için önemi çok büyüktür. Adını anımsamadığım, Zeki-Metin ikilisinin bir başka filmi için Eminönü Haliç Sebze Hali’nde hamalları oynayacaktık. Fakat sabah erkenden sette yerimizi aldıktan sonra, her şeyin hazır olmasına karşın, kesintide olan elektriklerin geç saatlere kadar gelmemesi yüzünden çekimler ertelenmişti. Sonradan çekilen bu sahnelerde bulunma fırsatı bulamamıştım. Sonra bir gün bizi Çamlıca’da, eski evlerden oluşmuş bir mahalleye getirdiler. Cevat Kurtuluş, Sami Hazinses, Perran Kutman, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Gölgen Bengü, İhsan Yüce ve geniş bir ekip kadrosuyla çalışmalara başladık. O günü oldukça güzel fotoğraflayarak bugünlere taşıdığımı düşünüyorum. Bir evin penceresini boyarken, Zeki Alasya’yı kovalayan mahallelilerden birisi (Hüseyin Kutman) üzerinde bulunduğum merdivene çarpıp, başına geçen boya kovasıyla başka bir renge giriyordu. Bense pencerenin parmaklıklarında asılı kalıyordum.

*Resme tıklayarak büyütebilirsiniz.

Ofise döndüğümüzde akşam olmuştu. Yevmiyeleri aldık. Dört aydır tek işim gücüm buydu. Okulu iyice çıkartmıştım yaşamımdan. Etüt ağabeyliği yaptığım Haydarpaşa Lisesi de karşıt görüşlü etüt ağabeyleri tarafından işgal edilmişti. Zorunlu olarak orasını terk ettim. Bir süre direnmiş olsam da okulun mahzenlerinde, insanların kaybolacağı ve cesetlerinin hiç bir zaman bulunamayacağı tehditleri, her gün bir kaç öğrencinin öldürüldüğü haberlerinin gazetelerde manşetlendiği günlerde, Beyoğlu’na beş öğrenci arkadaşın kiraladığı eve daimi konuk olarak katıldım, ev kirasına ortak olarak. Şimdi işim daha da rahatlamıştı. Sabah erkenden figürasyonda oluyor, akşamları da Beyoğlu’nun arka sokaklarında keyifli geceler yaşıyorduk. Beyoğlu Karakolu’yla aynı sokakta bulunan “Tayfun Apartmanı”nın beşinci katından boğaza karşı çilingir sofraları kuruyorduk. Diğer beş arkadaşım, İstanbul’un hatırı sayılır üniversitelerine devam ediyorlardı. Bazıları Keşanlı olan bu dostlarım şimdi ülkemin avukatı, savcısı, mühendisi, öğretmeni olarak yaşamlarını sürdürüyorlar.

Ertesi gün yine erkenden kalkıp önce Erman Film’in bulunduğu pasajın karşısındaki Ata Saka‘ya ait çay evinde simit-çay kahvaltısından sonra, bizim çay evine geldiğimde, dünden devamı çekilecek olan filmin setine gidecek dokuz kişi, set minibüsüne binmek üzereydiler. Bu kez, bizi Yeşilyurt sahilinde bir yazlık çay bahçesine getirdiler. Sinemacı Tombiş Çetin, Turgut Boralı, Selçuk Uluergüven, Tuncer Necmioğlu, Atilla Pekdemir, Hakkı Kıvanç, İbrahim Uğurlu, Kemal İskender, set ekibiyle birlikte Zeki Alasya ve Metin Akpınar da oradaydı.

