Tag Archives: mehmet ali akpınar

.::Değerli Sanatçımız Yılmaz Şerif Anlatıyor: ‘En büyük sıkıntımız bonoları kırdırıp geçinebilmekti. Maddi imkânı olan prodüktörler haricinde, Türkiye’de filmler bölge işletmecilerinin senetleri sayesinde çekilmiştir.’::.

Değerli sanatçımız Yılmaz Şerif‘le geçen ay çok kıymetli bilgiler barındıran bir röportaj gerçekleştirmiştim. Filmimin festival süreçlerinden dolayı ancak vakit bulup düzenleyebildim.

Röportajın gerçekleşmesine vesile olan değerli sanatçımızın oğlu İsmail Şerif‘e, ardından yılların birikimini bu kadar içten cümlelerle bizlere aktardığı için, Yılmaz Şerif ağabeye çok teşekkür ederim.

Keyifli okumalar…

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Sanata ilginiz hangi yaşlarda başladı?

1946 yılında Adana’da doğmuşum. Kendimi tanımaya başladığım yıllarım amcalarımın yazlık halk sinemasında mahalleli arkadaşlarımla gündüzleri saklambaç-topaç çevirme ve kovboyculuk oynayarak geçti. Yazlık sinema salonundaki tahta sandalyelere pek zarar vermeden oynardık. Akşamları ailece hangi film oynuyorsa onu izler, perdede görünen insanları perde arkasında zannederek onları arardım. Zaman içerisinde arkada kimsenin olmadığını ve yansımayla perdede oynadığını anladım. Oyuncu olacağım düşüncesi ilk kez yazlık sinemada başladı. Ev sinemaya yakın olduğu için her gece gider ve aynı filmi defalarca büyük bir keyifle izlerdim. 9-10 yaşlarında başlayan sinema aşkı beni oyunculuğa yönlendirdi.

2) Sinema kariyeriniz nasıl başladı? Hatırlıyorsanız, ilk set gününüzü anlatır mısınız?

1966-1968 döneminde Jandarma olarak vatani vazifemi yapmak üzere Diyarbakır’a gittim. Görevim şoförlüktü ve kademedeki arkadaşlara yardımcı olmak için her fırsatta onların yerine göreve ben giderdim. Niyetim şoförlüğümü geliştirmekti. Bir müddet sonra Lice Karakoluna görevli olarak gittim. Orada 7 adet atımız vardı. Arabanın gidemediği olay yerine atlarla gidildiği için ben hep karakolda kalırdım. Bir gün komutanım karakola geldi ve benim uzaktan dalgın dalgın yürüdüğümü görünce yanına çağırdı. Nedenini sorunca “Komutanım ben terhis olunca oyuncu olmak istiyorum, izin verirseniz ata binmeyi öğrenmek ve ben de sizlerle birlikte göreve gelmek istiyorum.” dedim. Amacım araba-at-silah  kullanmayı tam olarak öğrenmekti ve bunu anlatınca izin çıktı. 1968 yılında askerlik görevinden terhis oldum. Hedefim sinemanın kalbi olan İstanbul’a Yeşilçam’a gitmekti. 1968 yılının Eylül ayında İstanbul’a geldim. Yeşilçam sokaklarında dolaşmaya başladım. Zaman içerisinde Yılmaz Atadeniz’le tanıştım ve ilk kez Yılmaz Atadeniz’in yönettiği ‘Çakırcalı Mehmet Efe’ filminde oynadım. Filmde Kartal Tibet, Hülya Darcan, Yılmaz Köksal, Atilla Ergün, Reha Yurdakul, Süleyman Turan, Mehmet Ali Akpınar ve ben Yılmaz Bora...

*Fotoğrafı büyütmek için üzerine tıklayınız.

