Tag Archives: adnan mersinli

.::’Cüneyt Arkın’ın Bir Numaralı Adamı’nın Ardından: Fotoğraflar ve Bilgiler Eşliğinde Adnan Mersinli::.

Adnan Mersin‘li ile ilgili bir çalışma yapmak için arşivimi karıştırdığımda, ufak telefon konuşmalarından kalan notlar ve hiçbir yerde yayınlanmamış fotoğraflara rastladım. Birçok sanatçımızda olduğu gibi, onun da yüksek kaliteli fotoğraflarını ilk kez yayınlamak -hatta deşifre etmek- elbette benim görevimdi. Hele de bu isim, gerçekten çok sevdiğim karakter oyuncularımızdan biri olan Adnan Mersinli ise, tüm bu çalışmaları ve fotoğraf düzenlemelerini hevesle, keyifle yaptım. İşte karşınızda fotoğraflar ve bilgiler eşliğinde ‘Cüneyt Arkın’ın bir numaralı adamı’ lakaplı gerçek bir sinema emekçisi Adnan Mersinli!

5.1.1940 Mersin doğumlu Adnan Mersinli’nin gerçek adı Adnan Ayli’dir. İlk okulu bitirdikten sonra birçok işte çalışmış, bir dönem tatlıcılık yapmış, ardından 1958 yılında Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı ‘Bir Şoförün Gizli Defteri’ adlı filmdeki küçük bir rolle sinema yaşantısı başlamıştır. Yüzlerce filmde irili ufaklı rollerde oynamış, özellikle Cüneyt Arkın’lı avantür filmlerde kavgacı-karakter oyuncusu olarak görev almıştır. 1985-1990 yılları arasında 8 filmde yapımcı olarak görev almıştır. Evli ve 2 çocuk babası Adnan Mersinli, 18.04.2016 tarihinde uzun yıllardır tedavi gördüğü Çınarcık Huzurevi’nde hayatını kaybetmiştir.

Aylar önce telefonda defalarca konuşmuş, lakin bir türlü fırsatını bulup Çınarcık Huzurevi’ne ziyaretine gidememiştim. Tüm konuşmalarımızda sesi bitkin geliyor, ‘Nefes almakta çok zorlanıyorum evladım.’ diyordu. KOAH hastasıydı ve son yıllarını bu hastalıkla mücadele ederek geçirmişti. Onu kime sorsam, ‘Adnan mı? Oho… Cüneyt Arkın’ın bir numaralı adamıydı!’ diyerek cümleye başlıyordu. Bir telefon görüşmesinde kendisine bu durumu sorduğumda şöyle yanıt vermişti: ‘Cüneyt Arkın’la öyle zamanlarımız oldu ki, bir dönem değil her gün, her saat beraberdik neredeyse. Avantür filmlerde birlikte çalışıyor, ardından Levent’teki evine geçip sonraki günün sahnelerini çalışıyorduk. Onun evinin bahçesinde trambolin vardı, spor aletleri vardı. Kadir Kök, Mehmet Uğur ve Aydın Haberdar’la beraber ben, onun hiç yanından ayırmadığı adamlardık. Sonra Kadir (Kök) onlarda kaldı yıllarca. Bahçesine baktı, korumalığını yaptı bir nevi. Hatta hızlı yaşadığı dönemlerde, karakollara bile beraber gider, beraber ifade verirdik. Şahitliğini de yaptığım oldu, gecenin bir yarısı koluna girip evine götürdüğüm de… Çekim aralarında Sönmez (Yıkılmaz) ve benle çok güreşir, durduk yere bize sataşırdı. Onu seviyor, saygı duyuyorduk ama rol yapmıyordu ve gerçekten güçlüydü. Yıllardın verdiği çalışmayla pişmişti ve hepimize kök söktürüyordu. Ne kadar zorlansak da, kan ter içinde kalsak da sonuna kadar onunla güreşir, ardından oturur birlikte güle oynaya yemeğimizi yerdik. Güzel günlerdi. Çok zor ama güzel günlerdi.’

