Tag Archives: dündar aydınlı

.::Yeliz Ergün, Babası Atilla Ergün’ü Anlatıyor: “Babam Atatürk’ü Oynamayı Çok İsterdi!”::.

Merhabalar sevgili dostlar,

Bu yılın başlarında değerli sanatçımız Atilla Ergün’ün kızı Yeliz Ergün ile babası üzerine kısa ama oldukça doyurucu bir söyleşi gerçekleştirmiştim. Festivaller, işler derken ancak vakit bulabildim ve düzenledim. Şimdi sizlerle.

Keyifli okumalar dilerim.

Yeliz Hanım’a da içtenliği ve vakit ayırdığı için çok teşekkür ederim.

__________________________________________________

Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Babanız Atilla Ergün ile ilişkiniz nasıldı?

Babamla ilişkilerim çok iyiydi. Çok sevgi dolu bir babaydı. Bir de ruhumuz çok uyuyordu. Yani aynı evlada geçmiş durumdaydı. O yüzden iyi bir ilişki yürüttük, tabii daha muhafazakar bir babaydı. Diğer arkadaşlarımın babalarına göre. Herhalde o çalışma ortamlarından gördüklerinden kaynaklanıyordu.

Babanızın sinema kariyeri öncesinde herhangi bir mesleği var mıydı ve sinema kariyeri nasıl başladı?

Babamın daha önce bir mesleği yoktu, zaten Ankara Devlet Tiyatrosu‘ndan mezun, tiyatro oyuncusuydu. Daha sonra bir teklifle sinemaya başlayarak orada devam etti. İlk filmi Sevim Tuna‘yla “Kocamdan Ayıramazsın” filmiydi, hatta Sevim Hanım anlatırdı; Filmi bitirmiş ve kocasından ayrılmış. Adıyla pek bağdaşmayan bir süreç olmuş.

Sinemada ne tür zorluklarla karşılaştı? Bu zorlukları sizlerle paylaştı mı?

Sinemada şöyle zorluklarla karşılaşılırdı; İlk zamanlar her şey iyiydi yetmişli yıllarda ama daha sonra bütün sanatçıların o seks filmi furyası denen dönemlerde başka işler yapmaya mecbur kaldılar. Sinema piyasası durdu. O süreçte bizim farklı gelirlerimiz devam etti ve başka bir sektöre geçmedi babam. O dönemi atlattık. Daha sonra zaten dizilerle birlikte renklendi. İşler açıldı. Sinemada karşılaşılan zorluklar tabii ki şu anda setlerde de aynı sorunlar var. Uzun çalışma saatleri O zaman tabi, çekler var, bonolar var, ödenmeyen paralar, şimdi de herkesin yaşadığı… Tabi dönem şartlarında tüm filmi bir anda bitirmek gerekiyor, geri dön çek filmi durumu olmadığı için. Daha hızlı hareket etmek zorunda kalıyorlardı ve yanlış yapmamak zorunda kalıyorlardı bildiğim kadarıyla.

Çalışma disiplini açısından babanızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Oynadığı filmler üzerine detaylı çalışıyor muydu yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyordu?

Zaten o, Ankara Devlet Konservatuarı’nın verdiği büyük oyunculuk eğitiminden sonra hazırlanma süreci daha kısa oluyordu. Öncesinde, tabii ki çalışıp role girmeye çalışıp daha sonra eve geldiğinde evde bitiyordu set. Yani hazırlık vardı ama setten eve gelip bana bir şey anlattığını hiç tutturamam. Sanıyorum ki set hayatını pek sevmiyordu. Pek de sevilecek bir yanı yoktu. Biliyorsunuz kıskançlıklar… Statü farklılıkları uygulanan tüm davranışlar falan… Bazı sanatçılarda çok farklı oluyor da çok ünlü olmasına rağmen çok efendi bulduğu sanatçılar da vardı mesela. Bunun başında İbrahim Tatlıses geliyordu. Sinemadan olmamasına rağmen… Babam zaten çok özel şarkı sözleri yazardı ama kimse vermezdi. Çok güzel şiir yazardı, çok iyi bir ozandı. İlk kez bir eserine kıyıp İbrahim Tatlıses’e verdi ve hit oldu. Bülent Ersoy, Semiha Yankı, Azer Bülbül ve Adnan Şenses okudu. Ama İbrahim Tatlıses’te en çok duyuldu. “Hesabım Var” şarkısı. Bir de Coşkun Sabah‘a “Adını Yoldaki Taşlara Yazdım”ı vermişti. Coşkun Bey’i de çok severdi.