Bir sohbet anında Yılmaz Köksal ağabeyle konuşurken adımı soyadımı söyledim; zira gerçek adım Selami Yılmaz Göksal. Sinemada Bora soyadını kendime yakıştırmıştım. Yılmaz ağabeyde şakayla karışık ‘Ben Yılmaz Köksal, sen Yılmaz Göksal… En iyisini yapıp değiştirmişsin…’ dedi. Setin ilk sahnesinde Kartal Tibet’in arkadaşlarından birini oynuyorum. Kostüm Efe kıyafeti bu arada heyecandan dizlerim titriyor. Allah’tan film boyunca tek lafım var o da: “Efem burada da geçit yok.’’ Birbirinden usta oyuncularla oynamak onlardan bir şeyler öğrenmek için tüm boş vakitlerimi kamera arkasında onları izleyerek geçirirdim. Bu arada o repliği söylerken dizlerimin bağı çözüldü o anı ömrüm boyunca unutamam

7 filmde Yılmaz Bora olarak oynadım; Ringo Vadiler Aslanı, Zorro, Zorro Kamçılı Süvari, Ebu Müslim Horosani, Malkoçoğlu Akıncılar Geliyor, Osmanlı Kartalı… Rollerim dikkat çektiği için Amber (Kanlı Beşik) filminden sonra Yılmaz Şerif olarak başrollere kadar geldim. O sıralar moda olan cep fotoromanlarında da oynadım.

3) Ardı ardına oynadığınız filmlerde ne tür zorluklarla karşılaştınız?

Öncelikle sıkıntımız bonoları kırdırıp geçinebilmek ve kostüm almaktı. Dönem filmleri hariç diğer filmlerde tüm oyuncular role göre giyinirlerdi. Bir minibüs üstünde valizlerimiz hepimiz aynı arabada mekâna hareket ederken tek düşüncemiz kıyafetlerimizi kırıştırmamak ve bir an önce mekâna varmaktı. İnanıyorum ki tüm Yeşilçam emekçileri benim gibi düşünüyordur. Aklımıza ilk gelen şey mekâna yakın bir kahvehane olsun da sıcak çayımızı içelim. Çok zor şartlarda çekimler gerçekleştiriyorduk. Her şeyden önce 35’lik siyah-beyaz veya renkli filmler dışarıdan geliyordu ve pahalıydı. Özellikle film yakmamaya dikkat eder, elimizden geldiğince provaları çok yapardık. Kavga sahneleri dâhil tek çekimde işi bitirirdik. Sufle ile oynardık ve sonradan seslendirme yapılırdı. Dolayısıyla zorluklar para, kostüm ve film yakmadan oynamaktı. En büyük keyfim dublajdan sonra filmimi stüdyoda izlemek olurdu. Afişler ve lobiler basılır Türkiye genelindeki işletmelere gönderilirdi. Bazı filmlerimde galalara gider orada sahneye çıkıp halkın soracağı soruları cevaplardım ve bu en büyük mutluluğum olurdu. Sinema oyuncusunun özü sevdası aşkı seyirciden aldığı alkıştır.

4) Çalışma disiplini açısından kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydunuz yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyor?

Yaptığımız işin milyonlarca seyirciyle buluşacağı ve o dönem Türkiye genelinde yazlık ve kışlık sinemaların 3.000 adet olduğunu düşünürsek özellikle sinemaların en az 1.000 veya 1.500 kişilik kapasitelerde olması bana göre her filmin kalabalık kitlelere hitap etmesi işimize disiplinli çalışmamız gereğini verirdi. Başarı, işi sevmek ve disiplinli çalışmayla kazanılır. Oynadığım her filmde bana verilen karakteri canlandırabilmem için senaryoyu defalarca okur, kafamda sahneleri canlandırır ve sete öyle giderim. Senaryodaki karakterlere uygun oyuncular seçilir, dolayısıyla kimse o karakterin dışına çıkamazdı. Her senaryoda farklı karakterleri oynamak mecburiyetinde olduğumuz için insanları etüt eder ve o karaktere göre beyazperdede canlandırırdım. Her filmde kendimi farklı bir karakter olarak görür ve mutlu olurdum.

*Fotoğrafı büyütmek için üzerine tıklayınız.

5) İzleyicilerimiz sizi ağırlıklı olarak hareketi bol filmlerden tanıyor. Oynadığınız önemli filmlerle ilgili anılarınızı ve sizin için ne ifade ettiklerini anlatır mısınız?

O dönemlerde bana verilen roller dram-avantür ve macera filmleri idi. Birkaç film hariç; Örneğin ‘Oku / Beşikten Mezara Kadar’ adlı bir köy öğretmenini oynadığım film, beni ilk okul yıllarıma götürdü. Çekimlere başlamadan önce tanıdığım öğretmen arkadaşlarımdan gerekli bilgileri alıp sete öyle gidiyordum.

