Category Archives: SİNEMAMIZA HAYAT VERENLER

“Türk Sineması” Üzerine…

*19 Şubat 2008’de “Ulusal Anlamda Türk Sinema Tarihine Bakış” adı altında kendi kurmuş olduğum http://www.ulusalsinemamiz-turksinemasi.blogspot.com adlı blogda yayınlanan ilk yazım.

Fuat Uzkınay’ın, “Ayestefanos Rus Abidesi’nin Yıkılışı” ndan bu yana yapılan Türk filmleri, bir çok farklı kategoride değerlendirilmiş, üzerine yazılar yazılmış, beğenilmiş, göklere çıkarılmış ama diğer yandan da, dışlanmış, yerden yere vurulmuş, sansüre takılıp kalmış ve hatta yakılmıştır.

Bütün bir sinemamıza geriye dönüp bakıldığında, filmlerimizin değerli- değersiz bir çok kişi ve şahıs tarafından masaya yatırılmasındaki kriterler hep tartışma konusu olmuş, bu konuda köşe yazıları, makaleler, tezler hatta kitaplar yazılmıştır. Yönetmenlerimiz, eleştirmenlerimize küsmüş, kavga etmiş, bunun sonucunda taraflar belirlenmiş, belirli eleştirmenler sadece belirli filmler hakkında yorumlar yazarak, “eleştiri” kavramı kısırlaşmış ve belli zamanlar bu tartışmalar, “seviyesizlik” boyutlarına kadar ulaşmıştır (günümüzde de örneklerini görmemiz çok zor değildir). Aslında çok daha büyük bir sorun vardır, Türk Sinemamızın başında; SANSÜR.

Sansür, sinemamızı kısırlaştıran, korkaklaştıran ve bir çok yönetmenimizi popüler filmler yapmaya yönlendiren çok büyük bir sorundur. Eğer öyle olmasaydı, neden Lütfi Ömer Akad adlı, Türk Sinemamızın, “Ustasız sinemanın,ustası olan” yönetmeninin, sinemamızı sokağa taşıyan ve sinemamızda bir dönüm noktası olarak kabul edilen “Kanun Namına” adlı filmimizin senaristi Osman Fahir Seden, ilerleyen yıllarda, arabesk film furyasına katılıp, melodram filmler yönetmezdi. Sansür sadece yönetmenlerimizi değil, senaristlerimizi korkaklaştırmış ve kısırlaştırmıştı. Hatta ünlü bir senaristimiz, gençlik yıllarında, katıldığı bir sohbette “ben kahraman olmak değil,para kazanmak istiyorum” demiş, ilerleyeceği yolun ilk adımını bu şekilde atmayı tercih etmiştir. Bir dönem başak boylarının kısa olduğu gerekçesi ile Metin Erksan‘ın, Aşık Veysel‘in hayatını konu aldığı ilk filmi “Karanlık Dünyam”, sansürden geçememiş, bir süre izleyiciyle buluşamamıştır. Bu tarz örnekler sinemamızda maalesef ki çoktur…

Yukarıda yazmış olduğum ve tamamen yüzeysel olarak bahsettiğim iki önemli unsur; eleştiri ve sansürün, sinemamızda işeleyiş tarzı, ne kadar bize ait ve bizden yola çıkılarak yapılmaktadır, bence tartışılması irdelenmesi gereken budur. Çünkü “Türk Filmleri” denildiği zaman, teknik bakımdan zayıf, abartılı diyaloglu ve akla mantığa sığmayan tesadüf ve olay örgüleri ile (ki bu tanım, sinemamızın 2. sınıf filmlerini anlatmaktadır) “bir şekilde kotarılmaya çalışılmış filmler” gelmektedir bir çok kişinin aklına. Aydın,entellektüel ve eğitimci kitlenin dışındaki izleyici olan birçok kişi, sinemamızı bu denli değerlendirerek, çok büyük yanlış anlaşılmaların ve kavram karmaşalarının doğmasına sebep olmaktadır. Oysa ki sinemamız “TÜRK SİNEMASI” dır ve sinemamız değerlendirilirken, bu hep unutulmuş, bir çok başarılı filmimiz, “batı sinemasının kriterlerine” göre değerlendirilmiştir. Bu, sinemamızın ifade gücüne vurulmuş çok büyük bir darbedir. Zaten devletin hiç bir desteği olmadan çekilmiş, sektörsüz bir sinemanın ürünü olan filmlerimizden, avantür olanlar, “Ben-Hur” filmi ile, sinemamıza yön veren toplumsal gerçekçi yapıtlar, De Sica’nın,”Bisiklet Hırsızları” filmi ile kıyaslanırsa, elbetteki filmlerimiz es geçilip, “yetersiz” olarak değerlendirilir. Doğru olanı ise, toplumsal ve dönemsel bakış açılarına sahip, olgun eleştirilerdir ki, en az yapılanı -hatta hiç yapılmayanı- budur.