*Şarkıları yazının sonunda dinleyebilirsiniz.

Yüzlerce filmde oynamış olan babanızın “keşke oynasaydım” ya da “keşke oynamasaydım” dediği filmler var mıydı?

Babamın oynamak istemediği bir filmi olduğunu düşünmüyorum ama Atatürk‘ün hayatında, Atatürk’ü oynamayı çok isterdi. Çok iyi bir Atatürkçü’ydü çünkü…

Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Valla yani ben böyle düşünmüyorum. Bütün sinema emekçileri daha önce düzgün yaşıyorlarsa, o düzgün hayatları devam ediyor. Ama işin içine tembellik, işin içinde alkol, işin içine şahsi çekememezlikler girdiği zaman kaçınılmaz son geliyor ve bunu meslek olarak yapmak için hakkaten insan ilişkilerinizin çok iyi olması ve en azından çok ciddi bir yeteneğinizin olması gerekiyor.

Babanızla diğer oyuncuların ilişkileri nasıldı?

Babamın en iyi arkadaşı Tanju Korel‘di. Bergüzar Korel ve Zeynep Korel‘in babası biliyorsunuz. Onun ardından ailecek görüşürdük; Erol Taş. Yine Yıldırım Gencer‘i çok severdi, Eşref KolçakHayati HamzaoğluKadir Savun…  Evet, en kıymetlileri aklıma gelenler bu isimler  ama hani Tanju Korel “ahretlik” denir ya, ahretlikti babam için. Zeten yakın bir arayla vefat ettiler.

Babanız Atilla Ergün olarak, sinemada hayal ettiği yerde miydi?

Sinemada hayal ettiği yerde miydi; Sinema zaten hayal ettiği yerde değildi ki… Kendi adına herkes elinden geleni yapmış ve ortaya hala keyifle izlenen filmler çıkmış, Kemal Sunal filmleri, Cüneyt Arkın filmleri babamın yoğun olduğu filmler. Yönetmen Natuk Baytan’la arası çok iyiydi. Eşi de benim ikinci annem gibiydi.

Sinemada şöyle: Dizilerin çok daha arttığı zamanlarda yani. Bir on yıl daha, yani 65 70 yaşına kadar bir ömrü olsaydı, 10 yıl daha, o dizi furyasında yer almasını isterdim. O da çok isterdi eminim. İlk başta “Tetikçi Kemal” olmak üzere Mahsun Kırmızıgül‘ün tüm dizilerinde rol aldı. Öyle de gidiyordu. Son, vefat ettiğinde de Kerem Alışık‘la dizi çekimindeydi.

Son olarak babanız ile ilgili unutamadığınız birkaç anınızı bizlerle paylaşır mısınız?

Babamla ilgili unutamadığım bir anı; Onun Zeybek oynayışını hiç bir zaman unutamam… En etkili görüntü, babamdan, bu kalan aklımda…

Teşekkürler.

*İlk fotoğraf Yeliz Ergün arşivine aittir.

Atilla Ergün’ün yazdığı ve bestelenen şarkılar aşağıdan dinleyebilirsiz;

 

 

.::Emektar Karakter Oyuncularımızdan Bir Hatıra::.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Süheyl ağabeye selam olsun…

Diğer sanatçılarımıza da sağlıklı, uzun ömürler dileriz.

.::Bir Sinema Emekçisinin Cenazesi Hakkında: Sinemamız Süheyl Eğriboz’unu Kaybetti::.

