Tag Archives: günay kosova

.::Sanatçı Yaşam Evi’nden Manzaralar, Hatıralar: Ertem Göreç, Tunca Yönder, Günay Kosova, Ali Fuat Kalkan, Ayten Erman::.

Sabah gazetesinin internet sitesinde dün, Damla Kayayerli‘nin hazırladığı bir haber dikkatimizi çekti. Üçüncü Adam’a aylar önce konuk olan Günay Kosova ve Ali Fuat Kalkan’ın da içinde bulunduğu bu haber, Kartal-Yakacık‘daki Sanatçı Yaşam Evi‘nde yaşamakta olan sinema emekçilerine dair, oldukça özenle hazırlanmış bir çalışmaydı. İlginizi çekeceğini düşündüğümüzden -ve mümkünse onları ziyaret etmenizi dilediğimizden- bu haberi sizlerle paylaşmak istedik. Keyifli ve bir o kadar da hüzünlü okumalar…

Kaynak: http: www.sabah.com.tr / 8.2.2015

Haber: Damla Kayayerli

Yeşilçam o eski şaşaalı günlerinden uzak, birçok sanatçı bir bir göçüyor aramızdan. Yeşilçam emektarları bir süredir Sanatçı Yaşam Evi’nde hayatlarının son demlerini huzur içinde geçiriyor. Tunca Yönder’den Ertem Göreç’e pek çok usta ve sinema emektarı burada anılarını yad ederek birbirlerine yarenlik ediyor

80’lerin sonunda Yeşilçam’ın devri bitti, Türkiye sineması başka bir yola saptı. Yeşilçam’ın emektarlarıysa yıllarca bize sahip çıkılsın diye serzenişinde bulundu. Kimi maddi zorluklar yaşadı, kimi sokaklarda kaldı, kimileriyse çeşitli kuruluşların yardımlarıyla ayakta durabildi. Sonrası bir vefasızlık sanki… O sevdiğimiz filmlerin yaratıcılarını ne yazık ki öldüklerinde hatırlar olduk. Ama bir yer var ki, orada bu güzel insanlar hayatlarının son demlerinde huzur buluyor. Orası İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Sanatçı Yaşam Evi. Burası Yeşilçam’ın çınarlarının hayatlarının son günlerini ‘huzur’ içinde yaşadıkları bir huzurevi. İçeri girdiğimizde yıllarca zihinlerimizde iz bırakan huzurevlerinin kötü imajından çok uzak, farklı bir ortamla karşılaşıyoruz; tertemiz, beş yıldızlı otel gibi bir mekandayız. Burada sağlıktan, kültürel etkinliklere kadar birçok olanak bulunuyor. İhtiyacı olanlara özel bakıcılar sağlanıyor. Sağlık imkanları açısından hiçbir şeyden kaçınılmıyor. Burada ikamet ettiğini bildiğimiz Yeşilçam’ın önemli yapımcılarından aynı zamanda yönetmen de olan Tunca Yönder’i soruyoruz ilk. Ama huzurevi görevlilerinden öğreniyoruz ki, kendisi görüşmek istemiyormuş. Belki ikna edebiliriz düşüncesiyle özel bakıcısı eşliğinde odasına yöneliyoruz. Tunca Bey, koridordaki ilk odada yaşıyor. Odanın kapısı ardınca açık. Tunca Yönder (76), bilgisayarın başında oturmuş, yazı yazıyor. Parkinson hastası olduğu için ağır hareket ediyor. Bizi görünce meraklı bakışlarla süzüyor. İznini isteyerek doğruca yanına yaklaşıyoruz, bastonuna sıkıca sarılıp ‘Hay hay!’ der gibi başını sallıyor. Tam o esnada burada yaşayan bir başka usta, yönetmen Ertem Göreç (84) geliyor odaya, ardından emektarlardan yapımcı ve yönetmen Günay Kosova (73) giriyor. Koyu bir sohbet başlıyor sinemacılar arasında. Tunca Bey’e en sevdiği filmini soruyoruz. Kendisinin de rol aldığı, Türkan Şoray, Tuncel Kurtiz, Can Gürzap ve Gülsen Tuncer gibi ünlü isimlerin oynadığı 1994 yapımı, ödüllü filmi Bir Aşk Uğruna‘nın adını veriyor. Bilgisayardan hemen Bir Aşk Uğruna açılıyor, üç yönetmen filmi izlemeye koyuluyor. Film karşımızda akarken biz de Yeşilçam’ın önemli isimleriyle geçmişe akıyoruz.

YALNIZ KALDIM, GELDİM

Tunca Yönder’in çektiği, yapımcısı olduğu dizi ve sinema filmlerinin sayısı 100’ü geçiyor. Dizilerden Küçük Besleme‘yi, Bir Tren Yolculuğu‘nu, filmlerden Çökertme‘yi, Ağrıya Dönüş‘ü çoğunuz hatırlar. Onu Sanatçı Yaşam Evi’ne getiren ‘yalnızlık’. Tunca Bey: “Eşimden ayrıldıktan sonra yalnız kaldım, buranın bakım koşulları iyiydi. Ben de yerleştim” diyor. Üç yıldır Sanatçı Yaşam Evi’nde ikamet eden Yönder, huzurevine de ilk gelenlerden. Ertem Göreç ise meslek hayatının 65 yılında… Otobüs Yolcuları, Karanlıkta Uyananlar, Sevmek, Silah ve Namus, Kanun Benim gibi onlarca filmi bulunan Göreç’in ise buraya geliş hikayesi daha başka. Ertem Bey: “30-40 yıl önce Darülacize’de çok film çektik. İyi koşulların olmadığı huzurevinin görüntüleri herkesin aklında kaldı. Geçen sene Tunca’yı ziyarete geldiğimde Tunca, ‘Cennet gibi bir yer burası. Git, dolaş, gel, ormanlık yer’ dedi. Dolaşınca müthiş etkilendim. Tunca ile vedalaşırken ‘Tekrar beklerim’ dedi. Ben de ‘Geleceğim ama burada kalmaya geleceğim!’ dedim. Bir ay sonra geldim” diyor. Onlar yalnızlıklarını paylaştığı için huzurlu.

