Tag Archives: emektarlar

.::Selahattin Fırat’la Gerçekleştirdiğimiz Canlı Yayın Röportajı Sizlerle!::.

Değerli karakter oyuncumuz Selahattin Fırat ile aylar öncesinde Üçüncü Adam‘ın İnstagram Hesabından yaptığımız yayın sizlerle!

Reklamlar

.::Usta Sanatçımız Ekrem Gökkaya, Geçirdiği Kazanın Ardından, Güzel Haberlerle Bizlerle::.

Sevgili okurlarımız, geçen ay içerisinde evlilik telaşımdan dolayı bazı haberleri sizlerle paylaşamamıştım. Bu haberlerden biri de, değerli sanatçımız, yaşayan efsane Ekrem Gökkaya’nın geçirdiği kaza ve kaza sonucu rahatsızlanmasıydı. Haberi görmüş, çok üzülmüş ama siz değerli okurlarımızla paylamamıştım. O günlerde, bu talihsiz kazayı, değerli sanatçımız aşağıdaki cümlelerle facebook hesabından duyurmuştu;

“Dostlarım, arkadaşlarım bir kaza geçirdim. Sağ el bileğim kırık, leğen kemiğim çatlak. 45 gün yatmam gerekiyormuş. Dualarınızı bekliyorum, hepinize sonsuz sevgiler.”

Ekrem Gökkaya Hastaneye Götürülüyor*Bu fotoğrafta sanatçımız hastaneye götürülüyor.

Kendisi hastanedeki tedavisinin ardından evinde istirahat etmeye başladı ve şükürler olsun ki günden güne iyileşiyor.

*Ekrem Gökkaya’mız evinde dinlenmekte ve her geçen gün daha da iyiye gitmekte…

Değerli sanatçımıza bir kez daha acil şifalar diler, saygı ve selamla ellerinden öperiz.

Üçüncü Adam

.::Günay Kosova Röportajı / 2. Bölüm: “Neymiş efendim, parasını alamıyormuş, onun için sinemayı bırakmış. Ne bırakması? Sinema bırakılmaz! Sinema nerede bırakılır biliyor musun; Mezarda!”::.

Günay Kosova;

Benim yaptığım işler şöyle; Katiyen porno çekmedim… Hayatımda erkek soymadım… Hep komedi… Erotik-komedi yani… Öyle bir şey yapsam utanacağım çünkü… Niye? Benim burada sülalem 300 kişi. En aşağı 20 tane hacı var. Ben öyle bir şey yapsaydım, beni keserlerdi. Bana mahsus arkadaşlarım, gırgır olarak “seni gidi pornocu” derler. Halbuki yok. Bir tane öyle film çektiğimi yazsınlar adamı mahkemeye verir, mahvederim. Bir sürü tazminat alırım… Ha ben kadını soydum. Soydum ama sokakta soymadım, banyoda soydum. Banyoda zaten kara çarşaf kullanamazsın. Yatakta soydum. Hiçbir zaman komedi çizgisinin dışına çıkmadım. Yani soyduysam birilerini, yerinde soydum…

