Tag Archives: adile teyze

.::’Üçüncü Adam E-Dergi’mizin 24 Sayfalık ‘Adile Naşit & Münir Özkul Özel Sayısı’ Sizlerle!::.

Türkiye’nin ilk Yeşilçam e-dergisi ‘Üçüncü Adam E-Dergi’ geri döndü!

Hem de 24 sayfalık ‘Adile Naşit & Münir Özkul Özel Sayısı’ ile…

Bu özel sayıda, hem sitemizde yayınlanan onlarla ilgili tüm röportajları, hem de daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış 4 röportaj ve ilk kez göreceğiniz Adile Naşit & Münir Özkul fotoğraflarını göreceksiniz.

ÖZEL SAYIMIZI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ!

*Emeklerimizin tek karşılığı kıymetli teşekkürleriniz. Hiçbir beklenti gütmeden, sizlere sinema emekçilerimizi tanıtmak için var gücümüzle uğraşmaktayız. En azından dergimizin kaç kişiye ulaştığını bilmek adına, yorum kısmına ‘Teşekkürler” ya da “Okudum” yazarsanız çok sevindirirsiniz bizleri. Güzel seneler, keyifli okumalar.

Reklamlar

.::Cesur Bir Adile Naşit Röportajı: “Sevda denince hep seks düşünülür nedense. O da çok önemli elbette. Ama benim için gerçek aşk…”

Adile Naşit ile ilgili ne bulsak bizi için altın değerinde…

İşte karşınızda, Adile Naşit’in en cesur röportajlarından biri. Arşivimizden sizler için hazırladık ve daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış 2 fotoğrafını da sizler için düzenledik.

Keyifli okumalar…

Günahlarıyla sevaplarıyla ADİLE NAŞİT

ÜLKÜ ERAKALIN’IN KALEMİNDEN VE ARŞİVİNDEN

“Gönlüm sevda dolu; sevgisiz yaşayamam ben”

Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun gerçek son temsilcilerinin ibret dolu anıları…

Yıl 1918… Birinci Cihan Harbi yeni bitmiş; İstanbul, İngilizler’in işgalinde… Babam, Musık-ı Humayün’u bitirmiş, peril peril bir genç… Şimdiki Tophane ile Karaköy arasındaki Amerikan Tiyatrosu’nda klarnet çalıyor; Kemani Haralambo, Cazbant Arap Recep gibi zamanın ünlü müzisyenlerinin yanında kantolara ve düetlere eşlik ediyor… Ama bu eşlik sadece müzikte kalmıyor, gönüllerde de bütünleşiyor… Amerikan Tiyatrosu’nun sahibi Ahmet Efendi’nin üvey kızı kantocu Vaso’nun kalbini çalıyor, Klarnetçi Abdurrahman… Aşkları kantolarla büyüyor ve iki genç bir gece oyundan sonra kaçıyorlar ve birbirlerinin oluyorlar…

Anne Sofia, İstanbul’u yöneten İngiliz askerlerine şikâyet ediyor babamı… Babam bulunuyor… İşkenceler vs. Sonunda kantocu kızı da; “Ben o Türk’ü seviyorum. Ya onunla evlenirim; ya da öldürürüm kendimi…” diyor. Evleniyorlar çaresiz… İşte yılların ardından 1934 senesinde beni dünyaya getiriyorlar… Bu satırların yazarı Ülkü Erakalın’ı…

Hemen hemen aynı yıllarda direkler arasının ünlü komiği Naşit ile Kantocu Amelya’nın da bir kızları dünyaya geliyor. Adını Adile koyuyorlar.

Şu an karşı karşıya sohbet ettiğimiz Adile Naşit’e:

“-Seninle işte o günlerden; yaşamadığımız o dünyadan akrabayız diyorum. Aynı yollardan, aynı aşklardan dünyaya gelmişiz.”

O kesik, tatlı kahkahalarıyla gülüyor:

“-Tevekkeli değil seni gördüğüm ilk an kanım ısınmıştı.” diyor.