GEÇMİŞE ÖZLEM DUYUYORLAR

Göreç: “Bizi her hafta tiyatro ve sinemaya götürüyorlar. Yeni sinema hakkında da konuşuyoruz” diyor. Tam o esnada iki yönetmen arasında günümüz sineması hakkında fikir ayrılığı çıkıyor. Ertem Bey Yeşilçam’ı övüyor, günümüz sinemasından memnun olmadığından dem vuruyor: “Halka dayanmadan, halksız bir sinema yapılamaz” diyor. Tunca Bey ise sinemanın geliştiğinden, genç yeteneklerin çıktığından söz ediyor: “Şu an sinemamız çok ilerledi. Avrupa standartlarında. Diziler de ön planda” diyor. Zaten dizilerin çok sıkı bir takipçisiymiş. Karadayı, Kara Para Aşk, Şeref Meselesi, O Hayat Benim, Kocamın Ailesi’ni izliyor. Ama en çok senaryo ve oyuncu kadrosuyla Karadayı ve Kara Para Aşk dizilerini seviyor. Göreç ile bu konuda da anlaşamıyorlar. Dizileri pek sevmiyor Ertem Bey: “Bana fotoroman gibi geliyor” diyor. Her iki yönetmen tatlı bir tartışmaya girişirken, Tunca Bey’in 1993’te çektiği Yorgun Savaşçı‘yı soruyoruz. Ertem Bey giriyor söze: “Halit Refiğ’in çektiği Yorgun Savaşçı sansürden dolayı yakılmıştı. Tunca yeniden çekince bu sefer TRT, Refiğ’in filminin bir kopyasını ortaya çıkarttı” diyor. Tunca Bey’e o günlerde neler hissettiğini sorduğumuzda heyecanla: “Refiğ’in filmi ortaya çıkınca çok sevinmiştim” diyor.

İLK FİLMİM ÇOK KÖTÜDÜR

Göreç’e ilk filmi Kanlı Sevda’yı (1959) hatırlattığımızda “Bence Türk sinemasının en kötü üç filminden biri. Belki de en kötüsü” deyiveriyor ve ekliyor: “İlk filmimi çekmeden önce 10 yıl asistanlık yaptım, çok film çektik. Üç Arkadaş‘ı çekerken Memduh Ün yorulunca battaniyeyi üzerine çeker, akşam erken yatardı. ‘Çocuklar siz çekmeye devam edin!’ derdi. Biz devam ederdik. Kamera nedir, nereye konur, hepsini biliyordum. Kanlı Sevda‘yı çekerken Memduh’u aradım. ‘Yetiş beni kurtar!’ dedim. Bir yıl kendimi cezalandırdım ve ona asistanlık yaptım. Sonra Türkan Şoray, Ayhan Işık ve Salih Tozan’ın rol aldığı Otobüs Yolcuları‘nı yaptım. Ama jeneriğini gösterseniz iki filmi aynı yönetmen çekti diyemezsiniz. Ama duygusal olarak Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler filmimi seviyorum. Dünyada cücelerle çekilen tek film” diyor. Hepsi birden gülüyorlar. Kosova atılıyor: “Bence Otobüs Yolcuları‘nı sevmen gerekiyor abi (gülüyor)” diyor.

TEK KEŞKEM: HUZUR

Tunca Yönder’in sinemayla ilgili bir tek ukdesi kalmış içinde. “Tek keşkem var. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur‘unu sinemaya uyarlamak. Çekseydim başrollerinde Kıvanç Tatlıtuğ ve Farah Zeynep Abdullah olurdu” diyor. Yılmaz Erdoğan’ın yönettiği Kelebeğin Rüyası‘nı çok beğenmiş Tunca Bey: “Çok iyi oynadı Kıvanç” diyor. Kenan İmirzalıoğlu ve Bergüzel Korel’i ise Karadayı‘dan dolayı beğendiğini belirtmeden geçmiyor. Tuba Büyüküstün’ü de özellikle belirtiyor. Cem Yılmaz’ı ise Pek Yakında‘dan dolayı es geçmiyor. Tunca Bey, gece üçe-dörte kadar uyumuyormuş. Hep bilgisayar başında vakit geçiriyormuş. Yeni projelerinin müjdesini veriyor bize. İlki Üvey Baba. Diziyi yeniden yazıyormuş. Başka senaryolar da. Her gün erken saatlerde kalkıp günde birkaç kitap bitiren Tunca Bey, eski filmlerini izlemeye devam ediyor. Son olarak “Yeşilçam olmasaydı, şu an ki sinema da olmazdı!” diyor.

“AH! İŞTE RAHMETLİ OLDULAR ÇOĞU…”

Ertem Bey, bir yayınevinin biyografi ve filmografyasını yazmasını teklif ettiğini anlatıyor. Odadaki kitapları gösterip “Bu kitaplar bunun için buraya geldi. Hayatımı yazacağım ama sadece biyografi değil. Sinemanın 60 senelik kesitini anlatacağım” diyor. Yatağının başucunda Otobüs Yolcuları filminden bir fotoğraf karesi duruyor. “En sevdiğim filmlerden biri de Sahipsizler‘dir (1974)” dedikten sonra Nuri Kantar Ailesi‘nden (1975) söz ediyor. “Ah! İşte rahmetli oldular, çoğu…” deyip iç çekiyor. Sonra Yılmaz Güney ile beş film çektiklerini hatırlatıyor. Ardından Güney’in başrol oynadığı Beyoğlu Canavarı‘nın afişini getiriyor. Kadıköy’deki bir sahafta görmüş. Sahafçı “Satın alacak mısın abi?” deyince o da “Bu filmin yönetmeniyim!” cevabını vermiş. Sahafın sahibi hediye etmiş afişi, o da çok sevinmiş. Sonra meşhur Ayşecik Fakir Prenses filmine geliyor konu. Albümler açılıyor. “Filmi çekerken Zeynep (Değirmencioğlu), oğlum ve yeğenim yan yana. 40 sene sonra oğlumun düğününde yine aynı kare oluştu” deyip geçmişe dalıyor.