-Her şeyi, olduğu gibi, en açık şekilde anlatacağım.-

10 Ocak 2014, sabah 07:36’da telefonum çaldı.

Arayan Cengiz Güçlü ağabeydi. İçim acıdı birden, anladım. Süheyl Eğriboz ağabeyi kaybetmiştik. Telefonu açtım. Cengiz ağabey; “Başımız sağ olsun Erhancım, Süheyl ağabeyi kaybettik…” dedi. Bir iki cümle ettikten sonra telefonu kapattım. Yatağa oturdum, düşündüm. Süheyl Eğriboz, tüm okurlarımız ve sinemaseverler için “kötü adam, sinema oyuncusu, emektar bir karakter oyuncusu” gibi birçok şekilde anılabilirdi. Benim için ise bir ağabeydi. Masasında oturduğum, sohbet ettiğim, son belgeselini yapmak şerefine eriştiğim, sinemamızın en sevdiğim yüzlerinden biriydi…

Çok geçmeden bilgisayarımı açtım. Süheyl ağabeyin vefat haberini hazırladım. Haberi paylaştıktan sonra telefonuma “Başın sağ olsun Erhan…” diye başlayan birkaç mesaj geldi. O gün, ilk kez o an gözlerim doldu. Süheyl ağabeyi ne kadar sevdiğimi bilen dostlarımın attığı o ilk mesajlar, Süheyl ağabey ile aramdaki gönül bağının kuvvetini belgeler nitelikteydi. Bir süre sonra, oğlu Yaşar Eğriboz ağabeyi aradım. Cenazenin kalkacağı yeri öğrendim. İkindi namazına müteakip, Aksaray’daki Murat Paşa Camii’nden kalkacaktı.

Başlarda, yanıma fotoğraf makinemi almayı düşünmüyordum. Öğleden sonra evden çıkmaya hazırlanırken, Üçüncü Adam’ı hazırladığımı, Süheyl ağabeyin rahatsızlandığı ilk günden beri, her türlü gelişmeyi bir fiil haber yaptığımı hatırladım. Okurlarımız, Süheyl Eğriboz kalitesinde bir sinema emekçisinin cenazesinde kimlerin olduğunu ve onun nereye defnedildiğini bilmek isteyeceklerdir diye düşündüm ve evden çıkarken makinemi yanıma aldım. Üstelik, rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldığı ilk gün sadece İHA’dan bir muhabir gelmiş, birkaç gün sonra da özel televizyonlardan birkaç ekip hastaneyi ziyaret etmişti. ‘Süheyl Eğriboz Yoğun Bakım Alındı’ haberi birkaç gün arayla haber yapılmış, çok geçmeden silinip gitmişti. İbrahim Tatlıses saldırıya uğradığı gün ve ardından gelen günler yapılan haberleri bir hatırlayın. Neredeyse her gün, hiç olmadı iki günde bir, haberlerde son durumuna dair güncellemeler paylaşılmıştı. Lakin o günlerde, 400’den fazla filmde oynamış ve sinemamızın her dönemine şahit olmuş bir sinema efsanesi yoğun bakıma alınmıştı ve birkaç gün sonra da yoğun bakımda unutulmuştu. Hayat, haberciler için devam ediyordu. Doğru ya Cem Yılmaz boşanmak üzereydi, şarkıcı Emrah oğluna bakmıyordu, ülke gündemi an ve an değişiyordu. Bir sinema emekçisine sıra gelir miydi hiç? Gelmeliydi… Mutlaka gelmeliydi… Benim gözümde Türk basını da, Süheyl ağabey ile yoğun bakıma girmiş, Süheyl ağabeyden çok önce de vefat etmişti…