Dostluğumuz 1967 yıllarında başlıyor Adile Naşit’le. Dile kolay tam yirmi sene. Bu dostluğumuz arasına sıkıştırdığımız, dört tane de film çalışmamız. Gerçekte, herkesin tebessümlerle karşıladığı dünyası, duygu ve his doludur Adile Naşit’in.

13 YAŞINDA ÇALIŞMAYA BAŞLIYOR

Anlatmaya başlıyor Adile Naşit:

“-Babam öldükten sonra huzur ve refah dolu günlerimiz hemen sona ermişti. Sanatçının kaderiydi bu. Ünlü şehir-i komik Naşit Efendi bir yığın borç bırakmıştı ardından. Aileme katkıda bulunmak için 13 yaşında çalışmak zorunda kalmıştım. Ama bir tiyatroda değil, Tozkoparan’dan aşağıya inen Kasımpaşa Yokuşu’ndaki bir bayrak atölyesinde. 1943 yılının Haziran ayı idi. Buradaki işim, Türk bayraklarını kalıplar içinde boyamaktı. Küçücük bir haftalık alıyordum. Sonra Necdet Mahfi Bey’le tanıştık. Şehir Tiyatrosu’nun çocuk bölümünde çalışmaya başladım. Muhsin Ertuğrul Bey iki ay sonra maaşa bağlattı beni. 17 lira aylık almaya başladım. Daha sonraları çeşitli aralarla önce Halide Pişkin, sonra da Muammer Karaca, Aziz Basmacı ve Vahi Öz’le çalışmalar yaptım. Bu ara rahmetli eşim Ziya Keskiner ile flört ederek evlendim ve 1951 yılında oğlum dünyaya geldi. Aynı yıllarda yine Karaca Tiyatrosu’na girip 1961 yılına kadar Muammer Bey’le çalıştım. 1962 yılında en uzun tiyatro çalışmam başladı. 1974 yılı sonuna kadar Gazanfer Özcan ve Gönül Ülkü dostlarımın tiyatrosuna, üçüncü kişi olarak devam ettim. 1974 yılından sonra da…

GEÇ GELEN ŞÖHRET

Bir an sustu Adoş… (Dostları ve yakınları ona genellikle Adoş derler) Kahvelerimizi yudumladık. Konuşmasına devam etti:

“-1974 yılında başlayan sinema hayatımla her şey değişti birdenbire. O yıllarda radyoda yayınlanan UĞURGİLLER’inden de çok büyük katkısı olmuştu ama; Emel Sayın ile çevirdiğimiz MAVİ BONCUK filmi ve ardından TELEVİZYON denen o sihirli kutu da, minik yavrularıma anlattığım masallar beni bir anda şöhret yaptı.”

“-Seni de şaşırtmışa benziyor, bu geç gelen şöhret?” dedim.

Acı acı gülümsedi…

ALDIĞIM İLK FİLM TEKLİFİ

“-Tiyatro yaptığım o gençlik yıllarımda, sinemaya çok büyük bir tutkum vardı, o zamanlarda da çok severdim sinemayı. Ama rahmetli Ziya Bey; “Hiç heveslenme, bu boyun posun ve tipinle senin sinema şansın yok” derdi her zaman.  O ara, Muammer Karaca’da “MASİF İSKEMLE” adlı bir oyun oynuyorduk. 25 yaşında idim. Ama bana verilen rol, GÜLRİZ SURURİ’nin annesi rolüydü ve 65 yaşında bir kadını canlandırıyordum. Bir akşam tiyatroya bu oyunu izleyen Anadolu Film sahibinden bir film teklifi geldi. Ziya Bey’in yanılmış olması beni son derece mutlu etmişti. Ertesi sabah heyecanla film yazıhanesine gittim. Hiç unutmam kapıyı Hüseyin Peyda açtı ve:

“-Kimi aradınız?” dedi.

“-Film için geldim, beni çağırtmışsınız.” dedim.

Şaşkındı adam.

