Tag Archives: dayak

.::Cüneyt Arkın’ın Bağışlamadığı 10 Film::.

Sevgili dostlar bir süredir yine işlerimin yoğunluğundan dolayı siteye yeni çalışma ekleyemiyordum. Bu sıralar biraz rahatım ve yine birlikteyiz. Yazı yayınlayamasam da Üçüncü Adam’ı terketmediğiniz, hep sahip çıktığınız için sonsuz teşekkürler.

Şimdi sizlere, yumruğu tekmesi bol, Cüneyt Arkın’ın düşmanlarını tabiri caizse eşek sudan gelinceye kadar dövüp öldürerek intikamını aldığı en iyi 10 filmin listesini sunuyorum. Elbette ki herkesin listesi farklı olacaktır ama bu çalışma için birçok filme baştan göz attığımı söylemeliyim. Aşağıda 10’dan 1’e doğru sıralanan filmlerde gerçekten Cüneyt Arkın’ın yumruklarını saymak imkansız. Bu filmlerde elinden kimse kurtulamamış…

Bu listeyi yapmamın esas nedenine gelince; Bu filmler, Üçüncü Adam’ın esas ev sahipleri kavgacı karakter oyuncularımızı en çok gördüğümüz filmler. Onların yer aldığı birbirinden teklikeli onlarca sahneyi görmek için bu filmleri izlemelisiniz! Aramızda olmayanlara rahmet, yaşayanlara selam olsun!

Son olarak, listeye almadığım Soysuzlar, Adalet, Yarınsız Adam, Üç Kağıtçılar, Yalnız Adam, Yıkılmayan Adam, Cemil, Cemil Dönüyor, Battal Gazi Serisi, Kara Murat Serisi, Cüneyt Arkın-Çetin İnanç birlikteliğin 80 sonrası filmleri ve diğer tüm Cüneyt Arkın’lı avantürleri unuttum sanmayın. Hepsinde aksiyon üst düzeyde lakin aşağıdaki filmlerde bazı sahneler var ki, bu filmlerden biraz daha fazla anılmayı hak ediyorlar. Aşağıda kısa cümlelerle anlattım.

*Ayrıca kavga sahnelerinin nasıl çekildiğini anlattığım “Bir Kavganın Anatomisi: Opuuuaaa Pişşşş’uuu” adlı yazıyı okumak için tıklayınız.

İşte o 10 film!

10- Deli Yusuf

Bu filmin birçok yerinde onlarca kavga sahnesi var ama filmde Cüneyt Arkın’ın Kudret Karadağ‘la uzunca kavga ettiği öyle bir sekans var ki… İzlemeye doyum olmaz.

9- Kılıç Arslan

Bu filmin özellikle finali, diğer tüm Battal Gazi ve Kara Murat’lardan çok daha fazla ve çok daha estetik kavga sahnesi içermekte. Cüneyt Arkın’ın en güzel uçtuğu filmlerden biri -hatta en önemlisi- diyebilirim. Tüm Bizans askerlerinin toplanıp kalkanlarını duvar gibi ördüğü ve Kılıç Arslan’ın üzerlerinden uçtuğu sahne nasıl unutulabilir. Kadir Kök ve Mehmet Uğur hiç ölmedilerse en az 200 defa ölmüşlerdir bu filmde!

8- Çaresizler

Çaresizlerin finali, sanırım en çok ağladığım Cüneyt Arkın film finallerinden biridir. Bir baba ve oğul, kum deposunda, ellerinde birer silah, tüm kötü adamlara karşı yürüler…. Öleceklerini bile bile… Finaldeki Hakkı Koşar‘ın trajik ölümünü de unutmamak gerek.

7- Alın Yazısı

Bu filmle ilgili söylenecek çok şey yok sanırım. Çoğu Cüneyt Arkın severin açık ara en favori filmi Alın Yazısı‘dır. Filmde abisinin ve kız kardeşinin intikamını alan Cüneyt Arkın öyle güzel sahnelere imza atar ki, tüm tekli ölüm sahneleri defalarca izlenmeye değedir. Özellikle de İhsan Gedik‘in hamamda öldürüldüğü sahne… Kare kare ezbere bilirim. Aynadan onu takip etmesi, asılı usturayı alması… İçeri girmesi ve bir süre duşta akan suyun altında bekleyip karar vermesi… Ve final!