Ara sokaklardan Aksaray’ın meydanına ulaştığımda 14:35 sularıydı. Murat Paşa Camii’ni gördüğüm an, salâ okunmaya başladı. Süheyl ağabey için okunuyordu. Her şey bir film sahnesi gibi ilerliyordu. Yoğun trafiğin arasından koşar adım camiye vardım. Avlu düşündüğümden daha kalabalıktı. İnsanların arasından ilerleyerek Cengiz Güçlü ağabeyi buldum. Merhabalaştık, birbirimize baş sağlığı diledik. Cengiz ağabey cebinden Süheyl ağabeyin fotoğrafını çıkardı, yakama iliştirdi. Kederle gülümsedik. Soluma döndüğümde, Süheyl ağabeyin cenazesini gördüm. Tabutunun önünde fotoğrafı duruyordu. Süheyl ağabeyin cenazesinin hemen yanında başka bir cenaze daha vardı. Acılı insanlar cenazenin etrafında toplanmış taziyeleri kabul ediyorlardı. Avludaki kalabalığın sebebini anlamıştım. Etrafıma bakınca, Süheyl ağabeyin cenazesinin tarafında bulunan 20-25 kişiden başkasını tanımadığımı fark ettim. Çok geçmeden, sinema vefalısı kardeşlerimden Vural Arlıer ile karşılaştım. Evden çıkmadan haberleşmiş, camide buluşacağımızı söylemiştik. Ayak üstü birkaç cümle ettik. Tahmin ettiğim gibi, kalabalığın çoğunluğunun bize ait olmadığını söyledi. Gelirler herhalde diye düşündüm… Düşündüğümle kaldım…

Gözlerim tanıdık isimleri aramaya devam ediyordu. Cenazenin yakınlarında, internet üzerinden tanıştığım, Vural kardeşim gibi sinema sevdalısı, Halit Çevirgen beyefendi ile Vadullah Taş beyefendiyi gördüm. Merhabalaştık. Ardından Necdet Kökeş, Mehmet Uğur, Yavuz Karakaş, Dündar Aydınlı, Mehmet Yüksel, Atacan Arsever, Selahattin Geçgel, Baran Seyhan, Safa Önal ve Yılmaz Atadeniz’in tek tek yanlarına gittim ve birbirimize baş sağlığı diledik. Birkaç fotoğraf çektim. Aralıklarla gördüğüm, tanıyabildiğim aile fertleri ile merhabalaştım. Vural ile birlikte avluyu adım adım gezdik. İsmini hatırlayamadığım birkaç sinema sanatçısını ve köşede beklemekte olan 2-3 haberci ekibi hatırlıyorum. Bir süre sonra Necdet Kökeş ağabey geldi, “İhsan Gedik şehir dışındaymış, Hasan Yıldız da ağır bir grip geçiriyormuş, bu yüzden gelemediler… Başsağlığı dileklerini yolladılar…” dedi.

Kederle gülümsedik. Ardından Mehmet Uğur ağabey yanıma geldi; “Hakkı Kıvanç’ı gördün mü Erhan?” dedi. Hasta olduğunu ve Avcılar’da oturduğunu bildiğimden, Hakkı ağabeyin tüm üzüntüsüne rağmen gelebileceğini düşünmüyordum. Süheyl ağabeyin vefat haberini ilk aldığım andaki gibi, derin bir üzüntü kapladı içimi. Aniden gözlerim doluverdi. Adım adım Hakkı ağabeye yürüyorduk. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Avlunun en köşesinde oturmuş, çevresindekilerle sohbet ediyordu. Yanına vardım, eğilip elini öptüm. “Nerelerdesin yahu?” dedi. Üçüncü Adamlara Dair adlı belgeselimizin, 2. bölümde kendisini konuk etmiştik. Kendisi ile yapmış olduğumuz ilk röportajdan bu yana aralıklarla telefonla görüşsek de, şartlardan dolayı yüz yüze bir araya gelemiyorduk. Durumu, belgeselin yaşadığı bekleme sürecini, çalışmalarımı anlattım. Süheyl ağabeyin fotoğrafı yakasındaydı. Oysa ki daha geçen günlerde, Cengiz ağabeyin fotoğraf arşivinde, birlikte oturdukları bir fotoğrafı görmüş, “Vay be…” demiştim. O an, derin bir “Ah be…” geldi, boğazımda düğümleniverdi…

Hakkı ağabeyin hemen yanındaki bankta Süheyl ağabeyin eşi oturmaktaydı. Yanına gittim, elini öpüp başsağlığı diledim. Hemen yanındaki bir bayan; “Merhaba Erhan Bey… Telif Hakları Genel Müdürlüğü’nden geliyorum…” dedi. -İsmini hatırlayamadığım için beni affetsin- Kendisini gördüğüm için çok mutlu olduğumu söyledim. Gün içerisinde müdürlükten beni 2-3 kez aramış, cenazenin nereden kalkacağını öğrenmişlerdi. Diğer gün gazeteden okuduğum haberlere göre, SİNE-SEN başkanı Zafer Ayden de cenazedeymiş. Sağ olsunlar… İlgi ve alakaları için Üçüncü Adam ekibi adına çok teşekkür ederim… Cenaze namazı için cemaat toplanırken, Aytekin Akkaya ve Ömer Korkmaz’ın da saf tutmakta olduğunu gördüm. Üzüntüyle, kalabalığın arasından, Süheyl ağabeyin cenazesine bakmaktaydılar.

