Category Archives: SİNEMAMIZA HAYAT VERENLER

“Türk Sineması” Üzerine…

*19 Şubat 2008’de “Ulusal Anlamda Türk Sinema Tarihine Bakış” adı altında kendi kurmuş olduğum http://www.ulusalsinemamiz-turksinemasi.blogspot.com adlı blogda yayınlanan ilk yazım.

Fuat Uzkınay’ın, “Ayestefanos Rus Abidesi’nin Yıkılışı” ndan bu yana yapılan Türk filmleri, bir çok farklı kategoride değerlendirilmiş, üzerine yazılar yazılmış, beğenilmiş, göklere çıkarılmış ama diğer yandan da, dışlanmış, yerden yere vurulmuş, sansüre takılıp kalmış ve hatta yakılmıştır.

Bütün bir sinemamıza geriye dönüp bakıldığında, filmlerimizin değerli- değersiz bir çok kişi ve şahıs tarafından masaya yatırılmasındaki kriterler hep tartışma konusu olmuş, bu konuda köşe yazıları, makaleler, tezler hatta kitaplar yazılmıştır. Yönetmenlerimiz, eleştirmenlerimize küsmüş, kavga etmiş, bunun sonucunda taraflar belirlenmiş, belirli eleştirmenler sadece belirli filmler hakkında yorumlar yazarak, “eleştiri” kavramı kısırlaşmış ve belli zamanlar bu tartışmalar, “seviyesizlik” boyutlarına kadar ulaşmıştır (günümüzde de örneklerini görmemiz çok zor değildir). Aslında çok daha büyük bir sorun vardır, Türk Sinemamızın başında; SANSÜR.

Sansür, sinemamızı kısırlaştıran, korkaklaştıran ve bir çok yönetmenimizi popüler filmler yapmaya yönlendiren çok büyük bir sorundur. Eğer öyle olmasaydı, neden Lütfi Ömer Akad adlı, Türk Sinemamızın, “Ustasız sinemanın,ustası olan” yönetmeninin, sinemamızı sokağa taşıyan ve sinemamızda bir dönüm noktası olarak kabul edilen “Kanun Namına” adlı filmimizin senaristi Osman Fahir Seden, ilerleyen yıllarda, arabesk film furyasına katılıp, melodram filmler yönetmezdi. Sansür sadece yönetmenlerimizi değil, senaristlerimizi korkaklaştırmış ve kısırlaştırmıştı. Hatta ünlü bir senaristimiz, gençlik yıllarında, katıldığı bir sohbette “ben kahraman olmak değil,para kazanmak istiyorum” demiş, ilerleyeceği yolun ilk adımını bu şekilde atmayı tercih etmiştir. Bir dönem başak boylarının kısa olduğu gerekçesi ile Metin Erksan‘ın, Aşık Veysel‘in hayatını konu aldığı ilk filmi “Karanlık Dünyam”, sansürden geçememiş, bir süre izleyiciyle buluşamamıştır. Bu tarz örnekler sinemamızda maalesef ki çoktur…

Yukarıda yazmış olduğum ve tamamen yüzeysel olarak bahsettiğim iki önemli unsur; eleştiri ve sansürün, sinemamızda işeleyiş tarzı, ne kadar bize ait ve bizden yola çıkılarak yapılmaktadır, bence tartışılması irdelenmesi gereken budur. Çünkü “Türk Filmleri” denildiği zaman, teknik bakımdan zayıf, abartılı diyaloglu ve akla mantığa sığmayan tesadüf ve olay örgüleri ile (ki bu tanım, sinemamızın 2. sınıf filmlerini anlatmaktadır) “bir şekilde kotarılmaya çalışılmış filmler” gelmektedir bir çok kişinin aklına. Aydın,entellektüel ve eğitimci kitlenin dışındaki izleyici olan birçok kişi, sinemamızı bu denli değerlendirerek, çok büyük yanlış anlaşılmaların ve kavram karmaşalarının doğmasına sebep olmaktadır. Oysa ki sinemamız “TÜRK SİNEMASI” dır ve sinemamız değerlendirilirken, bu hep unutulmuş, bir çok başarılı filmimiz, “batı sinemasının kriterlerine” göre değerlendirilmiştir. Bu, sinemamızın ifade gücüne vurulmuş çok büyük bir darbedir. Zaten devletin hiç bir desteği olmadan çekilmiş, sektörsüz bir sinemanın ürünü olan filmlerimizden, avantür olanlar, “Ben-Hur” filmi ile, sinemamıza yön veren toplumsal gerçekçi yapıtlar, De Sica’nın,”Bisiklet Hırsızları” filmi ile kıyaslanırsa, elbetteki filmlerimiz es geçilip, “yetersiz” olarak değerlendirilir. Doğru olanı ise, toplumsal ve dönemsel bakış açılarına sahip, olgun eleştirilerdir ki, en az yapılanı -hatta hiç yapılmayanı- budur.

Bize dair toplumsal değerleri, ülkemizin geçirdiği dönemleri, sorunlarımızı, insanımızın ve ülkemizin dünyanın neresinde durduğunu bilerek yapılsa idi eleştirmenlerin değerlendirmeleri ve sinemamızı pasifize edecek sansür uygulamarı en aza indirilse idi, gerek dünyanın, gerekse insanımızın “Türk Sineması”na bakış açısı daha farklı olacaktı, buna eminim…

Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)

“Muhsin Bey” Üzerine…

İşte benim filmim diyorum her defasında… Ne zaman adını duysam, ne zaman TRT’de rastlasam –çünkü sadece TRT 2 veriyor-  işimi gücümü bırakıp geçip, televizyonun karşısına izliyorum. Türk Sineması’nda en sevdiğim filmler listesinin en başında durur Muhsin Bey. Bir çok film severim, birçok filmin birçok yönüne hayranımdır ama bir filmin her yanına, her şeyine, her karakterine, her karesine, her müziğine, kısacası her anına hayran olacağımı hiç düşünmezdim. Çünkü öyle bir filmin yapılması imkansızdı. Sadece ben yapabilirdim o her şeyini seveceğim mükemmel filmi. Ama Muhsin Bey’i izleyince, en mutlu hayal kırıklığımı yaşadım. Bir yönetmen, belki de 30’lu yaşlarda çekeceğim filmimi, benim tam da doğduğum yıl çekmişti. Yönetmenin adı Yavuz Turgul, filmin adı Muhsin Bey, baş rol oyuncusunun adı Şener Şen’di…

Defalarca izlediğim filmlerin en önemlisidir Muhsin Bey. Bu filmi yazmamın duygusal nedenlerinin yanı sıra, filmin çekildiği yıl, San Sabastian Film Festivali’nde en iyi film ve en iyi yönetmen ödülü almış olması. Yani kelimenin tam anlamı ile çağdaş dünya sinemasının en nadide filmlerinden biri karşımızdaki…Muhsin Kanadıkırık(Şener Şen), artık müzik piyasasında popülaritesini kaybetmiş “eski kafalı”(!) bir organizatördür. Hala bünyesinde eski sanatçıları barındırdığı için, hiçbir salon, hiçbir bar/pavyon onunla iş yapmamaktadır. Yanında çalışan Osman Cavcı (Osman Cavcı) işlerini yürüttükleri büronun kirasını at yarışlarında harcayınca, Muhsin Bey ve Osman Cavcı, işlerini sürdürmek için, Muhsin Bey’in yaşadığı mahalledeki bir kahvehaneye geçici olarak ikamet etmek zorunda kalırlar.