6- Akrep Yuvası

Cüneyt Arkın çıldırmış olmalı! Yolda dur durak bilmeden giden bir tırın üzerine, hiçbir can güvenliği olmadan, paralel giden bir arbadan nasıl atladın? Nasıl tırmandın. Üst geçitlerde nasıl hızlı hareket edip kendini korudun? O binanın tepesinden, Kudret Karadağ‘ı etkisiz hale getirmek için nasıl aşağıya sarktın? Nasıl, nasıl, nasıl? Akıl almıyor. En sağlam aksiyona sahip Cüneyt Arkın filmerindendir kesinlikle…

5- Deli Şahin

Her anı kavga sahnesiyle dolu, Cüneyt Arkın’ın tüm kavgacı ekibini döndürüp dolaştırıp defalarca dövdüğü en ilginç filmlerden biridir. Sanırım ilk yönetmenlik denemesi. Bu nedenle de nerde filmde hikayesel boşluk varsa oraya kavga sahnesi koymuş. Özellikle Mehmet Uğur ve Yadigar Ejder, bu filmde ondan çok fazla dayak yiyor. Ayrıca finale yakın geniş bir arazide Yavuz Selekman’la öyle bir kavga sahnesi var ki…

4- Kin

Cüneyt Arkın’ın sürekli dayak yiyip, sabredip, susup, unutmaya çalışıp, en sonunda yeminini bozduğu filmlerden. Elbette izlemeye doyum olmayan sahnelerle dolu. Yeminini bozduğu ve kötü adamların mekanını dağıtmaya gittiği sahnede kendisinin ve Kemal Sunal’ın yıllarca dublörlüğünü yapmış olan Ferhat Ünal’a öyle bir uçan tekme atıyor ki! Birkaç kez dikkatlice izlediğinizde tekmenin yüzünde patladığını görebilirsiniz.

3- Baba’nın Oğlu

Cüneyt Arkın’ın bir villanın ikinci katına camı parçalayarak girip, İbrahim Uğurlu‘yu üst kattan alt kata kadar hiç durmadan dövdüğü sahne ve hapisteki ‘Sana hırladım! Hepinize hırladım! Tüm dünyaya hırladım! Bugüne kadar hep insanlar beni ısırdır, artık ben onları ısıracağım!” diye bağırıp Tarık Şimşek‘e 3 dakikada 100’e yakın yumruk attığı meşhur hapishane sahnesi nasıl unutulur!

2- İnsan Avcısı

Punisher çizgi romanını bilirsiniz. Adam intikam için geri döner ve herkesi en akıl almaz işkencelerle öldürür. İşte bu, Punisher‘ın yerli versiyonu. Cüneyt Arkın filmin hiçbir anında durmuyor. Önüne gelen kötü adamı ilk kez yerli sinemamızda gördüğümüz yöntemlerle paramparça ediyor! Adnan Mersinli, Aydın Haberdar ve Cihan Alp‘e kendi mezarlarını kazdırıp çift kırma ile vurarak öldürdüğü sahne harikadır!

1- Hınç

Ve 1. film elbette ki Hınç! “Alo… Ben Kemal… Geliyorum!” diye başlayan her sahnede yerimde duramam. Yıllarca dayak yiyip tüm kötü adamların ayaklarını öpen Arkın, müthiş bir intikam alevi ile geri döner ve kötü adamları dünyaya geldiğine pişman eder. Öyle enfes kavga ve ölüm sahneleri var ki, Cüneyt Arkın filmografisinin kendi türünde “kült” olarak nitelendirilebilecek en önemli filmlerinden biri! Turgut Özatay‘ın ölümü nasıl unutulur?

Benim ilk 10 filmim bunlar.

Sizin kavga ve ölüm sahneleri ile izlemeye doyamadığınız ilk 10 Cüneyt Arkın filminiz hangileri?