O, gerçekten de Cüneyt Arkın’ın bir numaralı adamıydı benim gözümde de. Onunla uzun bir röportaj yapamamış olmanın üzüntüsünü hep taşıyacağım. Ruhun şad olsun Adnan Mersinli. Seni hep, Malkoçoğlu Ölüm Fedai’lerindeki ‘İlbey’ olarak hatırlayacağım…

Ve son sözler değerli sanatçımız Levent Çakır’dan…

Kendisi Adnan Mersinli’nin vefatı üzerine facebook profili üzerinden aşağıdaki satırları yazdı ve bizleri çok duygulandırdı. Kendisinden izin alarak hem anılarını, hem de Adnan Mersinli ile ilgili 2 fotoğrafını sizlerle paylaşmak istedik…

Levent Çakır Anlatıyor;

Köroğlu”, 1968…

Rahmetli Adnan Mersinli’nin beni figüranlar kahvesinde otururken görüp, “Oğlum, tam senlik bir film çekiyoruz. Bol kılıçlı, atlı, dağda bayırda koşturmacalı… Senden bu filmde çokça yararlanabiliriz. Benimle gel, seni Cüneyt ağabeye, Fatma ablaya lanse edeceğim” diyerek elimden tutup setine götürdüğü ilk film… O günlerin “tamamen renkli” ilk filmlerinden biri… Daha önce de bazı düşük bütçeli filmlerde figüran olarak çalışmıştım, ama bu benim çalışacağım ilk büyük prodüksiyondu.

Cüneyt ağabey, “Görelim hünerlerini Çakır, at bakalım şu trambolinde bir parende” deyince, “Usta, ben trambolinde rahat atlayamam, ben akrobatım, düz zeminde çok daha iyi sıçrıyorum” deyip ardı ardına üçer beşer tur parendeler, saltolar atınca, Fatma abla, “Vayyyy Edirneli, sen neymişsin be!” diye bağırmış, Cüneyt ağabey de Atıf babaya (Atıf Yılmaz) “Bu çocuğu ekibe dahil edelim Atıf ağabey, bunda iş var” demişti.

 Adım afişlerde, jenerikte geçmese de, “Köroğlu”nun pek çok atlı sahnesinde figüran olarak rol aldım. Sonrasında da Cüneyt ağabey, Musevi menajeri aracılığıyla benimle “dövüş koreografi hocası” olarak resmî bir anlaşma yaptı. “Zagor”lara kadar neredeyse üç yıl, Cüneyt ağabeyin sözleşmeli akrobatı, dublörü ve dövüş hocası olarak ona hizmet verdim. Bu filmin setinden, Adnan Mersinli ile bir hatıram vardır ki hatırladıkça gözlerim yaşarır.

 Fatma abla da, Cüneyt ağabey de set aralarında son derece neşeli ve eğlenceli oyunculardır. Bir gün, Fatma abla, “Cüneyt, şu Çakır ile Adnan’ı er meydanında bir kapıştıralım” dedi. Eskişehir’de, bir haranın yakınlarında çalışıyoruz. Bütün ekibi ve çevre halkını toplayıp halka haline getirdiler. Fatma abla beni, Cüneyt ağabey de Adnan Mersinli’yi tutuyordu. Epeyce uzun süren bir güreş yaptık. Adnan ağabey çok sıkı bir güreşçiydi, pehlivan gibi bir adamdı. Ama benim avantajım da gençliğimdi. Onu, teknikle değilse bile, sistematik şekilde yorarak en sonunda kazanmayı başardım. Bu yüzden, sette epeyce uzun bir süre “boynuz kulağı geçti” şeklinde geyik muhabbetleri yapılmıştı.

Bir güzel hatıra daha… Cüneyt ağabey benimle güreş tutmayı çok severdi. Bu şekilde antrenman yapıyor, zinde kalıyordu. Ama onunla ne zaman güreşe tutuşacak olsam Adnan Mersinli kulağıma eğilip, “Çakır, sakın ola bu adamı yenmeyesin ha, yenersen ikimiz de biteriz, sinirlenip ikimizi de kovar, yıldız oyuncuları dövüşte asla yenmeyeceksin, ona göre!” diyerek uyarıyordu beni…

Ben de onun tavsiyesine uyup, tam yenebilecek pozisyona geçtiğimde bilerek tuş oluyor ve Cüneyt ağabeyin bize kızmasına engel oluyordum.