İşler hep ama hep ters gitmektedir. Aylar önce yolladıkları sanatçılarının parasını hala alamamışlar, ev kirasını ödeyemez olmuşlar ve kaderlerini tersine döndürecek bir umut ışığını beklemektedirler, o kahvenin köşesinde. Muhsin Bey ne kadar ahlaklı, dürüst ve tam bir İstanbul beyefendisi ise, Osman Cavcı o kadar yozlaşmış, kolay para kazanma yolları peşinde koşan, havai gönüllü bir delikanlıdır. Bir arada olmalarına, beraber iş yapmalarına imkan yoktur lakin, Muhsin Bey ne zaman kovsa Osman’ı, o her defasında bir şekilde kendini affettirmeyi bilmekte, her nedense Muhsin Bey de ona bir şans daha vermektedir. Niye mi? Çünkü, Osman Cavcı’nın babasına sözü vardır. Ne kaybediyorsa adamlığından, insanlığından, sözünün erliğinden kaybediyordur. Ve bir gün, kahveden içeri, ellinde bavulu, kara kaşı ve kara gözü ile Ali Nazik(Uğur Yücel) girer. Muhsin Bey’in yanına gider ve kendisini emmisi Bitli Salman’ın yolladığını ve türkücü olmak istediğini söyler. İşte Muhsin Bey filminin hikayesi tam da burada başlar…

Muhsin Bey, geceleri uykusunda Müzeyyen Senar’lı rüyalar gören, çiçeklerini sularken Safiye Ayla plakları çalan ve çiçekleriyle konuşan, eski bir ses sanatçısı olan Afitap Hanım’ı her hafta düşkünler evine ziyarete giden bir adamdır. Bu karakterin karşısına çıkabilecek en zıt karakterle başlatıyor filmi Yavuz Turgul. Ali Nazik, yeni bir İbrahim Tatlıses olma amacı ile İstanbul’a gelmiş, pespembe hayaller içinde “türküci” olmak isteyen bir adamdır. Aynı dili konuşmayan, dünyaya aynı yerden bakması imkansız olan bu iki karakter –bu ikili durum aslında Muhsin Bey ile Osman Cavcı arasında da vardır-  bir araya gelip diyalog kurma çabası içine giriştiklerinde, ortaya fazlası ile trajikomik bir olay çıkıveriyor. Ama bu durum Muhsin Bey’in ilk defa başına gelmiyor ki!… Muhsin Bey’in apartmanı tam da böyle komşularla dolu. Ev sahibi Madam Agavni(Doğu Erkan), alt komşusu karakter rollerin vazgeçilmez adamı Sönmez Yıkılmaz(Sönmez Yıkılmaz), kapı komşusu bet sesine rağmen şarkıcı olma sevdalısı Sevda Hanım(Sermin Hürmeriç)… Aslında çok da uzak bir olay değil, Muhsin Bey’in, Ali Nazik’i anlamaya çabalaması… Çünkü onun hayatı hep, anlamaya çalışmakla ve bir o kadar da anlam verememekle geçiyor çevresindekilere. Bu noktada Yavuz Turgul’un kulaklarını iyiden iyiye çınlatmak istiyorum…

Turgul, öylesine renkli ve altı dolu karakterler yazmış ki öyküsüne, Muhsin Bey’in karakterini ve sıkıntılarını anlamamız hiç de zor değil. Hatta geçen haftalarda izlediğim “Yavuz Turgul’un Dünyası” adlı belgeselde Muhsin Bey ile ilgili çok ilginç bir şeyden bahsediyor kendisi. Bir başka çok sevdiğim filmi Gölge Oyunu’ndaki iki ana karakter olan “kötü-başarısız komiklerin”, aslında Muhsin Bey’in apartmanında oturduklarını ve Muhsin Bey’in etrafının çok kalabalık olmasından dolayı o iki karakteri hikayeden çıkardığını söylüyor ve ekliyor; “o iki karakteri çok seviyordum ve sonunda dayanamadım,filmlerini yaptım…” Buradan da anlayacağımız üzere Turgul, ana karaktere giden yolun yan karakterlerden geçtiği konusunda oldukça ısrarlı –ve bence de çok haklı-.

Yukarıda bahsettiğim karakterleri tanıdıktan sonra film Ali Nazik’in kendini Muhsin Bey’e kabul ettirmesi ile yepyeni bir hal alıyor. Bu kabul ettirmenin nedeni de –fazlasıyla trajikomik olan bir olay- Muhsin Bey’in yıllardır sızım sızım sızlayan dişinden, Ali Nazik’in sayesinde kurtulmuş olması. Bu elbette ki normalde büyük bir minnet duygusu gerektirecek bir olay değildir ama Muhsin Bey’in yüz yıldır süregelen monoton hayatına bir değişiklik, bir farklılık getirmesi açısından çok önemli bir olaydır. Derken Muhsin Bey, Osman Cavcı’nın gaza getirmeleri ve kahveye kağıt oynamaya gelen –amacı Muhsin Bey’in artık hayatla mücadele etmesini sağlayan tek kişiyi, Ali Nazik’i kapmaya çalışan -rakip organizatörün de kışkırtmaları sayesinde bu kaset işine soyunur. Burada Turgul, üstüne basa basa şunu söylemektedir resmen; artık Muhsin Bey’in yaşaması ve mesleğine devam etmesi için bir amacı vardır! Genel olarak eksilmiş, türü tükenmiş, tek başına kalmış insanların hikayelerini anlatan Turgul, filmlerinde karakterlerine tanıdığı kurtuluş şansını, bu kez Muhsin Bey’e tanımıştır. Ama Muhsin Bey –tabiri caizse- kör, Ali Nazik’de sağırdır. Ne Muhsin Bey her seferinde tuttuğunu koparan ve başarılı bir organizatördür, ne de Ali Nazik çok faklı bir sese sahip, müthiş yetenek bir türkücü. Onlar birbirlerini ağarlarken, hayat da ellerinden akıp gitmektedir.

Bu kaset çıkarma olayını bir izzetinefis meselesi haline getiren Muhsin Bey’in karşısına bu sefer bambaşka bir sorun çıkar. Para elbette ki en büyük sorundur ama ondan daha önemli bir sorun, Muhsin Bey’in Ali Nazik’e fazlasıyla önem vermesi ve onun sabun köpüğü gibi her gün sönen “arabeskçiler”den biri değil, kendi türkülerini söyleyen nezih bir türkücü, nadide bir yöre insanı olmasını istemesidir. Ama ne yazık ki, bu piyasanın umurundadır, ne de Ali Nazik’in. Günler geçer, yarışmalara katılırlar, rica minnet sahnelere çıkılır ama bir türlü Ali Nazik kaset çıkartamaz. Sonunda vazgeçerler ve Ali Nazik’i memleketine uğurlamak için otoyola çıkarlar. Tam da her şeyin bittiği an, Muhsin Bey, yukarıda bahsettiğim duygunun farkına varır; artık onun bir amacı vardır. O, Ali Nazik’le beraber meslek mücadelesine, yaşamaya yeninden başlamıştır. Bunu fark ettiği an, Ali Nazik’i bindirdikleri otobüsün ardından gidip Ali Nazik’le mücadelelerine bu sefer daha azimli devam ederler, çünkü başka çareleri yoktur. Muhsin Bey ve Ali Nazik bir bütün olmuştur. Ali Nazik’in iyi tarafı Muhsin Bey’de, Muhsin Bey’in karakterinin derinliklerinde duran kör cahil, cesur yanı Ali Nazik’de can bulmuştur.