O günkü çekimler oldukça keyifli geçti. Biz kahvede otururken Zeki – Metin tüm becerilerini sundular. Komik sahne çekimlerine kahkahalarla güldük. O gün dikkatimi çeken bir şey, tombalacının camdan dışarı fırlatılması dahil hemen hemen tüm sahneler tek provadan sonra çekildi. Bu da kadronun ustalığındandı elbet. Zeki Alasya’nın korkudan altını ıslattığı sahne, o gün unutulmayan en güzel sahneydi… Ve en komik! Öğlen sandviçlerimizi yerken, benim fotoğraf makinem de çalıştı durdu. Aslan Bacanak filmindeki benim de katıldığım iki günlük çekim sona ermeden önce, Zeki Alasya’nın, ağzını ekmek sodasıyla köpürtüp intihar etme sahnesinde, Nubar Terziyan’la birlikte yakınlardaki bir evin yatak odasındaki kısa bir çekim de günün ilginç anısı olarak, yaşam dağarcığıma eklendi…

Beyoğlu’nda yaşam sürüp giderken, ikinci bir figüran bürosu keşfediyorum. Semih Bey’in bürosundan ayrılıp, Niyazi Vanlı‘nın yerinde işe başlıyoruz birkaç arkadaşla. İşte o günlerde günlüğüme aşağıdaki notları düşmüşüm… O gün de benim için önemli bir gündü… Çünkü Sadri Alışık, bizim çocukluğumuzun hayranlığını bugünlere taşıyanların başında geliyordu…

SADRİ’YLE BİR DAKİKA / 22.06.1977 – Pazar

Dün. Önceki gün. Daha önceki gün gibi, bu gün de erkenden geldim. Hava sisli pusluydu, güneş iyice ısıtana kadar. İstanbul’un havası böyle. Gün güne, saat saate uymuyor. Eski bir sinemadan bozma bu yapının, arka sokağa bakan geniş odasının duvarları film afişleriyle doldurulmuş. Figüranların bekleştiği bu yere, figürasyon bürosu diyorlar. Bu sokak, sinemacılar sokağı, film şirketleri, artistler kahvesi, organizatör büroları hep burada. İkinci, üçüncü bir de bizim gibi sonuncu sınıf figüranları bu sokakta görmek mümkün. Ünlü olmak hayaliyle memleketinden kalkıp gelenler, her gün değişen yüzler hep bu sokakta. Büroda bekleşenlerin çoğunluğu yeniler. Ortamı öğrenenler, acemilik dönemini atlatanlar şirketlerle direkt ilişki kurduklarından buraya gelmiyorlar. Çünkü, kazanılan paranın yarıya yakın bir bölümü bu büronun sahibi tarafından kesiliyor. Geri kalan bölüm figürana ödeniyor. Zaman geçtikçe daha da çoğalıyoruz. Herkeste işe gitme umudu. Telefonlu masada oturan patronun annesine, biz de anne diyoruz. Her an gelecek isteğe göre, içimizden uygun olanları seçip ilgili film setine gönderecek. Ne denli çok işçi gönderebilirse büronun kazancı o denli yüksek olacak. Onun sorunu ve düşüncesi de bu, artist olma düşü kuranların yanında. Tam, çıplak film furyasının başladığı günlerdeyiz. Söylenenlere göre haftada bir film çekiliyor, piyasaya hemen sürülüyormuş. Bu yüzden kazancı iyi olmalı figürasyonun. Ben, buralarda daha eskilerden, daha deneyimli olan Cesur Barut’la söyleşiyorum. O tüyoyu kapmış. Bu gün reklam çekimlerine gidilecekmiş. Reklamlar, filmlerden daha iyi. TRT‘nin tüm kanallarında yayınlanıyor. Bir iki saniye görünebildin mi tamam. Sinemadan,  filmlerden daha heyecanlı. Kısa zamanda ve daha yaygın olarak hem de televizyonda görülmenin zevki başka oluyor.