Ben filmimi çekerdim, işçilere parasını dağıtırdım, buradan (Beyoğlu’ndan) Beşiktaş’a yayan giderdim. Bak dikkatini çekerim; Prodüktörüm, rejisörüm, senaristim… Yayan bir şekilde Beşiktaş’a, oradan da bir motor ile karşıya… Oradan da eve yayan giderdim. Ama hiçbir emekçinin parasını kesmedim. Ben o emekçiye parasını vermeyip, taksi ile de gitmesini bilirdim ama onu yapmadım… Çünkü ben oradan geldim, en dipten geldim. Acılarını biliyorum. Ben böyle dikkatli davrandım davranmasına ama Yeşilçam’da herkesten de alacağım var, maddi manevi… Kimseye borcum yok şükür… Biri çıksın; “Bana borcu var…” desin… Bir de bu lafımı hiç unutma; Yeşilçam’dan ben alacaklıyım diyen bir insan duyarsan, bana gönder, ben ödeyeceğim o borcu… Yalan! Yeşilçam, revaçta olmayan, tutulmayan, yanlış yapan, kapris yapan insanları silkeledi! Neymiş efendim, parasını alamıyormuş, onun için sinemayı bırakmış. Ne bırakması? Sinema bırakılmaz! Sinema nerede bırakılır biliyor musun; Mezarda! Öyle bir hastalık ki, eroinden beter. Tüm yapımcılarla çalıştım. Türk sinemasında tüm yapımcılar birbirine rakiptir ama benle hiçbiri rakip olmadı. Niye? Hepsinde işçilik de yaptım, onun için… Ben onlarla çok iyi dostum. Bak bunu kitabımda yazacaktım, sana söyleyeyim. Yeşilçam’da iş bulamayanlar, reklam sektörünü yarattılar. Oraya kaydılar demiyorum, yarattılar mecburen. Sinan Çetin mesela… Daha söyleyecek çok şey var bu konuda ama kitaba kalsın devamı.

En değerli, en temiz olan insanlar onlar, karakter oyuncularımız… Bazıları onların sırtına basarak yükseldiler… Bak bu lafımı da hiç unutma. Birçoğumuz, hele de jönler, o kavgacıları, karakter oyuncularını hep çok sevdik, sahip çıkmaya çalıştık… Onlar olmasaydı Cüneyt Arkın’lar, Kadir İnanır’lar olmazdı. Gel… Git… Öl… Düş… Kalk… Oradan atla… Zıpla… Ayağı kırılır, 300 lira verir mesela prodüktör, gider hastaneye… Hepsi kahraman, hepsi! Yeşilçam Sokağı’ndan, hemen hemen her gün 10 tane minibüs kalkardı eskiden.

Bak sana bir şey söyleyeyim. Çok para kazanmıyorduk ama aç da kalmıyorduk. Yani başka işe o değeri versen, belki kazancının iki misli kazanacaksın ama olmuyor… Kopamıyorsun… Şimdi diyorlar ki; “Sinemada kazandı, başka yere yatırım yaptı…” Bir isim söylesinler bana, başka yere yatırım yapan…. Hadi bak sinema ile ilgileniyorsun, sinemadan kazandığını başka yere yatırmak nasıl olur söyle… Yok öyle bir şey… Yalan söylüyorlar. Sinemadan yüz bulamayan insanların palavraları, iftiraları bunlar.

Bana dostlarım Yeşilçam’ın bitmez deryası, Anadolu’su derler… Ben de onlara; “Ben öyle büyük adam değilim… Sinemanın neferiyim, emektarıyım… Hiç bir zaman kendimi bir yerde görmedim…” derim. Mesela Ankara’dan ödül aldım, 50. yıl onur ödülü. Ankara Üniversitesi çağırdı sinema ile ilgili konuşmaya ama gidemedim. Eğer burada olursa seve seve yaparım.

Okurlara tavsiyem sinema sevgilerini hiçbir zaman eksiltmesinler. Sinema dünyada ki en büyük sanat kolu! Bütün sanatları içinde barındıran, tek sanat dalıdır sinema… Sinemayı hayatınızın içinde her zaman barındırın, çünkü sinemadan öğreneceğiniz çok şey var…

2. BÖLÜMÜN SONU

Röportajımız henüz bitmedi, devamı gelecek sevgili dostlar. 🙂

.::Sinemamızın Unutulmaz Kavgacısı Mehmet Uğur: ‘Hazır mısın?’ dediler, ‘Hazırım tamam…’ dedim… ‘Koş!’ dediler. Ben koştum, döndüm, atladım. Dediler ki; ‘Kamera çalışmadı, bir daha yapacağız…’ ‘Tamam…’ dedim.”::.