Hayat mücadeleleri tümünden değişmiş olan bu iki talihsiz adamın artık tek amacı vardır, o da kaseti çıkartmak. Bu konuda her yola baş vurma amacı ile hareket etseler de, piyasanın adiliği, herkesin herkese kazık atması sonucu iki yakalarını bir araya getiremezler. İşte o anlardan birinde hikayenin en önemli kırılma noktalarından biri daha gerçekleşmiş olur. Muhsin Bey, doğruluk, dürüstlük timsali Muhsin Bey, “hayatı boyunca en azından bir boku doğru düzgün yapabilmek adına” sahte bir ses yarışması organizasyonu yaparlar ve gelen parayla kaset yapmaya girişirler. Burada hayatın acımasızlığına, Muhsin Bey gibi namus timsali bir adamın dahi tutkuları ve hayatında bir dikili ağacı olması adına yaptığı bu dolandırıcılığa şahit olduğumuz an, bir kez daha Yavuz Turgul’un ne kadar usta bir hikaye anlatıcısı olduğunu anlıyoruz. Benim fazlasıyla savunduğum bir kavram ortaya çıkıyor bu hikayede –ve Turgul’un diğer hikayelerinde-; karakterler ve olaylar kesişmezler,birleşirler! İki bambaşka karakterin yolları kesişmiyor, birleşiyor ve hikaye artık ikisinin hayat mücadelesi haline geliyor. Bu mücadele içinde yorgun düşen Muhsin Bey’de an geliyor, gidip teslim oluyor. Çünkü Turgul üstüne bir kez daha basıyor karakterinin; o Muhsin Bey diyor, her şeye rağmen,o.. Muhsin Bey…

Bu kadar yaşamışlığının içinde, ne hapiste yatması, ne Ali Nazik’in Sevda Hanımla gizli gizli süren ilişkisi ve arabeske dönmesi artık onu üzmemeye başlıyor. Evet kırılıyor, inciniyor ama artık üzülmüyor. Çünkü anlıyor ki “insanoğlu çiğ süt emmiştir!” Yapılan  iyilikler, mücadeleler, kavgalar, terkedilmişlikler, hayal kırıklıkları, her şey gider, geriye yine kendisi, hatıraları ve “insanlığı kalır”.

Ve sonunda Ali Nazik’in karşısına çıkar, tam da Ali Nazik arabesk söylerken: Kusura bakma ağam…kendimi kurtarmam lazımdı…” diyen Ali Nazik’e ne bağırır, ne de yakasına yapışır… Sadece sorar; “kurtardın mı bari?…”

Görüntü yönetimi, oyunculukları, mekanları, atmosferi ve her şeyden önemlisi yönetimi ile Muhsin Bey, Türk Sineması’nın yüz akı olmayı, her anlamda değerlendirilmeyi, izlenmeyi ve baş tacı edilmeyi fazlasıyla hak ediyor…

Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)

“Vesikalı Yarim” Üzerine…

TAHATTUR

Alnımdaki bıçak yarası senin yüzünden
Tabakam senin yadigârın
İki elin kanda olsa gel diyor telgrafın
Nasıl unuturum seni ben?
Vesikalı yarim…

O. Veli Kanık

Film, üstte yazmış olduğum Orhan Veli (Kanık) şiiri ile, Sait Faik (Abasıyanık)‘in “Menekşeli Vadi” adlı hikayesinden, Safa Önal tarafından senaryolaştırılmış ve Lütfi Ö. Akad tarafından çekilmiştir.

Filmin oyuncuları başrollerini Türkan Şoray (Konsomatris Sabiha) ve İzzet Günay (Manav Halil) paylaşmışlardır. Bir konsomatris olan Sabiha’ya aşık olan Halil’in hikayesidir film. Kendi halinde bir manav dükkanı işleten Halil evlidir ve mutlu bir yaşam sürmektedir. İşinden evine, evinden işine gitmekte, hayattan,mutlu olmaktan başka fazla bir şey istememektedir. Bir akşam arkadaşları ile Beyoğlu’na eğlenmeye gider ve eğlendikleri bardaki konsomatris Sabiha ile tanışır. Ve kısa bir sürede birbirlerine aşık olurlar. Ama anlaşılacağı üzere bu aşk imkansızdır. Sabiha bu durumu başlarda bir gecelik bir his, Halil de sadece güzel bir pavyon kadınından etkilenmek olarak nitelese de, artık olan olmuştur. Aşk kaçınılmaz hale gelmiş, basit bir hayat süren Halil’in hayatı bir anda değişmiştir. Hatta bir yerde şu cümleler bu Sabiha’nın hislerinin tam tercümanı olmuştur;

-Evli miymiş sorsana!
-Soramam…
-Neden?
-Ya evet derse?

Lütfi Ö. Akad’ın yalın ötesi ve usta anlatımı ile, görüntü yönetmeni Ali Uğur’un kamerasının sade kullanımı, filmi klişe bir melodram olmaktan fazlasıyla uzaklaştırmış, filmi Türk Sineması’nın en güzel aşk filmlerinden biri yapmıştır. Hele oyunculuklar… Bizim sinemamızda “jön” olarak nitelendirilen yakışıklı oyuncuların, baş rol oynadıkları filmlerde genellikle oyunculukları değil, yakışıklılıkları, sempatiklikleri ve güzel bakışları ön planda olmuştur. Ama bu filmde, ne İzzet Günay yakışıklılığın, ne de Türkan Şoray eşsiz güzelliğinin gölgesinde kalmış, mükemmel (sade ve ekonomik) oyunculukları ile filmi zirvelere taşımışlardır.

Baş roller kadar yan karakterler de (Aydemir Akbaş,Semih Serezli, Ayfer Feray, Selahattin İçsel, Behçet Nacar, Hakkı Haktan, Hakkı Kıvanç ve Aynur Akarsu) sade oyunculukları ile göz doldurmakta, filme müthiş katkı sağlamaktadırlar. Film o kadar narin ve hassas bir kıvamda ilerlemektedir ki, izleyici artık ne olacağını kestirememekte, yaşayan karakterlerle empati kurup, “bu durumlarda ne yapılabilir”leri düşünerek filmi soluksuz izlemekte ve en büyük şaşkınlığını da finalde yaşamaktadır. Mekanlar ve kostümler de yaşamaktadır, oyuncular gibi. Kısacası filmdeki her şey, gerçek hayatın kati süratle aynısıdır. Ne bir abartısı vardır, ne de bir eksiği…

Hele de filmin finali, bütün klişeleşmiş Yeşilçam melodramlarından açık ara farkla sıyrılmaktadır. Çünkü film mutlu mu bitmiştir, yoksa ortada acı bir durum mu vardır, muallaktadır. Tam bir seyirci insafı söz konusudur burada -mutlu bittiyse kime ve neye göre?-.  Finalde Sabiha çok büyük bir aşk ile bağlandığı Halil’i, sonu gelmeyecek bir serüven sonucu aile yaşantısı bozulmasın diye terk etmiş, bu büyük fedakarlığın gölgesinde Halil evine dönmüş, karısını eskisi gibi sahiplenerek, filmin başladığı o huzurlu ana tekrar ayak uydurmaya başlamıştır…

Film, acımasız hayatın kaçınılmaz gerçekçiliği ile altında usta bir yönetmen ve birbirinden değerli oyuncuların imzasını taşıyarak, Türk Sineması’na adını altın harflerle yazdırmıştır.

Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)

“Şimdi Sizlere Büyük… Çok Büyük… Belki De En Büyük Bir Aşkın Hikayesini Anlatacağım!”

*2008 yılında yazdığım yazılarımdan biri. Birkaç blogda yayınlanmıştı. Yazılarımın bir arada durması adına burada da yayınlıyorum. Daha önce okumayanlara keyifli okumalar dilerim.