Süheyl ağabeyin dostları, cenazesinde onu yalnız bırakmadılar;

İkindi namazının bitiminin ardından, cenaze namazı kılındı. Süheyl ağabeyimizin tabutuna omuz verdik, cenaze arabasına yerleştirdik. Defnedileceği Eyüp Mezarlığı’na ulaşmak için tahsis edilen araçlara bindik. Cengiz ağabey, Vural ve ben aracın en arkasında oturup yola çıktık. Cengiz ağabey ve araçtaki Süheyl ağabeyin yakınları ile kimlerin cenazeye çağırıldığını ama gelmediğini, kimlere haber yollandığını, kimlerin cenazeden haberdar olup olmadığını konuştuk. İsim vermeyeceğim, türlü mazeretler ileri sürülebilir ama kanaatimce birçok baş kadın ve erkek oyuncumuzun orada olması gerekirdi… Cenazenin aynı gün içerisinde kaldırılmasından dolayı aksaklıklar yaşandığını hesaba katsak dahi, en azından bir çelenk, bir başsağlığı mesajı yollanabilirdi…

Eyüp mezarlığının yakınlarında bir otoparka yanaştık. Araçtan inip mezarlığa doğru yürüdük. Ara sokaklardan birinde cenaze aracı durdu. Sağlı sollu dükkanlarla dolu bir sokaktaydık. Cenaze aracından inen imam; “Araç mezarlığa giremiyor, cenazeyi buradan taşıyacağız…” dedi. Bir an herkes birbirine baktı. Etrafta mezarlığa giden bir yol görünmüyordu. Şaşkınlığımızı anlayan imam, “Eczanenin arasındaki merdivenden çıkıp sol-sağ yapın, oradan doğru yukarı…” dedi. Cenaze aracının arka kapağını açıp, mezarın içine yerleştirilecek tahtaları çıkardı. Vural ve ben tahtaları yüklenip, az önce bahsi geçen yerden mezarlığa doğru yola çıktık. Mezarın olduğu yer oldukça dik ve yeni yeni mezar yerleşimine açılmış bir alandı. Cenazeden sonra oldukça azalan cemaatin cenazeyi yukarı çıkarması zor olacaktı. Vural ile tahtaları, açılmış olan mezarın yanına bırakıp tekrar aşağıya indik. Cemaatteki erkek sayısı 11-12 kişi kadardı. Bir yere kadar taşınan cenazeye yardım etmeye başladık. Yol dar olduğundan cenazeyi omuzlayamıyorduk. Bir şekilde, cenazeyi mezarın yanına bırakmayı başardık. Herkes nefes nefese kalmıştı. Cenaze namazından beri hepimizin bildiği ama ısrarla bilmek istemediği an gerçekleşmeye başlamıştı. Süheyl ağabeyi defnediyorduk…

İmam, güzel sesi ile dua okumaya başladı. Süheyl ağabey, ebedi istirahatgahına yatırılmıştı. Aytekin Akkaya ağabey, ben ve Vural, yaşlı gözlerle olan biteni izliyorduk. Süheyl ağabeyin yakın dostlarından Necdet Kökeş, yaşına rağmen olanca çevikliği ile mezara kum atıyor, Süheyl ağabeyin yakınlarına yardım ediyordu. O anlar, Süheyl ağabeyin eşi, oğlu, kızı, torunları, akrabaları, komşuları, arkadaşları ve biz sevenlerinin yaşlı gözleri ile hafızalara kazınıyordu. Mezar, şimdilerde yapraklarını dökmüş bir ağacın tam dibindeydi. Güzel bir yerdeydi. Güneş ağaçların arkasından batıyordu…

