Tag Archives: ibrahim uğurlu

.::Cüneyt Arkın’ın Bağışlamadığı 10 Film::.

Sevgili dostlar bir süredir yine işlerimin yoğunluğundan dolayı siteye yeni çalışma ekleyemiyordum. Bu sıralar biraz rahatım ve yine birlikteyiz. Yazı yayınlayamasam da Üçüncü Adam’ı terketmediğiniz, hep sahip çıktığınız için sonsuz teşekkürler.

Şimdi sizlere, yumruğu tekmesi bol, Cüneyt Arkın’ın düşmanlarını tabiri caizse eşek sudan gelinceye kadar dövüp öldürerek intikamını aldığı en iyi 10 filmin listesini sunuyorum. Elbette ki herkesin listesi farklı olacaktır ama bu çalışma için birçok filme baştan göz attığımı söylemeliyim. Aşağıda 10’dan 1’e doğru sıralanan filmlerde gerçekten Cüneyt Arkın’ın yumruklarını saymak imkansız. Bu filmlerde elinden kimse kurtulamamış…

Bu listeyi yapmamın esas nedenine gelince; Bu filmler, Üçüncü Adam’ın esas ev sahipleri kavgacı karakter oyuncularımızı en çok gördüğümüz filmler. Onların yer aldığı birbirinden teklikeli onlarca sahneyi görmek için bu filmleri izlemelisiniz! Aramızda olmayanlara rahmet, yaşayanlara selam olsun!

Son olarak, listeye almadığım Soysuzlar, Adalet, Yarınsız Adam, Üç Kağıtçılar, Yalnız Adam, Yıkılmayan Adam, Cemil, Cemil Dönüyor, Battal Gazi Serisi, Kara Murat Serisi, Cüneyt Arkın-Çetin İnanç birlikteliğin 80 sonrası filmleri ve diğer tüm Cüneyt Arkın’lı avantürleri unuttum sanmayın. Hepsinde aksiyon üst düzeyde lakin aşağıdaki filmlerde bazı sahneler var ki, bu filmlerden biraz daha fazla anılmayı hak ediyorlar. Aşağıda kısa cümlelerle anlattım.

*Ayrıca kavga sahnelerinin nasıl çekildiğini anlattığım “Bir Kavganın Anatomisi: Opuuuaaa Pişşşş’uuu” adlı yazıyı okumak için tıklayınız.

İşte o 10 film!

10- Deli Yusuf

Bu filmin birçok yerinde onlarca kavga sahnesi var ama filmde Cüneyt Arkın’ın Kudret Karadağ‘la uzunca kavga ettiği öyle bir sekans var ki… İzlemeye doyum olmaz.

9- Kılıç Arslan

Bu filmin özellikle finali, diğer tüm Battal Gazi ve Kara Murat’lardan çok daha fazla ve çok daha estetik kavga sahnesi içermekte. Cüneyt Arkın’ın en güzel uçtuğu filmlerden biri -hatta en önemlisi- diyebilirim. Tüm Bizans askerlerinin toplanıp kalkanlarını duvar gibi ördüğü ve Kılıç Arslan’ın üzerlerinden uçtuğu sahne nasıl unutulabilir. Kadir Kök ve Mehmet Uğur hiç ölmedilerse en az 200 defa ölmüşlerdir bu filmde!

8- Çaresizler

Çaresizlerin finali, sanırım en çok ağladığım Cüneyt Arkın film finallerinden biridir. Bir baba ve oğul, kum deposunda, ellerinde birer silah, tüm kötü adamlara karşı yürüler…. Öleceklerini bile bile… Finaldeki Hakkı Koşar‘ın trajik ölümünü de unutmamak gerek.

7- Alın Yazısı

Bu filmle ilgili söylenecek çok şey yok sanırım. Çoğu Cüneyt Arkın severin açık ara en favori filmi Alın Yazısı‘dır. Filmde abisinin ve kız kardeşinin intikamını alan Cüneyt Arkın öyle güzel sahnelere imza atar ki, tüm tekli ölüm sahneleri defalarca izlenmeye değedir. Özellikle de İhsan Gedik‘in hamamda öldürüldüğü sahne… Kare kare ezbere bilirim. Aynadan onu takip etmesi, asılı usturayı alması… İçeri girmesi ve bir süre duşta akan suyun altında bekleyip karar vermesi… Ve final!

6- Akrep Yuvası

Cüneyt Arkın çıldırmış olmalı! Yolda dur durak bilmeden giden bir tırın üzerine, hiçbir can güvenliği olmadan, paralel giden bir arbadan nasıl atladın? Nasıl tırmandın. Üst geçitlerde nasıl hızlı hareket edip kendini korudun? O binanın tepesinden, Kudret Karadağ‘ı etkisiz hale getirmek için nasıl aşağıya sarktın? Nasıl, nasıl, nasıl? Akıl almıyor. En sağlam aksiyona sahip Cüneyt Arkın filmerindendir kesinlikle…

5- Deli Şahin

Her anı kavga sahnesiyle dolu, Cüneyt Arkın’ın tüm kavgacı ekibini döndürüp dolaştırıp defalarca dövdüğü en ilginç filmlerden biridir. Sanırım ilk yönetmenlik denemesi. Bu nedenle de nerde filmde hikayesel boşluk varsa oraya kavga sahnesi koymuş. Özellikle Mehmet Uğur ve Yadigar Ejder, bu filmde ondan çok fazla dayak yiyor. Ayrıca finale yakın geniş bir arazide Yavuz Selekman’la öyle bir kavga sahnesi var ki…

4- Kin

Cüneyt Arkın’ın sürekli dayak yiyip, sabredip, susup, unutmaya çalışıp, en sonunda yeminini bozduğu filmlerden. Elbette izlemeye doyum olmayan sahnelerle dolu. Yeminini bozduğu ve kötü adamların mekanını dağıtmaya gittiği sahnede kendisinin ve Kemal Sunal’ın yıllarca dublörlüğünü yapmış olan Ferhat Ünal’a öyle bir uçan tekme atıyor ki! Birkaç kez dikkatlice izlediğinizde tekmenin yüzünde patladığını görebilirsiniz.