‘Son Duanı Et’ isimli filmde bol kavga ve entrika vardı. Osman Fahir Seden yönetiminde Figen Han ve Eşref Kolçak’la beraber oynamıştım. Polislere yakalanmamak için bir evin balkonundan atlamam gerekiyordu. Kamera hazırdı ve bana komut verildi. Koştum balkonun kenarından kendimi yere bıraktım ama havada pantolonumun arası sökülmüş farkında değildim. Role kendimi epey kaptırmıştım… Osman Ağabey ‘stop’ demeye kalmadan ayaklarım yere değdi. ‘Hayırdır hocam?’ dedim, ‘Stop dediniz?’. Osman F. Seden gülerek ‘Yılmazcığım aynı pantolondan yedeğin var mı?’ deyince şaşırdım. ‘Yok hocam…’ dedim. ‘Mola…’ dedi, ‘Hemen Yılmaz’ı en yakın terziye götürün, pantolonu diksinler…’ Tabi en kısa zamanda sete kaldığımız yerden başladık.

Bir gün sete Tanrıdağ Film’den bir arkadaş geldi. Yönetmenle konuştuktan sonra yönetmen bana “Yılmaz arkadaş bir film teklifi için gelmiş sana, mola veriyorum git görüş” dedi. Tanrıdağ Film bol yılanlı ‘Şahmeran’ filmini çekecekmiş. Yılanların şahını oynayan kadın yılanlarıyla şov yapan birisiymiş. Benimle çalışmak istediklerini, eğer teklifi kabul ediyorsam akşam büroya gidip yılanlı kadınla tanışmamı ve uygun görürsem kontrat imzalamamı söyledi ve gitti. Tanrıdağ Film’e gittiğimde Melahat Gürses ve yönetmen Rahmi Kafadar karşıladı beni. Konuyu kısaca anlattılar. Birazdan yılanlı kadının gelip benimle tanışacağını söylediler. Bir müddet sonra isminin Semra Özgen olduğunu öğrendiğim hanımefendi geldi. İşin ilginç yanı görüşmeye beline yılanı dolayıp gelmesiydi. Kısa bir tanışmadan sonra anladığım bu rolü benden başka kimsenin kabul etmediğiydi. Melahat Hanım ikimizin uyumlu olduğunu söyledi. Yılanların sahibesi şöyle bir bana baktı ve dedi ki “Bu gördüğün en küçük Boa yılanı, daha büyükleri de var. Sen korkmayacak mısın benimle ve yılanlarla oynamaktan?’ Güldüm. ‘Siz korkmadığınıza göre benim korkmama bir neden yok.’ dedim. ‘Ben yıllardır yılanlarla şov yapıyorum ve şerbetliyim yılanlara karşı…’ dedi. Bir anda aklıma geldi, ‘Ben de aşureliyim…’ dedim. Gülüştük. Neticede 45 gün içerisinde ‘Şahmeran’ filmini bitirdim. Yeşilçam yıllarındaki anılarım ve farklı çalışmalarım kurutulmuş bir buket çiçek gibi anılarımda yer alır. Yaşanması gerekeni yaşadık… Ne mutlu ki o günleri görebildim ve bugünlere gelebildim. Geçmiş, geleceğin kılavuzudur.

6) Usta bir oyuncu olarak, “keşke oynamasaydım” dediğiniz ve “keşke o filmde ben de oynasaydım” dediğiniz filmler var mı?

Yeşilçam’da ‘keşke’lerim o kadar çok ki… Önceliklerim arasında maddi imkânsızlıklar yüzünden oynadığım 3 filmim ilk sırada yer alır.