ÖZGÜR İRADEMLE BURADAYIM

Ayten Erman (80), Tosun Paşa, Şendul Şaban, En Büyük Şaban gibi filmlerde ve birçok oyunda oynayan bir aktrist. O da Sanatçı Yaşam Evi’nde kalıyor. Basında çıkan ailesinin onunla ilgilenmediği haberlerinden dolayı gazetecilere küsmüş. “Aile düzenimizi bozdular. Halbuki buraya kendi isteğimle geldim. Ailem, kardeşlerim, oğlum sabah akşam arar beni. Özgür irademle sağlık imkanlarından daha iyi faydalanabilmek için geldim. Bize iyi bakıyorlar” diyor ve susuyor. İlk görüşmeyi kabul etmiyor. Zar zor ikna oluyor, sonra: “Tiyatro kökenliyim. Bizim zamanımızda hepimiz akraba gibiydik. Avni Dilligil, Belkıs Dilligil’den tut Hayri Esenler’e, Saadettin Erbil’den yakın zamandan Adile Naşit’e kadar birçok sanatçıyla oynadık, dost gibiydik biz” diye söze başlıyor. Sonra Yeşilçam’a giriş yapıyor: “Şener Şen, Kemal Sunal… Hepsiyle oynadım; Tosun Paşa, En Büyük Şaban, Şendul Şaban…” Araya girip “Onlarla özdeşleştiniz” diyoruz. “Tabii, özdeşleştim. Sonra tiyatrocu oldukları için ailece de evlerine gidip gelirdik onlarla. Kemal Sunal bizim evimizden hiç çıkmazdı örneğin. Çok anılar var. Aslında hepsini yazmayı düşünüyorum. Birinin yardımcı olması lazım, anlatacaklarımı ses kaydına alması lazım” diyor. “Ertem ve Tunca Beyler ile burada eskileri konuşuruz” diyor.

YEŞİLÇAM’DAN BANA PARA DÜŞMEDİ

Ali Fuat Kalkan odasında dinlenirken karşılıyor bizi. Masasının üzerinde yine daktilosu var. Daktilo neden önemli derseniz? O, 10 yıl boyunca Yılmaz Güney’in daktiloculuğunu yapmış. 1964’te Yeşilçam’da oyunculukla başlayan serüveni, reji asistanlığından senaristliğe kadar ulaşmış. Kalkan, “Dadaş filminin senaryolarını yazıyordum sansüre… 70’li yıllarda Lütfi Akad’ın Hudutların Kanunu çekiliyordu. Yılmaz Güney bana: ‘Birlikte çalışalım mı?’ dedi. Ben de ‘Yılmaz abi, senle çalışmam mı hiç!’ deyip hemen kabul ettim. Lemitton marka bir daktilo verdi bana. Gezi Parkı’nın karşısındaki Petrol’ün en üst katındaydı evi. O söylerdi, ben yazardım. Bazen de replikler verirdim senaryolarına. Örneğin bir aşk ve nefret filmi olan Seyithan, masalımsı efsane bir filmdi. O filmin girişini ben yazmıştım. 10 yıl sonunda Yılmaz Abi ile Umut filminden sonra koptuk” diyor. Kalkan, Son Söz Benim, Kanlı Beşik, Çarşambayı Sel Aldı gibi 200 filmin senaryosuna imza attığını anlatıyor. “Birçok filmde imzam var. Semih Evin, Mehmet Dinler, Osman Seden, Zafer Davutoğlu, Remzi Aydın ve Cüneyt Arkın’ın birçok filminin hikayesi benimdir. Ama Yeşilçam’dan bana hiç para düşmedi, sadece emekli oldum” diyor. Kalkan huzurevine de maddi sıkıntılardan dolayı yerleşmiş. Hâlâ senaryolar yazmaya devam ediyor. Kalkan: “Geçmişteki filmleri izlediğimde çok hüzünleniyorum, Yeşilçam’daki arkadaşların hepsi öldü. Gittikçe artıyor yalnızlığımız…” deyip iç çekiyor. Bir de dizi sektörüne bir mesaj yolluyor: “Yeşilçam’a emek vermiş, bir dilim ekmeğe ve çorbaya muhtaç, sokaklarda yaşayan arkadaşlar var. Onların hiç olmazsa sette çalışmalarını sağlasalar bir yevmiye verseler, ahde vefa yaparlar.”

BURADAKİLERLE FİLM ÇEKERİZ

Yeşilçam’ın koşan adamı Bilal Gülcan (73): “İstanbul’da koşmadığım sokak, peşinden gitmediğim kişi kalmadı. Siyah Çapkalılar‘da nerede bir siyah şapkalı görsek yakalardık. Çoğu defa dedektif filmlerinde rol aldım, koşup yakalayan adamdım. Özellikle de Yılmaz Güney’i kovalardım.”

Kameraman Zafer Caymaz (56): Annesi sanatçı Mürüvvet Sim, babası dublaj yönetmeni ve seslendirme sanatçısı Timuçin Caymaz olan Zafer Bey’in çocukluğu setlerde geçmiş. 16 yıl kameramanlık yapan Caymaz, babasının ölümünün ardından eve haciz gelince maddi sıkıntılar yaşamış ve huzurevine gelmiş. “Birçok dizide kameramanlık yaptım. Buruda ekip var, eğer sponsor bulunursa belgesel bile çekebiliriz” diyor.