Mehmet Uğur: Ben sinemaya şöyle başladım; Ben Gaziantep Oğuzeliliyim. Bizim kazaya cambazlar geldi. İp cambazları. Ben orada çocukluğumdan beri bu işe hevesliydim. Yani akrobattım, bir numaralı akrobattım… Perende atardım, damların üstünden aşağıya atlardım… Yıllar sonra cambazlar geldi, cambazlarla anlaştım, beni memleketten kaçırdılar. 9 yaşında çıktım gurbete. Ama iyi de tel cambazıydım, kauçuk da çalışırdım. Perende atlardım. İstanbul büyük bir yer, çalışmakla bitiremezsiniz. İyi dedim o zaman, İstanbul’a geldik. Kartal’da cambazhaneyi kurduk. Büyük bir cambazhane, açık hava tiyatrosu gibi… Fakat ben de cambazhaneye kimleri getiriyordum; İsmail Dümbüllü, Necdet Tosun, Bircan Canbahar, Berkant, Cuma Pamuk, Mert Pamuk… Bunları benim cambazhaneye getiriyordum. Ama bunların her biri de Yeşilçam’daydı. Yeşilçam’da sanatçıları görüyordum, akşam da afişlerini alıp geliyordum.

Bizim cambazhanenin yanında bir sinema vardı. Bu sinema hem yazlık hem de kışlık sinema olduğundan, yazlık bakımını yapmak için bir arkadaşı Yeşilçam’a getirmişlerdi. ‘Ya, bize bir cambaz lazım…’ falan diye İrfan Atasoy ile Yılmaz Atadeniz konuşuyorlar; ‘Ölmek Var Dönmek Yok’ diye bir kovboy filmi çekecek bunlar. Onlara da bir akrobat lazım… O arkadaş da şans eseri, ‘Ya bizim Kartal’da bir cambaz var, telde yürüyor, atlıyor, zıplıyor…’ diyor. İrfan Atasoy; ‘Kardeşim, hemen o adamı al gel…’ diyor. Şans işte… Ben de onun filmini bir akşam önce seyretmiştim, ‘Uçan Adam-Betmen’ diye… Sonra beni aldılar, götürdüler yazıhanesine. Yazıhanede beklerken Yılmaz Atadeniz geldi, İrfan Atasoy geldi… Dedi ki ‘Neler yapabiliyorsun?’ Dedim, ‘1 dakika, göstereyim…’ Yerde bir figür çektim, tak tak geriye döndüm, bir öyle döndüm, bir masaya çıktım, masada bir köprü yaptım, ayaklarımı boynuma geçirdim, amuda kalktım… Dediler ki; ‘Tamam, bu kadarı yeter…’ ‘Benim yapamayacağım hareketleri sen yaparsın…’ dedi İrfan Atasoy… Yani kavgayı gürültüyü akrobatik hareketleri değil de, yüksekten atlamaları falan… Çünkü İrfan Atasoy çok atletik bir adamdı, kavga sahneleri çekilirken yerinde duramazdı. ‘Tamam…’ dedik o zaman, anlaştık. 64 yılı, daha sinema siyah beyaz çekiliyor. Bana bir para verdiler kardeşim -o zamanın parası ile- büyük bir miktar para… Ben zaten o parayı görür görmez şaşırdım. 1 senede kazanamam vallahi…