Bunun yanı sıra aynı filmde rol almak istediğim oyuncu arkadaşlarım da var. Ama ne yazık ki kısmet olmadı. Bazen kendime sorarım acaba; ‘Keşke’siz bir hayat var mıdır?’ diye. Şimdi 1974 yılına dönmek istiyorum. Unutamadığım en önemli keşkem; İtalyan yönetmen ve yardımcıları Türkiye’ye, ‘Tom Braks-Üç Otuz Para’ filmini çekmek için bulunduğumuz platoya gelmişler. Dikkatimi çekti kendi aralarında bize bakarak bir şeyler konuşuyorlardı. Mola verdiğimiz için dinleniyorduk. Aralarından bir kişi yönetmenimizin yanına gelerek aralarında bana bakarak bir şeyler konuştular. Sonra yönetmenim bana seslendi “Yılmaz oğlum arkadaşlar İtalya’dan gelmişler, dikkatlerini çekmişsin seninle konuşmak istiyorlar yanlarına bir gidiver” dedi. Yanlarına gittiğimde yönetmen dedikleri arkadaş bir müddet bana baktı ve sonra İtalyanca yanındakine bir şeyler söyledi. Beni tanıştıran arkadaş “Yönetmenimiz fiziğini ve gözlerini çok beğendi, eğer imkânın var ise seni İtalya’ya davet ediyor. Bir müddet kurs aldırdıktan sonra seni kovboy filmlerinde oynatmak istiyor…’ dedi. Hayatım boyunca alacağım en güzel teklifti ama ne yazık ki mutluluğum kısa sürdü. Zira o dönemlerde elimize nakit para çok az geçiyordu. Maddi imkânsızlıklardan dolayı gidemedim. İşte benim hayatımdaki en büyük ‘keşke’lerimden biri… İşin tuhafı, çekmiş olduğumuz bu kovboy filmi ne yazık ki yarım kaldı. Hatıra olarak o filmin çekimlerden birkaç fotoğrafımdan başka hiçbir şey kalmadı.

7) Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Yeşilçam’da hiçbir film o güzel, iyi niyetli, mert Üçüncü Adamlar olmasaydı çekilemezdi. Ama ne yazık ki o güzel insanlar hak ettikleri değeri göremediler. Hayatlarının  en güzel yıllarını Yeşilçam’a veren arkadaşların çoğuyla ayrı filmlerde bir araya geldiğim için oynadıkları filmlerde yaptıkları fedakârlıkları inkar edemem. En iyi yumruk atan veya alan, en iyi düşen, en iyi dövüşen ve verilen rolleri hakkıyla oynayan o güzel insanlar ne yazık ki yaşlılıklarında mutlu değillerdi. Düşünebiliyor musunuz, sen ömrünü Yeşilçam’a ada ve karşılığında vefasızlık gör. Onlar ki oynadıkları her filmde ellerinden gelenin fazlasını vererek kan ter içinde rol yaparak ve bu zorluğa rağmen bana mısın demeden mutlu mesut evlerinin yollarını tutmuşlardır. Ne yazık ki günümüzde o güzel insanların kapılarını çalan hal hatır soran sizden başka kimsenin kalmamış olması aslında üzüntü verici. Onların bekledikleri sadece bu… Aramızdan ayrılan Üçüncü Adamlar da böyle vefasızlıktan, ilgisizlikten, bakımsızlıktan Yeşilçam’a ve hayata veda etmişlerdir…

8) Türk Sineması’nın dününü ve bu gününü değerlendirir misiniz? Sizce sinemamız neredeydi, şimdi nerede?

Dünü Yeşilçam’dır… O yıllarda çekilen renkli ve siyah beyaz filmler ne yazık ki para ve teknoloji bakımından imkânlar kısıtlı olmasına rağmen kaliteli oyuncular ve Üçüncü Adamlar sayesinde Türkiye genelinde halkımız tarafından alkışlarla izlenmiştir. Maddi imkânı olan prodüktörler haricinde, Türkiye’de bölge film işletmecilerinin senetleri sayesinde filmler çekilmiştir. Hatta aldığımız senetleri kırdırır geçimimizi  sağlardık. Senetler eksik kırılırdı ama Yeşilçam’ın dününde sinema aşkı ve disiplini ön plandaydı. Hiçbir oyuncu aldığı ücretin az veya çok olmasını önemsemezdi, oynadığı filmlerin iş yapması alkış alması onların en büyük mutlulukları olurdu. İşte bu inançla Üçüncü Adamlar her zaman Yeşilçam’da iş bulabildiler. Dün olmasaydı bugün olmazdı. Bugüne geldiğimizde dizi-film sektörü gelişmiş durumda. Televizyon kanallarına diziler çekiyorlar ve oynayan her oyuncu nakit parasını alabiliyor. Set imkânları olabildiğince rahat… Kostüm sıkıntısı, yemek sıkıntısı yok. Bu nedenle güzel imkânlar sonucu ortaya güzel diziler ve filmler çıkıyor. Ne mutlu ki bugünleri gördük ve bu sektörün içerisindeyim. Önemli olan dünü unutmamaktır.