3- Baba’nın Oğlu

Cüneyt Arkın’ın bir villanın ikinci katına camı parçalayarak girip, İbrahim Uğurlu‘yu üst kattan alt kata kadar hiç durmadan dövdüğü sahne ve hapisteki ‘Sana hırladım! Hepinize hırladım! Tüm dünyaya hırladım! Bugüne kadar hep insanlar beni ısırdır, artık ben onları ısıracağım!” diye bağırıp Tarık Şimşek‘e 3 dakikada 100’e yakın yumruk attığı meşhur hapishane sahnesi nasıl unutulur!

2- İnsan Avcısı

Punisher çizgi romanını bilirsiniz. Adam intikam için geri döner ve herkesi en akıl almaz işkencelerle öldürür. İşte bu, Punisher‘ın yerli versiyonu. Cüneyt Arkın filmin hiçbir anında durmuyor. Önüne gelen kötü adamı ilk kez yerli sinemamızda gördüğümüz yöntemlerle paramparça ediyor! Adnan Mersinli, Aydın Haberdar ve Cihan Alp‘e kendi mezarlarını kazdırıp çift kırma ile vurarak öldürdüğü sahne harikadır!

1- Hınç

Ve 1. film elbette ki Hınç! “Alo… Ben Kemal… Geliyorum!” diye başlayan her sahnede yerimde duramam. Yıllarca dayak yiyip tüm kötü adamların ayaklarını öpen Arkın, müthiş bir intikam alevi ile geri döner ve kötü adamları dünyaya geldiğine pişman eder. Öyle enfes kavga ve ölüm sahneleri var ki, Cüneyt Arkın filmografisinin kendi türünde “kült” olarak nitelendirilebilecek en önemli filmlerinden biri! Turgut Özatay‘ın ölümü nasıl unutulur?

Benim ilk 10 filmim bunlar.

Sizin kavga ve ölüm sahneleri ile izlemeye doyamadığınız ilk 10 Cüneyt Arkın filminiz hangileri?

Yorum olarak yazarsanız çok sevnirim.

Şimdiden yukarıdaki filmleri tekrar tekrar izleyeceklere keyifli seyirler dilerim. 🙂

Erhan Tuncer

Reklamlar

.::Bir Sinema Tutkunu Ali Gençli, Tüm İçtenliğiyle Anlattı: “Düştüm düşlerimin peşine, düş kırıklıklarını bile bile…”::.

Sevgili Üçüncü Adam okurları merhabalar,

Bildiğiniz üzere, bloğumuzun Röportaj Köşesi‘nde, kıymetli sanatçılarımızla gerçekleştirmiş olduğumuz röportajlara yer vermekteyiz. Siz değerli okurlarımızın takdiri ve beğenisi ile kısa sürede binlerce kişiye ulaşan röportajlarımızda, her daim sanatçılarımızdan kendilerini en içten cümleleri ile ifade etmelerini istedik. Her röportajımız için bunu önemle rica ettik. Sağ olsunlar, var olsunlar tüm sanatçılarımız sorularımıza içtenlikle cevap verdiler ama bazı röportajlar sizler için olduğu kadar, bizler için de ayrı bir önem taşımakta…

İşte aşağıda okuyacağınız röportaj, bizim için ayrı bir değer taşıyor. Türk Sineması’nda yüze yakın filmde figüranlık yapmış, emektar sanatçımız Ali Gençli, röportaj sorularımıza öylesine içten cevaplar verdi ki, bu sunumu sizlere dolu dolu gözlerle hazırladık…

Aşağıda, sanata gönül vermiş, tam bir sinema tutkunu olan, emektar sanatçımız  Ali Gençli’nin sinema serüvenini, tüm samimi hisleriyle okuyacaksınız. Gençli, tutkularını ve anılarını anlatırken, bir yandan da dönemin çalışma koşullarına olanca gerçekliğiyle ışık tutuyor…

Kendisine, bizlere vakit ayırdığı için sonsuz teşekkür ederiz…

_______________________________________________________

Ali Gençli Hakkında: 1957 Yılında Keşan’da doğdu. 1976 yılında yüksek öğrenim için geldiği İstanbul’da 1980 yılına kadar yüze yakın filmde irili ufaklı rol alarak figüranlık yaptı. Aslan Bacanak – Ne Umduk Ne Bulduk – Bizim Kız – Ben Bir Garip Keloğlanım – Leyla – Portakal – Güneşli Bataklık -Ana Ocağı – Nerde Beleş Oraya yerleş – Vur patlasın Çal Oynasın – Kader Bu – Cemil – Darbe (İki Arkadaş) – Bitmeyen Şarkı – Deli Gibi Sevdim – Peki Öyle Olsun – Hayata Dönüş – Kara Murat Kara Korsana Karşı – Cennetin Çocukları – Aile Şerefi, bu filmlerden bazılarıdır. Ayrıca; Efes Pilsen – Bira Bu Kapağın Altında – Asya Yağları, Dandy Çiklet ve Permatik reklamlarıyla, Ziraat Bankası’nın “Sadri’yle 1 Dakika” adlı bir dizi reklam filmlerinde rol aldı. Ali Gençli, halen Aydın Söke’de yaşamını sürdürmektedir.