Mehmet Uğur

Neyse eve gittim. O zaman da biz cambazhanede, çadırda kalıyoruz. Şimdi rahmetli bir ablamız vardı, Rukiye… O da öldü. Eski gaz ocakları vardı çadırda, bu tüpler yeni çıkmıştı o zaman. Gittim cambazhaneden valizi aldım, gaz ocağını parçaladım. Onlarda dedim; ‘Ağabey, alın bu para ile kendinize tüp alın…’ Bir çekime gittim, bir çekime daha… 3 gün gittim, bol bol para verdiler. İşte o sıralar çekimde bir sakatlık çıktı… Daha filmin ilk sahnesinde iki tane at var, ben böyle tramboline vuracağım, dönerek öbür tarafa düşeceğim, İrfan Atasoy’un yerine… Yüksekten atladım, sonra koşmaya başladım, askerlerle birlikte döneceğim arka üstü gideceğim. “Hazır mısın?” Hazırım. Eskiden bizim kameralarda bir kişi sırf akü taşırdı. Kameranın akücüsü vardı. Yönetmen kameramana ‘Oğlum aküyü tak…’ dedi. Öyle denildi mi fiş takılırdı, kamera çalışırdı. Tabi bu arkadaşımızın dalgınlığına gelmiş, fişi takmamış… ‘Hazır mısın?’ dediler, ‘Hazırım tamam…’ dedim… ‘Koş!’ dediler. Ben koştum, döndüm, atladım. Dediler ki; ‘Kamera çalışmadı, bir daha yapacağız…’ ‘Tamam…’ dedim. Bu sefer taktılar fişi, ‘Tamam, koş!’ dediler. Bu sefer ben koştum, havada döndüm, bu ayağım, dizim, ters döndü… O anda ayağımdan bir ses çıktı anlatamam… İlk günden işim bitti, ayak yok, kalkamıyorum. Fitaş Sineması’nda fizik tedavi vardı, beni oraya götürdüler. 10 gün orada kaldım. Ondan sonra da tekrar cambazhaneye döndüm. Ondan sonra bir miktar cambazhanede yattım. Tekrar aradılar beni… Serdar Gökhan, ‘Estergon Kalesi’ni çekecekmiş, dublör arıyorlarmış. Geldiler, cambazhanede beni aradılar, geldim. Ondan sonra Serdar Gökhan’a dublörlük yaptım. Derken, Tamer Yiğit ile tanıştım… ‘Dadaloğlu’ filminde falan ona dublörlük yaptım. Derken Kaya Film seri filmlere başladı, 2 sene hep avantür çektik… Sinemaya bağlandık, işi kopardık derken Cüneyt Arkın ile tanıştım. Onunla şöyle tanıştım. Aya İrini Kilisesi’nde tarihi bir film çekiliyor, oradan düşecek adamlar lazım. Beni götürdüler… Şimdi ben orada 3–4 sefer düştüm Cüneyt Arkın; ‘Kim bu?’ demiş. ‘Bu adam cambaz, yani yüksekten atlıyor, düşüyor…’ demişler. Cüneyt Arkın da; ‘Bundan sonra her gün gelecek…’ demiş. Böylelikle sinemaya kariyerim tam olarak başladı.

Cüneyt Arkın’ın ‘Battal Gazi’ ve ‘Kara Murat’ filmlerinin tehlikeli sahnelerini çektik… 50 kılığa giriyorduk bir filmde… O koca Hisar Kalesi, bize dar geliyordu. Düşerdik, sıraya girerdik, sırayla tekrar düşerdik. Görünmeyen adamlardan olduğumuz için, her gün setlere gidiyorduk, hiç boş günümüz yoktu. Cüneyt Arkın’ın belirli bir 10 kişisi vardı. O 10 kişi hep gelirdi ama onlar attan düşerlerdi, camdan çıkardı, binadan atalardı… Yani bir filmde 50 kılığa girerlerdi… Tehlikeli sahneleri hep bu 10 kişi yapardı. Bu yüzden de, biz her gün sete giderdik… Ben sinemadan para kazandım, kazanmadım değil. 3 tane çocuk büyüttüm. Oğlumun biri Levent Kırca’dan ayrıldı, Olacak O Kadar’dan. Şu anda yönetmenlik yapıyor. İki tane film çekti. Biri okul filmi, biri de çok komik bir film. Bir projesi daha var, bugün yarın başlayacak o da, ‘Hayali Sevgili’ diye. Onun hazırlığını yapıyorlar. Allah’a şükür sinemadan emekli oldum. Hanım da sinemadan emekli oldu. Ben şikâyetçi değilim. Yani sinemaya böyle geldik.