“-Yanlışlık olacak dedi. Biz size değil, oyunda oynayan 65 yaşındaki kadını çağırdık.”

Bu defa şaşkınlık sırası bendeydi. Adam devam etti:

“- Kusura bakma kızım, seni buraya kadar yorduk.” dedi.

“-‘N’olur beni oynatın’ diye yalvarmaya başladım. Makyaj yapar istediğiniz gibi yaşlanırım” dedim ama Kabul ettiremedim kendimi. Güldüler ve kapıyı gösterdiler bana. Ağlayarak eve döndüm.

Bu buruk ama tatlı anı, o günlere götürmüştü Adoş’u.

“-‘Ama ne mutlu sana’ dedim. “Bu azmin ve iradenle kendindeki kompleksi değil, yıllardır sinemamızda devam eden star sistemini de yıktın.”

Mahcup güldü.

“- Öyleyse teşekkür ederim.” dedi.

TULUAT TİYATROSUNUN SON TEMSİLCİSİ

Bir an düşünüyorum. Geleneksek Türk Tiyatrosu’nun en ünlü komiği Naşit’in kızı Adile. Babasının özünden, babasının kanından bir sıcaklık, bir yakınlık, bir biçim var oyununda.

“-Halkın seni bu kadar sevmesinde, bu nedenlerin rolü var herhalde?” diyorum.

Gülüyor. Yine aynı sadelikle. Ben devam ediyorum konuşmama.

“-Bence Geleneksel Tiyatromuzun son temsilcisi ne MÜNİR ÖZKUL, ne MÜJDAT GEZEN. Geleneksel Tiyatromuzun son mirasçısı, son temsilcisi sensin.”

Yine utanıyor, yine sıkılıyor.

  “-Öyle görüyorsan teşekkür ederim.” diyor yine.

Soruyorum tekrar.

“-Öyle değil mi?”

“-Öyle galiba.”

“-O zaman Müjdat Gezen’in İsmail Dümbüllü adına koyduğu ödülden önce, baban adına sen bir ödül koyabilirdin tiyatroya.”

“- Babamdan kalan hiç bir şey yok ki elimizde. Öldüğünde borç içindeydi. Bütün gardrobu satıldı. Hatta; adına tiyatro ödülü konan rahmetli İsmail Dümbüllü’nün Münir Özkul’a kalan kavuğu da yanılmıyorsam, babama aittir.”

Ünlü bir komikten, ünlü kızına sanatından başka hiç bir servet, hiç bir miras kalmamıştı. Ne kadar acı bir gerçekti bu. Bu konuya değindik bu kez:

“-Eeee ne yapalım? Biz sanatçıların kaderi bu” dedi ve ardından ekledi:

“-Hepimiz birbirimize benziyoruz. Geçen hafta bu sayfalarda çıkan Zeki Müren’in anlattıkları da beni çok duygulandırdı. Aynen kendimi buldum o yazıda. Onun kalbinin iki damarı tıkalı, ben de KANSERİM.”

İlk kez; bildiğim ama konuşamadığım bir gerçeğe değinmişti Adoş. Sustum. Şaşırdım. Konuşmadım.

O gülerek devam etti, elimdeki not defterini işaret ederek:

“-Yaz yaz dedi. Dört yıldır ölümle boğuşuyor, dört yıldır ölümü yaşıyorum.”

“-Seni sevenler inanmazlar ki buna”

“-Ben de inanmıyorum ama gerçek. Beni sevenlerin, beni alkışlayanların gücü yaşatıyor beni. Bu cümleleri artık her sanatçı söylüyor, bu sözlerin değeri kalmadı ama, benim için gerçek bu. Sahneye çıktığım da “Kurban olsun Adile Teyzeniz” diyorum ve cümleme kıyamet kopuyor ya… İnan bana; bu sözü o kadar candan, o kadar ciğerden söylüyorum ki, eğer bu canım kurban olacaksa onlara olsun. Son nefesimi vereceksem, beni sevenler için vereyim.”