Yazımın başlığında da belirttiğim gibi,film şu iddialı cümle ile başlar; “Şimdi sizlere,büyük…Çok büyük…Belki de en büyük bir aşkın hikayesini anlatacağım…” ve ekler “Ağa kızı Müjde ile yanaşma oğlu Şener’in hikayesidir bu…” Bu cümlelerden de anlaşılacağı gibi “Arabesk” filmi, şu ana kadar sinemamızda yapılan bütün arabesk filmlerin, masalsı melodramların ve konusu “birbirini seven iki insan”dan öteye geçemeyen aşk filmlerinin bir resmi geçitidir. Sinemamızın -ne yazık ki- çok büyük bir dönemine damgasını vurmuş olan “arabesk film furyası”nı çok iyi bir dille eleştiren ve hatırlatan bir film olduğunu düşündüğüm, -bence- Türk Sinema Tarihi’nin en komik 10 filmi arasında ilk üç içinde yer alacak bir film olan, “Arabesk” filmini anlatmayı uygun gördüm. Film bir klişelik ve basitlik eleştirisidir. Elbette ki,filmde bundan çok daha fazlası vardır ama Ertem Eğilmez bu sefer, sinemasında sürekli gözlemlediğimiz “küçük insanların hikayesi”nden yola çıkarak, bir “Popüler Türk Sineması” kolajı sunmaktadır. Şunu da özellikle belirtmek isterim ki, bu filmde amaç, filmlerimizle alay etmek değil, eleştirmek, izleyiciye acı bir dille ama bir o kadar da eğlenceli bir şekilde, yıllarca kanıp da zevkle izlerken, gözyaşlarını tutamadığı filmlerin “öz”ünü, kahkahalarla hatırlatmaktır.

Senaryosunu Gani Müjde‘nin yazdığı film, Ertem Eğilmez tarafından,1988 yılında çekilmiş, başrollerini Şener Şen(Şener), Müjde Ar(Müjde), Uğur Yücel(Patron Ekrem) ve Necati Bilgiç(Kaya) paylaşmıştır. Filmin yapımcılığını, Ertem Eğilmez’in sahibi olduğu “Arzu Film” ve İlker İnanoğlu’nun film şirketi “Erler Film” ortaklaşa yapmıştır. Film bir anlamda, komedi filmi özellğinin yanında, “müzikal film” olma özelliğini de kenarından köşesinden taşımaktadır. Filmde, Şener Şen ve Müjde Ar’ın söylediği şarkıların sözleri, Aysel Gürel‘e, besteleri de Atilla Özdemiroğlu‘na aittir. Katılmış olduğum bir sinema söyleşisinde, Yavuz Turgul şöyle anlatmıştı “Arabesk” filminin senaryo yazım aşamasını;

“Ertem abi,ben bugüne kadar film çekmedim derdi. Senaryoyu kafasında uzun uzun planlayıp kaba olarak şekillendirmişti ve sık sık ben, Şener(Şen), Gani(Müjde), Ümit(Ünal), Müjde(Ar), ardından filmde yer alacağını öğrenmesiyle aramıza katılan Uğur(Yücel) oturup filmin senaryosunu şekillendiriyor, fikirler üretiyor, bir o kadar da gülüyorduk…”. Filmin müthiş diyaloglarının ve hafızalarda yer etmiş oyunculuklarının nedenini bu toplantılar olarak görüyorum. Çünkü geriye bakıp düşünüldüğü zaman, toplantıda ki isimler, Türk Sinema‘sının kabuk değiştirmesini sağlayan ve bu konuda büyük çabalar vermiş önemli insanlardan birkaçıdır.

Filmde söylenen bütün şarkılar, Şener Şen ve Müjde Ar tarafından seslendirilmiştir. Filmin başroller dışında ki,oyuncu kadrosu da bir hayli zengindir. Üstün Asutay, Orhan Çağman, Kadir Savun, Coşkun Göğen(Tecavüzcü Coşkun), Tarık Pabuççuoğlu, Rasim Öztekin, Doğu Erkan filmin zengin oyuncu kadrosundadırlar. Film o sene hasılat rekorları kırar ve Türk Sineması’nın en çok izlenen filmi ünvanını alır. Şener Şen, Müjde Ar, Uğur Yücel ve Necati Bigiç’in performansları ise, sinema tarihimize adını altın harflerle yazdırmıştır.

“Arabesk” filminin karakterlerini,inceleme altına alırsak;

Yanaşma oğlu Şener(Şener Şen): Türk Sineması’nda bir döneme damgasını vuran, arabesk film furyasının, “türkücü” ya da “arabeskçi” başrol oyuncularının, bir prototipidir Şener. İbrahim Tatlıses gibi türkü söylemekte, Ferdi Tayfur gibi, ağanın adamlarından dayak yemektedir. Fakirdir, mazlumdur, acılar çekmektedir ve ağa kızı Müjde’ye aşıktır. Elbette ki ağa, kızını Şener’e vermemektedir. Çünkü Şener’in parası yoktur ve “bir yanaşma parçası”dır. Lakin en sonunda tesadüf bu ya (!) talih onun da yüzüne gülecek, bir “arabesk starı” olacaktır.

Ağa kızı Müjde(Müjde Ar):Yine, dönemin arabesk film furyasının “zengin ağa kızı” karakteridir. Bu karakteri daha öncelerinde Necla Nazır, Perihan Savaş gibi dönemin önemli bayan oyuncuları oynamış ama Müjde Ar kadar hafızalarda yer etmemiştir. Çünkü Müjde Ar, hem Perihan Savaş, hem Necla Nazır, hem de diğer tüm arabesk filmlerin kadın oyuncularının bir birikimini oynamıştır. Babası onu zengin bir aileye vermek istemektedir. Ve Müjde’nin düğün gecesi kaçması ile film başlar.

Gazino patronu Ekrem(Uğur Yücel): Arabesk filmlerin, inşaatta türkü söyleyen fakir fukara adamları, keşfeden ve kartını verip; “bu kartım…beni ara….seni sahneye çıkartacağım…” dediği, eğer şöhret ettiği bir kadınsa, ona sahip olmak için, elinden gelen tüm kötülükleri yapan ve şöhret ettiği kadının fakir ama gururlu sevgilisini, eşek sudan gelinceye kadar dövdüren, karizmatik gazino patronunu karakteridir Uğur Yücel’in canlandırdığı. Sesini ve saç tarzını, “Godfather” filminin Don Carleone’sinden (Büyük aktör,Marlon Brando) alan Ekrem, filmin sonunda, kavuşamayan sevgilileri birleştirmek için büyük bir iyilik yaparken, vurularak hayatını kaybeder.

Kötü adam Kaya(Necati Bilgiç): “Ben Kaya…Kötülerin dostu,iyilerin düşmanı…” Bu cümle ile kendini özetler Kaya karakteri. Necati Bilgiç’in unutulmaz performansı ile Kaya karakteri ete kemiğe bürünmektedir ve o da, diğer oyuncular gibi, arabesk film furyasından kendine bir karakter seçmiştir. Erol Taş olmuştur, ağacın arkasından gülümseyerek çıkarken, Hüseyin Peyda olmuştur, dimdik durup boynunu kötülükle bükerken… Kısacası kötünün de acımasızı, adinin de aşağılığı bir adam olmuştur. Hele bir de, onu gördüğümüz anlarda çalan bir müzik vardır ki, o an anlarız kötü birşeylerin olacağını ve Şener ile Müjde’nin yine kavuşamayacağını… Örneğin sol üstteki karede, Kaya ameliyathaneden doktor kılığında çıkar ve Müjde’nin sorduğu soruya şöyle yanıt verir; “Üzgünüm bayan… Moderen tıbbın bütün imkanlarına rağmen Şener beyi kurtaramadık, az önce öldü…” ve maskesini indirmesi ile malum müzik çalar: “Dı nıı nıı dınnnnn…tısss…”


Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)

Ne Demeli? “Yeşilçam” mı? “Türk Sineması” Mı?