Yorum olarak yazarsanız çok sevnirim.

Şimdiden yukarıdaki filmleri tekrar tekrar izleyeceklere keyifli seyirler dilerim. 🙂

Erhan Tuncer

.::Üvey Baba, Esrar ve Yeşilçam’lı Bir Hayat: Güzeller Güzeli Bir Melek Ayberk Vardı::.

Sinemamızdan sessiz sedasız bir Melek Ayberk geçti.

1959 yılında Ankara’da doğdu. Orta okulu bitirdi.

15 yaşında Sinema Güzeli seçildi.

25 filmde oynadı.

1980‘de uyuşturucu madde kullanmaktan ve satmaktan hapis yattı.

1994 yılında, 35 yaşında, daha hayatının başında uyuşturucu komasına girdi ve bir daha gözlerini açamadı…

1980 yılında, Hayat dergisinde kendisi ile yapılmış bu nadide röportajı sizler için derledik.

Dergiden Deşifre eden: Asiye Hande Nur Başar

Hayat Dergisi / 1980

Her şey tek bir sigarayla başlamıştı… Evet, her şey o tek, esrarlı sigarayla…

Neden içmişti o esrarlı sigarayı? İsteyerek mi, bilmeyerek mi? Yoksa… Kimler itmişti onu bu yola? Bir nefes dumanın nasıl esiri olmuştu? Nasıl düşmüştü bu hale bu güzelim kız? Kimler düşürmüştü onu bu tuzağa?

Henüz 22’sinde yeni girmişti. Fakat altmışında, yetmişinde hissediyordu kendini. Yaşamdan bir zevk almıyor, ağır bir yük gibi geliyordu yaşamak ona.

“Benim hayatım baştan sona bir dram…” diye başladı bir zamanların sinema güzeli Melek Ayberk, 22 yıllık çileli yaşam öyküsüne.

Gözlerinden yağmur gibi boşanan yaşlarla başladı tek tek anlatmaya. Ve gözleri daldı gitti anlatırken ta gerilere, çocukluk yıllarına doğru:

“Altı yaşındaydım, annemle babam ayrıldılar. Her ikisini de çok seviyor, sayıyordum. Bu beni yıkan ilk olay oldu. Annem Tekel’de işçiydi. İki küçük kardeşimle fakir ama mutlu hayatımız vardı. Ben dokuz yaşındayken annem üvey babamla evlendi. Üvey babam sadist bir insandı. Sürekli beni döverdi… Elindeki şövalye yüzükle suratıma vurur, kulaklarımdan tutar havaya kaldırırdı. Annem bazen müdahale eder, “Kızım suçun ne?” diye sorardı. Ben de ağlayarak “Bilmiyorum anneciğim…” derdim. Bir gün İzmir’de üvey babam beni parka gezmeye götürdü. Beni bir köşeye oturttu. “Sen burada bekle.” dedi. Biraz sonra da polislerin arasında geldi almaya. Üvey babam “tırnakçılık” yapıyormuş meğer.

Karakolda polisler babama ‘Ulan, parmak kadar çocuğu yanında gezdirip suçuna alet etmeye utanmıyor musun?’ dediler ve beni serbest bıraktılar. Babam hapse girdi, be de eve…”

EVLENDİĞİ KİŞİ DE ESRARKEŞ ÇIKTI

“Bütün bu fırtınalı ve buhranlı aile düzenimizde ancak ortaokul birinci sınıfa kadar okuyabildim. Çalışkan ve zeki bir öğrenciydim ama evimize annemden başka bakacak kimsemiz yoktu. Annemin aylığı ile zaten kıt kanaat geçinip gidiyorduk. Ve zorunlu olarak okulu bıraktım. Küçük yaştan beri sevgi nedir bilmedim, şefkat nedir görmedim. Bir gün olsun gülmedim, çok kez özendim gülenlere…”

İki yılını daha bu koşullar altında geçiren Melek Ayberk on altı yaşında güzel bir kızdı artık. çevresinden evlenme teklifleri alıyordu sık sık.