Şakaya vuruyorum konuşmamızı, anlamazlığa veriyorum.:

“- Hadi bırak Allah aşkına diyorum. Üç senedir ardı ardına beraber filmler yapıyoruz, üç senedir aynı şeyleri söylüyorsun. Dünyanın en tatlı yalancısısın sen.”

“- Foksi’nin ölüsünü öpeyim şu an bile hastayım. (Foksi hayatta en sevdiği varlık, köpeği) Şu an senden başka hiç kimse beni yataktan kaldıramaz, bu sohbeti yaptıramazdı. Seni ne kadar sevdiğimi bilirsin.”

Bu kez ben duygu yüklüyüm. Sorularımı başka yöne akıtıyorum.

“-Peki… Sevgi nedir sence?”

“-Şu an benim için tek sevgi ÇOCUKLAR. Televizyondan uzaklaştırdılar ama; çocukların dünyasından uzaklaştıramazlar beni.”

“-Televizyon yöneticilerinin senin yerine sunduğu arkadaşlar için ne diyorsun?”

“-Daima ilkler önemlidir. Sonra kim gelirse gelsin, ilkin yerini dolduramaz. Bu tiyatroda da hep böyledir, sinemada da..”

“-Peki aşkta?”

“-Yoooo, aşkta pek öyle değil. İlk aşklar daima unutulur. Aksi olsaydı, bugün kimse yeryüzünde sağ kalmazdı. Gelelim benim gönlüme…”

SEVGİSİZ YAŞAYAMAM BEN

Şu an sevgi dolu bir kadın vardı karşımda. Çocuklardan uzak, duygu dolu bir Adile Naşit.

“-Sevdiğim insanı kendimden bir parça olarak görürüm ben. Benim gönlüm sevda doludur her zaman. Sevgisiz yaşayamam. Ama; sevda denince hep seks düşünülür nedense. O da çok önemli elbette. Ama benim için gerçek aşk; yaşam boyu devam eden, hatta yaşam bittikten sonra da devam edenidir. Böyle vefa, böyle vefalı sevgililer yok artık.”

“-Günahların ve sevapların” dedim. “Sıra şimdi onları öğrenmeye geldi.”

“-Beni sevenler, günahlarımı ve sevaplarımı ben ölünce öğrenecekler.” dedi önce. Sonra bir an sustu. Düşündü ve tatlı tatlı anlatmaya başladı. Seyircisinin alıştığı tatlı Adoş olarak:

“-Sen şimdi ille de bir cevap bekliyorsun biliyorum. Yaz o halde. Bence; melek sevabı, şeytan da günahı simgeler. Beni sevenler hangi tarafımın ağır bastığına, yüzüme bakarak karar versinler diyorum.”

Gülüyor. Ünlü kahkahasını atarak gülüyor. O kadar candan, o kadar samimi ki; sanki ölüme meydan okuyan bir gülüş bu!

“Adoş”la ilgili bir anı da benden; Şöhreti, intikam için nasıl kullandı?

“Satmışım Anasını” adlı filmde, orta yaşlı bir aktöre ihtiyacımız vardı. Senaryomuza göre; Adile gençliğinde bir adama aşık. Yıllar sonra kendisiyle karşılaşıyor ve adama, senelerce içine gömdüğü sevgisini utanarak itiraf ediyor.  Adile’ye;

“-Bu rolü kim oynasın?” diye sordum.

Adoş gülümseyerek cevap verdi:

“-Yıllar evvel benim başımdan aynen böyle bir olay geçti biliyor musun? “….. Bey’e deli gibi âşıktım. Bütün kadınların peşinden koştuğu, çok yakışıklı bir delikanlıydı o zamanlar. Bense isimsiz, ufacık, eciş bücüş bir kız. Hiç yüz vermezdi bana. Yüz vermek şöyle dursun, beni ve sevgimi hissetmezdi bile. Onu çağır o oynasın…”

İstediği aktörü çağırdık. Yıllar geçmiş, ihtiyarlamıştı adamcağız. Ne hissetmişti bilemem ama yıllar sonra kazandığı şöhretle intikam aldığı bir gerçekti.