Hatıralar, hatıralar…

Fotoğraflar:

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.Adnan Mersinli - Cüneyt Arkın - Behçet Nacar Sellal Taner - Kadir Kök - İsmet Erten- Adnan Mersinli - Tamer Yiğit.jpg

.::Adnan Mersinli’nin Cenazesi İle İlgili Son Bilgi::.

Sevgili dostlar günaydın,

Adnan Mersinli’nin cenazesi, İKİNDİ namazına müteakip, Gültepe – Ortabayır Merkez Camii‘nden kaldırılarak, Ayazağa Mezarlığı‘na defnedilecektir.

Ruhu şad olsun…

İlbey ve Zorbey

.::Değerli Karakter Oyuncumuz Adnan Mersinli Hayatını Kaybetti::.

Adnan Mersinli -2.jpg

Değerli kavgacı karakter oyuncumuz Adnan Mersinli, tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.

Kaynak: Hasan Uçar

.::Bir Sinema Emekçisinin Cenazesi Hakkında: Sinemamız Süheyl Eğriboz’unu Kaybetti::.

-Her şeyi, olduğu gibi, en açık şekilde anlatacağım.-

10 Ocak 2014, sabah 07:36’da telefonum çaldı.

Arayan Cengiz Güçlü ağabeydi. İçim acıdı birden, anladım. Süheyl Eğriboz ağabeyi kaybetmiştik. Telefonu açtım. Cengiz ağabey; “Başımız sağ olsun Erhancım, Süheyl ağabeyi kaybettik…” dedi. Bir iki cümle ettikten sonra telefonu kapattım. Yatağa oturdum, düşündüm. Süheyl Eğriboz, tüm okurlarımız ve sinemaseverler için “kötü adam, sinema oyuncusu, emektar bir karakter oyuncusu” gibi birçok şekilde anılabilirdi. Benim için ise bir ağabeydi. Masasında oturduğum, sohbet ettiğim, son belgeselini yapmak şerefine eriştiğim, sinemamızın en sevdiğim yüzlerinden biriydi…

Çok geçmeden bilgisayarımı açtım. Süheyl ağabeyin vefat haberini hazırladım. Haberi paylaştıktan sonra telefonuma “Başın sağ olsun Erhan…” diye başlayan birkaç mesaj geldi. O gün, ilk kez o an gözlerim doldu. Süheyl ağabeyi ne kadar sevdiğimi bilen dostlarımın attığı o ilk mesajlar, Süheyl ağabey ile aramdaki gönül bağının kuvvetini belgeler nitelikteydi. Bir süre sonra, oğlu Yaşar Eğriboz ağabeyi aradım. Cenazenin kalkacağı yeri öğrendim. İkindi namazına müteakip, Aksaray’daki Murat Paşa Camii’nden kalkacaktı.

Başlarda, yanıma fotoğraf makinemi almayı düşünmüyordum. Öğleden sonra evden çıkmaya hazırlanırken, Üçüncü Adam’ı hazırladığımı, Süheyl ağabeyin rahatsızlandığı ilk günden beri, her türlü gelişmeyi bir fiil haber yaptığımı hatırladım. Okurlarımız, Süheyl Eğriboz kalitesinde bir sinema emekçisinin cenazesinde kimlerin olduğunu ve onun nereye defnedildiğini bilmek isteyeceklerdir diye düşündüm ve evden çıkarken makinemi yanıma aldım. Üstelik, rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldığı ilk gün sadece İHA’dan bir muhabir gelmiş, birkaç gün sonra da özel televizyonlardan birkaç ekip hastaneyi ziyaret etmişti. ‘Süheyl Eğriboz Yoğun Bakım Alındı’ haberi birkaç gün arayla haber yapılmış, çok geçmeden silinip gitmişti. İbrahim Tatlıses saldırıya uğradığı gün ve ardından gelen günler yapılan haberleri bir hatırlayın. Neredeyse her gün, hiç olmadı iki günde bir, haberlerde son durumuna dair güncellemeler paylaşılmıştı. Lakin o günlerde, 400’den fazla filmde oynamış ve sinemamızın her dönemine şahit olmuş bir sinema efsanesi yoğun bakıma alınmıştı ve birkaç gün sonra da yoğun bakımda unutulmuştu. Hayat, haberciler için devam ediyordu. Doğru ya Cem Yılmaz boşanmak üzereydi, şarkıcı Emrah oğluna bakmıyordu, ülke gündemi an ve an değişiyordu. Bir sinema emekçisine sıra gelir miydi hiç? Gelmeliydi… Mutlaka gelmeliydi… Benim gözümde Türk basını da, Süheyl ağabey ile yoğun bakıma girmiş, Süheyl ağabeyden çok önce de vefat etmişti…