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Sanata ilginiz hangi yaşlarda başladı?

Ali Gençli: 1957 yılının Şubat ayında, Keşan’ın küçük bir yol üstü köyünde doğmuşum. Yol üstü derken, köyün içinden geçen asfaltın bir ucu İzmir’e, diğer ucu da Kapıkule üzerinden Almanya’ya uzanıyordu. Okul çağı gelince Keşan’a göç ettiğimizi anımsıyorum. Keşan’da başladığım ilkokul yaşantım, dördüncü sınıftan sonra Edirne’de devam etti. Bu kentte süren on bir yıllık yaşamım, sonunda bir Karadeniz köyüne öğretmen olarak atanmamla son buldu. Sinemanın o tılsımlı büyüsü ilkokula başladığım yıllarda beni içine aldı. Özellikle yazları açık hava sinemalarının tahta sandalyeleri, gazoz araları hayatımın bir tutkusu haline geldi. Daha ilkokuldayken bile okulu asıp, gündüz matinelerine kaçıp gider eve döndüğümüzde tadı damakta kalan dayaklar yerdik. Bir gün bir film galası için ilçemize gelen Ayşecik ve Ömercik okulumuzu ziyaret etmiş ve bizde umulmadık hayranlıklar bırakmıştı. Onların bu ziyareti düşler yolculuğunun da başlangıcı olmuştu. Edirne’de süren eğitimim sürecinde sinemaya olan tutkum daha bir arttı. Cumartesi günlerimizin vazgeçilmez eğlencesi sinema olmuştu. Hatta bazen birkaç arkadaş toplanır, “gelecek program ve pek yakında” levhalarının altındaki beklenen filmleri, afiş resimlerinden esinlenerek ayak üstü uydurma hikayelerle anlatırdım. Hayal dünyam ne kadar geniş olsa da filmi izlediğimiz zaman, öykünün benim anlattıklarımın yanından bile geçmediğini gördüğümüzde, arkadaşlarım beni alaya alır, ama bir sonra afişi öykülerken yine de sessizce dinlemeyi seçerlerdi. Orta okula geçtiğimde kentin yazlık sinemalarından birinde yer gösterici olarak çalışmaya başladım. Edirne Maarif Sineması, bildik tahta sandalyeli ve birkaç masası bulunan açık locadan oluşuyordu. Locadaki masaların biletlerini varsıl aileler alırlardı genellikle. Ve yer göstericilere gümüşi 25 kuruşluklardan bahşiş verirlerdi, diğer yerler için on kuruşluklar revaçtaydı. Her gece aynı filmi defalarca seyreder, adeta hareketleri ve replikleri ezberlerdim. O zamanlar, çikletlerden çıkan siyah/ beyaz artist resimlerini biriktirirdik. Bazen bu resimler koleksiyonumuzda yüzlere kadar çoğalırdı. Biz büyüdüğümüzde bu merakımızdan vazgeçerken, artist resimleri renkli olmaya başlamıştı. Ve….

2) Sinema kariyeriniz nasıl başladı? Hatırlıyorsanız, ilk set gününüzü anlatır mısınız?

Ali Gençli: Ve Kastamonu Küre ilçesinin bir dağ köyünde, bir yıl öğretmenliğin ardından İstanbul’da yüksek öğrenim için sınavları kazanmamla birlikte, “düştüm düşlerimin peşine, düş kırıklıklarını bile bile…” Ailem beni üniversitede okuyor sanırken ben yeni serüvenlere yelken açıyordum, hem de dümeni olmayan bir yelkenliyle. Öğretmen okulu son sınıftayken ‘Hey’ dergisinin “Yalçın Gülhan”la boğazda yaptığımız yat gezisi ve bu gezinin dergide haberlenmesi cesaretimi arttırmıştı. O dönemdeki yoğun siyasal olaylar yüzünden okul işgal altındaydı ve derslere girmek mümkün değildi. Bu benim işimi daha da kolaylaştırıyordu. Bir gün yaşamımın en ilginç rastlantısı, bize sağladığı beslenme ve barınma karşılığında, yatılı öğrencilere akşam saatlerinde “etüt ağabeyliği” yaparken, Haydarpaşa Lisesi’nde benim sınıfımda aşırı öz güvenli, hiperaktif, orta ikinci sınıfa devam eden Karadenizli bir çocukla karşılaşmak oldu. Sınıfın düzenini sağlarken beni yoran, bu çiçeği burnunda delikanlıyla yaşanan sıkı bir atışmanın sonucunda, aramızda umulmadık bir kardeşlik doğmuştu. Bu çocuk, o dönemde çekilen “Köprü” filmindeki çocuk oyuncu Levent İnanır’dı….

Bu küçük arkadaşımla hep sinema üstüne, hayaller üstüne ve dayısı Kadir İnanır hakkında söyleşileri koyulaştırdık. Benim sinema tutkum onun da ilgisini çekmişti. Bir hafta sonu dönüşü bana getirdiği bir telefon “Yeşilçam”daki yolun başlangıcı oldu.