9) Yılmaz Şerif olarak, hayal ettiğiniz yerde misiniz?

Hayalim Yeşilçam’da olmaktı; Oldum. Belirli bir yere geldim. Şükürler olsun ki bugün dizilerde ve filmlerde kendime yakışan rolleri  canlandırıyor ve ben de büyük tutkuyla bağlandığım oyunculuğa devam ediyorum. Tümay Özokur ajansım sayesinde yavaş yavaş tekrar tanınıp işime dört elle sarılıyorum. Allah’ın verdiği ömür boyunca, çalışabildiğim kadar setlerde olmak istiyorum. Umarım bu en son hayalim gerçek olur. Biliyor musunuz, sinema hayalin ta kendisidir! İşte bu düşünce içerisinde var olabilmek için çalışıyorum ve bundan çok keyif alıyorum. İyi ki Yeşilçam’dan sonra böyle güzellikler görebildim ve bu güzelliklerin içerisindeyim.

10) Sitemiz aracılığı ile bu mesleği yapmak isteyen okuyucularımıza söylemek istedikleriniz var mı?

Mesleğimiz bir sevda işidir. Çok sevmek lazım… Bu konuda beni etkileyen atasözüyle devam etmek istiyorum; Sabır en büyük ilaçtır, başlangıcı acı sonu tatlıdır.

Oyunculuk sabır işidir. Öncelikle sabırlı olmasını öğrenmek gerekir. Yaşı ne olursa olsun yetenekli ve güzel insanlara sektör her zaman kapılarını açar. Yeter ki içinizdeki kabiliyeti dışarı yansıtmasını bilin. Günümüzde ders veren eğitim kurumları ve özel yerler var. Kamera önü oyunculuk, senaryo okuma teknikleri, dövüş sanatları gibi oyunculuk için gerekli olan dersler verilmektedir. Eğitimli olarak mesleğe adım atarlarsa ve yetenekleri varsa neden olmasın? Cümlenin başında vurguladığım sabır, burada meyvesini verir. Tüm oyuncu olmak isteyenlere başarılar  diliyorum.

Değerli Erhan kardeşim, bu vesileyle geçmişten günümüze kadar Yeşilçam’a emek veren ve aramızdan ayrılan güzel insanlara Allah’tan rahmet, yaşayanlara da sağlık, mutluluk ve huzur dolu yaşamlar diliyorum.

Üçüncü Adam sayfanızı candan kutluyor, başta siz olmak üzere, emeği geçen her dosta saygı ve selamlarımı sunuyorum.

Sayfanız hep canlı kalsın

Hoşça kalın

_________________

Yılmaz Şerif

14.10.2016 / Mersin

 

Reklamlar

.::Emektar Karakter Oyuncumuz Mehmet Ali Akpınar Hayatını Kaybetti::.

Kötü adam rolleri ile ünlü 86 yaşındaki Mehmet Ali Akpınar, Belçika’da hayatını kaybetti.

Kötü adam rolleri ile ünlü Mehmet Ali Akpınar (86) Belçika’da hayata gözlerini yumdu.

KÖTÜ ADAM ROLLERİNDE OYNADI

10 Nisan 1929’da Tunceli’de doğan sanatçı, Yeşilçam’a 1948’de “Efe Aşkı” filmiyle merhaba dedi. Beyazperdede daha çok “kötü adam” rollerinde oynadı. Karakter oyuncusu olarak 200’e yakın filmde rol aldı. “On Korkusuz Adam”, “Sevimli Haydut”, “Karaoğlan – Altay’dan Gelen Yiğit”, “Çakırcalı” filmleri ile tanındı.

4 ÇOCUĞU VAR

Akpınar’ın Sabahat, Bülent, Tuncay ve Ufuk isimlerinde dört çocuğu vardı.

Akpınar’ın cenazesinin Belçika’nın Louvain şehrinde toprağa verileceği öğrenildi.

26 Şubat 2015 Perşembe 19:14

*haberler.com

.::Karakter Oyuncularının Kaderi::.

Sevgili Üçüncü Adam okurları merhabalar,

Aşağıda okuyacağınız yazı, SES Dergisi’nin 27 Aralık 1969 tarihli sayısından… Arşivimizi karıştırırken karşımıza çıktı ve yüzümüzde acı bir tebessümün oluşmasına sebep oldu. ‘Karakter Oyuncularının Kaderi’ başlıklı bir yazı ve yıl 1969!