Değerli Üçüncü Adam okurları, hepinize merhaba…

Uzun bir aradan sonra tekrar sizlerin karşısındayız. Biliyoruz ki, Üçüncü Adam geçen sene verimli bir sene geçiremedi. 2009 yılında tam 83 çalışma yayınlamış olan ekibimiz, geçen seneyi yalnızca 15 çalışma ile kapadı. Nedeni ise bizim iki kişiden oluşan küçük bir ekip olmamız. Yazı işleri ile ilgilenen ben, Ağustos ayında askere gidince çalışmalarımız doğal olarak bir hayli aksadı, yeni bir çalışma eklenemedi. Grafik işleri ile uğraşan, ekibimizin diğer üyesi arkadaşımla, askerdeyken konuşmaya başladığımız Üçüncü Adam’ı yenileme düşüncemizi çok şükür gerçekleştirdik. İlgi ve alakanızdan olayı siz değerli okuyucularımıza sonsuz bir teşekkürü borç biliriz…

“Kaş yaparken, göz çıkarmak…”

Geçen günlerde bildiğiniz üzere “Yeşilçam Ödülleri” adı altında bir ödül töreni gerçekleştirildi. Ödül törenini yayınlayan televizyon kanalı da marifetmiş gibi, tüm ödül töreni boyunca ekrandaki “Türkiye’nin Oscar’ları” yazısını kaldırmadı. Bunu nasıl bir zihin yapısı ile yaptıklarını düşündüğümde ortaya çıkan tek bir sonuç var… O da, Antalya Altın Portakal, Adana Altın Koza, İstanbul Film Festivali gibi, sinema emekçilerinin ve seyircilerinin fazlasıyla ilgisini toplayan festivallerle boy ölçüşme çabası. Her festival komitesinin gönlünde elbette ki “Türkiye’de yapılan en iyi film festivali” olma hayali yatmaktadır ve bunun için çabalamaktadırlar ama bunu Yeşilçam Ödülleri’ni sunan televizyon kanalının izlediği gibi ucuz bir strateji ile yapmayı asla düşünmemişlerdir. Çünkü yalnızca ülkemizdeki sinema izleyicileri değil, tüm dünya bilmektedir ki, Oscar ödülleri güvenilir, kıstas alınabilir ödüller değildir. Yazık ki ülkemizdeki önemli bir sinema derneğinin başkanı olan beyefendi bile bunu bilmemekte yahut bilmezlikten gelmektedir. Sinemamızın başına ne geldiyse, reklamın iyisi kötüsü olmaz mantığından dolayı gelmedi mi?

Şimdi gelelim esas meseleye, yani “Yeşilçam” meselesine…

Ne demeli? “Yeşilçam” mı? “Türk Sineması” mı?

Üçüncü Adamı kurduğumuz ilk aylarda, çalışmalar içinde geçen Yeşilçam’lı cümlelere ve kategorilere rastlamak mümkündü. Çünkü siz okurlarımızın kabul ettiği bir kavramdı bu Yeşilçam kavramı. Derken zaman geçti ve yeni yazılar yayınladık. Bu zaman içerisinde sinemamız adına –her zaman olduğu gibi- sıkça düşünmeye devam ettim ve nihayetinde farklı doğrultuda bir kanıya vardım. Ama önce, karşıma çıkan birçok soru ile mücadele etmem gerekiyordu…

Yeşilçam ne demekti? Neye hizmet ediyordu? Nostaljik piyasa filmlerimizi mi temsil ediyordu, yoksa Metin Erksan’ın, Lütfi Ö. Akad’ın, Halit Refiğ’in, Atıf Yılmaz’ın, Yılmaz Güney’in filmlerinin de içinde bulunduğu tüm Türk filmlerini mi? Natuk Baytan, Remzi A. Jöntürk, Çetin İnanç, Orhan Elmas, Memduh Ün Yeşilçam filmleri çekiyordu da, Metin Erksan Susuz Yaz’ı çekince, neden o film tarif edilirken “Yeşilçam’ın önemli filmlerinden” değil de  “Türk Sineması’nın önemli filmlerinden” deniyordu?  Çetin İnanç, Orhan Elmas, Remzi A. Jöntürk, Memduh Ün gibi yönetmenler Türk filmi çekmiyorlar mıydı?  Yeşilçam’ın önemli filmleri nelerdi o zaman? İş yapmış, para kazandırmış olması yetiyor muydu? Bir ülkenin birden çok sineması olabilir miydi?  Bu ve bunun gibi birçok soru ile çıktım düşünce macerama ve nihayetinde bu yazıyı yazıyorum.

Bir ülkenin sinemasını, o ülkede çekilen filmler oluşturur. Bu, iki kere iki dört eder kadar açık, bir ilkokul talebesinin dahi anlayacağı bir gerçektir. Şimdi bunu cepte tutup bir adım daha atalım. Bir ülkenin sinemasını oluşturan tüm filmlerin ayrı birer yönetmeni, yani ayrı birer bakış açısı, ayrı birer gözü, ayrı birer dili vardır. Kimi yönetmen yakın planları ustalıkla kullanırken, kimi kaydırma ve türevleri gibi birçok sinema hareketinden uzak durup genel planla çalışmayı tercih etmiştir. Osman F. Seden tüm kareye Ayhan Işık’ın suratını sığdırırken, Lütfi Ö. Akad filmlerinde, filmin tüm önemli karakterlerini tek bir planda gösterecek kadar geniş planlar kullanmış, Natuk Baytan hızlı kaydırmalarla yahut açılmalarla her daim dinamik bir anlatım yakalamıştır. Bu çeşitlilik sinemamızı güçlendirecek bir avantaja dönüşecekken, bazı sinema tüccarları, Beyoğlu’nda film şirketlerinin bulunduğu bir sokağın adını, tüm piyasa filmlerini, yeniden çevrimleri, uyarlamaları, avantürleri, erotik filmleri ve birkaç günde çekilmiş saçma sapan ticari filmleri kapsayacak bir kavram haline getirip, paralarını kazanıp köşelerine çekişmişlerdir. Yıllar sonra, o yıllarda olduğu gibi masumane bir halde kalması düşünülen bu kavram, araba çarptığı zaman gözleri açılan kadınların, en büyük edebiyat eserlerini dahi kıskandıracak bir özenle yazılmış alengirli cümlelerin, iş yapmış yabancı filmlerin komik uyarlamalarının, erotik olmayı beceremeyen erotik-komedi filmlerinin, bir okla dört kişinin öldüğü bol kanlı, kahramanlı filmlerin genel bir adı olmuş, her kötü filme “Ne öyle Yeşilçam filmleri gibi?” yaftasının yakıştırılması ile kaliteli piyasa filmi yapmış tüm sinemacılarımızın eserleri bir çırpıda heba olmuştur.