“Düştüm düşlerimin peşine, düş kırıklarının beni beklediğini bile bile…”

“Büyük Parmakkapı Caddesi, numara üç…” diyor telefondaki ses ve sürdürüyor; “Taksim’den İstiklal‘e girişte, soldan ilk sokak, karşına okul çıkacak, ilk ara sokak…” Belleğimden geçen bu sözler ayaklarımı yönlendiriyor. Az önce indiğim Kabataş vapurundan çıkıp çiseleyen karla birlikte Gümüşsuyu’ndan Taksim’e geldim. Karşımda demir kapılı okul, ilk ara sokağa saptım. Kar çiseliyor, hava soğuk ama üşümüyorum. Beynimde sıcacık düşler… Biliyorum tılsımlı bir dünya beni bekliyor… “Burası mı?” diyorum, bodrum merdivenlerinden inen garson kılıklı adama. “İlk kez geliyorsan, yukarıya kayıt olacaksın.” diyor. Kim bilir kaçıncı kez yineliyor bu sözleri, her gün… Eski yapının daracık merdivenlerinden üst kata çıkıyorum. Bir üst kata çıkan merdivenler ve yandaki kapı karşılıyor beni. Kapı kapalı, az önce buradan çıkan, mini etekli bir kız merdivenlerden süzülüyor üst kata. İsteksizce izliyor gözlerim. Kapıyı öğrencilikten kalma bir alışkanlıkla vurup, giriyorum içeriye. Biri sakallı, iki kişi var içeride. Duvarlarda eski film afişleri, ‘Keşanlı Ali Destanı’na gözüm ilişiyor. Engin Cezzar’ınki… İçime bir ılıklık yayılıyor. Eh ne de olmasa ben de Keşanlıyım, hem de Ali!… “Keşanlı Ali abilerin komşusuyum…” desem mi acaba? Bir yararı olur mu diye geçiriyorum usumdan. Oysa biliyorum, o bir öykü kahramanı. Böyle bir esprinin sırası değil. Vazgeçiyorum. Duvarda bir pano var. Yılmaz Güney’in, Fatma Girik’in, tanımadık birkaç fotoğrafı iğneyle tutturulmuş üzerine. Masa başında oturan, önündeki deftere bir şeyler yazıyor. Sakallının boynunda flaşlı bir fotoğraf makinesi var. İkisi de takım elbiseli, artist gibiler. “Sabahleyin telefon etmiştim.” diyorum. “Önce kayıt.” diyor, sakallı olan. Adımı, adresimi, işimi yazıyor önündeki deftere masa başındaki. Adres olarak okulumu söyleyince, “Karşıdan gelmek zor olmayacak mı?” diye soruyor, belki etkili olur diye, “Üç aydır boykottayız…” diyorum. “O zaman sorun yok…” diyor. “Şimdi fotoğraf…” diye ekliyor ardından. Sakallının gösterdiği iskemleye ilişiyorum. Yan oturtuyor, başımı çeviriyor, “Kıpırdama!” diye uyardıktan sonra basıyor makineye, flaş patlıyor. Panoyu gösterip. “Resmini buraya asacağız, uygun rol için buradan seçileceksin.” diyor. “Borcun on iki buçuk lira.” diye ekliyor. Parayı verirken, kayıt eden kişi “Alt kata çayevine inip, bizden haber bekleyeceksin, her an bir iş çıkabilir.” diyor.

Bodruma, çay evine iniyorum. Penceresiz, izbe bir yer. Sigara, eskimiş çay kokuyor. Tüm duvarlar afişlerle kaplanmış. Karşıda çay ocağı, su buharı yükseliyor. Bir lamba ölgün ışığıyla aydınlatma çabasında bu daracık yeri. Üç masayı sekiz-on iskemle çevrelemiş. Tanıdık birkaç yüz var. Şu sakallı yaşlı adam, köy filmlerinde imam oluyor çoğunlukla. Karşısındaki kadını hiç görmemişim. Masalardan birine ilişiyorum yabancı yabancı, acemiliğim yüzümden okunuyor. İçerdekilerin hoşnut olmadığını hissediyorum. Ya da havalanmışlar gibi geliyor bana. Yanıma benim yaşlarımda biri oturuyor selam verip. Çaycı bir çay bırakıyor sorgusuz önüme. Yarısı kesik yüzük parmağına takılıyorum. “Sağ ol!” diyorum. “Çay içer misin?” diye soruyorum, yanıma oturan yaşıtıma. “Ben, Hüseyin Avni Dede…” diye tanıtıyor kendini. Elindeki kitabı masaya bırakıyor. “Tek Şekerli Çınaraltı” H.Avni Dede yazıyor, şiir kitabının kapağında… Rastgele bir sayfa açıyorum. “…zamanı yaşamayı sınıyorsunuz / odanız o kadar küçük ki, bir sigara içseniz ısınıyorsunuz…” dizelerini mırıldanıyorum, ilgilenmiş olmak için… Yıllardır tanıyormuşum duygusuna kapılıyorum ve rahatlıyorum. “Sizin kitabınız mı?” diye soruyorum, laf olsun diye… “Evet” diyor Hüseyin Avni… “Flaş patladı mı?” diye soruyor, ardından da, “Her yeni gelene patlar o flaş ama hiçbir zaman fotoğraf panoya asılmaz…” diye ekliyor. Bizim on iki buçuk liranın ayakbastı parası yerine geçtiğini düşünerek gülümsüyorum. Merhaba Yeşilçam, yeni düşler merhaba!