Bize dair toplumsal değerleri, ülkemizin geçirdiği dönemleri, sorunlarımızı, insanımızın ve ülkemizin dünyanın neresinde durduğunu bilerek yapılsa idi eleştirmenlerin değerlendirmeleri ve sinemamızı pasifize edecek sansür uygulamarı en aza indirilse idi, gerek dünyanın, gerekse insanımızın “Türk Sineması”na bakış açısı daha farklı olacaktı, buna eminim…

Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)

“Muhsin Bey” Üzerine…

İşte benim filmim diyorum her defasında… Ne zaman adını duysam, ne zaman TRT’de rastlasam –çünkü sadece TRT 2 veriyor-  işimi gücümü bırakıp geçip, televizyonun karşısına izliyorum. Türk Sineması’nda en sevdiğim filmler listesinin en başında durur Muhsin Bey. Bir çok film severim, birçok filmin birçok yönüne hayranımdır ama bir filmin her yanına, her şeyine, her karakterine, her karesine, her müziğine, kısacası her anına hayran olacağımı hiç düşünmezdim. Çünkü öyle bir filmin yapılması imkansızdı. Sadece ben yapabilirdim o her şeyini seveceğim mükemmel filmi. Ama Muhsin Bey’i izleyince, en mutlu hayal kırıklığımı yaşadım. Bir yönetmen, belki de 30’lu yaşlarda çekeceğim filmimi, benim tam da doğduğum yıl çekmişti. Yönetmenin adı Yavuz Turgul, filmin adı Muhsin Bey, baş rol oyuncusunun adı Şener Şen’di…

Defalarca izlediğim filmlerin en önemlisidir Muhsin Bey. Bu filmi yazmamın duygusal nedenlerinin yanı sıra, filmin çekildiği yıl, San Sabastian Film Festivali’nde en iyi film ve en iyi yönetmen ödülü almış olması. Yani kelimenin tam anlamı ile çağdaş dünya sinemasının en nadide filmlerinden biri karşımızdaki…Muhsin Kanadıkırık(Şener Şen), artık müzik piyasasında popülaritesini kaybetmiş “eski kafalı”(!) bir organizatördür. Hala bünyesinde eski sanatçıları barındırdığı için, hiçbir salon, hiçbir bar/pavyon onunla iş yapmamaktadır. Yanında çalışan Osman Cavcı (Osman Cavcı) işlerini yürüttükleri büronun kirasını at yarışlarında harcayınca, Muhsin Bey ve Osman Cavcı, işlerini sürdürmek için, Muhsin Bey’in yaşadığı mahalledeki bir kahvehaneye geçici olarak ikamet etmek zorunda kalırlar.

İşler hep ama hep ters gitmektedir. Aylar önce yolladıkları sanatçılarının parasını hala alamamışlar, ev kirasını ödeyemez olmuşlar ve kaderlerini tersine döndürecek bir umut ışığını beklemektedirler, o kahvenin köşesinde. Muhsin Bey ne kadar ahlaklı, dürüst ve tam bir İstanbul beyefendisi ise, Osman Cavcı o kadar yozlaşmış, kolay para kazanma yolları peşinde koşan, havai gönüllü bir delikanlıdır. Bir arada olmalarına, beraber iş yapmalarına imkan yoktur lakin, Muhsin Bey ne zaman kovsa Osman’ı, o her defasında bir şekilde kendini affettirmeyi bilmekte, her nedense Muhsin Bey de ona bir şans daha vermektedir. Niye mi? Çünkü, Osman Cavcı’nın babasına sözü vardır. Ne kaybediyorsa adamlığından, insanlığından, sözünün erliğinden kaybediyordur. Ve bir gün, kahveden içeri, ellinde bavulu, kara kaşı ve kara gözü ile Ali Nazik(Uğur Yücel) girer. Muhsin Bey’in yanına gider ve kendisini emmisi Bitli Salman’ın yolladığını ve türkücü olmak istediğini söyler. İşte Muhsin Bey filminin hikayesi tam da burada başlar…