“-Sevda denince hep seks düşünülür nedense. O da çok önemli elbette. Ama benim için gerçek aşk; yaşam boyu devam eden, hatta yaşam bittikten sonra da devam edenidir. Böyle vefa, böyle vefalı sevgililer, bu vefasız dünyada yok artık…”

“-Melek sevabı, şeytan da günahı simgeler. Hangi tarafımın ağır bastığını, yüzüme bakın anlayın” diyor. “Çok zekisin; seni ele vermeyen en tatlı tarafın yüzün” diyorum. Gülüyor. O pek ünlü kahkahasını patlatarak gülüyor.

“Bitirimler Sınıfı”ndaki rolüne bayılıyor.

Türk Tiyatrosu’na ve sinemasına yıllarını veren Adile Naşit, sanat çevresinde “Adoş” adıyla tanınır. Tüm dostları onu “Adoş” diye çağırır. Adile Naşit, çevirdiği tüm filmlerinde komedi ile dramı bir nakış gibi yan yana işlemeyi iyi bilir. Çocukların, attığı kahkahalara bayıldığı Adile Naşit’e hangi filmini daha çok sevdiğini sorduğumuzda, hiç düşünmeden “Bitirimler Sınıfı”der. Adile Naşit, Sezer İnanoğlu ve Perihan Savaş ile oynadığı bu filmi hiç unutamıyor. İşte Bitirimler Sınıfı’ndan bir sahne…

*Röportajın bize ulaşmasını sağlayan Sahaf Edebiyat’ın sahibi Seyit ağabeye sonsuz teşekkürler.

*Röportajın düzenlenmesini sağlayan kıymetli eşim Sinem Tuncer‘e sonsuz teşekkürler.

.::Hüzünlü Bir Adile Naşit Röportajı: “Çirkin, Kompleksli Bir İnsanım…”

*Fotoğrafın üzerine tıklayarak bütütebilirsiniz.

Sevgili Üçüncü Adam okurları, iyi pazarlar…

Arşiv taramamız esmasında, 1980 yılı Ses Dergisi‘nde yayınlanan ve ilgiyle okuyacağınızı düşündüğümüz bir röportajla karşılaştık. Sinemamızın en kıymetli sanatçılarından Adile Naşit ile yapılan ve kendisinin bir nevi içini döktüğü bu röportajda, daha önce hiçbir yerde rastlamadığımız derecede içten ve duygulu bir anlatıma tanık olacaksınız.

Bizler, daha rahat okuyabilmeniz için bu röportajı bir yazı dosyası olarak deşifre ettik ve inanın hazırlarken müthiş bir duygu seline kapıldık. Bu nedenle ‘Keyfili okumalar…’ diyemeyeceğiz, çünkü Adile Naşit’in anlattıkları hiç de keyifli şeyler değil…

Benzerine az rastlanır içtenlikle hazırlanmış bu röportajın, sanatçımızın çalkantılarla dolu iç dünyasını deşifre etmesini önemle karşılıyor, sizleri röportajla başbaşa bırakıyoruz…

_______________________________________________________

Dergiden deşifre eden: Asiye Hande Nur Başar

Ses Dergisi / 13 Eylül 1980 – No: 15

-Adile Hanım yıllardır vazgeçmediğiniz oyunculuk tutkusu nasıl bir tutkudur?

Ben başka hiçbir şey görmedim ki. Tiyatroda doğduk Selim’le ikimiz. Kulislerde, tiyatronun ta içinde büyüdük. Babamızdan gelen bir tutku tiyatroculuk. Ayrıca çok sevdiğim bir iş.

-Hiç canınız sıkılıp da bu sahnelerden kurtulayım, evimin bir köşesinde yün öreyim diye aklınızdan geçmiyor mu?

Hayır, ‘geçmiyor’ diyebilirim. En çok yorulduğum, bunaldığım zamanlarda evimin bir köşesinde oturayım diye kafamdan geçiririm. Ama öylesine çabuk geçer ki bu duygu, hemen sahneyi özleyiveririm.