Aradan geçen zaman bizi hafta sonuna getirdi. Bir kaç gün işsiz güçsüz, heyecanla bekledik. Acaba sakallarımda mı bir uğursuzluk var deyip altı aylık sakallarımı, Cumartesi günü bir güzel kestirdim. Kendimi zor tanımıştım, tıraş sonrasında. Bu hafta böyle geçer diye düşünürken, yeni imajla bir fotoğraf daha çekilmem gerektiği söylendi. Umut dünyası işte, bir flaş daha patlattılar yüzüme. Haydi bir on iki buçuk daha. Kapıdan çıkıp aşağıya inerken kelli felli birisiyle karşılaştık. Sonradan bu beyefendinin “figürasyon”un sahibi Semih Bey olduğunu öğrendim. Aşağıda çayevi kapısında dört kişiyi ardına almış tanıdık olmayan birisini sıyırıp geçerken elini göğsüme bastırıp; “Dur bakalım, bu tarafa.” deyince anladım ki bizim sakallar işi bozuyormuş. Diğer ayrılanlarla birlikte, set görevlisi olduğunu öğrendiğimiz, orta yaşlı adam bizi üç katlı bir eski yapıya götürdü. Sonradan, bazı filmlerde ufak tefek rollerde gördüğümüz Niyazi Er‘in kostüm deposuna geldiğimizi ve buraya gelecek günlerde daha çok geleceğimizi, bir süre sonra anlayabilmiştim. Beş kişi üzerimize uyan klasik polis elbiselerini seçtik. Eskimişlik, toz, kir ve rutubet kokan bu yerden ayrıldığımızda saat ona geliyordu. Ve her geçen dakika benim heyecanım artıyordu.

Diğerlerinin davranışlarından deneyimli oldukları belliydi. Elbiselerimiz, aldığımız kostümlerin yerinde kalmıştı. Yine aynı görevli bizi peşi sıra, İstiklal Caddesinden, Taksim’e doğru götürdü. Mahşer-i kalabalığın arasından geçerek Sıraselviler caddesine geldik. Kalabalığın nedeni Bülent Ecevit‘in o gün yapılacak olan, günlerdir, sür manşet haberlere taşınmış ünlü ‘Taksim Mitingi’ydi… Burada, yer altına inen bir gece kulübünde bir süre bekletildik. Orada da ekibin diğer üyeleri beklemekteydi. Kameraman, setçiler filan. Bir süre sonra Cüneyt Arkın ve sonradan filmin yapımcısının da olduğunu öğrendiğim rejisör Melih Gülgen geldi. Yanlarında o günlerde daha yeni yeni tanınmakta olan Deniz Erkanat ta vardı. O günkü  sahne birkaç kamerayla çekilmişti. Cadde üstündeki binanın üzerinden kuş bakışı, ayrıca, bir de yerden kamerayla yapılmıştı. Biz kalabalığın için uzun bir yürüyüşle geçen Komiser Cemil‘in çevresinde polisler olarak dağınık bir şekilde, onu kalabalıktan koruyarak ve kollayarak yürümüştük. Tam üç kez yinelenen sahne Cüneyt Arkın hayranları tarafından sabote edilmişti. Bir ay geçmeden film vizyona girdi, ama kalabalığın içinde kendimi görmekte çok zorlandım. Böylece ilk kez kamera karşısına Cüneyt Arkın’ın bir filmiyle geçme mutluluğunu yakalamıştım. Miting olaysız bitmiş, “Ecevit’e Suikast Yapacaklar” haberi asparagas çıkmıştı. Dönüşte yaşadığımız serüven ise çok ilginçti. Setten beş polisi kostümleri değiştirmek üzere gönderdiler. Çekimler fazla sürmemişti. İstiklal Caddesi‘nden yürürken arkadaşların birisinin önerisiyle Bekâr Sokak tarafına yönelip, Yeşilçam çorbacısından birer tas çorba içtik. Polis giysileri ve belimizde tahta tabancalarla gerçek polisler gibiydik. Çorbacıya hesap ödemeye kalktığımızda “Polislerden para almıyoruz abiler!” sözleri beni çok şaşırtmıştı. Yeşilçam Piyasasını tamamen öğrendiğimde bunun, çorbacının arkadaşı olan, diğer polislerden Cesur Barut‘un bize bir oyunu olduğunu öğrendik. Bizi kandıran olayı kurgularken, çorbaların parasını o ödemişti. İlk set günümü böyle yaşamıştım…

Ve de tabii ki, akşam üstü dağıtılan yevmiyelerden payıma düşen altmış liranın da, sinemadan kazandığım ilk para olduğunu da anımsıyorum. Yine sonradan öğrendiğime göre asıl yevmiyeler, kadın oyuncular için yüz yirmi beş lira, erkek oyuncular için yüz lira iken, bizim kırk liralarımız, kadınların da yirmi beş liraları Patron Semih Bey’in kasasına gidiyormuş.

*Resme tıklayarak büyütebilirsiniz.

3) Çalışma disiplini açısından kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydunuz yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyordu?

Ali Gençli: Her işte olduğu gibi, kamera önü oyunculuğunda da başarı için, disiplinin ön koşul olduğuna inanıyorum. Elbette o zamanlar çekimlerde genelde, çekim sırasında verilen görevleri doğaçlama yerine getirirdik. Ancak gerektiğinde verilen replik ve mizansenleri, ön çalışmalarla olgunlaştırır ve çekimlerde zorlanmadan sonuca giderdik… Benim lise yıllarında hatırı sayılır sayıda tiyatro oyununda oynamış olmam, birbirinden çok farklı da olsa kamera önünde işimi oldukça kolaylaştırıyordu.

4) İzleyicilerimiz sizi hatırlayacağı filmlerden bahseder misiniz? Bu filmlerle ilgili anılarınızı ve sizin için ne ifade ettiklerini anlatır mısınız?