Mezarlık sahnesi çekimleri için on beş kişiyi seçip gönderdiler. Seçilemeyenlere de, umut dağıttı anne. Size de iş var, acele etmeyin. Tüm amacı her an iş çıkarsa, elinde hazır eleman bulunmasıydı. Saat ilerledikçe hareketlenme başlamıştı. Bazıları umutsuzca ayrılıp gittiler, ertesi gün gelmek üzere… Bir süre sonra beş kız, beş erkek seçildik. Reklam şirketinin minibüsüyle, daha önce görmediğim yollardan, yokuşlardan inerek, Karaköy Liman Gümrüğüne geldik. Pazar günü olması nedeniyle sanırım, gümrükte fazla insan yoktu. Ya da çekimler için boşaltılmıştı. Kamera, spotlar, ilgililer, yönetmenler ve yanlarında Turist Ömer giysileriyle Sadri Alışık göze çarpıyordu. Yönetmen yardımcısı bayan bize yapacaklarımızı anlattı. Gümrükten giriş yapan çiftleri canlandıracağımız mizansen oluşturuldu. Sadri Alışık‘ın ardından gümrük denetimine girecektik. Üç kez prova yapıldı. Uyarılar bitince, yönetmenin “Kamera!” sesinden sonra, hareket başladı. Önden birkaç çift denetimden geçti. Sadri Alışık elindeki bond çantayı gümrük görevlisinin önünde açtı. Görevli bir çanta dolusu kaçak kol saatini görünce şaşkınlıkla: “Bunlar da ne böyle? / Kuş yemi, kuş yemi. /  Kuş bunları yer mi be adam? / Valla ben önüne koyayım da, ister yesin, ister yemesin!” Yönetmenin “Stop!” demesiyle çekim sona erdi. ‘Sadri’yle 1 Dakika’ adlı, bir skeç-reklamın daha çekimi tamamlanmıştı. Bu çalışma, bir süre sonra Ziraat Bankası reklamı olarak TRT Televizyon’unda yayınlanacaktı. Ben de altmış lira kazanmanın mutluluğuyla, bekar evimize döndüm. Yarın yeni bir iş umuduyla…

*Resme tıklayarak büyütebilirsiniz.

1. BÖLÜMÜN SONU

.::Emektar Karakter Oyuncumuz Necdet Kökeş: “Genç sinemacılarımız -işi gücü rast gitsin hepsinin- nedense bizlerle pek çalışmıyorlar. Yüzümüz eskimiş, bir de belirli bir yaşa gelmişiz. Peki, kamera arkasında ki arkadaşlarımız? Onlar niye çalışmıyor? Acaba onların da mı yüzü eskidi?”::.

Necdet Kökeş: Valla birinci Yeşilçam, Emek Çıkmazı sokağıydı. Büyük Bayram Sokağı… İşte iki taraftan yaklaşık 15, 20, 25 tane minibüs kalkardı. Ben 1962’nin sonlarında geldim. İlk oynadığım film Leyla ile Mecnun filmiydi. Orada yönetmen Nejat Saydam’dı. Göksel Aksoy, Leyla Sayar, Suphi Kaner, Reşit Çildam, Osman TürkoğluŞan Sineması’nda çalışmıştık. Prodüktör Süreyya oturur film izlerdi. Sonra ben Arka Sokaklar filminde oynadım. Arka Sokaklar şimdi ki değil tabi. 72’nin sonları… Prodüktör Nevzat Pesen, yönetmen Ülkü Erakalın, Tanju Gürsu, Neriman Köksal… Orada da Galatasaray’a giderken Yapı Kredi Bankası’nı geçince solda İstanbul Pavyon vardı. Orada gazino sahnelerdi çekerdik. Rahmetli Niyazi ağabey, –Niyazi Er– götürmüştü. İşte çocukken 62’de rahmetli annemden izin aldım. Teyzeme gittim İzmir’e. İzmir’den İstanbul’a geçtim. Öyle işte futbol falan oynarken geldik sinemaya girdik.

Bir de şöyle bir şey var, biz eskiden bir minibüse 15 kişi falan binerdik. Minibüsün bagajı dolmayınca yola çıkılmazdı. Tabi kısıtlı ekipmanlar, kısıtlı dönemlerdi ama aile gibiydik… —Büyüklerimizden, gelmiş geçmiş herkesten Allah razı olsun, iyi kötü vefat eden herkese, devletten de gelmiş geçmiş herkesten Allah razı olsun.-