Kötü dahi denilemeyecek kadar kalitesiz işlerin, özenli çalışmalarla dolu sinemamızı kirletmesine daha fazla gönlüm razı gelmediğinden, bu kavram yukarıda bahsettiğim gibi masumluğunu kaybettiğinden, artık “Yeşilçam Filmleri” yerine, “Türk Filmleri/Türk Sineması Filmleri” denmesini daha doğru buluyorum… Üçüncü Adam ekibi olarak Yeşilçam Anketleri olan kategorimizin adını, Türk Sineması Anketleri olarak değiştirmemiz, bu duruşumuzun en basit örneğidir.  Umarım yakın zamanda Yeşilçam Ödülleri adı altında dağıtılan ödüller, Türk Sineması Ödülleri adı altında verilir de, işini özenle yapmış, birçoğu vefat etmiş usta sinemacılarımızın filmleri hak ettiği değeri kazanır, aramızda olmayan değerli sinema adamlarının ruhları huzur bulur.

Şimdi hatırladım ve tekrar izledim de, sinemamızın kavgacılarından, -ne yazık ki- birçok kişinin adını dahi hatırlamadığı Kadir Kök dahi  (kendisi ile ilgili yazmış oldum yazıya, kendi isteği doğrultusunda eklemediğim video kaydının sonunda) “Sinemamızın unutulmaz kavgacısı Kadir Kök!” diyordu. Sinemamızın… Türk Sineması’nın…

Son söz olarak diyorum ki; Bırakalım da Yeşilçam kavramı sadece, yazlık sinemalarda film izleyebilmiş dedelerimizin, babannelerimizin, babalarımızın annelerimizin hafızasında, temiz bir şekilde kalsın…

Yola çıkarken şöyle demiştik: Üçüncü Adam’da, Türk Sineması’na emek vermiş ama adı sadece kitaplarda geçen ve -belki de- hatırlanmayan sinema emekçilerinin hayatlarını ve filmografilerini bulacaksınız…

Keyifli okumalar…

Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)

.::Halit Refiğ İle “Ulusal Sinema” Üzerine…::.

Kendi objektifimden Halit Refiğ...

Söyleşiyi yapan:Erhan Tuncer (Luzumsuz Adam/Genseriko)

Söyleşi tarihi: 8 Ekim 2008

Yer:Fındıklı, Halit Refiğ’in evi;

Geçen sene bu ay, uzun zamandır ulaşıp Türk Sineması ile ilgili bir söyleşi yapmak istediğim Halit Refiğ ile, Fındıklı’daki evinde, Türk Sineması/Ulusal Sinema adına keyifli bir söyleşi gerçekleştirmiştim. İşte o söyleşiden notlar…

HALİT REFİĞ İLE TÜRK SİNEMASI ÜZERİNE

Erhan Tuncer-Sizce Türk Sineması var mıdır? (Vereceği cevabı bildiğim ama kendimi tutamadığım için küçük bir girizgahın ardından hemen ana meseleye geliyorum)

Halit Refiğ-Şimdi asıl iş temel meselede. Türk Sineması’nın varlığı yokluğu, temel bir meselenin özel bir kısmı olabilir. Ulusal Sinema kitabımın başlarında, sinema meselelerine girmeden önce batının, Türk sanatı üzerindeki düşüncelerine yer vermiştim. Batı’ya göre “Türk Sanatı” yoktur. Var olan Türk sinemasından da habersiz görünmeyi tercih ederler. Batı ile Haçlı seferlerine dayanan bir çatışma vardır. Bugün bile devam etmektedir. Bizim aydınlarımızın büyük bir kısmı, sinema için de sinema dışında da, bilginin kaynağı olarak “batıyı” görürler. Romanda, müzikte, tiyatroda hep batıyı kriter alırlar. Sinemada da böyledir. Batının temel düşüncelerine karşıt olan bir eser varsa, onu eserden saymazlar. Bu yeni bir durum değil. Bu Türkiye’nin batılılaşmaya çabaladığı tarihten beri süre gelen bir durum. Bizim bu durumda atacağımız ilk adım, Türk Sineması’nın varlığını kabul edip onun varlığından yola çıkarak, yürümeye devam etmek. Devlet eğer “ulusal bir kültür politikası”na sahip değilse, milli eğitim denilen sistem “milli” değilse, devlet eğitimi yeniden “millileştirme” çabasına girmezse, ulusallık bilinci taşıyan insanların, bu bilinci taşımayan insanlar karşısında yapacağı pek bir şey yoktur. Başka türlü düşünenler, bu düşüncelerine sadık kalmaya ve öyle yaşamakta özgürdürler. Ben kendi adıma böyle yapmaya çalıştım. Şu konuştuğumuz an için de bundan pişmanlık asla duymuyorum.

E.-Biz mesela sadece ilk senemizde Türk dili dersi gördük. İmla kurallarını, “de”yi, “da”yı ayıramayan insanlar var. Şimdiki senemizde de sadece iki saatlik bir Türk Sineması dersi var. Aynı durumla karşı karşıyayız. Türk Sineması hakkında da hiçbir fikri olmayan insanlar var. Sizce bu ders ilk seneden itibaren verilse nasıl olurdu?

H.R.-Erhan kardeşim ben fikrimi genel bir kapsamda ifade etim. Bugün Türkiye cumhuriyetinin bir ulusal kültür politikası yok. Bugün devlet kadroları, farkı düşünseler dahi, tek düşünceleri var “Avrupa birliğine nasıl üye oluruz?”. Hal böyle olunca Türkiye’de eğitim Avrupa eğitim kurumları ile aynı kriterlere göre düzenleniyor. Bunun yanı sıra, çok acı başka bir şey; Türkiye’de savunma da milli savunma olmaktan çıktı, her ne kadar bakanlığın adı milli savunma bakanlığı ise de, aynı şekilde milli eğitim bakanlığının da adı her ne kadar milli eğitim bakanlığı ise de,eğitimin de savunmanın da ne kadar milli olduğunu sen tahmin ediyorsundur. Maalesef, acıdır ki, adı milli olan, savunma sistemimiz, “Nato” ittifakı içindedir ve kendi milli çıkarlarından çok, bağlı olduğu “Nato” yani Kuzey Atlantik ülkelerinin savunmasına göre savunma sistemini düzenlemektedir. Bu yüzdendir ki, yıllardır süren terör olaylarında sonuca varılamıyor. Neden? Orada sonuca gitmeye kalktığın taktirde, ittifakın içindeki ülkelerle çatışma içine gidiyorsun. Açık konuşmak gerekirse, terörün bir numaralı savunucusu Amerika, iki numaralı savunucusu da Avrupa Birliği. Kürt meselesi Amerikalıların ve Avrupalıların meselesi. Kendilerine bir köprübaşı kurmak istiyorlar. Sadece senin kendini savunmana izin veriyorlar. Şimdi hal böyle iken, Türkiye’de milli kültür meselelerinin de çıkmaza girmesine şaşmamak lazım. Biz bütün milli hislerimizi maalesef ki sadece maçlara saklıyoruz. Siyasete girince iş değişiveriyor. Bizim tek amacımız batıya nasıl şirin görünebiliriz. Oradan bir ödül alınınca kıyamet kopuyor, dünyaya, Avrupa’ya açıldık diye. Söylemek istediğim, mesele daha büyük. Senle biz karşılıklı daha farklı şeyler konuşuyoruz ama şu anda tüm sanat camiası tek kurtuluşun batıdan geleceğine inanıyor.

E.-(Bir sorup bin ah işitiyorum çünkü bu konularda yeterince dolu ve ömrünü bunun mücadelesine harcamış.Konuyu toparlayıp, Türk Sinemasına getiriyorum.)

Tekrar soracak olursam, Türk Sineması var mıdır? Varsa onu oluşturan etmenler nelerdir?