Ali Gençli: Aslan Bacanak filminin benim için önemi çok büyüktür. Adını anımsamadığım, Zeki-Metin ikilisinin bir başka filmi için Eminönü Haliç Sebze Hali’nde hamalları oynayacaktık. Fakat sabah erkenden sette yerimizi aldıktan sonra, her şeyin hazır olmasına karşın, kesintide olan elektriklerin geç saatlere kadar gelmemesi yüzünden çekimler ertelenmişti. Sonradan çekilen bu sahnelerde bulunma fırsatı bulamamıştım. Sonra bir gün bizi Çamlıca’da, eski evlerden oluşmuş bir mahalleye getirdiler. Cevat Kurtuluş, Sami Hazinses, Perran Kutman, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Gölgen Bengü, İhsan Yüce ve geniş bir ekip kadrosuyla çalışmalara başladık. O günü oldukça güzel fotoğraflayarak bugünlere taşıdığımı düşünüyorum. Bir evin penceresini boyarken, Zeki Alasya’yı kovalayan mahallelilerden birisi (Hüseyin Kutman) üzerinde bulunduğum merdivene çarpıp, başına geçen boya kovasıyla başka bir renge giriyordu. Bense pencerenin parmaklıklarında asılı kalıyordum.

*Resme tıklayarak büyütebilirsiniz.

Ofise döndüğümüzde akşam olmuştu. Yevmiyeleri aldık. Dört aydır tek işim gücüm buydu. Okulu iyice çıkartmıştım yaşamımdan. Etüt ağabeyliği yaptığım Haydarpaşa Lisesi de karşıt görüşlü etüt ağabeyleri tarafından işgal edilmişti. Zorunlu olarak orasını terk ettim. Bir süre direnmiş olsam da okulun mahzenlerinde, insanların kaybolacağı ve cesetlerinin hiç bir zaman bulunamayacağı tehditleri, her gün bir kaç öğrencinin öldürüldüğü haberlerinin gazetelerde manşetlendiği günlerde, Beyoğlu’na beş öğrenci arkadaşın kiraladığı eve daimi konuk olarak katıldım, ev kirasına ortak olarak. Şimdi işim daha da rahatlamıştı. Sabah erkenden figürasyonda oluyor, akşamları da Beyoğlu’nun arka sokaklarında keyifli geceler yaşıyorduk. Beyoğlu Karakolu’yla aynı sokakta bulunan “Tayfun Apartmanı”nın beşinci katından boğaza karşı çilingir sofraları kuruyorduk. Diğer beş arkadaşım, İstanbul’un hatırı sayılır üniversitelerine devam ediyorlardı. Bazıları Keşanlı olan bu dostlarım şimdi ülkemin avukatı, savcısı, mühendisi, öğretmeni olarak yaşamlarını sürdürüyorlar.

Ertesi gün yine erkenden kalkıp önce Erman Film’in bulunduğu pasajın karşısındaki Ata Saka‘ya ait çay evinde simit-çay kahvaltısından sonra, bizim çay evine geldiğimde, dünden devamı çekilecek olan filmin setine gidecek dokuz kişi, set minibüsüne binmek üzereydiler. Bu kez, bizi Yeşilyurt sahilinde bir yazlık çay bahçesine getirdiler. Sinemacı Tombiş Çetin, Turgut Boralı, Selçuk Uluergüven, Tuncer Necmioğlu, Atilla Pekdemir, Hakkı Kıvanç, İbrahim Uğurlu, Kemal İskender, set ekibiyle birlikte Zeki Alasya ve Metin Akpınar da oradaydı.

O günkü çekimler oldukça keyifli geçti. Biz kahvede otururken Zeki – Metin tüm becerilerini sundular. Komik sahne çekimlerine kahkahalarla güldük. O gün dikkatimi çeken bir şey, tombalacının camdan dışarı fırlatılması dahil hemen hemen tüm sahneler tek provadan sonra çekildi. Bu da kadronun ustalığındandı elbet. Zeki Alasya’nın korkudan altını ıslattığı sahne, o gün unutulmayan en güzel sahneydi… Ve en komik! Öğlen sandviçlerimizi yerken, benim fotoğraf makinem de çalıştı durdu. Aslan Bacanak filmindeki benim de katıldığım iki günlük çekim sona ermeden önce, Zeki Alasya’nın, ağzını ekmek sodasıyla köpürtüp intihar etme sahnesinde, Nubar Terziyan’la birlikte yakınlardaki bir evin yatak odasındaki kısa bir çekim de günün ilginç anısı olarak, yaşam dağarcığıma eklendi…

Beyoğlu’nda yaşam sürüp giderken, ikinci bir figüran bürosu keşfediyorum. Semih Bey’in bürosundan ayrılıp, Niyazi Vanlı‘nın yerinde işe başlıyoruz birkaç arkadaşla. İşte o günlerde günlüğüme aşağıdaki notları düşmüşüm… O gün de benim için önemli bir gündü… Çünkü Sadri Alışık, bizim çocukluğumuzun hayranlığını bugünlere taşıyanların başında geliyordu…