Şimdilerde zor durumda olan emektar sanatçılarımızı sizlerle buluşturduğumuz zaman, belki bazı okurlarımız “E yaşlandılar artık… Para da tutmadılar… Zamanında bir hayli kazanmışlar ama biriktirememişler…” diye geçiriyorlar akıllarından. Haklılık payları var elbette. “Yağmur yağarken, tası ters tuttuk azizim…” diyen emektar bir bayan sanatçımızı hatırlıyorum. Ama aşağıda okuyacağınız yazı, yağmurun en şiddetli yağdığı yıllara ait sevgili dostlar. Yılda 100’lerce filmin üretildiği yıllarla ait… Bu yüzden, biraz daha fazla düşünmek, hala devam eden bu sorunun, 55 sene önce dahi dillendirilmesine önem göstermek gerekiyor sanırım.

Evet, durumları kötü, bir kaçı otel odalarında, bazıları huzurevlerinde yaşamaktalar. Aileleri ile yaşayanlar en huzurlu olanları. Onların tek şikayetleri artık filmlerde oynayamıyor olmak. Diğerleri maalesef hayatlarını sağlıklı bir şekilde sürdürememekten şikayetçi. Biz elimizden geldiği, gücümüzün yettiğince onların sesi olmaya çalışıyoruz. Sizler de sağ olun, var olun, desteğinizi hiç esirgemiyor, varlığınızla bize güç veriyorsunuz.

En yakın örnek olarak, Süheyl Eğriboz ağabeyimizin cenaze töreni ile ilgili hazırlamış olduğumuz çalışmada neler okuduysanız, 69 yılının Türk sineması için benzer şeyleri okuyacaksınız… 45 yıldır bu yaraya çare bulunamaması ne acı değil mi?

Umarım bu yazı yetkililere ulaşır da, bizim kendi imkanlarımızla sürdürdüğümüz mücadelemize, onlar da reaksiyon gösterirler…

Keyifli değil, bol düşünceli okumalar…

*Dergi sayfasındaki yazıları, daha rahat okunabilmesi için sizler için tekrar yazdık. Dileyen, yazının sonundaki sayfa fotoğrafını inceleyebilir sevgili dostlar.

SES Dergisi / 27 Aralık 1969 – Sayı 53 / Röportaj: Erman ŞENER

Türk sinemasında karakter oyuncularının ortak bir kaderi vardır. Filmlerde çok az ücretle çalışan ve yıllarca sinemaya emek veren bu artistler, yaşlanıp çalışamaz hale gelince sefaletin pençesine düşerler. İçlerinde durumunu kurtaran bir ikisi hariç, karakter oyuncuları sıfatına giren bütün artistlerin sonu şaşılacak benzerlikler göstermektedir.

O adam, nesli  tükenmeye yüz tutmuş bir tipin, hayatta kalan son temsilcilerinden biriydi. Tam bir İstanbul efendisiydi. Beyaz hastane odasına pek uyan bembeyaz bıyığı, kartopu saçları, kısık bir sesle, utancın perdelediği soluk bir yüzle anlatıyordu:

“Evet efendim… Babam Salim Bey, annem Mari’dir. Ama validemi Direklerarası’nda herkes “Salim’in Mari’si” diye tanırdı efendim. Bendeni 1915 yılında, Kastamonu’da dünyaya gelmişim, babamlar turnedeyken… Sahneye 9 yaşında çıktım efendim. Trabzon’da babamlar, “Hamdi Paşa’nın Katli” adlı oyunu oynuyorlardı. İşte o oyunda, Hamdi Paşa’nın çocuğu rolünde oynadım. Sonra sinemaya da başladım efendim. Kaç filmde oynadığımı derhatır edemiyorum, ama her halde 500’ü mütecavizdir.”