Ara sokaklardan Aksaray’ın meydanına ulaştığımda 14:35 sularıydı. Murat Paşa Camii’ni gördüğüm an, salâ okunmaya başladı. Süheyl ağabey için okunuyordu. Her şey bir film sahnesi gibi ilerliyordu. Yoğun trafiğin arasından koşar adım camiye vardım. Avlu düşündüğümden daha kalabalıktı. İnsanların arasından ilerleyerek Cengiz Güçlü ağabeyi buldum. Merhabalaştık, birbirimize baş sağlığı diledik. Cengiz ağabey cebinden Süheyl ağabeyin fotoğrafını çıkardı, yakama iliştirdi. Kederle gülümsedik. Soluma döndüğümde, Süheyl ağabeyin cenazesini gördüm. Tabutunun önünde fotoğrafı duruyordu. Süheyl ağabeyin cenazesinin hemen yanında başka bir cenaze daha vardı. Acılı insanlar cenazenin etrafında toplanmış taziyeleri kabul ediyorlardı. Avludaki kalabalığın sebebini anlamıştım. Etrafıma bakınca, Süheyl ağabeyin cenazesinin tarafında bulunan 20-25 kişiden başkasını tanımadığımı fark ettim. Çok geçmeden, sinema vefalısı kardeşlerimden Vural Arlıer ile karşılaştım. Evden çıkmadan haberleşmiş, camide buluşacağımızı söylemiştik. Ayak üstü birkaç cümle ettik. Tahmin ettiğim gibi, kalabalığın çoğunluğunun bize ait olmadığını söyledi. Gelirler herhalde diye düşündüm… Düşündüğümle kaldım…

Gözlerim tanıdık isimleri aramaya devam ediyordu. Cenazenin yakınlarında, internet üzerinden tanıştığım, Vural kardeşim gibi sinema sevdalısı, Halit Çevirgen beyefendi ile Vadullah Taş beyefendiyi gördüm. Merhabalaştık. Ardından Necdet Kökeş, Mehmet Uğur, Yavuz Karakaş, Dündar Aydınlı, Mehmet Yüksel, Atacan Arsever, Selahattin Geçgel, Baran Seyhan, Safa Önal ve Yılmaz Atadeniz’in tek tek yanlarına gittim ve birbirimize baş sağlığı diledik. Birkaç fotoğraf çektim. Aralıklarla gördüğüm, tanıyabildiğim aile fertleri ile merhabalaştım. Vural ile birlikte avluyu adım adım gezdik. İsmini hatırlayamadığım birkaç sinema sanatçısını ve köşede beklemekte olan 2-3 haberci ekibi hatırlıyorum. Bir süre sonra Necdet Kökeş ağabey geldi, “İhsan Gedik şehir dışındaymış, Hasan Yıldız da ağır bir grip geçiriyormuş, bu yüzden gelemediler… Başsağlığı dileklerini yolladılar…” dedi.

Kederle gülümsedik. Ardından Mehmet Uğur ağabey yanıma geldi; “Hakkı Kıvanç’ı gördün mü Erhan?” dedi. Hasta olduğunu ve Avcılar’da oturduğunu bildiğimden, Hakkı ağabeyin tüm üzüntüsüne rağmen gelebileceğini düşünmüyordum. Süheyl ağabeyin vefat haberini ilk aldığım andaki gibi, derin bir üzüntü kapladı içimi. Aniden gözlerim doluverdi. Adım adım Hakkı ağabeye yürüyorduk. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Avlunun en köşesinde oturmuş, çevresindekilerle sohbet ediyordu. Yanına vardım, eğilip elini öptüm. “Nerelerdesin yahu?” dedi. Üçüncü Adamlara Dair adlı belgeselimizin, 2. bölümde kendisini konuk etmiştik. Kendisi ile yapmış olduğumuz ilk röportajdan bu yana aralıklarla telefonla görüşsek de, şartlardan dolayı yüz yüze bir araya gelemiyorduk. Durumu, belgeselin yaşadığı bekleme sürecini, çalışmalarımı anlattım. Süheyl ağabeyin fotoğrafı yakasındaydı. Oysa ki daha geçen günlerde, Cengiz ağabeyin fotoğraf arşivinde, birlikte oturdukları bir fotoğrafı görmüş, “Vay be…” demiştim. O an, derin bir “Ah be…” geldi, boğazımda düğümleniverdi…