H.R.-(Ben gelmeden masasında hazırlamış olduğu “5555 Afişte Türk Sineması” adlı kitabı elime tutuşturuveriyor gülümseyerek)

Al bakalım taşıyabilecek misin tek elinle? Birincisi, bunu üniversite kitaplığına aldırmaya bak. (Var oluğunu söylüyorum)Hah…  Bu temel kitap. İkincisi Türk Sineması, dünya sinema tarihinin kendine mahsus, nevi şahsına münhasır bir oluşumdur. Çünkü, dünyada sinema genelde iki şekilde var olmuştur. Ya büyük sermaye, ya devlet. Türkiye’de sinema bu ikisi olmadan -çünkü büyük sermaye yok, devletin TRT yayına başlayana kadar, yani 1974’e kadar sinemayla alakası yok- var oldu. Yani Türkiye’de sinemanın oluşması bir mucize. Türkiye’de yılda 20 film yapmaya sermaye var ama, 200-300 film yapacak sermaye yok. İşte dünya sinema tarihinde eşi örneği bulunmayan bir durum. Nasıl oluyor bu? Seyirci kredisi ile oluyor. Türkiye’de 60 yıllardan itibaren filmler, bonolarla yapıldı yani sermaye veya nakit para ile değil. Bono nedir? Bu film bittiği zaman bunu gösterecek bir sinema vardı, seyirci vardı, bu filmi izleyecek seyircinin bilet paraları ile de filmde çalışanların parası verilirdi. Bu durumun dünya sinemasında başka bir örneği yoktur. Bu halkın ortak manevi değerlerinden kaynaklanıyor. Üretim olarak, Türk Sineması Amerikan ve Hindistan sinemasından sonra 3. büyük üreticiydi. Sermaye olmadan, devlet desteği olmadan. Bugün dünyada, kendi ülkesinde, kendi filmleri Amerikan filmlerinden daha çok seyirci toplayan dünyada iki ülke var, biri Hindistan birisi Türkiye. Şimdi bu hakikatler varken,“Türk Sineması var mıdır,yok mudur?” diye soranların yanağından bir makas alır geçersin(bir hayli gülüyor).

E.-Şimdi bir,5555 afişte Türk Sineması kitap var, bir de “100 filmde Türk Sineması” kitabı var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

H.R.-Bu mutlaka üstünde düşünülmesi gereken bir şey, mutlaka. Şimdi daha farklı ama eskiden, televizyon öncesi dönemde, Türkiye’de var olan sermaye çok azdı ve buna rağmen 300 film dahi üretilen yıllar var. Seyircinin talebi üzerine artıyor film sayısı ve bu dünya sinema tarihinde başka eşi benzeri olmayan bir durum.

E.-Peki çok film üretmek, bir ülke sinemasının varlığı için geçerli bir sebep midir?

H.R.-Şimdi şöyle söyleyelim. Türkiye’de çekilen binlerce filmin hepsinin aynı karakterde olması beklenemez. Bu filmler zaten yapılırken belirli hedef kitlelerine göre yapılırdı. Şimdi burada esas olan şu; Türk Sineması’nın esas dayanağı “aile seyirciydi”. Aile seyircisi Türkan Şoray’ın, Zeki Müren’in, Hülya Koçyiğit’in filmlerini seyrediyordu. O filmler, filmi izleyen ailenin ve Türk toplumunun ortak manevi değerlerine hitap eden filmler. Yabancı kaynaklardan uyarlananlar da dahil. Bu yabancı uyarlamalar bildiğin üzere birebir yapılmıyor. Türk toplumunun değerlerine göre uyarlanarak çekiliyordu uyarlama filmler de. Bir de sinema işletmeciliğine gelelim. Şimdi, Yeşilçam’da en ağırlıklı sinema bölgesi İstanbul’du. İstanbul ve çevresi (Bursa,Adapazarı, Edirne) gibi bölgelerin tercih ettiği filmlerle, Karadeniz, Güney Anadolu bölgelerinin beğenileri farklıydı. Mesela Karadeniz bölgesinde ağırlıklı olarak macera filmleri seyredilirken, İstanbul’da daha çok aşk ve aile filmleri seyredilirdi. Ve Adana bölgesi dediğimiz, Güney Anadolu bölgesinde daha çok avantür-macera filmleri seyredilirdi. Şimdi bu şekilde çekilen ve bölgelere yollanan filmler ayrıydı, bizlerin çektiği kişisel filmler ayrı. Mesela, şöyle örneklendirmek gerekirse, yapımcı bana derdi ki, mesela bir adet “Karakolda Ayna Var” çek, bir tane daha komedi ya da aşk filmi çek, ben senin istediğin filmini finanse edeyim. Böylece ben iki tane yapımcının istediği filmi çektikten sonra –tabii iş yapması gerekli bu filmlerin-, kendi istediğim filmi çekiyordum. Gurbet Kuşları böyle çekildi ve şansıma o da iş yaptı, ama Haremde Dört Kadın için onu söyleyemem(gülüyor). O film istediğim işi yapamayınca o yapımcı ile yollarımızı ayırdık (gülüyor). Toparlayacak olursam, çok film çekiliyordu ama nitelikli filmler de yapılıyordu sinemamızda.

Söyleşimizi burada bitirip, Ulusal Sinema adına konuşuyoruz. Zamanımız dar olduğundan “sonra devam ederiz” diyor ama küçük sorularımı da büyük bir nezaketle yanıtlıyor. Ulusal Sinema kavgasında beyin takımının Lütfi Ö. Akad, Metin Erksan ve kendisi olduğunu, bunun yanında bir de gurubun “kavgacı ve dış sorulara muhatap,açıklayıcı kişisi” sıfatını üstlendiğinden bahsediyor. “Peki ya Atıf Yılmaz” diyorum, “O da bizimle aynı fikri savunurdu ama film çekmekten vakit bulup toplantılarımıza gelemiyordu” diyip basıyor kahkahayı. Asıl kahkahayı ise son sorduğum soruda patlatıyor. “Birbirinizi eleştirir miydiniz? Mesela Metin Erksan sizin filmlerinizi ya da Lütfi Akad’ın filmlerini beğenir miydi?” diye sorunca “O kendi filmleri dışında kimsesin filmini sevmez” diyor ve bir kez daha kahkahayı basıyordu.

Yukarıda bahsettiğim gibi, daha önce başka birisine verdiği bir sözü olduğundan söyleşimizi yarıda kesiyoruz ve yakın zamanda bir kez daha görüşmek üzere anlaşıp evinden ayrılıyorum ustanın…

*Ne yazık ki kendisini bir kez daha göremeden hayata gözlerini yumdu büyük usta… Geçen aylarda aradığımda, yeni ameliyattan çıkmıştı ve rahatsızlığı dolayısıyla kimse ile görüştürülmediğini öğrendiğimden ziyaretine de gidememiştim. Kendisini saygı, sevgi ve özlem ile her daim anacağım…

Ruhun Şad Olsun Hocam!

Erhan Tuncer (Nam-ı Diğer Luzumsuz Adam/Genseriko)

Türk Sineması’nda Yapım ve Yönetim Sorunları – 2. Bölüm

1970 SONRASI VE GÜNÜMÜZ TÜRK SİNEMASI’NDA YAPIM VE YÖNETİM SORUNLARI

Şimdi asıl kısma geldik. İdealist insanların devlete rağmen yaptığı sinemayı anlatacağım bu bölümde.  Birinci bölümde olduğu gibi bu bölümde de film isimi vermektense yönetmen isimi vermeyi ve mücadelelerini anlatmayı tercih ediyorum. 70-80 arası çekilen filmler, politik yanı yavaş yavaş sivrilmeye başlayan bir sinemanın örnekleriydi. Ülkenin buhranlı zamanları içinde çekilen propaganda filmleri, hem ilgi hem de tepki görüyordu. Sinema salonları basılıyor, filmler yakılıyor, yönetmenler işsiz bırakılıyordu. Sinema adına yeni girişimlere kalkılıyor, sonuç alınamadan vazgeçilmek zorunda kalınıyordu(genç/devrimci sinema gibi).