Muhsin Bey, geceleri uykusunda Müzeyyen Senar’lı rüyalar gören, çiçeklerini sularken Safiye Ayla plakları çalan ve çiçekleriyle konuşan, eski bir ses sanatçısı olan Afitap Hanım’ı her hafta düşkünler evine ziyarete giden bir adamdır. Bu karakterin karşısına çıkabilecek en zıt karakterle başlatıyor filmi Yavuz Turgul. Ali Nazik, yeni bir İbrahim Tatlıses olma amacı ile İstanbul’a gelmiş, pespembe hayaller içinde “türküci” olmak isteyen bir adamdır. Aynı dili konuşmayan, dünyaya aynı yerden bakması imkansız olan bu iki karakter –bu ikili durum aslında Muhsin Bey ile Osman Cavcı arasında da vardır-  bir araya gelip diyalog kurma çabası içine giriştiklerinde, ortaya fazlası ile trajikomik bir olay çıkıveriyor. Ama bu durum Muhsin Bey’in ilk defa başına gelmiyor ki!… Muhsin Bey’in apartmanı tam da böyle komşularla dolu. Ev sahibi Madam Agavni(Doğu Erkan), alt komşusu karakter rollerin vazgeçilmez adamı Sönmez Yıkılmaz(Sönmez Yıkılmaz), kapı komşusu bet sesine rağmen şarkıcı olma sevdalısı Sevda Hanım(Sermin Hürmeriç)… Aslında çok da uzak bir olay değil, Muhsin Bey’in, Ali Nazik’i anlamaya çabalaması… Çünkü onun hayatı hep, anlamaya çalışmakla ve bir o kadar da anlam verememekle geçiyor çevresindekilere. Bu noktada Yavuz Turgul’un kulaklarını iyiden iyiye çınlatmak istiyorum…

Turgul, öylesine renkli ve altı dolu karakterler yazmış ki öyküsüne, Muhsin Bey’in karakterini ve sıkıntılarını anlamamız hiç de zor değil. Hatta geçen haftalarda izlediğim “Yavuz Turgul’un Dünyası” adlı belgeselde Muhsin Bey ile ilgili çok ilginç bir şeyden bahsediyor kendisi. Bir başka çok sevdiğim filmi Gölge Oyunu’ndaki iki ana karakter olan “kötü-başarısız komiklerin”, aslında Muhsin Bey’in apartmanında oturduklarını ve Muhsin Bey’in etrafının çok kalabalık olmasından dolayı o iki karakteri hikayeden çıkardığını söylüyor ve ekliyor; “o iki karakteri çok seviyordum ve sonunda dayanamadım,filmlerini yaptım…” Buradan da anlayacağımız üzere Turgul, ana karaktere giden yolun yan karakterlerden geçtiği konusunda oldukça ısrarlı –ve bence de çok haklı-.

Yukarıda bahsettiğim karakterleri tanıdıktan sonra film Ali Nazik’in kendini Muhsin Bey’e kabul ettirmesi ile yepyeni bir hal alıyor. Bu kabul ettirmenin nedeni de –fazlasıyla trajikomik olan bir olay- Muhsin Bey’in yıllardır sızım sızım sızlayan dişinden, Ali Nazik’in sayesinde kurtulmuş olması. Bu elbette ki normalde büyük bir minnet duygusu gerektirecek bir olay değildir ama Muhsin Bey’in yüz yıldır süregelen monoton hayatına bir değişiklik, bir farklılık getirmesi açısından çok önemli bir olaydır. Derken Muhsin Bey, Osman Cavcı’nın gaza getirmeleri ve kahveye kağıt oynamaya gelen –amacı Muhsin Bey’in artık hayatla mücadele etmesini sağlayan tek kişiyi, Ali Nazik’i kapmaya çalışan -rakip organizatörün de kışkırtmaları sayesinde bu kaset işine soyunur. Burada Turgul, üstüne basa basa şunu söylemektedir resmen; artık Muhsin Bey’in yaşaması ve mesleğine devam etmesi için bir amacı vardır! Genel olarak eksilmiş, türü tükenmiş, tek başına kalmış insanların hikayelerini anlatan Turgul, filmlerinde karakterlerine tanıdığı kurtuluş şansını, bu kez Muhsin Bey’e tanımıştır. Ama Muhsin Bey –tabiri caizse- kör, Ali Nazik’de sağırdır. Ne Muhsin Bey her seferinde tuttuğunu koparan ve başarılı bir organizatördür, ne de Ali Nazik çok faklı bir sese sahip, müthiş yetenek bir türkücü. Onlar birbirlerini ağarlarken, hayat da ellerinden akıp gitmektedir.