Hakkı ağabeyin hemen yanındaki bankta Süheyl ağabeyin eşi oturmaktaydı. Yanına gittim, elini öpüp başsağlığı diledim. Hemen yanındaki bir bayan; “Merhaba Erhan Bey… Telif Hakları Genel Müdürlüğü’nden geliyorum…” dedi. -İsmini hatırlayamadığım için beni affetsin- Kendisini gördüğüm için çok mutlu olduğumu söyledim. Gün içerisinde müdürlükten beni 2-3 kez aramış, cenazenin nereden kalkacağını öğrenmişlerdi. Diğer gün gazeteden okuduğum haberlere göre, SİNE-SEN başkanı Zafer Ayden de cenazedeymiş. Sağ olsunlar… İlgi ve alakaları için Üçüncü Adam ekibi adına çok teşekkür ederim… Cenaze namazı için cemaat toplanırken, Aytekin Akkaya ve Ömer Korkmaz’ın da saf tutmakta olduğunu gördüm. Üzüntüyle, kalabalığın arasından, Süheyl ağabeyin cenazesine bakmaktaydılar.

Süheyl ağabeyin dostları, cenazesinde onu yalnız bırakmadılar;

İkindi namazının bitiminin ardından, cenaze namazı kılındı. Süheyl ağabeyimizin tabutuna omuz verdik, cenaze arabasına yerleştirdik. Defnedileceği Eyüp Mezarlığı’na ulaşmak için tahsis edilen araçlara bindik. Cengiz ağabey, Vural ve ben aracın en arkasında oturup yola çıktık. Cengiz ağabey ve araçtaki Süheyl ağabeyin yakınları ile kimlerin cenazeye çağırıldığını ama gelmediğini, kimlere haber yollandığını, kimlerin cenazeden haberdar olup olmadığını konuştuk. İsim vermeyeceğim, türlü mazeretler ileri sürülebilir ama kanaatimce birçok baş kadın ve erkek oyuncumuzun orada olması gerekirdi… Cenazenin aynı gün içerisinde kaldırılmasından dolayı aksaklıklar yaşandığını hesaba katsak dahi, en azından bir çelenk, bir başsağlığı mesajı yollanabilirdi…

Eyüp mezarlığının yakınlarında bir otoparka yanaştık. Araçtan inip mezarlığa doğru yürüdük. Ara sokaklardan birinde cenaze aracı durdu. Sağlı sollu dükkanlarla dolu bir sokaktaydık. Cenaze aracından inen imam; “Araç mezarlığa giremiyor, cenazeyi buradan taşıyacağız…” dedi. Bir an herkes birbirine baktı. Etrafta mezarlığa giden bir yol görünmüyordu. Şaşkınlığımızı anlayan imam, “Eczanenin arasındaki merdivenden çıkıp sol-sağ yapın, oradan doğru yukarı…” dedi. Cenaze aracının arka kapağını açıp, mezarın içine yerleştirilecek tahtaları çıkardı. Vural ve ben tahtaları yüklenip, az önce bahsi geçen yerden mezarlığa doğru yola çıktık. Mezarın olduğu yer oldukça dik ve yeni yeni mezar yerleşimine açılmış bir alandı. Cenazeden sonra oldukça azalan cemaatin cenazeyi yukarı çıkarması zor olacaktı. Vural ile tahtaları, açılmış olan mezarın yanına bırakıp tekrar aşağıya indik. Cemaatteki erkek sayısı 11-12 kişi kadardı. Bir yere kadar taşınan cenazeye yardım etmeye başladık. Yol dar olduğundan cenazeyi omuzlayamıyorduk. Bir şekilde, cenazeyi mezarın yanına bırakmayı başardık. Herkes nefes nefese kalmıştı. Cenaze namazından beri hepimizin bildiği ama ısrarla bilmek istemediği an gerçekleşmeye başlamıştı. Süheyl ağabeyi defnediyorduk…