 “Beş yüzü mütecaviz” filmde oynayan Faik Coşkun’un ayağı kırılmıştı. Eşi – dostu mahalleden fakir ilmühaberi alıp “Faik Baba”yı devlet hastanesine yatırmışlardı. 2 ay hastanede kaldı Faik Baba, sonra 2 ay bastonla sokaklarda gezdi durdu. Bu 4 ay boyunca, kimse elinden tutmadı onun, kimse “Aç mısın, açık mısın, bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sormadı. Faik Baba da kimseye şikayet etmedi, dert yanmadı. Eski “Mevlevi dervişlerinin” tevekkülüne, sanatçı ruhunun cömertliğini katık etti, halini hatırını soranlara “İyiyim…” demekle yetindi, “Buna da şükür…” dedi.

Günlerini film setiyle, Özsüt muhallebicisi arasında geçiren Faik Baba, hala “Allah’a şükür…” diyor. Ama on günde 10.000 lira kazananlar, 50.000 lira kazananlar, “Şükür…” diyorlar mı acaba?

YA MUAZZEZ ARÇAY?

Bir canlı tarih gibi duruyordu otel odasına sığınmış kadın. Uzun süre tiyatroda kalmış, sinemanın aşağılandığı, hor görüldüğü; prodüktörlerin “kadın oyuncu” bulabilmek için ne yapacaklarını bilmedikleri bir devirde sinemaya girmiş, yıllar boyu Yeşilçam’a emek vermişti. Kader, onu da sonunda kırık ayakla, elinden düşmeyen koltuk değneğiyle bir otel odasının dört duvarından teselli aramaya mecbur etti.

Kısık bir sesle konuşuyordu;

“Allah Ümit Utku’dan razı olsun…” diyordu, “Bu otelin parasını o veriyor… Ya o da olmasa… Herhalde sokakta kalırdım…”

En azından 300 filmde rol almış bir sanatçıya, bu 300 film başını sokacak bir ev oda dahi vermemişti. Film kutularında ebedileşen bu sanatçının 3 milyonluk şehirde tek dayanağı vardı. Bir prodüktör Ümit Utku… Otel ücretini vermese, sokaktaydı. Bugün iyileşti artık Muazzez Arçay. 57 yaşına rağmen, hala filmlerde oynuyor. Ama o acı günleri unutamıyor. Nasıl unutsun…

MEHMDUH ALPAR

Türk sinemasının unutulmaz “Baron Memduh”unun sonu da arkadaşlarından farklı değil. O da hiç oynamadıysa 400 filmde rol aldı. Sonra kısmi felç denilen illet gelip yapıştı “Baron”un yakasına. Filmlerde parlak yeleği, muntazam papyonu ve monoklü ile “milyoner” rollerine çıkan “Baron” bir süre bu haline rağmen çalışmaya devam etti.

Sonra sağa başvurdu, sola başvurdu ve Darülaceze’ye yatırıldı.

“Faik Coşkun ayağı kırılınca aylarca meslektaşlarından ilgi beklemişti. Muazzez Arçay ise iki yıl hasta yattıktan sonra iyileşir iyileşmez filmlerde oynamak için Yeşilçam’a koştu. “Baron” diye tanınan Memduh Alpar halen Darülaceze’de… Bayramda onu da Türkan Şoray ziyaret etti. Sami Hazinses eskisi gibi yine filmlerde oynuyor ama eskisinden çok farklı şartlarda…”

*20 yıllık sinema oyuncusu Hakkı Haktan bir süre Heybeliada Senatoryumu A blok ikinci binada yattı. Muazzez Arçay’a olduğu gibi, ona da Ümit Utku’dan başka yardım eli uzatan yok. Yukarıda, Ümit Utku ve Erol Yaş, Hakkı Haktan’a geçmiş olsun diyorlar.

ŞİMDİ DE HAKKI HAKTAN

Ya Hakkı Haktan? Bu koyu sarı saçlı, seyrek bıyıklı, hafif kambur, karakter oyuncusunun kaderi de diğerlerinden farklı değil. O da son 3 yıl boyunca ciğerini için için kemiren “ince hastalığa” rağmen setten sete koştu. 50 lira, 100 lira, çok çok 200 lira yevmiyeyle filmlerde oynamaya devam etti. Yakınları ona: “Hastasın Hakkı, çalışma artık, dinlen…” diyorlardı. Nasıl çalışmasın, nasıl dinlensin, nasıl kendini kapıp koyuvermesin Hakkı Baba? Geçindireceği bir ev vardı başında. Sonunda bir gün vücudu bu çalışmaya isyan etti. “Dur…” dedi ve Hakkı baba, apar topar Heybeliada sanatoryumuna yatırıldı.