80’lere gelindiğinde ülke bir kez daha askeri darbe ile sarsılıyor, bu sefer toparlanmak o kadar da kolay olmuyordu. 70’lerin sonuna doğru başlayan ve bastırılmış duyguların dışa vurumu sonucu arabesk ve seks filmleri furyası zirve yapıyor, halk akın akın bu filmlere giderken,bu kez sinema bambaşka yıldızlarla tanışıyordu. Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses, Aydemir Akbaş, Hadi Çaman gibi ses ve tiyatro sanatçılarının oynadığı filmleri halk büyük bir açlıkla izliyordu. Bu yıllar sanatsal değeri neredeyse hiç olmayan erotik komedi ve arabesk filmlerle geçiyor, Atıf Yılmaz kadın filmlerine yöneliyor, Yılmaz Güney kendi sinemasının temellerini bir daha yıkılmamacasına güçlendiriyor, Zeki Ökten ve Şerif Gören iyi filmlerle kendilerini ispatlıyor, Sinan Çetin, Yavuz Turgul gibi yönetmenler ilk filmlerini çekiyor ve taze kan olarak sinemamıza giriş yapıyorlardı.

80’lerin başındaki kalite sorunu, 80’lerin ortalarına doğru düzelmeye başlıyor, yukarıda bahsettiğim yönetmenler iyi filmler yapmaya devam ediyorlardı. Bu sefer de 60’ların ters orantısı burada bambaşka bir biçimde karşımıza çıkıyordu; “üretim az,nitelik çok”. Kulağa ilk olarak güzel geliyor bu cümle. Hem de geçmiş yıllara bakıldığında “işte aradığımız, yakalamaya çalıştığımız sistem bu” diyebiliyoruz ama körü körüne bu cümleyi söylersek de çok geçmeden yanıldığımızın farkına varıyoruz. Çünkü iyi filmler çeken bir yönetmenin filmine yalnızca bin-iki bin kişi gidiyor ve eskisi gibi salonlar dönüp taşmıyordu. Filmler iyiydi ama izleyici ile buluşamıyordu. Halit Refiğ bu durumu, biraz duygusalca şöyle özetliyor: “Türk Sineması 60’larda başlar,80’lerde biter…Çünkü “sinema” sadece izleyici ile buluştuğu zaman “sinemadır”. Seyircisine uzak bir sinema düşünülemez. Türk Sineması 60’larda ve 70’lerde bunu başardı lakin 12 Eylül sonrası durum iyice kötüye gitmeye başladı ve Türk seyircisi Türk filmlerine gitmemeye/gidememeye başladı ve böylece Türk Sineması –yani halk sineması- bitti” Haklı olduğu yanlar vardı elbet ama,“sinema bitti” demek, ancak yıllarını bu işe vermiş bir sinema yönetmeninin ağzından çıktığı zaman kabullenilebilir ve altında yatan o naif anlam anlaşılabilir. Halit Refiğ burada şunu çok açık söylüyor -ki yüzde yüz katılıyorum kendisine- seyircisiz sinema düşünülemez! Sinema yalnızca izleyici ile var olur(bu tüm sanat dalları için de geçerlidir aynı zamanda, izleyici yani tüketici olmadan sanat eserinin bir anlamı yoktur).

Ve 90’lara gelindiğinde senede bir, belki iki film çekilmekteydi çünkü ülke hala toparlanamamıştı. Yapımcılar giderek azalmıştı, yalnızca kendini bu işte ispatlamış yönetmenlere film çekme fırsatı tanınmaktaydı. Bu yıllarda film çekme riskine yalnızca, televizyonun ülkemize giriş yapması ile reklamcılığa soyunan ve bu işten bir hayli para kazandıkları için, reklamcı-yapımcılar kalkışıyordu. Televizyonun gelmesi ile sinema elbette ki darbe yemişti ama, biraz gücümüz olsa idi o senelerde, televizyon bir reklam ve tanıtım-teşvik aracı olarak kullanılabilirdi. Bu uzun bir sürenin ardından yıl 1996’yı gösterdiğinde Filma-Cass tarafından “Eşkıya” adlı filme uygulandı ve başarı da sağlandı. Filma-Cass aynı zamanda reklamcılık ve yeni yeni başlayan video-klip üretimi yaptığından maddi açıdan biraz sıkıntıya da girse filmi finanse etti. Film ilk özel televizyonumuz olan “star tv” ve diğer tv kanalları tarafından da tanıtılınca, 2 milyon izleyiciye ulaşan ilk Türk filmi oldu ve ardından gelecek yönetmenlerin ve yapımcıların önünü açtı. Filmi çeken, 80 sonrası reklamcılıkla adını duyuran ve Muhsin Bey filmi ile büyük beğeni toplayan Yavuz Turgul’du.

Ardından geçen yıllar içinde çekilen film sayısında gözle görülür bir artış başladı ve artık yapımcılar da, yönetmenler de, risk almadan başarıya ulaşılamayacağını anlamışları ve ardı ardına filmler yapmaya başladılar. 2001 yılında bu riski alıp film çeken Yılmaz Erdoğan ikinci bir rekora ulaştı ve Eşkıya’yı da geçerek en çok izlenen film oldu. Artık isim yapmış ve kendini tiyatroda da ispatlamış biri olmasının verdiği avantajı sonuna kadar kullanan Erdoğan, aynı Eşkıya filminin yaptığı gibi, Vizontele filmi ile sinemanın yeni döneminin ikinci çıtasını çakmış oldu.

Ve günümüze kadar olan zaman zarfı içinde yeni yapımcılar ile piyasa yıllardır beklediği taze kanı bulmuştu ve film üretimi hızla devam etmekteydi. Senede on film, yirmi film derken, geçen yıl, yılda 50 küsür film çekildiği açıklandı ve bu biz yeni kuşak sinemacılar için mükemmel bir haberdi. Artık ülkemiz, yeninden, ne yapmak istediğini bilen bu kez genç sinemacılarla tanışmıştı ve yapımcılar tarafından tam anlamıyla desteklenen bu yönetmenler hem sektöre hareketlilik kazandırıyor, hem de kendi dillerini geliştirme çabalarını sürdürüyorlardı. 90’larda ilk iki filmini çeken ve büyük beğeni toplayan Zeki Demirkubuz ve Mustafa Altıoklar, gelecek yıllarda ilk filmlerini çekecek olan Derviş Zaim, Nuri Bilge Ceylan, Çağan Irmak gibi yönetmenlerle sinemamız daha da hareketli zamanlar yaşamaktaydı. Yapımcılar bu yönetmenlere koşulsuz güveniyor, onlar da bu güveni sarsmayarak iyi filmler yapıyor, ilk filmini çekecek yönetmenlerin de para bulmasını dolaylı yoldan sağlıyorlardı. Sinemamızın ustaları ve kendi dillerini oluşturan bu “genç” (ustalara göre genç) yönetmenler, yine kendi dillerini oluşturmayı hedefleyen biz genç yönetmen adayları için birer altın madeni değerindeler ve bu genç yönetmenler(bizler) onların filmleri ve sanatsal bakış açıları ile beslenerek ilk filmlerini çekmenin peşinde, emin adımlarla ilerlemekteler. Yaşasın TÜRK SİNEMASI!!!