Mezarın toprakla doldurma işlemi bitmişti. Süheyl ağabeyin bir akrabası, Süheyl ağabeyin adının bulunduğu demir bir levhayı alıp torunlarından birine uzattı. Genç kardeşimiz levhayı mezarın başına dikti. İmam son bir helallik istedi ve kısa bir durgunluğun ardından herkes, ağır adımlarla mezarlıktan çıkmak için aşağıya inmeye başladı. O esnada Necdet Kökeş, yakındaki bir çeşmeden, etraftan bulduğu bir şişeye su doldurmaya başladı. Herkes aşağıya inmiş, bir tek ben, Vural, Yaşar ağabey ve Necdet ağabey kalmıştık. “Ağabey gel artık, inelim…” dememize aldırmadan şişeyi doldurdu ve merdivenleri kullanmadan, toprak yoldan Süheyl ağabeyin mezarına doğru yürüdü. Kederle, eski günlerin özlemiyle, esaslı bir dostluğun göstergesiyle, Süheyl ağabeyin mezarını sulamaya başladı… Dayanamadım, fotoğraf makinemi çıkardım ve o anları fotoğrafladım.

Tam toparlanmışken, bu durum, orada kalan bizlerin tekrar gözlerinin yaşarmasına yol açtı. Necdet ağabey basamaklardan inerken, ben hızlı adımlarla yukarı çıktım. Ağacın dibinde yatmakta olan, sinemamızın gerçek emektarlarından, gerçek efsanelerinden birinin mezarını ilk kez fotoğrafladım.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Mezarlıktan çıktık ve aile fertlerine tekrar başsağlığı dileklerimizi sunduktan sonra, Vural ile birlikte bizi Taksim’e bırakacak olan servis aracına yürüdük, araca bindik. Necdet ağabey tek başına arkada oturuyordu. Araç hareket ettikten sonra dönüp baktığımda, Necdet ağabeyin ağladığını gördüm. Mendili ile yüzünü siliyordu. Önüme döndüm. Neler düşündüm o esnada bilmiyorum. Çok geçmeden tekrar dönüp baktım, Necdet ağabeyin yüzündeki yaşlar silinmiş, kederli bakışlarla dışarıyı seyrediyordu. Orhan Veli’nin dediği gibi; ‘Her şey birdenbire olmuştu….’

Çok geçmeden hemen önümde oturmakta olan Dündar Aydınlı ve karşımda oturan Mehmet Uğur ağabey ile sohbete başladık. Bir süre sonra ben sustum, onlar anlatmaya başladılar. Niyazi Gökdere’nin son günlerinde Üsküdar’da bir huzurevinde yaşadığını ve Üsküdar-Karaca Ahmet Mezarlığı’nda yattığını, Sırrı Elitaş’ın, Behçet Nacar’ın, Adnan Mersinli’nin son durumunu ve diğer yaşayan ve vefat etmiş olan birçok sinema emekçisinin durumunu orada öğrendim. Durumları hiç iyi değildi… Kulaksız Mezarlığı’nın etrafından geçerken Yadigâr Ejder’imize de bir selam yollamayı unutmadık…

Araçtan Taksim’de indim. Vural kardeşimle vedalaştım. Bir an, yakamda Süheyl ağabeyin fotoğrafının hala durmakta olduğunu fark ettim. Fotoğrafı çıkarmadım. Kadıköy’e kadar fotoğrafla birlikte yürüdüm. İnsanlar görsün istiyordum. 20-30 kişi ile birlikte –ki çoğu akrabalarıydı- uğurladığımız emektar bir sinema efsanesinin, artık aramızda olmadığını görsünler istiyordum…

Gün bitmişti. Eve gelip fotoğraflara baktım. İçim bir kez daha burkuldu. Süheyl ağabey o ağacın altında yatıyordu… 3 ay önce, Güçlü Kafe’de otururken, keyifle tüttürdüğü sigarası elinde, anılarını anlatıyordu… Bir var idi, bir yok idi… Kendi gitti, adı kaldı, filmleri kaldı, anıları kaldı yadigâr…

Ruhun şad olsun canım Süheyl ağabeyciğim… Mekanın cennet olsun…

Seni tanımış olmanın mutluluğunu her daim taşıyacağım.