İmam, güzel sesi ile dua okumaya başladı. Süheyl ağabey, ebedi istirahatgahına yatırılmıştı. Aytekin Akkaya ağabey, ben ve Vural, yaşlı gözlerle olan biteni izliyorduk. Süheyl ağabeyin yakın dostlarından Necdet Kökeş, yaşına rağmen olanca çevikliği ile mezara kum atıyor, Süheyl ağabeyin yakınlarına yardım ediyordu. O anlar, Süheyl ağabeyin eşi, oğlu, kızı, torunları, akrabaları, komşuları, arkadaşları ve biz sevenlerinin yaşlı gözleri ile hafızalara kazınıyordu. Mezar, şimdilerde yapraklarını dökmüş bir ağacın tam dibindeydi. Güzel bir yerdeydi. Güneş ağaçların arkasından batıyordu…

Mezarın toprakla doldurma işlemi bitmişti. Süheyl ağabeyin bir akrabası, Süheyl ağabeyin adının bulunduğu demir bir levhayı alıp torunlarından birine uzattı. Genç kardeşimiz levhayı mezarın başına dikti. İmam son bir helallik istedi ve kısa bir durgunluğun ardından herkes, ağır adımlarla mezarlıktan çıkmak için aşağıya inmeye başladı. O esnada Necdet Kökeş, yakındaki bir çeşmeden, etraftan bulduğu bir şişeye su doldurmaya başladı. Herkes aşağıya inmiş, bir tek ben, Vural, Yaşar ağabey ve Necdet ağabey kalmıştık. “Ağabey gel artık, inelim…” dememize aldırmadan şişeyi doldurdu ve merdivenleri kullanmadan, toprak yoldan Süheyl ağabeyin mezarına doğru yürüdü. Kederle, eski günlerin özlemiyle, esaslı bir dostluğun göstergesiyle, Süheyl ağabeyin mezarını sulamaya başladı… Dayanamadım, fotoğraf makinemi çıkardım ve o anları fotoğrafladım.

Tam toparlanmışken, bu durum, orada kalan bizlerin tekrar gözlerinin yaşarmasına yol açtı. Necdet ağabey basamaklardan inerken, ben hızlı adımlarla yukarı çıktım. Ağacın dibinde yatmakta olan, sinemamızın gerçek emektarlarından, gerçek efsanelerinden birinin mezarını ilk kez fotoğrafladım.

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Mezarlıktan çıktık ve aile fertlerine tekrar başsağlığı dileklerimizi sunduktan sonra, Vural ile birlikte bizi Taksim’e bırakacak olan servis aracına yürüdük, araca bindik. Necdet ağabey tek başına arkada oturuyordu. Araç hareket ettikten sonra dönüp baktığımda, Necdet ağabeyin ağladığını gördüm. Mendili ile yüzünü siliyordu. Önüme döndüm. Neler düşündüm o esnada bilmiyorum. Çok geçmeden tekrar dönüp baktım, Necdet ağabeyin yüzündeki yaşlar silinmiş, kederli bakışlarla dışarıyı seyrediyordu. Orhan Veli’nin dediği gibi; ‘Her şey birdenbire olmuştu….’

Çok geçmeden hemen önümde oturmakta olan Dündar Aydınlı ve karşımda oturan Mehmet Uğur ağabey ile sohbete başladık. Bir süre sonra ben sustum, onlar anlatmaya başladılar. Niyazi Gökdere’nin son günlerinde Üsküdar’da bir huzurevinde yaşadığını ve Üsküdar-Karaca Ahmet Mezarlığı’nda yattığını, Sırrı Elitaş’ın, Behçet Nacar’ın, Adnan Mersinli’nin son durumunu ve diğer yaşayan ve vefat etmiş olan birçok sinema emekçisinin durumunu orada öğrendim. Durumları hiç iyi değildi… Kulaksız Mezarlığı’nın etrafından geçerken Yadigâr Ejder’imize de bir selam yollamayı unutmadık…