100’den fazla sinema filminde ve Mahallenin Muhtarları‘nda 12 yıl oynayan Mehtap Anıl, Yeşilçam’ın ünlü kameramanı Tosun Bayri ve toplamda 17 kişi Sanatçı Yaşam Evi’nde yaşıyor.

EŞİM VE ANNEM ÖLÜNCE YALNIZ KALDIM

70’lerde seks komedi filmleri çeken Günay Kosova (73) henüz iki aydır huzurevinde. Eşi Hülya Koçak’ın ardından annesini ve sonra köpeğini de kaybedince büyük bir travma geçirmiş, intiharın eşiğinden dönmüş. Sanatçı Yaşam Evi’ni yalnızlığını gidermek için tercih etmiş. Sanat hayatının 55. yılına giren Kosova, “Yeşilçam’da bana ‘Soyan yönetmen’ derlerdi. Aslında filmlerimde seks unsurları var ama ben hayatımda erkek soymadım. Erkek soymadan seks olur mu? Kadını çıplak gördüm ama banyoda, yatakta estetik bir şekilde gördüm, sokakta değil. Dekordu seks, esas komediydi benimkiler” deyip 19 filminden bazılarının isimlerini sayıyor: “Kartal Pendik Gittik Geldik, Çikolata Tarlası, Çarli’nin Kelekleri, Bazıları Cacık Sever, İster Darıl İster Sarıl gibi.” Kosova set işçisi, set amiri, kameramanlık, ışık şefliği, dekor ve yönetmenlik yani sinemanın her aşamasında çalışmış, “Set amiriyken Lütfi Akad bütün köy dekorlarını bana yaptırırdı” diyor. Metin Erksan da Kosova’nın emektarlığına vurgu yapıp ‘Esas sinemacı’ dermiş ona. Kosova: “Enteresan olan ilkokul mezunuyum ama yanımda asistan olarak başlayanlar şimdi üniversitelerde ders veriyorlar. Beni tanımadıklarını söyleyen kişilere ‘O okuduğunuz okullardaki hocalarınız benim asistanlarımdı’ deyip gülüyorum.

BURANIN İMKANLARI ÇOK İYİ

Ses sanatçısı Müzeyyen Üner (72) zamanında Zeki Müren ile Maksim gazinosunda sahne almış bir isim. İki de filmde rol almış o. “Büyük tiyatrocu Talat Artemel filmde beni keşfetti. Bir Avuç Toprak‘ı bitirdikten sonra ‘Seni ben meşhur yapacağım’ dedi. Ama beyin kanamasından rahmetli oldu. Tiyatro ve sinema hayalimde öyle kaldı” diyor. İstanbul Semiha Şakir Huzurevi’nde kalırken, altı kişi bir oda da kaldıklarını anlatıyor ve ekliyor: “Sanatçı Yaşam Evi’ne göre oranın şartları çok zordu. Buraya gelince açıkçası ferahladım. İlk geldiğim zamanlar Allah’a dualar ediyordum. Burada çok mutluyum, çünkü imkanları çok iyi. Bizimle ilgileniyorlar. Burası ferah, temiz” diyor. Yazar Hülya Tozlu (65) ise beş romanı olan bir yazar. Hülya Hanım hem masallar yazıyor hem de senaryolar. Zamanında yolu sinema ile kesişmiş onun. Yazdığı senaryoyu dosya olarak Tunca Yönder’e verdiğini söylüyor.

*Günay Kosova fotoğrafı Üçüncü Adam arşivindendir.

.::Enver Dönmez ve Behçet Nacar’a Dair: Gitti Enver, ‘Dönmez’… Behçet Adına Sinemamız Çok ‘Naçar’ Kaldı!::.

Gündem yoğun. Topraklar kan ağlıyor. Haklı-haksız derken zannediyorum ki insanlıktan gittikçe uzaklaşıyoruz. Bu günler bizi nereye götürüyor, çekilen acılar ne zaman son bulur kestiremiyorum lakin, ne vakit bir haber izlesem/okusam içim acıyor. Kahroluyorum. Ve bu günler bir şekilde ‘son bulduğunda’ elimizde ne kalacak, bilemiyorum… Siyaset yapmak değil amacım, sadece ‘insan’ olduğumuzu hiçbir zaman unutmayalım istiyorum. Tek varlığı ‘yaşamak’ olan, insan…

Geçen günlerde Zeki Demir adlı, tiyatro ve sinema sanatçısı bir ağabeyle tanıştım. Kendisi bu işi bir meslek olarak yapmanın ötesinde, gerçek bir sinema sevdalısı. Bayram öncesinde hazırlamış olduğum Kubilay Hakan ile ilgili çalışmamın kaynağı kendisidir. Az sonra okuyacağınız Enver Dönmez ile ilgili yazıyı da Üçüncü Adam için bizzat hazırladı. Eline emeğine sağlık sevgili ağabey, gönlüne sağlık…