-Peki provalar, geceleri oyun ve bunun ardında evde yapılması gereken yığın iş kalıyor. Bunların altından nasıl kalkabiliyorsunuz?

Genellikle yapılacak işim pek olmuyor. Eskiden yemekleri ben yapardım. Şimdi kocam yapıyor. Mutfağa girmiyorum bile. Bir tek çamaşırları yıkamak kalıyor, onu da ben yapıyorum artık yüzsüzlük olmasın diye. Diğer işler ise, ortaklaşa düşe kalka gidiyor.

-İnsan ilişkilerinden ve aşktan söz etsek. Örneğin kaç kez âşık oldunuz? Aşık olduğunuz zaman neler hissettiniz?

Galiba ilk kez kocama, gerçekten âşık oldum. Senelerdir beraberlik yürüdüğüne göre, aşk sonradan sevgiye ve dostluk haline dönüştü. Kocam benden yirmi yaş büyüktür ve hep beni kollamış korumuştur bugüne dek. Aşık olmak duygusuna gelince, kötü bir şey aşk. Hüsranı, gözyaşı bol bir iş. Duyguların tümü pır-pır ediyor ya insanın içinde, ya sonrası ne oluyor? Hüsrana uğramayı sevmiyorum.

-‘Ağlamak güzeldir’ derler. Sık sık ağlar mısınız? Ya da ağlamayı sever misiniz?

Bayılırım. Öylesine çabuk boşalır ki gözümden yaşlar, ben bile şaşırıyorum. Galiba yaşantımın içinde tüm olayları bütün yoğunluğuyla yaşadığım için böyle. Bir olay bir başkasını anımsatıyor ve bir zincir halinde yürüyüp gidiyor kafamın içinde olaylar. Örneğin filmlerde hiç zorluk çekmem ağlama konusunda. Kafamın bir köşesine sıkışmış, atamadığım, söyleyemediğim olayları anımsar ağlayıveririm.

-Demek ki sıkıntılarınızı pek dışarıya vurmuyorsunuz ve bundan ötürü de zaman zaman mutsuz olduğunuz söylenebilir mi?

Mutsuzluğun yanı sıra, sağlığım korkunç derecede bozuluyor. Tansiyonum düşüyor ve hasta bir kadın oluyorum. Mutsuzluk ayrı. Her insanın çok canının sıkıldığı bunaldığı zamanlar vardır. İşte öylesine bir şey oluyor.

-Kadınlık sizce nedir?

Çok önemi benim için. Hanımlığı, sevecenliği olmalı kadının. Evini sevmeli. işi varsa işini sevmeli ve ilişkilerini güzel tutmalı kocasıyla, dostlarıyla. İşte bütün bunları bilebilen bir kadın, bence kadınsı ve hanımlığı yapabilen bir kadın oluyor.

-Çok güzel bir kadın olmak ister miydiniz?

İsterdim. Hiçbir zaman kendimden memnun olmamışımdır. Giydiklerimin bana yakışmadığını düşünürüm. Makyaj yaparım, örneğin bir filmin galasına gitmek için, “Aman ne olmuşsun böyle” desinler, gözlerim dolar koşar banyoya yıkarım suratımı.

-Biraz komplekslerinizi anlatmış oluyorsunuz böylece?

Elbette. Giydiklerimi hiç yakıştırmam kendime dedim. Her zamankinden biraz daha şık giyinsem “Aman ne güzel olmuşsunuz Adile abla…” desinler mahvolurum. ‘İşte bana acıyorlar, onun için iltifat ediyorlar.’ diye. Son zamanlarda denize giremez oldum. dehşetli utanıyorum. Bu son yolculukta ya bir, ya da iki defa denize girdim. Hiç kimsenin ısrarı beni kandıramadı. etrafımda benim yaşımdaki kadınlar örtüler içinde oturup beni seyrettikçe, iyice kötü oluyorum, Hepten vazgeçiyorum. Aşağılık kompleksi bunlar tabii ki.