Araçtan Taksim’de indim. Vural kardeşimle vedalaştım. Bir an, yakamda Süheyl ağabeyin fotoğrafının hala durmakta olduğunu fark ettim. Fotoğrafı çıkarmadım. Kadıköy’e kadar fotoğrafla birlikte yürüdüm. İnsanlar görsün istiyordum. 20-30 kişi ile birlikte –ki çoğu akrabalarıydı- uğurladığımız emektar bir sinema efsanesinin, artık aramızda olmadığını görsünler istiyordum…

Gün bitmişti. Eve gelip fotoğraflara baktım. İçim bir kez daha burkuldu. Süheyl ağabey o ağacın altında yatıyordu… 3 ay önce, Güçlü Kafe’de otururken, keyifle tüttürdüğü sigarası elinde, anılarını anlatıyordu… Bir var idi, bir yok idi… Kendi gitti, adı kaldı, filmleri kaldı, anıları kaldı yadigâr…

Ruhun şad olsun canım Süheyl ağabeyciğim… Mekanın cennet olsun…

Seni tanımış olmanın mutluluğunu her daim taşıyacağım.

*Sinemamızın en vefalı insanlarından Cengiz Güçlü ağabeye, tüm emekleri için sonsuz teşekkür ederim. Tüm sinema emekçilerimize ilgisi sonsuzdur ama özellikle baba dostu Süheyl Eğriboz ağabeyin cenazesinde öylesine koşturdu ki… Ömrün uzun olsun canım ağabeyciğim…

12.01.2014 / Pazar – Erhan Tuncer

.::Suphi Özkaya’ya Dair; Bir Figüran Öldü, Yeşilçam Karıştı!::.

Sevgili Üçüncü Adam okurları merhabalar,

Geçen hafta içerisinde, Ses Dergisi’ne ait çok kıymetli paylaşımlar yapan Türk Nostalji adlı sitenin sahibi beyefendi ile tanıştık ve birbirimize faydalı olabileceğimizi düşündük. Kendisine sitemizin formatından ve amacından bahsettim, o da sitesinde yer alan Türk sinemasına dair önemli paylaşımları Üçüncü Adam’da kullanmamıza izin verdi.

Aşağıdaki paylaşım, 1971 yılında yaşanan elim bir iş kazasına ait. Üçüncü Adamlara Dair adlı belgeselimizin çekimleri sırasında, emektar karakter oyuncumuz Süheyl Eğriboz bu olaydan bize bahsetmişti lakin süre kısıtlamasından dolayı belgeselimizde yayınlayamamıştık. Türk Nostalji sitesinde bu habere denk gelince içimiz oldukça burkulsa da, sizlerle bu denli detaylı bir şekilde paylaşabilmenin sevincini yaşadık.

Keyifli ve bir o kadar da hüzünlü okumalar efendim.

Kıymetli paylaşım için http://www.turknostalji.com‘a sonsuz teşekkürler.

_______________________________________________________

Ses Dergisi / Yıl: 1971 / Yazan: Cahit Poyraz

İki yıldan beri figüranlık yapan 23 yaşındaki Suphi Özkaya‘nın, «Önce Sev, Sonra Vur» filminin çekimleri sırasındaki ölümü Yeşilçam’da çeşitli söylentilere yol açtı. Hiçbir günahı olmadığı halde Yılmaz Köksal, bu dedikoduların bir numaralı hedefi haline geldi.

Geçen hafta içinde figüran Suphi Özkaya’nın ölümü Yeşilçam’da bomba gibi patladı ve çeşitli dedikoduların, söylentilerin çıkmasına sebep oldu. Olayları daima gerçek yönüyle ve en doğru şekilde vermeyi prensip edinmiş ulan Ses mecmuası, bu olayın da peşine düştü, olayın kahramanlarıyla teker teker konuştu ve çeşitli yorumlara sebep olduğu için bir esrar perdesine bürünen Suphi Özkaya olayını aydınlatmaya çalıştı.