Enver Dönmez, sinemamıza yıllarca emek vermiş gerçek bir sinema emekçisiydi. Siyah-beyazlı yıllardan, renkli yıllara kadar, yüzlerce filmde kavgacı-kötü adam karakterleri ile perdede boy göstermişti. Yakın dostlarına anlattığı kadarıyla 1000’i aşkın filmde oynamıştı. Bu rakamın doğruluğunu kanıtlamak için ciddi bir mesai harcamak, arşivden yüzlerce filmi kare kare izlemek gerekli. Çünkü karakter oyuncularımızın çoğunun adı afişlerde ve lobi kartlarında yer almaz. Onların oynadıkları filmleri bulmak için filmlerimizin ilk jeneriklerini dikkatle izlemek gereklidir. Hatta bazen jenerikte bile isimleri yazılmadığından, filmleri dikkatle izlemek en doğru yol. Lakin sinemamızda şimdiye kadar 6000’e yakın film çekildiğinden, belirgin isimler haricindeki karakter oyuncularımızın tam olarak kaç filmde oynadıklarını kestirebilmek pek mümkün değil. Bu durumda, filmlerimizin düzgün muhafaza edilmemesinin ve her film için kapsamlı bir oyuncu listesinin hazırlanmamasının da etkisi büyüktür. Halen kayıp olan, ismini bildiğimiz ama gösterime girdiği yıldan sonra bir daha izine rastlanmamış o kadar çok filmimiz var ki… 80 sonrası ‘video film’ kuşağında kaybolan ve neredeyse ‘yok olan’ filmleri saymıyorum dahi. Yakın zamanda tamamladığım ‘Bir Yadigâr Ejder Kitabı’nın ön hazırlıklarında, Yadigâr Ejder’in oynadığı -‘sinematurk’ adlı sinema veritabanı sitesinde dahi rastlayamadığım- 10’a yakın yeni film keşfettim ve isimlerini kitaba ekledim. Eminim ki birçok karakter oyuncumuz için bu durum böyledir. Yılda 200’e yakın film çevrildiği yıllarda, günde 3-4 filme giden bir karakter oyuncusunun yer aldığı film sayısını hesaplamak imkansız değilse bile çok güç. Bu konuda eklemem gereken tek şey, halen yaşamakta olan ve sinemaya belirli bir dönemde (kısa bir süre) hizmet etmiş karakter oyuncularımızın dilinden düşürmediği ‘300’e yakın filmde oynadım’ lafına pek riayet edilmemesi gerektiğidir. Bu rakamları zikreden sanatçılarımız bir Hakkı Kıvanç, bir Oktay Yavuz, bir İhsan Gedik ise bunu tartışmaya dahi gerek yok. Lakin bu cümleleri bazı zamanlar öyle isimler ve yüzlerden duyuyorum ki, gerçekten hayret ediyorum… İsim vererek hiçbir sinema emekçisini rencide etmek istemem. Çünkü bu onların değil, arşiv yapıp, belge tutmayı beceremeyen sinemamızın ayıbıdır. Arşivlerimizde, filmlerimiz haricinde kanıt niteliği taşıyacak herhangi bir belge olmadığından, herhangi bir karakter oyuncusunun ‘Ben 400 filmde oynadım…’ demesine şaşırılmamalı…

Önemle belirtmek istiyorum ki; sinemamız, sürekli televizyonlarda dönen 40-50 filmden ibaret değildir! Türk sinemasının, yıllarca başı sansürden kurtulamamış, izleyici ile buluşması sakıncalı bulunmuş, söyleyecek ciddi sözleri olan öyle çok filmi var ki… Durmayın, lütfen araştırın… Çünkü bir Kara Çarşaflı Gelin’i, bir Aç Kurtlar’ı, bir Karanlıkta Uyananlar’ı, bir Maden’i, bir Hakkari’de Bir Mevsim’i, bir Karartma Geceleri’ni, bir Dönersen Islık Çal’ı, bir Endişe’yi hiçbir televizyon kanalı vermedi, vermeyecek de…

Lafı biraz uzattım belki ama, ‘arşiv’ meselesi, en çok üzerinde durduğum ve araştırmalarımda/çalışmalarımda en çok eksikliğini duyduğum bir mesele… Bir çok şeyi baştan yazmak, çok araştırmak, yaşayan sanatçılarımızdan bıkmadan, usanmadan dinlemek gerekiyor. Çünkü Türk sinema tarihi, yıldızların ve büyük filmlerin değil, ona her alanda emek vermiş, tüm sinema emekçilerinin tarihidir. Ben çalışmalarımla, yapmayı amaçladıklarıma, bu ‘gayrı resmi Türk sinema tarihin’ peşini asla bırakmayacağım. Arkeolojik kazılarıma hız kesmeden devam edeceğim…

Gelelim Zeki Demir ağabeyin, Enver Dönmez ile ilgili hazırlamış olduğu yazıya… Yazıda Enver Dönmez’in oynamış olduğu film sayısı çok net bir rakamla verilmiş. Bu sonuca nasıl ulaşıldı bilemiyorum ama, emektar karakter oyuncumuzun yüzlerce filmde yer aldığından hiç şüphem yok. Sinemaya başladığı yılı ve film piyasasında oldukça sevilen/aranan bir karakter oyuncusu olduğunu bildiğimden, kendisinin ‘sinematurk’te 216 olarak belirlenen film sayısının en az iki katı kadar filmde oynadığını tahmin ediyorum.

Ve maalesef, bu kadar filmde oynamış bir sinema emekçisinin oldukça üzücü hayat hikayesini, içim acıyarak sizlerle paylaşıyorum;

Zeki Demir’in kaleminden…

“57 YILDA 1042 FİLMDE OYNADI, EMEKLİ OLMADAN TEK BAŞINA ÖLDÜ…

Malatya’nın Pütürge ilçesinde çekimler sırasında yaşamını yitiren Türk Sineması’nın en büyük karakter oyuncularından Enver Dönmez’in tam 1042 filmde oynadığı, ama buna karşılık SSK ya da emekliliğinin bulunmadığı öğrendim.

72 yaşında emekli olmadan vefat eden Enver Dönmez, Türk Sineması’nda 1961 yılından bu yana hizmet yaptı. Tam 53 yıl hizmet verdiği Yeşilçam’da 1042 filmde oynayan, 1943 Hatay doğumlu sanatçıyla, vefatından bir gün önce, -aynı filmde rol alıyorduk- ufak bir röportaj gerçekleştirdim.