Bu kaset çıkarma olayını bir izzetinefis meselesi haline getiren Muhsin Bey’in karşısına bu sefer bambaşka bir sorun çıkar. Para elbette ki en büyük sorundur ama ondan daha önemli bir sorun, Muhsin Bey’in Ali Nazik’e fazlasıyla önem vermesi ve onun sabun köpüğü gibi her gün sönen “arabeskçiler”den biri değil, kendi türkülerini söyleyen nezih bir türkücü, nadide bir yöre insanı olmasını istemesidir. Ama ne yazık ki, bu piyasanın umurundadır, ne de Ali Nazik’in. Günler geçer, yarışmalara katılırlar, rica minnet sahnelere çıkılır ama bir türlü Ali Nazik kaset çıkartamaz. Sonunda vazgeçerler ve Ali Nazik’i memleketine uğurlamak için otoyola çıkarlar. Tam da her şeyin bittiği an, Muhsin Bey, yukarıda bahsettiğim duygunun farkına varır; artık onun bir amacı vardır. O, Ali Nazik’le beraber meslek mücadelesine, yaşamaya yeninden başlamıştır. Bunu fark ettiği an, Ali Nazik’i bindirdikleri otobüsün ardından gidip Ali Nazik’le mücadelelerine bu sefer daha azimli devam ederler, çünkü başka çareleri yoktur. Muhsin Bey ve Ali Nazik bir bütün olmuştur. Ali Nazik’in iyi tarafı Muhsin Bey’de, Muhsin Bey’in karakterinin derinliklerinde duran kör cahil, cesur yanı Ali Nazik’de can bulmuştur.

Hayat mücadeleleri tümünden değişmiş olan bu iki talihsiz adamın artık tek amacı vardır, o da kaseti çıkartmak. Bu konuda her yola baş vurma amacı ile hareket etseler de, piyasanın adiliği, herkesin herkese kazık atması sonucu iki yakalarını bir araya getiremezler. İşte o anlardan birinde hikayenin en önemli kırılma noktalarından biri daha gerçekleşmiş olur. Muhsin Bey, doğruluk, dürüstlük timsali Muhsin Bey, “hayatı boyunca en azından bir boku doğru düzgün yapabilmek adına” sahte bir ses yarışması organizasyonu yaparlar ve gelen parayla kaset yapmaya girişirler. Burada hayatın acımasızlığına, Muhsin Bey gibi namus timsali bir adamın dahi tutkuları ve hayatında bir dikili ağacı olması adına yaptığı bu dolandırıcılığa şahit olduğumuz an, bir kez daha Yavuz Turgul’un ne kadar usta bir hikaye anlatıcısı olduğunu anlıyoruz. Benim fazlasıyla savunduğum bir kavram ortaya çıkıyor bu hikayede –ve Turgul’un diğer hikayelerinde-; karakterler ve olaylar kesişmezler,birleşirler! İki bambaşka karakterin yolları kesişmiyor, birleşiyor ve hikaye artık ikisinin hayat mücadelesi haline geliyor. Bu mücadele içinde yorgun düşen Muhsin Bey’de an geliyor, gidip teslim oluyor. Çünkü Turgul üstüne bir kez daha basıyor karakterinin; o Muhsin Bey diyor, her şeye rağmen,o.. Muhsin Bey…

Bu kadar yaşamışlığının içinde, ne hapiste yatması, ne Ali Nazik’in Sevda Hanımla gizli gizli süren ilişkisi ve arabeske dönmesi artık onu üzmemeye başlıyor. Evet kırılıyor, inciniyor ama artık üzülmüyor. Çünkü anlıyor ki “insanoğlu çiğ süt emmiştir!” Yapılan  iyilikler, mücadeleler, kavgalar, terkedilmişlikler, hayal kırıklıkları, her şey gider, geriye yine kendisi, hatıraları ve “insanlığı kalır”.

Ve sonunda Ali Nazik’in karşısına çıkar, tam da Ali Nazik arabesk söylerken: Kusura bakma ağam…kendimi kurtarmam lazımdı…” diyen Ali Nazik’e ne bağırır, ne de yakasına yapışır… Sadece sorar; “kurtardın mı bari?…”

Görüntü yönetimi, oyunculukları, mekanları, atmosferi ve her şeyden önemlisi yönetimi ile Muhsin Bey, Türk Sineması’nın yüz akı olmayı, her anlamda değerlendirilmeyi, izlenmeyi ve baş tacı edilmeyi fazlasıyla hak ediyor…

Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)

“Vesikalı Yarim” Üzerine…

TAHATTUR

Alnımdaki bıçak yarası senin yüzünden
Tabakam senin yadigârın
İki elin kanda olsa gel diyor telgrafın
Nasıl unuturum seni ben?
Vesikalı yarim…

O. Veli Kanık

Film, üstte yazmış olduğum Orhan Veli (Kanık) şiiri ile, Sait Faik (Abasıyanık)‘in “Menekşeli Vadi” adlı hikayesinden, Safa Önal tarafından senaryolaştırılmış ve Lütfi Ö. Akad tarafından çekilmiştir.