Şöyle bir şey var; şimdi bizde de 3 tekrar, 5 tekrar çekiliyor, sil baştan yapıyor. Eskiden negatif vardı. Yönetmene derlerdi ki; ‘Kardeşim, ben 20 kutu veriyorum, bir daha da gelme…’ Yönetmen de ne yapardı? Sinemanın en iyi adamlarını, iyi kavgacılarını seçerdi. Şimdi Cüneyt Arkın 5 kişi ile kavga ettiği zaman dördü yapar, biri yanlış yaptığı zaman ne oluyor, film yanıyor… Bir daha… Bir daha, olmuyor. O zaman ne yapardı Cüneyt biliyor musun? O aksiyon sahneli filmlerde bazı acemi arkadaşları aralara sokardı, bizim aramıza. Hani parayı az vermek için. ‘Ne oluyor? Bunlar kim?’ diyorduk, Cüneyt Arkın diyordu ki; ‘Siz karışmayın, bana bırakın…’ Şimdi tak tuk, tak tuk bize vuruyor… Sonra sıra yeni gelenlere geliyor, o adam da zavallım, yumruğu yiyeceğim diye erken alıyor yumruğu… Olmadı mı, bu sefer cidden vuruyor buna… Bu sefer ikinci gün adam ortalarda yok… İşe de gelmiyor. E, bütün yük sende bende değil, Cüneyt Arkın’ın omuzlarında. Adam yumruğu yanlış alınca oyunu bozuluyor, bir sürü hareket bir daha baştan yapılıyor.

Size bir anımı anlatayım. İstanbul’a yakın bir ilde, bir film çekiyoruz. Bir postacı alışmış, her gün sete geliyor. O zaman cep telefonları da yeni çıkmış. Yönetmene telefon getiriyor. Yapımcıya telefon getiriyor. Şimdi Serdar Gökhan dedi ki; ‘Mehmet, şimdi ben buna yükleneceğim, yağcılık yapıyor, rüşvet veriyor…’ ‘Tamam, ağabey… Sen karışma…’ dedim. Postacıyı çağırdım; ‘Gel bakayım buraya kardeşim…’ dedim. ‘Sen de madem bizim içimize girdin, birazdan bir sahne çekilecek, araba çok süratli gelirken, bu arabanın önüne çıkacaksın… Bu araba sana bir vuracak, havada dönüp öbür tarafa düşeceksin…’ dedim.  Bu başlarda gülüyordu, sonra rengi atmaya başladı. Sonra devam ettim; ‘Kardeşim bunlar da sana ateş edecek, sen de aşağıya düşeceksin…’ Ben anlattım, anlattım. Postacıya, ‘Tamam mı? dedim. Postacı duruyor, morali bozulmuş, sessizce ‘Tamam ağabey…’ diyor. Serdar ağabeyci çağırdım; ‘Bak bu arkadaş yapacakmış…’ dedim. Set bitti evlere dağıldık. Bizim postacı akşam yemek dahi yememiş korkudan… Sonra sabahleyin bir baktık, adam sette yok… İstanbul’a gitmiş… Yani öyle intikam aldık biz de…

Biz o sıralar devamlı Cüneyt Arkın ile çalışıyorduk… Şimdi o yumruğun, ille hafif şurayı (yüzünü gösteriyor) şöyle sıyırması lazım. Şu kadar geçti mi yine olmuyor. Onu kamera yakalıyor, yönetmen görüyor… Onun için de, bu sahici yumruğu yemek marifettir. Dayak yiyendedir marifet. Çünkü vurduğu zaman masaya çarpar, camı çerçeveyi kırar oradan çıkar gider. Gerçekten kırar yani. Mesela eskiden biz 5 bölümlük, 4 bölümlük bir camdan çıkardık. Cüneyt Arkın tutardı böyle, bir fırlatırdı, camı kırıp çıkardık. Zor işlerdi, zor günlerdi ama güzel günlerdi…

11.10.2012 – Gazeteci Erol Dernek Sokak / BEYOĞLU

Erhan Tuncer (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam/Genseriko)

Ses kaydının deşifresi için, Hülya Birsen’e sonsuz teşekkürler.