Kadri Film Şirketi, «Önce Sev, Sonra Vur» filminin bazı sahnelerini çekmek için önce İznik’e, sonra Bursa’ya gitmişti, işte ne olmuşsa Bursa’da Uludağ’da teleferikte çekilen kavga sahnelerinde olmuş ve Suphi Özkaya isimli figüran (soldaki fotoğraf), çıktığı elektrik direğinde 2100 voltluk cereyana kapılarak ölmüştü. Olaya hemen Bursa Savcısı el koydu ve bütün film ekibinin ifadeleri alındı.

(Aşağıdaki fotoğraf: Bursa’da çekilen “Önce Sev, Sonra Vur” filmi, teleferikte çekilen tehlikeli teleferik sahneleriyle dikkat çekiyor. Fotoğrafta Yılmaz Köksal ile Adnan Mersinli bir kavga sahnesinde.)

Verilen ifadelerden anlaşıldığına göre, figüran Suphi Özkaya, hiçbir işi olmadığı halde, kendi kendine verdiği bir kararla 6-7 metre yüksekliğindeki elektrik direğine tırmanmış, oradan o esnada teleferikte kavga sahneleri çekmekte olan Yılmaz Köksal’ı seyretmeye başlamıştı. 10 dakika kadar direkte kalan Suphi Özkaya tam aşağı inecekken sağ elinin baş parmağından cereyana kapılmış ve 2100 voltluk cereyanın etkisiyle havaya fırlayarak yere düşmüştü, Bu sırada aşağıda bulunan filmin prodüksiyon amiri Necip Koçak ile çekimi yarıda bırakıp olay yerine gelen aktör Adnan Mersinli hemen Suphi Özkaya’yı sırtlamışlar ama; ne var ki 23 yaşındaki talihsiz figüran hastaneye gidemeden yolda ölmüştü. 

Olay, polis ve savcılık kayıtlarına bu şekilde geçtiği halde Yeşilçam’da tamamen aksi şekilde dedikodular, söylentiler  dolaşmaya başladı. Yeşilçam’daki söylentilere göre, Suphi Özkaya, kendi hatası neticesinde ölmemiş, teleferikte çekilen kavga sahnelerinde Yılmaz Köksal’ın yerine dublörlük yaparken, 15 metreden yere düşmüş ve beyni parçalanıp, boynu kırılarak ölmüştü.

Diğer bir dedikoduya göre ise Yılmaz Köksal’ın bütün filmlerinde dublörlük yapan Suphi Özkaya, bundan önce de defalarca ölümle burun buruna gelmiş, fakat her defasında kıl payıyla ölümden kurtulmuştu.


Bu dedikodu ve söylentiler karşısında olayın bir numaralı sorumlusu haline gelen Yılmaz Köksal ne düşünüyor, ne söylüyordu acaba?

Kadri Film’in Beyoğlu’nda Eren Han‘daki yazıhanesinde bulduk Yılmaz Köksal’ı. Rengi sapsarı, gözleri uykusuzluktan kıpkırmızı. Çok üzgün olduğu her halinden belli.

«Yukarıda Allah var» diyerek başlıyor söze… «6 yıllık sinema hayatımda yalnız bundan bir yıl önce oynadığım bir filmde dublör kullandım. O da sadece bir sahne içindi. Allah gani gani rahmet eylesin, Suphi Özkaya, benim iş hayatımın dışında çok sevdiğim bir kardeşimdi. Bugüne kadar birçok filmde beraber oynadık ama, benim hiçbir zaman dublörlüğümü yapmadı. Çekilen filmler meydanda. Benim dublör kullandığımı ispat eden varsa çıksın ortaya.»

Biz bunları konuşurken filmin prodüktörü Kadri Yurdatap, rejisörü Natuk Baytan ile kameramanı Kaya Ererez ve Suphi Özkaya öldüğü zaman yanında bulunan Adnan Mersinli ile Necip Koçak giriyorlar odaya. Dedikodulardan hepsi üzgün. Natuk Baytan, «Buyrun stüdyoya gidelim» diyor… «Eğer teleferikte çekilen sahnelerde Yılmaz Köksal’ın yerine Suphi Özkaya oynamışsa ben cebimden yarım milyon lira tazminat vermeye hazırım!»

(Yazı: Cahit Poyraz / 17 Temmuz 1971)

*www.turknostalji.com

*Yazı başlığı, orijinal paylaşımdaki esas başlığa ekleme yapılarak hazırlanmıştır.