“On altı yaşındaydım. Üvey babam zorla evlendirdi beni. Evlendiğim kişi esrarkeş çıkmıştı. Annesi ise tam anlamıyla ünlü bir kadın satıcısıydı. Ama Allah var, ne kocamdan ne annesinden hiçbir kötülük görmedim. Üstelik bana da çok iyi davrandılar. Beni tüm kötülüklerden mümkün mertebe korumaya çalıştılar. Ama esrarkeş bir kocayla ömür boyu mutlu olamayacağımı, böyle bir adamla mutlu hayat süremeyeceğimi anlamıştım. Üstelik kocamın hiçbir geliri de yoktu. Annesi para veriyor, kocam da hazırdan bu parayı yiyordu. Önce kocamdan ayrılıp annemin yanına kaçtım. sonra da boşandım.”

BİR HAYATIN ÇÖKÜŞÜ

Ve Melek Ayberk koca evinden sonra, arada bir Ankara’daki anne evinden de kaçamaklar yapıp tesadüfen tanıştığı kızlı erkekli gruplarla diskoteklerde sabahlamaya başlar.

İşte böyle bir gün, Ankara’da gittiği bir diskotekte, kız arkadaşlarından biri “Yak hele şuradan Melek… Her şeyi unutursun…” der ve bir tek esrarlı sigarayı eline uzatır. Ve kıramaz Melek. Arkadaşının verdiği bu tek esrarlı sigarayı sonuna kadar içer. Bu içiş ilk içiştir ve son olmayacaktır.

“İlk kez içtiğim sigara beni hayali mutluluklar aramaya itti. Artık günde iki-üç esrarlı sigara içer olmuştum. Bu sigaralar bana gelip geçici mutluluk veriyordu. Bu arada bir gazetenin açtığı yarışmada şansımı denemeye karar verdim. 1974 Türkiye sinema güzeli seçilmiştim artık…

25 filmde başrol oynadım. Türkiye’yi İtalya’da temsil edecektim. Yaşım tutmadığı, ailem de izin vermediği için İtalya’ya gidemedim. Gidebilseydim, yaşantım herhalde değişirdi.”

HALE SOYGAZİ HAYATIMI KURTARDI

Melek Ayberk Yeşilçam‘dadır artık. Sinemada Cüneyt Arkın, Kadir İnanır, Serdar Gökhan, Aytaç Arman ile başrollerde oynar. Fakat ne gariptir ki sinemada en fazla kazandığı para film başına üç bin lirayı geçmez. Sinema hayatında unutamadığı bazı olaylar da olmuştur. Örneğin “Unutama Beni” adlı film setinde başından geçen bir anıyı şöyle anlatır:

“Filmin bir sahnesinde barut patlatıldı. Göz gözü görmez oldu. Bir boşlukta ayağım kaydı. Tam düşerken Hale (Soygazi) Hanım kolumdan tutarak beni kendisine doğru çekti. Hayatımı ona borçluyum… Bu arada Aşk-ı Memnu adlı televizyon filminde öpüşmediğim için benim rolümü Müjde Ar’a verdiler ve sayemde Müjde Ar diye birisi doğdu.”

2 yıl önce ise Melek’in üvey babası öldürülür. Aile İstanbul’da Tarabya sırtlarında yaşamını sürdürmeye çalışır. Bu arada adını açıklamadığı, açıklamak istemediği bir kişi onu özel bir klinikte tedavi ettirir. Karaciğeri büyümüştür, 15 şişe serum verirler. Hastaneden çıkar. Artık söz vermiştir bir daha esrar kullanmayacağına dair. Bir süre içmez. Fakat onu bırakmayan, esrarkeşlerden oluşan kızlı erkekli bir arkadaş grubu vardır. İstanbul’un gece kulüplerinde hem içip hem satan bu grup kısa zamanda Melek’i de kendilerine alet ederler.

Bu dram burada bitmiyor. Bitmeyecek de. Şimdi tutuklu olan sanatçı Sağmalcılar Cezaevi‘nde hakkında verilecek kararı bekliyor. Bakalım yazgısı onu daha nerelere sürükleyecek.

_______________________________________________________

Röportajdan sonra Melek Ayberk bir süre hapis yattı.