SADRİ’YLE BİR DAKİKA / 22.06.1977 – Pazar

Dün. Önceki gün. Daha önceki gün gibi, bu gün de erkenden geldim. Hava sisli pusluydu, güneş iyice ısıtana kadar. İstanbul’un havası böyle. Gün güne, saat saate uymuyor. Eski bir sinemadan bozma bu yapının, arka sokağa bakan geniş odasının duvarları film afişleriyle doldurulmuş. Figüranların bekleştiği bu yere, figürasyon bürosu diyorlar. Bu sokak, sinemacılar sokağı, film şirketleri, artistler kahvesi, organizatör büroları hep burada. İkinci, üçüncü bir de bizim gibi sonuncu sınıf figüranları bu sokakta görmek mümkün. Ünlü olmak hayaliyle memleketinden kalkıp gelenler, her gün değişen yüzler hep bu sokakta. Büroda bekleşenlerin çoğunluğu yeniler. Ortamı öğrenenler, acemilik dönemini atlatanlar şirketlerle direkt ilişki kurduklarından buraya gelmiyorlar. Çünkü, kazanılan paranın yarıya yakın bir bölümü bu büronun sahibi tarafından kesiliyor. Geri kalan bölüm figürana ödeniyor. Zaman geçtikçe daha da çoğalıyoruz. Herkeste işe gitme umudu. Telefonlu masada oturan patronun annesine, biz de anne diyoruz. Her an gelecek isteğe göre, içimizden uygun olanları seçip ilgili film setine gönderecek. Ne denli çok işçi gönderebilirse büronun kazancı o denli yüksek olacak. Onun sorunu ve düşüncesi de bu, artist olma düşü kuranların yanında. Tam, çıplak film furyasının başladığı günlerdeyiz. Söylenenlere göre haftada bir film çekiliyor, piyasaya hemen sürülüyormuş. Bu yüzden kazancı iyi olmalı figürasyonun. Ben, buralarda daha eskilerden, daha deneyimli olan Cesur Barut’la söyleşiyorum. O tüyoyu kapmış. Bu gün reklam çekimlerine gidilecekmiş. Reklamlar, filmlerden daha iyi. TRT‘nin tüm kanallarında yayınlanıyor. Bir iki saniye görünebildin mi tamam. Sinemadan,  filmlerden daha heyecanlı. Kısa zamanda ve daha yaygın olarak hem de televizyonda görülmenin zevki başka oluyor.

Mezarlık sahnesi çekimleri için on beş kişiyi seçip gönderdiler. Seçilemeyenlere de, umut dağıttı anne. Size de iş var, acele etmeyin. Tüm amacı her an iş çıkarsa, elinde hazır eleman bulunmasıydı. Saat ilerledikçe hareketlenme başlamıştı. Bazıları umutsuzca ayrılıp gittiler, ertesi gün gelmek üzere… Bir süre sonra beş kız, beş erkek seçildik. Reklam şirketinin minibüsüyle, daha önce görmediğim yollardan, yokuşlardan inerek, Karaköy Liman Gümrüğüne geldik. Pazar günü olması nedeniyle sanırım, gümrükte fazla insan yoktu. Ya da çekimler için boşaltılmıştı. Kamera, spotlar, ilgililer, yönetmenler ve yanlarında Turist Ömer giysileriyle Sadri Alışık göze çarpıyordu. Yönetmen yardımcısı bayan bize yapacaklarımızı anlattı. Gümrükten giriş yapan çiftleri canlandıracağımız mizansen oluşturuldu. Sadri Alışık‘ın ardından gümrük denetimine girecektik. Üç kez prova yapıldı. Uyarılar bitince, yönetmenin “Kamera!” sesinden sonra, hareket başladı. Önden birkaç çift denetimden geçti. Sadri Alışık elindeki bond çantayı gümrük görevlisinin önünde açtı. Görevli bir çanta dolusu kaçak kol saatini görünce şaşkınlıkla: “Bunlar da ne böyle? / Kuş yemi, kuş yemi. /  Kuş bunları yer mi be adam? / Valla ben önüne koyayım da, ister yesin, ister yemesin!” Yönetmenin “Stop!” demesiyle çekim sona erdi. ‘Sadri’yle 1 Dakika’ adlı, bir skeç-reklamın daha çekimi tamamlanmıştı. Bu çalışma, bir süre sonra Ziraat Bankası reklamı olarak TRT Televizyon’unda yayınlanacaktı. Ben de altmış lira kazanmanın mutluluğuyla, bekar evimize döndüm. Yarın yeni bir iş umuduyla…

*Resme tıklayarak büyütebilirsiniz.

1. BÖLÜMÜN SONU

.::Günay Kosova Röportajı / 3. Bölüm: Günay Kosova Sinemamızın Kavgacılarını Anlatıyor!::.

Sevgili dostlar merhabalar,

Günay Kosova röportajımızın sonuna geldik. Bu son bölümde, sinemamızın her alanında emek vermiş, emektar yönetmenimiz Günay Kosova, bizlere ikişer – üçer cümleyle sinemamızın kavgacılarını anlattı. Her biri ile çalışmış, birlikte vakit geçirmiş bir yönetmenin anlatımıyla oluşan -bu yüzden çok önemli olduğunu düşündüğümüz- bu çalışma, kavgacı/karakter oyuncularımızın sosyal yaşantılarındaki karakteristik özelliklerine dair izler de taşımakta.

Yayınlayamadığımız bir çok anı ve anekdot da, siz değerli okurlarımızda ilerleyen zamanlarda buluşacak. Şimdilik emektar yönetmenimiz Günay Kosova’dan bu kadar…

Keyifli okumalar efendim…

Günay Kosova: Ben sana çerçeveli bir lafımı söyleyeyim mi? Kötü oynayanların %98’i iyi insandı, muhteşem insanlardı! Bak Kazım Kartal ve Behçet Nacar –büyük konuşacağım ama- bence Türk sinemasının en kalender insanlarıydı… Hala da öyledir. Kazım öldü… Kazım Kartal’ın cenazesine taksi ile gittim yetişemem diye, sonra iki sene taksiye binemedim kederimden… O kadar iyi dostumdur… Behçet Nacar yaşıyor. Parçala Behçet. Melektir melek! Mesela Çoşkun, “Tecavüzcü Çoşkun” diyorlar değil mi, birine yan gözle baktığını görmedim. Hep ona asılırdı kadınlar, o hiç kimseye asılmazdı… Filmlerde oynamanın yanı sıra çok çalıştı Yeşilçam’da, yeri geldi süründü, yeri geldi pantolon sattı ve 3 tane pırıl pırıl kız okuttu, evlendirdi… O kadar namuslu, erdemli adamdır yani… Yerde 1 trilyon bulsun, kimin acaba diye sorarlar. Nuri Alço da öyledir. Ben çok kameramanlık yaptım anlattığım gibi. Kameramanlık yaptığım görüntü yönetmenlerinin en ağa babaları Salih Dikişçi idi. Lakabı hacıdır. Niye hacı? Mekke’ye giren ilk Müslüman kameramanlardan biridir. Her isteyen kameraman sokulmaz ki…