Zaman zaman hüzünlenerek sıkıntılarını dile getiren büyük oyuncu, her biri önemli mevkilere gelmiş üç evladı tarafından terk edildiğini ve sahipsiz kaldığını, sıkça maddi sıkıntı yaşadığını, düğme ve tespih satarak boş zamanlarını değerlendirip kazanç elde etmeye çalıştığını, Yeşilçam oyuncularının dizilerde ve yeni çekilen filmlerde geri plana itilip rol verilmediğini ve onlarca oyuncu ve sinema emekçisinin sıkıntı içinde yaşadığını ifade etti.

“YUSUF SEZGİN KARTIMI KIRDI”

Sinema Sanatçıları Derneği üyesi olduğunu söyleyen büyük üstat Enver Dönmez “Bir gün kalkıp Sinema Sanatçıları Derneği’ne gittim. O zaman Yusuf Sezgin başkandı. Konuşmak istedim konuşturmadı ve aidat borcum olduğunu söyleyerek kartımı alıp parçalara böldü ve yüzüme fırlattı. Çok büyük onurum kırıldı, merdivenlerden aşağı inerken ağladım. Emekliliğimiz yok, iş çıkmıyor maddi sıkıntı içindeyiz.” dedi.

Kendisini terk eden ve arayıp sormayan çocuklarını anarken gözleri dolan Enver Dönmez, “Çocuklarımı çok özlüyorum ama, onlar beni hiç arayıp sormuyor.” dedi. Dönmez, çocuklarının siyah beyaz küçüklük fotoğraflarını cüzdanından çıkartıp gösterdi.

“SETTE VEFAT ETTİ”

Türk Sinemasında Yılmaz Güney ile birlikte 22 filmde oynayan ve 18 yaşında başladığı Türk Sinemasında 1042 filmde rol alarak kırılması imkansız bir rekora da imza atan Dönmez, Malatya-Pütürge ilçesinde Halit Sunal’ın çektiği Ağır Bedel isimli filmin çekimleri sırasında rahatsızlandı. Ambulans ile önce Pütürge, daha sonra da Malatya Devlet Hastanesi’ne kaldırılan sanatçı, kendi isteği ile akşam sete geri getirildi ve sabah erkenden kalkıp kostümlerini giyerek kamera önü için hazırlandı.

“ÇENESİNİ GÖRÜNTÜ YÖNETMENİYLE BİRLİKTE BEN BAĞLADIM”

Enver Dönmez ağabeyin vefat ettiği gün yanındaydım…

Sabah saat 08.00 sıralarıydı, odasına girdim. giyinmiş yatağında oturuyordu. ‘Enver baba nasılsın?’ dedim, ‘İyiyim, iyiyim… Sete ne zaman gidiyoruz?’ dedi. ‘Baba sen otur, keyfine bak…’ deyip dışarı çıktım. Aradan on dakika geçmeden evde kalan bayan arkadaşlar ağlayarak dışarı fırladılar. ‘Enver abi öldü…’ diyorlardı. Zaten sabah erkenden ambulansı takrar aramıştı yönetmenimiz, sanırım durumunu iyi görmedi. Girip baktım, çekyatın üzerinde öylece oturuyordu, nabzına baktım atmıyordu. Ortalık ana baba günü oldu… Ağlayanlar, çaresiz bakışanlar… Görüntü yönetmeni Mustafa Bekmezci ile birlikte çenesini ve ayaklarını bağladık. Bir anda ayakları morlaşmıştı. Az sonra doktor geldi, güvenlik güçleri geldi, ağlıkçılar geldi ama iş işten geçmişti. Akrabalarını aradık, kimse sahip çıkmadı. İstanbul’da kendinden büyük bir kardeşi varmış, aradık. ‘Siz oraya gömün, İstanbul’da mezar yeri para ile satılır. Biz alamayız… Çocukları da zaten babalarını istemiyor…’ dedi. Yönetmenimiz Pütürge Belediyesini aradı, mezar yeri açtırıldı. Gidip yatakladık. Cenazesini de oyuncu arkadaşlar cami hocası ile birlikte yıkadı. Cenaze namazını kılıp defnettik. Lokmasını yapıp dağıttık. İki gün sonra Hatay’dan yeğeni olduğunu söyleyen bir hanım ve İstanbul’dan da yengesi geldi, mezarını ziyaret etmişler. Ağlayıp film ekibine teşekkür ettiler. Çantasından birkaç parça çamaşır, eski film fotoğraflarının olduğu albümler ve sadece 65 lira para çıktı. İki tespihi, iki de eski model cep telefonu vardı. Tespihlerinden birini bana verdi yönetmen, saklayayım diye. Diğerlerini de dağıttı. 65 lirayı da film çektiğimiz köydeki fakir bir genç olan Hıdır’a verdi yönetmenimiz…”

Zeki Demir

Ve geldik Behçet Nacar’a… Sinemamızın en zor günlerini emeği ile parçalayarak ayakta kalmaya çalışmış, sinemamızın en renkli oyuncularından Parçala Behçet’e…

Sanatçımızı geçen hafta Cuma günü (03.10.2014) kaybettik. Yaklaşık 6 yıldır hastaydı Behçet Nacar…

Yıl 2008…

Üniversite son sınıfta okuyor, aralıklarla kısa/orta filmler çekiyordum. O günlerde Kahraman adlı bir orta metraj filme başlayacaktım. Filmde bir polis karakter vardı ve polis kostümü lazımdı. Sağdan soldan soruşturdum, polis tanıdıklardan rica ettim ama olmadı. Bir türlü polis kostümünü bulamıyordum. Filmi neredeyse sıfır bütçe ile çekeceğimden, kiralama işine pek yanaşamıyordum. Günler geçip çekim günü yaklaşınca başka çarem kalmadı. Üniversitedeki hocalarımdan biri beni, Behçet Nacar’ın Beyoğlu’ndaki kostüm kiralama dükkanına yönlendirdi ve kendisini de görürüm ümidiyle hevesle dükkana gittim ama onu göremedim. Dükkanın başında duran ağabey, ‘Behçet abin biraz hasta, pek uğramıyor dükkana…’ dedi ve öğrenci olduğumu öğrenince tüm iyi niyeti ile bana ciddi bir indirim yaptı. Dükkandan çıktıktan sonra sokaktakilere sordum, dediklerine göre aylardır sokağa da uğramıyordu.