Hapisten çıktıktan sonra bir daha ne sinemaya, ne de hayata tutunabildi…

Sinemamızdan, güzeller güzeli bir Melek Ayberk geçti…

.::İsmet Erten: “Ondan sonra, işte bu 69, 70’e doğru, sinemanın düzeni biraz bozulmaya başladı. O meyanda bizim bir karakter oyuncusu arkadaş ölmüştü, Hakkı Haktan diye… Adamın cenazesini kaldıralım dedik, 1 lira para çıktı cebinden o zaman. O zaman kendi kendime, kafam böyle ‘dank’ dedi… ‘Ya ne yaparız, ne ederiz? Bizim de mi sonumuz böyle olacak?’ dedik.”::.

Ekip olarak, 2012 yılının son aylarında, bir dizi röportaj gerçekleştirmiştik. Bu röportajların bir kısmını sizlerle paylaştık, lakin hali hazırda beklemekte olan çok önemli röportajlar bulunmakta. Aşağıda okuyacağınız röportaj, sinemamızın karakter oyuncularından İsmet Erten ile 13.10.2012 tarihinde yapılmış bir röportaj.

Keyifli okumalar dileriz…

Doğum Tarihi: 9 Ocak 1940 / Reyhanlı – Hatay

Ben sinemaya nasıl başladım?

Çok geriye gideceğiz…

Yıl 1952 -53- 54 falan, bir sinemada çalışıyorum. O zaman sinemadan başka eğlence yoktu Türkiye’de. Biz de bedava sinemaya girebilmek için, gidip sinemaya hizmet verirdik. Mesela şöyle bir örnek vereyim size; ‘Kartele’ denen bir şey vardı… Büyük bir tahta… Ona afişler, lobiler (lobi kartları)  yapıştırılırdı. Onu iki çocuk, sağından solundan tutardı, mahalleyi dolaşırdık. Biri de elinde boruyla -teneke boruyla böyle- ‘Bu akşam DERNEK Sineması’nda Ayhan Işık, Belgin Doruk, şu şu şu…’ diye sayardı, reklam yapardı. Biz bunları yaptıktan sonra eve gider, güzel bir sopa yerdik babamdan… ‘Oğlum niye dükkâna gitmiyorsun, sinemaya gidiyorsun?’ diye, baya dayak yedim. Ondan sonra biz sinemada çalışırken, filmler bittikten sonra, birkaç arkadaş vardı grupta, sahneye çıkardık. Kimimiz Ayhan Işık olurdu, kimimiz Eşref Kolçak, pata küte girerdik birbirimize. O meyanda sinemanın makinisti Mehmet Ali Özdemir -Allah rahmet eylesin öldü- derdi ki; ‘Ben sizin filminizi çekiyorum…’ Böyle kamera çalıştırır gibi ‘Drrr…’ yapardı… Biz de konsantre olurduk, baya kavga ederdik, rol yapardık yani, terleyene kadar.

Aradan yıllar geçti, ben buraya (İstanbul’a) geldim. Esas mesleğim terzilik. Ben yani sinemaya girmeden, yetişkin, dükkânı idare eden bir terziydim yani. Şu Papirüs (Papirüs adlı mekânı işaret ediyor) bizim terzi dükkânıydı, şuradaki Papirüs… Bir ermeni ustam vardı, onunla çalışırdım… Burası film sokağı olduğu için (Gazeteci Erol Dernek Sokak), ben filme de çok hevesli olduğum için bakıyordum her sabah gelen geçene… Bu prodüksiyonla ilgilenen arkadaşlarla tanışıp, onlarla muhatap olup, bir iki kare bir yerde görünmek için uğraşıyordum. Derken onların işi falan düşüyordu bana. Bir iki samimiyetimiz falan oldu. Ondan sonra arkadaşlar beni filme çağırmaya başladı figüran olarak… Çünkü biz, bir kare de olsa görüneyim de, ne olursa olsun dedik. Başladık…