*Sinemamızın en vefalı insanlarından Cengiz Güçlü ağabeye, tüm emekleri için sonsuz teşekkür ederim. Tüm sinema emekçilerimize ilgisi sonsuzdur ama özellikle baba dostu Süheyl Eğriboz ağabeyin cenazesinde öylesine koşturdu ki… Ömrün uzun olsun canım ağabeyciğim…

12.01.2014 / Pazar – Erhan Tuncer

.::Günay Kosova Röportajı / 3. Bölüm: Günay Kosova Sinemamızın Kavgacılarını Anlatıyor!::.

Sevgili dostlar merhabalar,

Günay Kosova röportajımızın sonuna geldik. Bu son bölümde, sinemamızın her alanında emek vermiş, emektar yönetmenimiz Günay Kosova, bizlere ikişer – üçer cümleyle sinemamızın kavgacılarını anlattı. Her biri ile çalışmış, birlikte vakit geçirmiş bir yönetmenin anlatımıyla oluşan -bu yüzden çok önemli olduğunu düşündüğümüz- bu çalışma, kavgacı/karakter oyuncularımızın sosyal yaşantılarındaki karakteristik özelliklerine dair izler de taşımakta.

Yayınlayamadığımız bir çok anı ve anekdot da, siz değerli okurlarımızda ilerleyen zamanlarda buluşacak. Şimdilik emektar yönetmenimiz Günay Kosova’dan bu kadar…

Keyifli okumalar efendim…

Günay Kosova: Ben sana çerçeveli bir lafımı söyleyeyim mi? Kötü oynayanların %98’i iyi insandı, muhteşem insanlardı! Bak Kazım Kartal ve Behçet Nacar –büyük konuşacağım ama- bence Türk sinemasının en kalender insanlarıydı… Hala da öyledir. Kazım öldü… Kazım Kartal’ın cenazesine taksi ile gittim yetişemem diye, sonra iki sene taksiye binemedim kederimden… O kadar iyi dostumdur… Behçet Nacar yaşıyor. Parçala Behçet. Melektir melek! Mesela Çoşkun, “Tecavüzcü Çoşkun” diyorlar değil mi, birine yan gözle baktığını görmedim. Hep ona asılırdı kadınlar, o hiç kimseye asılmazdı… Filmlerde oynamanın yanı sıra çok çalıştı Yeşilçam’da, yeri geldi süründü, yeri geldi pantolon sattı ve 3 tane pırıl pırıl kız okuttu, evlendirdi… O kadar namuslu, erdemli adamdır yani… Yerde 1 trilyon bulsun, kimin acaba diye sorarlar. Nuri Alço da öyledir. Ben çok kameramanlık yaptım anlattığım gibi. Kameramanlık yaptığım görüntü yönetmenlerinin en ağa babaları Salih Dikişçi idi. Lakabı hacıdır. Niye hacı? Mekke’ye giren ilk Müslüman kameramanlardan biridir. Her isteyen kameraman sokulmaz ki…

Süheyl Eğriboz, Yeşilçam’ın politikacısı ama iyiye yönelik politikacısı. Yani arabasını düz yolda sürmesini iyi bilen, nabza göre şerbet veren bir adamdır. Kavgacı/karakter oyuncularının en önemlilerindendir…

İhsan Gedik… Kitap yazdı yakın zamanda… Ona da çok yardımcı oldum. Çocukluğum Samsun’da geçti benim, o da Samsunludur. Biraz zor adamdır ama genelde iyi insandır. Yani boşa kürek sallamaz. Ben onun çabasına hayranım. Yani bir şeyler yapmak, kendini yaşatmak için çabalar. Tembel değildir. Çok çalışkan adamdır.

Kudret Karadağ, Türk sinemasının en sevimli kötülerindendir. Biraz Ahmet Tarık Tekçe’yi taklit ederdi… Ahmet Tarık Tekçe de melek gibi adamdı. Komedyen olması gerekirken kötü adam oldu. Türker (İnanoğlu) ağabey kötü adam yaptı onu… Türker ağabey de ona çok yardım etti, cenazesine falan çok yardım etti. Söyledim ya bizim kötülerimizin hepsi melek gibi insanlardır.