Efendime söyleyeyim 95’te de emekli oldum. Tanju Gürsu, Hülya Koçyiğit, Yusuf Sezgin zamanında… Hülya Hanım başkanımızdı. Tanju Gürsu genel sekreterimizdi. Sezgin Bey de saymanımızdı. Dediğim gibi bir minibüsün bagajı dolmazsa yola çıkmazdık, çünkü minibüsün üstüne yani bagaja da malzemeler yüklenirdi. Ondan sonra yaklaşık 9 yıl falan oldu sinemaya geleli. 1970’te de rahmetli Ayhan (Işık) ağabey beni yanına aldı, dört film yaptık… Birincisi Küçük Hanımın Şoförü, serinin ikinci filmiydi. Birincisi 1961’de çekildi. Gene Nejat Saydam yönetmendi. Ayhan Işık, Belgin Doruk, Sadri Alışık, Suphi Kaner, Vahi Öz, Hulusi Kentmen devam ettiler… Sonra biz de işte 70’de, Ayhan ağabey ile başladık. Ayhan ağabey beni yanına aldı. Sonra dört film çalıştık Ayhan Ağabey ile. Ayhan ağabey de şöyleydi; Sabah 20–25 dakika önce gelirdi sete… Ekipten önce gelirdi. Onu orada görürdünüz. Efendime söyleyeyim, disiplinliydi. Hatta şöyle bir durum oldu; Bir gün çekime saat sabah 8’de gelmişti. Gece 12’ye kadar Ayhan ağabeye sıra gelmemiş yani çalışmamıştı. Ayhan ağabeyden özür dilemişler, Ayhan ağabey de demiş ki; “Benden niye özür diliyorsunuz? Ben size 25 gün verdim, ister sabah çalışırsınız ister gece yarısı…” demiş. “Bana yarınki sahne planlarımı ve geleceğim günü söyleyin kâfi…” demiş. “Çocuklar özür dilemenize gerek yok…” demiş sempatik bir şekilde. Bir de, eskiden ustalarımız şöyleydi; ‘İşimiz ne zaman bitiyor?’ demezlerdi… Ya reji bölümünden, ya prodüksiyon bölümünden beklerlerdi “Tamam, bugün işiniz bitti…” diye. Hatta şimdi bizde onu Yeşilçam’da, Türk sinemasında eski çalışanlarımız arasında, onu mümkün olduğu kadar devam ettirmeye çalışıyoruz.

1974, 75, 76, 77, 78 Battal Gazi’nin Oğlu, Battal Gazi’nin İntikamı, Kılıç Arslan, Hakanlar Çarpışıyor, Korkusuz Cengâver… Beş film çektik arka arkaya o yıllarda… Memduh Bey -Memduh Ün- ile Fatma Girik zamanı. Fatma abla zamanı… 67’de Mu Film’den sigortalıyım ben… Sonra Fono filmden de, sigortalı oldum. İki taraftan da sigortalı olmuştum. İşte 1995 yılında sayın devlet büyüklerimizin geriye dönük sanatçı borçlanmasından yararlandım. Saygı, sevgi ve hürmetlerimi arz ediyorum kendilerine…

85-86’da 41 yaşındaydım, emekliliğim çıkmıştı fakat “Ben amcalarla beraber kuyruğa gidip emeklilik parası almayacağım…” dedim. Çünkü işlerimiz çoktu, onun için 95’te emekli oldum. 10 yıl geç oldum. Anamın ak sütü gibi helal olsun devlete… Çünkü pişman değilim. Çünkü her yerde çalışıyordum. 10 yıl geç emekli oldum hiç pişman değilim…

Yalnız, efendime söyleyeyim; genç sinemacılarımız -işi gücü rast gitsin hepsinin- nedense bizlerle pek çalışmıyorlar. Yüzümüz eskimiş, bir de belirli bir yaşa gelmişiz. Peki, kamera arkasında ki arkadaşlarımız? Onlar niye çalışmıyor? Acaba onların da mı yüzü eskidi? Şimdi eskiden şöyle söylerdim ben; “Hiçbir şey, eskisi kadar güzel olacağa benzemiyor…” Sonra onu değiştirdim, biraz daha yumuşattım… “Bazı şeyler, eskisi kadar güzel olacağa benzemiyor…” demeye başladım… Hayat…