Üç-beş ay falan öyle devam etti. Ondan sonra bu Karaoğlan filmi çekildi. Suat Yalaz‘ın yazdığı, Kartal Tibet‘in oynadığı… O zaman oraya beş-altı tane ata binen, spor yapan, hareketli, düşüp kalkmasını bilen adamlar arıyorlardı. Biz, 366 kişinin içinden 5 kişi seçildik. O beş kişinin biri bendim. Onla başladık biz işe… Ondan sonra ufak tefek gene işlere gidiyorduk. Burada benim arkadaşım var, Behçet Nacar…  Rahatsız şimdi kendisi evde yatıyor, Allah şifasını versin… Onun da bir dolmuş arabası vardı. Hikâyem biraz uzun olacak ama tam olarak anlatıyorum. Onun da üç tane dolmuşu vardı. Sultanahmet onlardan sorulurdu. Biz, işimiz olmadığı zaman, Behçet’le bir dolmuşa binerdik. Dolmuş yapardık Sirkeci’den Etiler’e, Levent’e gider gelirdik. Ön tarafta ikimiz oturur, arkaya 3 müşteri iner binerdi, iner binerdi. Biz bu arada hep plan yapardık.  Nasıl yaparız da kendimizi gösteririz, bu adamlar bizim farkımıza nasıl varır diye…

Derken biz hep böyle kendi kendimize kurgular yaparken, bir gün işte bu kahvede (Hayat Kahvehanesi) otururken, Reşit Bey’in kahvesi vardı -Allah rahmet eylesin-  Sabri Kara diye bir prodüksiyon amiri vardı, Uğur Film’in prodüksiyon amiri -arkadaşlarımın hepsi hatırlar-. Baktım burada kara kara düşünüyor. ‘Hayrola abi?’ dedim, ‘Ya… ‘ dedi,  ‘Memduh Ün bir film çekti…’ dedi, ‘Kavga sahnesini hiç beğenmedi, bana 2 tane zımba gibi kavgacı getir…’ dedi, ‘Kimse yok… Piyasanın en iyi adamlarını götürdüm beğenmedi…’ dedi. Hakikaten o zaman Oski (Hüseyin Zan) falan piyasanın en iyi adamı, onu dahi beğenmemiş o meyanda. Biz de Behçet’le böle birbirimize baktık, ‘Abi…’ dedim, ‘Sen bizi götür… Eğer bizden bir şey olursa, ben sizin bugün film masraflarınızı çekerim…’ dedim ve cebimde 5 lira para var, Allah biliyor o zaman… ‘Zaten götüreceğim, başka adam yok, sizleri düşünüyordum, hadi gidelim…’ dedi. Cihangir’de Çingene’nin Evi diye tahta bir ev vardı. Oraya gittik. Cüneyt Arkın, Esen Püsküllü bir filmde oynamışlar… Esen Püsküllü Cüneyt’in hanımı, Cüneyt tır şoförü uzun yola gidiyor… Uzun yola gidince, dolaylı olarak karısı eve adam alıyor, içki âlemi yapıyor… O da bir sakınca çıktığından uzun yola gitmiyor, eve geliyor ve bizi gördüğü zaman bize pata küte giriyor. Ama 2 katlı yer olduğu için biz üst katta oturuyoruz. Kavga edeceğiz aşağıda bitecek kavga… Bir kamera altta, bir kamera üstte, üç tane de rejisör var. Kulakları çınlasın; Duygu Sağıroğlu, Memduh Ün, Allah rahmet eylesin, Hakkı Refiğ… O zaman üçü vardı. Biz onları o dönem tanımıyorduk. İsim olarak tanıyoruz sadece… Ondan sonra biz gittik, Behçet’i çektim, ‘Behçet…’ dedim. ‘Kafamız kırıldı, gözümüz çıktı, ne olursa olsun… Bu sahne bitene kadar ‘çıt’ demeyeceğiz, tamam?’ Tamam…’ Abi biz bir iki prova yaptık rölanti olarak, ondan sonra bir çekildi sahne… Memduh Ün beğendiği zaman ‘Bok gibi oldu!’ derdi… Çok affedersiniz, özür dilerim okuyuculardan… Biz dedik tamam… Öyle deyince ben bir sevindim… Ondan sonra Memduh Ün, ‘Kim bu çocuklar?’ dedi, ‘Çabuk bunların telefonunu, adreslerini alın… Bunlar, bundan sonra Uğur filmin devamlı kadrosu…’ dedi.  Ve Allah razı olsun, kulakları çınlasın, bizi o gün Memduh Ün’ün tutması, bizi sinemaya kazandırdı.