Yeri gelince ağzımızı yaya yaya, “Yerli film sanayinde en azından 5000 aile ekmek yiyor…” deriz. Hani nerede? İşte canlı örneği elimizde. Bir Ümit Utku gitti Heybeliada sanatoryumuna… Sendikası adına, şahsı adına, yılların Hakkı Baba’sına yardım elini uzattı, onunla ilgilendi. Peki geri kalan 4999 kişi ne yaptı? Hiç… Kocaman bir hiç…

-Necdet Tosun yıllar sonra takdimciliğe başladı, dükkan açtı. Atıf Kaptan ise yıllar sonra yine Anadolu yollarına düştü. Turneye çıkıyor, aynı zamanda filmlerde de oynuyor. 

BU LİSTE UZAR GİDER

Muazzez Arçay, Memduh Alpar, Faik Coşkun, Hakkı Haktan… Böyle kalmaz bu liste, uzar gider… Çok az ücretle çalışan, haftada iki gün çalışıp, kazandığını yedi güne bölen karakter oyuncularının değişmez, ortak kaderidir bu. Aldığı nedir ki, kenara para koysun… Yaşlılığında eli, ayağı tutmadığı zamanlarda kimseye muhtaç olmadan son günlerini geçirsin…

Alın Sami Hazinses’i… Sami, bir zamanların aranan komedi oyuncularından biriydi. Aldığı pek ahım şahım bir para değildi ama onun “rahatça” geçinmesini temin ediyordu. Komedi filmleri furyası durulunca, Sami’nin de durumu bozuldu. Bugün gene oynuyor, ama hep eski, parlak günlerinin hayaliyle… Sırtını Türker – Berker İnanoğlu kardeşlere dayayan ve sadece onların filmlerinde oynayabilen Necdet Tosun da öyle. Bir zamanların ünlü Mualla Sürer’i, gitgide az rastlanır oldu filmlerde. Bir zamanlar Ahmet Tarık’tan sonra en ünlü adam olan M. Ali Akpınar da öyle, Mümtaz Alpaslan da, Hasan Ceylan da, Talia Saltı da gitgide daha az sayıda filmlerde oynuyorlar. Liste daha da genişletilebilir. Hüseyin Baradan, sinemanın açığını şovmenlikle kapamaya çalışıyor. Hulusi Kentmen’le bunca yılın Atıf Kaptan’ı turneye çıkıp, Yeşilçam’ın bonosunun yanına sahnenin “nakdini” ekliyor.

-Mualla Sürer 1969 yılında, geçen yıllara nispetle çok az filmde oynadı, yani daha az kazandı. Sinemamızdaki krizden nasibini alan Hüseyin Baradan’sa bir taraftan filmlerde oynuyor, diğer taraftan da şov yaparak gelecek günleri bekliyor.

BU, KARAKTER OYUNCULARININ ORTAK KADERİDİR

Bu, bütün karakter oyuncularının ortak kaderidir. Yıldız sisteminin hakim olduğu Yeşilçam’da, konular daima başroldeki ikilinin etrafında döner. “Karakter oyuncuları” dediğimiz “Çilekeşler Ordusu” da bu filmlerin tuzu-biberidirler. Onlarsız film olmaz. Bu satırların yazıldığı anda, yeni bir kongreden çıkan Prodüktörler Cemiyeti, bu sınıfa giren oyuncuları hakkında karar almalıdır muhakkak. Unutulmamalıdır ki, bir sinema yıldızının içine düştüğü güç durum, her şeyden önce bir meslek dalı olarak sinemayı yaralar. Ve artık yerli sinemanın da yaralanmaya tahammülü kalmamıştır…

-Hulusi Kentmen de yıllar sonra tiyatroya dönüş yaptı. Yılın belli aylarında turneye çıkıyor, ardından İstanbul’a gelip filmlerde oynuyor. En eski karakter oyuncularından olan Hasan Ceylan da, yıllarını verdiği sinemadan başını sokacak bir ev parası bile alamadı.

12 Aralık 1969 / SES Dergisi

*Yazının dergideki orijinal halidir. Üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

________________________________________________________

Yazıyı hazırlayan, o yıllarda bu duruma hassasiyet gösteren Erman ŞENER’e ve Ümit UTKU’ya sonsuz teşekkürler…