Çekimlere başlamıştım. Polis karakterinin çekimi olacağı günün sabahı yönetmen yardımcısı arkadaşım sabahtan kostümü alıp sete getirmişti. Kostümü yalnızca 1 günlüğüne kiraladığımdan o gün içerisinde o sahneyi çekip bitirmem gerekliydi. Elimden geldiği kadar hızlı hareket etsem de gündüz sahneleri öylesine çok uzamıştı ki polis karakterinin sahnesini çekememiştim. Hatırladığım kadarıyla kostüm için 1 günlük 100 TL ödeyecektim. Çekimlerin yarına sarkması demek, kostümü 1 gün daha kiralamam demekti ve o kadar param yoktu. Akşam saatlerine doğru son çare olarak kostüm dükkanını aradım. Telefona dükkanda konuştuğum ağabeyden başka birisi çıkmıştı. Kendisini tanımadığım için, ilk görüştüğüm ağabeyi isteyince biraz sinirlendi; ‘Bana söyle… Ben Behçet…’ dedi. Evet, telefondaki Behçet Nacar’dı… Heyecanlanıp, kem-küm ederek durumu anlattım. Belleğimden hiçbir zaman çıkmayacak şu cümleleri söyledi: ‘Evladım dur… Heyecan yapma… Çekim ne zaman biterse, o zaman getir kostümü… Para falan da düşünme… Sinemacıyız biz yahu…’

Kendisine ne kadar çok teşekkür ettiğimi hatırlamıyorum. O günün ertesi –bir Pazar günüydü- polisli sahneyi çekmiştim. Pazartesi bizzat kendi ellerime kostümü iade etmek için dükkana gittim. Amacım Behçet ağabeyin elini öpmek, tekrar teşekkür etmekti. Dükkana girdim, yine yoktu. İlk görüştüğüm ağabeye kostümü teslim edip, selamlarımı ve saygılarımı iletmesini söyledim. Son teşekkürüm içimde kalmış bir şekilde dükkandan çıktım…

O günden bu güne onlarca kez sokağa gittim ve dükkana uğradım lakin hiçbir zaman kendisini göremedim. Rahatsız etmemek adına da evine gitmeyi düşün(e)medim. Yaklaşık iki hafta önce, canlı arşiv-yönetmen Günay Kosova ağabeyi ziyarete gittiğimde, şimdilerde hala kulağımda çınlayan şu cümleleri söyledi: ‘Behçet ölüyor Erhancım… Gidip bir ziyaret et…’ İçim yanmış, dilim tutuşmuştu. Kısa sürede yapacaklarım arasına Behçet ağabeyi ziyaret etmeyi de eklemiştim ki… Olmadı… Bir kez olsun elini öpemeden, çekip gitti dünyadan… Sinemamızdan… Sokağımızdan… Arkadaşlarının arasından…

*Vadullah Taş Arşivi.

O gün yüzüne karşı edemediğim teşekkürü buradan ediyorum izninizle… Çok teşekkür ederim Behçet ağabey… Çok teşekkür ederim…

Şimdi düşünüyorum da, ben dahil birçok sinemasever Behçet ağabeyi hep aklının bir köşesinde tutmuş, belki de –istemeden- aralıklarla unutarak onunla yaşamıştı. Biz, sinema araştırmacıları ve sinemaseverler onu geçen hafta kaybettik ama, sinemamız?

Sinemamızın patronları ve oyuncu dernekleri?

Yoksa onlar Behçet Nacar’ı çok önceden, hasta yatağına düştüğü an mı kaybetmişlerdi?

Ruhun şad olsun Behçet Nacar!

Babam ve ben, seni her zaman çok sevdik…

Üçüncü Adam / Erhan Tuncer

.::Günay Kosova Röportajı / 3. Bölüm: Günay Kosova Sinemamızın Kavgacılarını Anlatıyor!::.

Sevgili dostlar merhabalar,

Günay Kosova röportajımızın sonuna geldik. Bu son bölümde, sinemamızın her alanında emek vermiş, emektar yönetmenimiz Günay Kosova, bizlere ikişer – üçer cümleyle sinemamızın kavgacılarını anlattı. Her biri ile çalışmış, birlikte vakit geçirmiş bir yönetmenin anlatımıyla oluşan -bu yüzden çok önemli olduğunu düşündüğümüz- bu çalışma, kavgacı/karakter oyuncularımızın sosyal yaşantılarındaki karakteristik özelliklerine dair izler de taşımakta.

Yayınlayamadığımız bir çok anı ve anekdot da, siz değerli okurlarımızda ilerleyen zamanlarda buluşacak. Şimdilik emektar yönetmenimiz Günay Kosova’dan bu kadar…