Filmin oyuncuları başrollerini Türkan Şoray (Konsomatris Sabiha) ve İzzet Günay (Manav Halil) paylaşmışlardır. Bir konsomatris olan Sabiha’ya aşık olan Halil’in hikayesidir film. Kendi halinde bir manav dükkanı işleten Halil evlidir ve mutlu bir yaşam sürmektedir. İşinden evine, evinden işine gitmekte, hayattan,mutlu olmaktan başka fazla bir şey istememektedir. Bir akşam arkadaşları ile Beyoğlu’na eğlenmeye gider ve eğlendikleri bardaki konsomatris Sabiha ile tanışır. Ve kısa bir sürede birbirlerine aşık olurlar. Ama anlaşılacağı üzere bu aşk imkansızdır. Sabiha bu durumu başlarda bir gecelik bir his, Halil de sadece güzel bir pavyon kadınından etkilenmek olarak nitelese de, artık olan olmuştur. Aşk kaçınılmaz hale gelmiş, basit bir hayat süren Halil’in hayatı bir anda değişmiştir. Hatta bir yerde şu cümleler bu Sabiha’nın hislerinin tam tercümanı olmuştur;

-Evli miymiş sorsana!
-Soramam…
-Neden?
-Ya evet derse?

Lütfi Ö. Akad’ın yalın ötesi ve usta anlatımı ile, görüntü yönetmeni Ali Uğur’un kamerasının sade kullanımı, filmi klişe bir melodram olmaktan fazlasıyla uzaklaştırmış, filmi Türk Sineması’nın en güzel aşk filmlerinden biri yapmıştır. Hele oyunculuklar… Bizim sinemamızda “jön” olarak nitelendirilen yakışıklı oyuncuların, baş rol oynadıkları filmlerde genellikle oyunculukları değil, yakışıklılıkları, sempatiklikleri ve güzel bakışları ön planda olmuştur. Ama bu filmde, ne İzzet Günay yakışıklılığın, ne de Türkan Şoray eşsiz güzelliğinin gölgesinde kalmış, mükemmel (sade ve ekonomik) oyunculukları ile filmi zirvelere taşımışlardır.

Baş roller kadar yan karakterler de (Aydemir Akbaş,Semih Serezli, Ayfer Feray, Selahattin İçsel, Behçet Nacar, Hakkı Haktan, Hakkı Kıvanç ve Aynur Akarsu) sade oyunculukları ile göz doldurmakta, filme müthiş katkı sağlamaktadırlar. Film o kadar narin ve hassas bir kıvamda ilerlemektedir ki, izleyici artık ne olacağını kestirememekte, yaşayan karakterlerle empati kurup, “bu durumlarda ne yapılabilir”leri düşünerek filmi soluksuz izlemekte ve en büyük şaşkınlığını da finalde yaşamaktadır. Mekanlar ve kostümler de yaşamaktadır, oyuncular gibi. Kısacası filmdeki her şey, gerçek hayatın kati süratle aynısıdır. Ne bir abartısı vardır, ne de bir eksiği…

Hele de filmin finali, bütün klişeleşmiş Yeşilçam melodramlarından açık ara farkla sıyrılmaktadır. Çünkü film mutlu mu bitmiştir, yoksa ortada acı bir durum mu vardır, muallaktadır. Tam bir seyirci insafı söz konusudur burada -mutlu bittiyse kime ve neye göre?-.  Finalde Sabiha çok büyük bir aşk ile bağlandığı Halil’i, sonu gelmeyecek bir serüven sonucu aile yaşantısı bozulmasın diye terk etmiş, bu büyük fedakarlığın gölgesinde Halil evine dönmüş, karısını eskisi gibi sahiplenerek, filmin başladığı o huzurlu ana tekrar ayak uydurmaya başlamıştır…

Film, acımasız hayatın kaçınılmaz gerçekçiliği ile altında usta bir yönetmen ve birbirinden değerli oyuncuların imzasını taşıyarak, Türk Sineması’na adını altın harflerle yazdırmıştır.

Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)