-Korkak mısınız?

Müthiş. Birisi pat desin ölebilirim. Hemen tansiyonum düşer. Yataklara serilirim. Çok korkak büyüdüm. Küçükken bir gök gürültüsünde hepimiz öleceğimize inanırdık. Ailecek yatağın üzerine çıkar son dualarımızı yapardık sabahlara kadar. Sonra babamız bizi çok korkuturdu. Odada yaramazlık yapmayalım diye anahtar deliğinden duman üflerdi odanın içine. Ben ve Selim, oturduğumuz yerde korkudan çişimizi yapardık. Hep böyle ruhlar, ölüler, gök gürültülerinin bizi öldürecekleri korkusuyla büyüdük.

-Batıl inançlarınız çok olmalı?

Hemen hepsine inanırım. Biraz hafifletmeğe çalışıyorum bütün bunları ama, öylesine az yararı oldu ki bu çabamın. Kocam bile alıştı artık bütün bunlara. Birisi ölsün, gece hemen yataklarımız birleşir, bu iş bir ay kadar sürer. Olay biter, bir yenisi oluncaya kadar yine yaşamımız normale döner.

-Sizi en fazla kızdıracak, yerinizden hoplatacak olay ne olabilir?

Öylesine çok ki. Yukarıda da söylediğim gibi, kızgınlığımı açık açık belli etmiyorum. Ama, kırılıyorum. Örneğin, tiyatroda akşama kadar elleri donarak yerleri süpüren çocuğa “Haydi git de bana bir paket sigara al” deyiverenlere sinirlenmemek olası değil. Yüreğimin içinden bir şey cızlayıveriyor o zaman. Belki ağlıyorum, görmemezliğe geliyorum falan…

-Kıskanç mısınız?

Bilmiyorum. Ama iş konusunda kesinlikle kıskanç değilim. Arkadaşlarımın en iyi işi yapmaları beni sevindiriyor. Dostlarımı kıskanıyor olabilirim. Çok sevdiğim bütün sırlarımı, dertlerimi anlattığım bir dostum benim dışımda başka bir dost bulup, benden yavaş yavaş ayrılırsa işte o zaman sezdirmeden kaçmayı seçiyorum. Kırgın oluyorum. Eğer kıskançlık buna deniyorsa böylesini yaşıyorum ben içimde.

-Yaşamımız içinde yaşadığınız en büyük acı oğlunuzu kaybetmeniz oldu sanrım?

Evet, daha büyüğünü yaşamadım. Biz ana, baba, çocuk değildik. Üç tane dosttuk. Güzel bir arkadaştık. Ölümüne hazırlamıştık biraz kendimizi. Açık kalp ameliyatıydı geçirdiği. Ve yaşayamadı. Ondan sonraki beş sene benim için inanılmaz acılarla dolu. Elbette Ziya Bey için de. İşte sonra kuş, köpek, bebek böyle oyuncaklara tutkun olduk. Balıklar yaşadı, köpek kör oldu, çiçekler büyüdü böyle gidiyor yaşamın geri kalan kısmı.

-İşiniz, sıkıntılarınızı bir ölçüde olsa hafifletmiş olmalı.

Evet. Sahne korkunç bir oyalanma oldu benim için. Ama, korkularım, ürkekliklerim gün geçtikçe daha da bir arttı.

-Özlemlerinizin, keyiflerinizin eski tadı kaldı mı?

Özlemler değişti. Yaşamadaki amaçlar bir başka türlü oldu galiba. Yine de sevinecek, mutlu olacak şeyler bulabiliyor insan her türlü acıya rağmen.

-Ölmekten korkuyor musunuz?

En büyük korkum. Aklıma getirdiğim an her tarafım titriyor.

-Bir erkek sizce nasıl olmalı?

Ha önemli işte bu. İnsanı saracak, güvenilecek birisi olması gerekiyor erkeğin. Sorumlulukları paylaşacak, dostluğu iyi tanıyan birisi diye tarif edebiliyorum.