Keyifli okumalar efendim…

Günay Kosova: Ben sana çerçeveli bir lafımı söyleyeyim mi? Kötü oynayanların %98’i iyi insandı, muhteşem insanlardı! Bak Kazım Kartal ve Behçet Nacar –büyük konuşacağım ama- bence Türk sinemasının en kalender insanlarıydı… Hala da öyledir. Kazım öldü… Kazım Kartal’ın cenazesine taksi ile gittim yetişemem diye, sonra iki sene taksiye binemedim kederimden… O kadar iyi dostumdur… Behçet Nacar yaşıyor. Parçala Behçet. Melektir melek! Mesela Çoşkun, “Tecavüzcü Çoşkun” diyorlar değil mi, birine yan gözle baktığını görmedim. Hep ona asılırdı kadınlar, o hiç kimseye asılmazdı… Filmlerde oynamanın yanı sıra çok çalıştı Yeşilçam’da, yeri geldi süründü, yeri geldi pantolon sattı ve 3 tane pırıl pırıl kız okuttu, evlendirdi… O kadar namuslu, erdemli adamdır yani… Yerde 1 trilyon bulsun, kimin acaba diye sorarlar. Nuri Alço da öyledir. Ben çok kameramanlık yaptım anlattığım gibi. Kameramanlık yaptığım görüntü yönetmenlerinin en ağa babaları Salih Dikişçi idi. Lakabı hacıdır. Niye hacı? Mekke’ye giren ilk Müslüman kameramanlardan biridir. Her isteyen kameraman sokulmaz ki…

Süheyl Eğriboz, Yeşilçam’ın politikacısı ama iyiye yönelik politikacısı. Yani arabasını düz yolda sürmesini iyi bilen, nabza göre şerbet veren bir adamdır. Kavgacı/karakter oyuncularının en önemlilerindendir…

İhsan Gedik… Kitap yazdı yakın zamanda… Ona da çok yardımcı oldum. Çocukluğum Samsun’da geçti benim, o da Samsunludur. Biraz zor adamdır ama genelde iyi insandır. Yani boşa kürek sallamaz. Ben onun çabasına hayranım. Yani bir şeyler yapmak, kendini yaşatmak için çabalar. Tembel değildir. Çok çalışkan adamdır.

Kudret Karadağ, Türk sinemasının en sevimli kötülerindendir. Biraz Ahmet Tarık Tekçe’yi taklit ederdi… Ahmet Tarık Tekçe de melek gibi adamdı. Komedyen olması gerekirken kötü adam oldu. Türker (İnanoğlu) ağabey kötü adam yaptı onu… Türker ağabey de ona çok yardım etti, cenazesine falan çok yardım etti. Söyledim ya bizim kötülerimizin hepsi melek gibi insanlardır.

Kadir Kök… Serseri mayın ama güzel serseri mayın.. Çok güzel serseri mayın… Hayatımda onun kadar dayanıklı bir adam görmedim…

Sönmez Yıkılmaz’ın bugün ki durumuna gelmesinde benim de yardımım dokunmuştur. Kahve falı bakan dükkanları var 3,4 yerde. Şu an hayatını gayet güzel idame ediyor. Ayrıca hayatta görüp görebileceğiniz en saf adamlardandır. Sert görünür, ani parlar ama hemen söner.

Yadigâr Ejder… Sizin Yadigâr Ejder dosyanızda anlattım onu… Kötü görünür, insan bakınca korkar ama ağzına vur lokmayı al… İçinde ufacık bir çocuk….

Aydın Haberdar,  politikacıdır. Yani kimin eşeğine binerse, onun türküsünü çalar. Ama asla kötü adam değildir. Cüneyt Arkın’ın bir numaralı adamıdır.

Oktay Yavuz da kötü görünümlü saf adamlardandır. Dışarıda şimdilerde, Almanya’da… Gelip gidiyor… Buranın, bizim sokakların kokusunu almadan yaşayamaz.

Yılmaz Kurt… Çok kanaatkar bir adamdı. Saf ve kanaatkar bir adam. Çok çalışır, az kazanır ama çok sitem etmezdi. İşine gücüne bakardı. 3 liralık işe de giderdi, 15 liralık işe de giderdi. Kaçırmazdı işi.

Yusuf Çetin iyi adamdır, tam bir emekçidir. Şimdilerde oyuncuların hakları için uğraşan, kıymetli bir oyuncudur.

İbrahim Kurt, kurnazı oynardı. Filmlerde de, gerçek hayatında da… Her şeyi o bilir gibi davranırdı.

İbrahim Uğurlu, daima kendinden üstün görünmeyi seven bir arkadaştır. Ama bunu kötü adam anlamında söylemiyorum. İşini iyi yaptığından olsa gerek, çok havalı gezerdi sokakta.

Erdoğan Seren kavgacıların baston yutmuşudur. Dimdik dururdu böyle… Dublaj sesi ile konuşurdu. İçlerinde en eskilerdendir. Sinemaya başladığı ilk yıllarda esas kötü de oynamıştır. Sonradan kavgacılıkta ilerledi.

Ferhat Ünal, savaşçı bir çocuk. İş savaşçısı. İyi niyetli, güzel bir arkadaştır. Kavgacılığının yanında çok da önemli bir dublördür.

Dündar Aydınlı da güzel insandır. Onun ağabeyi vardı, Önder Aydınlı. TRT’nin baş habercilerindendi, 5 sene önce vefat etti… Dündar da cefakâr oyuncudur.

Niyazi Gökdere, ne kokar ne bulaşırdı. Suya sabuna dokunmayan Mevlana gibi bir adamdı. Allah rahmet eylesin…

Günay Güner

Günay Güner öne çıkmayı seven, kavgacılar içinde en kültürlü, en bilgili adamlardandı…

Tevfik Şen, iyidir. Kavgacıların en yakışıklısıdır. Eski deyimle janti’sidir…

Mehmet Yağmur, maceraperest bir arkadaştı. Tevfik Şen ile aynı ekoldendir… Tevfik Şen ile Mehmet Yağmur çok iyi arkadaşlardı.

Bir çoğu aramızda yok… Vefat eden tüm sanatçılarımıza Allah rahmet eylesin… O güzel yıllar, onlarla güzeldi…

Benden bu kadar, herkese sinemalı, güzel seneler dilerim. Bizleri unutmasınlar.

Günay KOSOVA / 13.10.2012 -Beyoğlu

Röportaj: Erhan Tuncer (Genseriko – Nam-ı diğer Lüzumsuz Adam)