Şimdi Cüneyt Arkın, Kadir İnanır gibi yıldızlarla hep çalıştım. Yönetmen Natuk baba idi, Natuk Baytan… Benim çok sevdiğim dört tane yönetmenimiz vardı… Diğer yönetmenlerimiz de önemli, hepsi de birbirinden güzel idi… Hepsi birbirinden bilgili ve hepsi birbirinden güzel film çeken ustalarımızdı ama mesela Natuk Baytan, Mehmet Aslan, Süreyya Duru ve Remzi Jöntürk’ün benim için yerleri başkadır… Bu ustalarla çok çalıştım çünkü… Onlar gitti, avantür filmler de bitti… Allah rahmet eylesin hepsine.

Avantür filmlerde çalıştım ama bu arada oyunculuk gücü de gerekiyordu bu filmlerde oynamak için… Sadece çeviklik, atletiklik yetmez… Bir oyuncunun -dikkat edelim dünya sinemasına- tabii ki komedisi de olacak, melodramı da olacak, efendime söyleyeyim avantür sahneleri de olacak… Yani avantür deyip geçiyoruz… Maşallah Türkçemizde de boyuna yerler değişiyor. Avantür film aksiyona döndü. Şimdi bir starın tabi karakter oyuncularımızla da, kendi başına da zaman zaman aksiyon sahneleri de olacak. Bunun da üstesinden gelmeleri lazım… Tabii oyunculuk güçleri var zaten ama bunun yanında aksiyon da şart… Mesela ben spordan geldim. Halter, futbol, güreşten geldim… Tabi bu sporlar bana epey yaradı. O sıralar Hababam Sınıfı çekiliyordu, bir de Battal Gazi çekiliyordu. Battal Gazi’yi Atıf Yılmaz çekiyordu. Ben de Adanalıyım bu arada, Çukurovalıyım…

Ayhan ağabeyle çalışacağız. Beyaz Kurt’u çekiyoruz. Ayhan ağabey “Ne yapıyorsun?” dedi… “İş için kıyafetlerimi seçiyorum…” dedim… Dedi ki; “Sen Hababam Sınıfı’na gitme, Battal Gazi’ye git, Cüneyt Arkın ile çalış…” dedi. Ayhan ağabey hepsinin ağabeyi olduğu için hepsinden daha eski, daha tecrübeli ve daha yaşlı olduğu için hep ağabey diyorlardı… Yılmaz Güney, Kadir İnanır, Cüneyt Arkın hep ağabey derlerdi. ‘Sen Cüneyt ile çalış…’ dedi. Ben de dedim ki, “Tabi ki, şeref duyarım… Kamera arkası şeref duyduğum gibi kamera önü de şeref duyarım, çalıştığım bütün her yerde…” 

İşte benim oynadığım çok film var… 85–90 tanesinde, jön ve jönün yanında oynadım. Efendime söyleyeyim, bir gün Kanal 6’ya gittim, Selahattin Fırat ile… Metin Uca dedi ki;  ‘Starlar yukarıya çıkarken sizi aşağıya itti değil mi?’ dedi… ‘Hayır…’ dedim ben de… ‘Yukarı çıkarken, bizi de yukarı çektiler…’

Bunun yanı sıra ilk olarak 64 yılında film işine girmiştim Uğur Film ile, 95’te emekli oldum. Emekli olamayan arkadaşlarımız da var, acaba emeklilik bir daha çıkacak mı? Mağdur olan arkadaşlarımız için çok önemli bir konu bu… Umarım devlet büyüklerimiz bununla da ilgilenirler… Son olarak şunları söylemek isterim; Geçmişte, şimdi ve de ekranları başında ve de gelecekte bir de dünyanın her bir tarafında, saygı ve sevgili seyircimiz başımızın tacı, yakışır sizlere Türk sinemasının o güzel tacı…

25.9.2012 – Gazeteci Erol Dernek Sokak / BEYOĞLU

Erhan Tuncer (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam/Genseriko)

Ses kaydının deşifresi için, Hülya Birsen’e sonsuz teşekkürler.