Süheyl Eğriboz, Yeşilçam’ın politikacısı ama iyiye yönelik politikacısı. Yani arabasını düz yolda sürmesini iyi bilen, nabza göre şerbet veren bir adamdır. Kavgacı/karakter oyuncularının en önemlilerindendir…

İhsan Gedik… Kitap yazdı yakın zamanda… Ona da çok yardımcı oldum. Çocukluğum Samsun’da geçti benim, o da Samsunludur. Biraz zor adamdır ama genelde iyi insandır. Yani boşa kürek sallamaz. Ben onun çabasına hayranım. Yani bir şeyler yapmak, kendini yaşatmak için çabalar. Tembel değildir. Çok çalışkan adamdır.

Kudret Karadağ, Türk sinemasının en sevimli kötülerindendir. Biraz Ahmet Tarık Tekçe’yi taklit ederdi… Ahmet Tarık Tekçe de melek gibi adamdı. Komedyen olması gerekirken kötü adam oldu. Türker (İnanoğlu) ağabey kötü adam yaptı onu… Türker ağabey de ona çok yardım etti, cenazesine falan çok yardım etti. Söyledim ya bizim kötülerimizin hepsi melek gibi insanlardır.

Kadir Kök… Serseri mayın ama güzel serseri mayın.. Çok güzel serseri mayın… Hayatımda onun kadar dayanıklı bir adam görmedim…

Sönmez Yıkılmaz’ın bugün ki durumuna gelmesinde benim de yardımım dokunmuştur. Kahve falı bakan dükkanları var 3,4 yerde. Şu an hayatını gayet güzel idame ediyor. Ayrıca hayatta görüp görebileceğiniz en saf adamlardandır. Sert görünür, ani parlar ama hemen söner.

Yadigâr Ejder… Sizin Yadigâr Ejder dosyanızda anlattım onu… Kötü görünür, insan bakınca korkar ama ağzına vur lokmayı al… İçinde ufacık bir çocuk….

Aydın Haberdar,  politikacıdır. Yani kimin eşeğine binerse, onun türküsünü çalar. Ama asla kötü adam değildir. Cüneyt Arkın’ın bir numaralı adamıdır.

Oktay Yavuz da kötü görünümlü saf adamlardandır. Dışarıda şimdilerde, Almanya’da… Gelip gidiyor… Buranın, bizim sokakların kokusunu almadan yaşayamaz.

Yılmaz Kurt… Çok kanaatkar bir adamdı. Saf ve kanaatkar bir adam. Çok çalışır, az kazanır ama çok sitem etmezdi. İşine gücüne bakardı. 3 liralık işe de giderdi, 15 liralık işe de giderdi. Kaçırmazdı işi.

Yusuf Çetin iyi adamdır, tam bir emekçidir. Şimdilerde oyuncuların hakları için uğraşan, kıymetli bir oyuncudur.

İbrahim Kurt, kurnazı oynardı. Filmlerde de, gerçek hayatında da… Her şeyi o bilir gibi davranırdı.

İbrahim Uğurlu, daima kendinden üstün görünmeyi seven bir arkadaştır. Ama bunu kötü adam anlamında söylemiyorum. İşini iyi yaptığından olsa gerek, çok havalı gezerdi sokakta.

Erdoğan Seren kavgacıların baston yutmuşudur. Dimdik dururdu böyle… Dublaj sesi ile konuşurdu. İçlerinde en eskilerdendir. Sinemaya başladığı ilk yıllarda esas kötü de oynamıştır. Sonradan kavgacılıkta ilerledi.

Ferhat Ünal, savaşçı bir çocuk. İş savaşçısı. İyi niyetli, güzel bir arkadaştır. Kavgacılığının yanında çok da önemli bir dublördür.

Dündar Aydınlı da güzel insandır. Onun ağabeyi vardı, Önder Aydınlı. TRT’nin baş habercilerindendi, 5 sene önce vefat etti… Dündar da cefakâr oyuncudur.

Niyazi Gökdere, ne kokar ne bulaşırdı. Suya sabuna dokunmayan Mevlana gibi bir adamdı. Allah rahmet eylesin…

Günay Güner

Günay Güner öne çıkmayı seven, kavgacılar içinde en kültürlü, en bilgili adamlardandı…

Tevfik Şen, iyidir. Kavgacıların en yakışıklısıdır. Eski deyimle janti’sidir…

Mehmet Yağmur, maceraperest bir arkadaştı. Tevfik Şen ile aynı ekoldendir… Tevfik Şen ile Mehmet Yağmur çok iyi arkadaşlardı.

Bir çoğu aramızda yok… Vefat eden tüm sanatçılarımıza Allah rahmet eylesin… O güzel yıllar, onlarla güzeldi…

Benden bu kadar, herkese sinemalı, güzel seneler dilerim. Bizleri unutmasınlar.

Günay KOSOVA / 13.10.2012 -Beyoğlu

Röportaj: Erhan Tuncer (Genseriko – Nam-ı diğer Lüzumsuz Adam)

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -4-::.

*üstteki fotoğrafı büyütmek için üzerine tıklayınız.