Kadir Kök… Serseri mayın ama güzel serseri mayın.. Çok güzel serseri mayın… Hayatımda onun kadar dayanıklı bir adam görmedim…

Sönmez Yıkılmaz’ın bugün ki durumuna gelmesinde benim de yardımım dokunmuştur. Kahve falı bakan dükkanları var 3,4 yerde. Şu an hayatını gayet güzel idame ediyor. Ayrıca hayatta görüp görebileceğiniz en saf adamlardandır. Sert görünür, ani parlar ama hemen söner.

Yadigâr Ejder… Sizin Yadigâr Ejder dosyanızda anlattım onu… Kötü görünür, insan bakınca korkar ama ağzına vur lokmayı al… İçinde ufacık bir çocuk….

Aydın Haberdar,  politikacıdır. Yani kimin eşeğine binerse, onun türküsünü çalar. Ama asla kötü adam değildir. Cüneyt Arkın’ın bir numaralı adamıdır.

Oktay Yavuz da kötü görünümlü saf adamlardandır. Dışarıda şimdilerde, Almanya’da… Gelip gidiyor… Buranın, bizim sokakların kokusunu almadan yaşayamaz.

Yılmaz Kurt… Çok kanaatkar bir adamdı. Saf ve kanaatkar bir adam. Çok çalışır, az kazanır ama çok sitem etmezdi. İşine gücüne bakardı. 3 liralık işe de giderdi, 15 liralık işe de giderdi. Kaçırmazdı işi.

Yusuf Çetin iyi adamdır, tam bir emekçidir. Şimdilerde oyuncuların hakları için uğraşan, kıymetli bir oyuncudur.

İbrahim Kurt, kurnazı oynardı. Filmlerde de, gerçek hayatında da… Her şeyi o bilir gibi davranırdı.

İbrahim Uğurlu, daima kendinden üstün görünmeyi seven bir arkadaştır. Ama bunu kötü adam anlamında söylemiyorum. İşini iyi yaptığından olsa gerek, çok havalı gezerdi sokakta.

Erdoğan Seren kavgacıların baston yutmuşudur. Dimdik dururdu böyle… Dublaj sesi ile konuşurdu. İçlerinde en eskilerdendir. Sinemaya başladığı ilk yıllarda esas kötü de oynamıştır. Sonradan kavgacılıkta ilerledi.

Ferhat Ünal, savaşçı bir çocuk. İş savaşçısı. İyi niyetli, güzel bir arkadaştır. Kavgacılığının yanında çok da önemli bir dublördür.

Dündar Aydınlı da güzel insandır. Onun ağabeyi vardı, Önder Aydınlı. TRT’nin baş habercilerindendi, 5 sene önce vefat etti… Dündar da cefakâr oyuncudur.

Niyazi Gökdere, ne kokar ne bulaşırdı. Suya sabuna dokunmayan Mevlana gibi bir adamdı. Allah rahmet eylesin…

Günay Güner

Günay Güner öne çıkmayı seven, kavgacılar içinde en kültürlü, en bilgili adamlardandı…

Tevfik Şen, iyidir. Kavgacıların en yakışıklısıdır. Eski deyimle janti’sidir…

Mehmet Yağmur, maceraperest bir arkadaştı. Tevfik Şen ile aynı ekoldendir… Tevfik Şen ile Mehmet Yağmur çok iyi arkadaşlardı.

Bir çoğu aramızda yok… Vefat eden tüm sanatçılarımıza Allah rahmet eylesin… O güzel yıllar, onlarla güzeldi…

Benden bu kadar, herkese sinemalı, güzel seneler dilerim. Bizleri unutmasınlar.

Günay KOSOVA / 13.10.2012 -Beyoğlu

Röportaj: Erhan Tuncer (Genseriko – Nam-ı diğer Lüzumsuz Adam)

.::Türk Sinemasından Unutulmaz Kareler -4-::.

*üstteki fotoğrafı büyütmek için üzerine tıklayınız.

.::Serdar Kürkbabaoğlu’nun Arşivinden Emektar Sinema Sanatçılarımız -3-::.