Biz Behçet’le başladık artık, ufak ufak roller almaya, diyaloglu roller almaya. Derken baya büyük şeyler oynadık. Bu uzun bir süre sürdü. İsmimiz artık Yeşilçam’da anılıyordu. Ve bize ‘Bitişik Kardeşler’ derlerdi Behçet’le… Çünkü hiç ayrılmazdık… Her filmde beraberdik… Ondan sonra, işte bu 69, 70’e doğru, sinemanın düzeni biraz bozulmaya başladı. O meyanda bizim bir karakter oyuncusu arkadaş ölmüştü, Hakkı Haktan diye…

Adamın cenazesini kaldıralım dedik, 1 lira para çıktı cebinden o zaman. O gün ben çok üzülmüştüm… Hakikatten çok üzülmüştüm… Onun cenazesini kaldırmak için kahveden para topladık. Öyle onun cenazesini kaldırdık… O zaman kendi kendime, kafam böyle ‘dank’ dedi… ‘Ya ne yaparız, ne ederiz? Bizim de mi sonumuz böyle olacak?’ dedik. Çünkü büyük bir para almıyoruz o zaman. Alıyoruz güzel para ama büyük bir para değil… Hayatını kurtaracak bir para değil… Gününü kurtaracak, haftanı kurtaracak en fazla… Birkaç hafta yaşantını güzel sürdürebilirsin yani… Derken, ben kafaya koydum dışarı gitmeyi o zaman. Ve Allah inandırsın sizi, 70’de benim 10 tane başrol kontratım vardı. Çünkü sinema yavaş yavaş avantürden, açık saçık filmlere dönüyordu…  Biz tabii işin pek farkında değiliz, benimle 10 tane kontrat var. Ondan sonra ben karar verdim, bir yolunu buldum İngiltere’ye gitmenin.  Bütün kontratları iptal ettim. ‘İki sene gideyim, İngilizce öğrenip geleyim, mesleğimde bana faydalı olur.’ diye düşündüm. Ama hikâye hiç öyle değil… Gittiğin zaman, evdeki hesap çarşıya uymuyor… Biz oraya gittiğimizde hayat daha başka, tozpembe… Her şey çok güzel… Hayat çok rahat… Yani dönmek artık elimizde değildi… Ama ben bu arada, gittim geldim, gittim geldim… Filmlerde oynadım, dizilerde oynadım… Hiç boş bırakmadım… Bugün teklif gelse, memnuniyetle kabul ederim… Çünkü ben hala bu işi çok seviyorum… Kendimi bu işe adamışım… Çünkü ben bu iş için evimi barkımı terk ettim… Doğduğum şehri terk ettim düşünün… Annem babam çok kızdı benim buralara gelmeme ama ‘Ben…’ dedim, ‘İçimde olan bir şeyi yapacağım…’ dedim… ‘Ben artist olacağım…’ dedim ve Allah’a şükür, Cenabı Hakk’ın yardımıyla, insanların bize gösterdiği sevgiyle bu günlere geldik…

Çok şükür, halimden çok mutluyum… Şimdi İngiltere’deyim… Evliyim. Bir çocuğum var. Çocuğum okuyor orada. Ben de ona yardımım olsun diye oradayım. Ama bu demek değil ki, ben Türkiye’ye dönmeyeceğim;  yine döneceğim inşallah günün birinde. Allah ömür verir de kısmet olursa, çağırılırsak, seve seve oynarız…

13.10.2012
Gazeteci Erol Dernek Sokak / Beyoğlu

Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)

*Sinem Çalış’a sonsuz teşekkürler…

*Hakkı Haktan ile ilgili gazete kupürü, Sinematürk.com’dan alınmıştır.