Author Archives: lüzumsuz adam

.::Unutulmaz Karakter Oyuncusu Hakkı Kıvanç: “Rejisör geliyor… ‘Tamam mı, hazır mıyız?’… Hazır… Motor… Bir tekrar! En fazla iki defa! Başka yok!::.

Süheyl Eğriboz röportajında bahsettiğimiz üzere, Hakkı Kıvanç ve Necdet Kökeş ile yaptığımız röportajları görüntülü olarak gerçekleştirmiştik. Kendisi bizi müthiş bir nezaketle karşılamış, sorularımıza içtenlikle cevap vermişti. Bizi kırmayıp, bu güzel röportaja vakit ayırdığı için kendisine sonsuz teşekkür ediyoruz.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, kendisi ile röportajımızı görüntülü olarak gerçekleştirdik ama internet kullanımında kota sorunu olan ve düşük hızda internet kullanan okuyucularımızın da bu röportajdan mahrum kalmaması adına, röportajı yazılı olarak da sizlere sunmak istedik. Yani sevgili okurlarımız, gerçekleştirdiğimiz bu röportajı ister izleyin, ister okuyun.

Çekim yaptığımız mekanın bir kahvehane olmasından kaynaklı ses kirliliğinden dolayı affınıza sığınıyor, sizleri, unutulmaz karakter oyuncumuz Hakkı Kıvanç ile yapmış olduğumuz röportajla başbaşa bırakıyoruz. Keyifli dakikalar geçirmeniz dileğiyle…

-Sinema kariyeriniz nasıl başladı? Birkaç anınızı bizlerle paylaşır mısınız?

Hakkı Kıvanç: Şimdi, ben sana şöyle söyleyeyim; Ben 1957 senesinde sinemaya girdim… İlk oynadığım film, ‘Beni Şafakta Vurdular’… Orada bir ‘mecnun’ rolünü oynadım… Yani köyün, sevişmiş, bilmem ne olmuş, sevgilim ölmüş bir ‘mecnun’ rolünü oynadım… Benim ilk lanse olduğum filmim, Rahmi Kafadar çekmişti, Allah rahmet eylesin… Ondan sonra ‘İstiklal Yolu’ diye bir filme çalıştım… Ve akabinde yavaş yavaş buraya kadar geldik… Benim Türk sinemasında aşağı yukarı çalışmadığım bir jönprömiye ve jön ve dam yoktur… Hepsiyle çalıştım… Bir halinde… Hepsiyle çalıştım; Ayhan’la (Işık) çalıştım, Eşref (Kolçak) ağabeyle çalıştım, Kenan Pars’la çalıştım, Yılmaz Duru’yla çalıştım, Yılmaz Güney’le çalıştım… Yani çalışmadığım kimse kalmadı… Ödüller aldım, beş altı tane ödül aldım… En son 50 senelik ödülümü aldım… Şimdi rahatsızlık geçirdim… Ve sinemayı şey edemiyorum… Yani, şimdi bir de sinema, sesli çekilmeye başlandı tabii… Sesli çekilmeye başlanınca biz yaşlandık tabii… Ha, öyle ufak diyaloglar olursa çalışırız… Ama böyle uzun uzadıya, diyaloglar… İmkânı yok çalışamayız…

Şimdi Yılmaz Güney ile boğazda bir film çekiyoruz… Yılmaz Güney’in böyle sırıklarla etrafı çevrilmiş, kimse içeri girmesin diye… Bana dedi ki, ‘Baba sen biraz dinlen… Şunlarla ben bir bitireyim…’ dedi… ‘Olur Yılmaz kardeş…’ dedim… Bir ara bir baktım bir çocuk, ağlayarak gidiyor… ‘Ne oldu oğlum, hayırdır?’ dedim, ‘Yılmaz…’ dedi, ‘Bana tokat vurdu, karakola gidiyorum…’ dedi. Yahu bir baktım, hakikaten karakola gidiyor… Hemen Yılmaz’a koştum… Dedim ki ‘Yılmaz, böyle böyle… Bu çocuk karakola gidiyor… Vurmuşsun… Üstünde bir şeyler varsa boşalt…’ Adana’dan gelmiş bir oğlan… (Yılmaz) ‘Aman, yahu ne olacak?’ dedi… Ekip geldi, Yılmaz’ı aldı, götürdü… Neyse işi halletti Yılmaz, geldi… Beni çağırdı… ‘Gel baba…’ dedi. O’na (çocuğa) döndü… ‘Sen…’ dedi, ‘Hakkı Kıvanç’ı tanıyor musun?’‘Tanımıyorum…’ dedi… (Yılmaz) ‘Bu…’ dedi, ‘Benim hemşerim, Adanalı… Eğer beni uyandırmasaydı, benim işim gücüm burada yarım kalacaktı…’

Bir de yine ‘İmzam Kanla Yazılır’ diye bir hikâye çekiyoruz onla (Yılmaz’la)… Müthiş kasa hırsızı… Tövbe istiğfar ediyor, Kayseri’ye yerleşiyor… Benim de görevim, komiserim, Kayseri’ye geliyorum vazifeyle, Yılmaz da orada kütüphanede çalışıyor… İşte bunun sevgilisini falan kaçırıyorlar… En sonunda işte, ben biliyorum suçsuz olduğunu… Tevkif edeceğim bunu… Rahmetli Mehmet Aslan çekiyor… Yönetmene dedim ki, ‘Ağabey ben bu adamı tanıyorum… Bu adamın suçu cefası yok… Ben elimde böyle silahla gitmeyeyim… Silahı aşağıya indireyim…’ (Mehmet Aslan) ‘Tamam Hakkı ağabey…’ dedi… Uzatmayalım, geldim… Yılmaz’ın kafası yere eğik… Konuştum, konuştum, konuştum… Gözlerim doldu tabii… Biliyorum çünkü suçsuz olduğunu… Yılmaz başını bir kaldırdı, onun da akıyor gözleri… (Mehmet Aslan) ‘Stop!’ dedi… Yılmaz; ‘Baba…’ dedi, ‘Şu sahne için sana teşekkür ederim…’ dedi… Dedim ‘Rica ederim kardeş…’ Yani böyle, güzel şeyler de geçiyor başımızdan…

-Sinemamızın eski tadı kaldı mı?     

Hakkı Kıvanç: Yok… Şimdi bura (röportajı gerçekleştirdiğimiz Gazeteci Erol Dernek Sokak’ı kastediyor) bitti… Şimdi, sana şöyle izahını yapayım; Şimdi buradaki eski firmalar, bütün paraları aldı, işi başka yere yatırdılar, voltalarını aldılar… Gittiler… Şimdi bizim eski yönetmenlerimiz, Orhan Aksoy, Natuk Baytan, Osman F. Seden, Lütfi Ö. Akad (gibi) birçok rejisörlerimiz vefat etti… Vefat edince ne oldu; piyasa bitti… Yani bizim sinema piyasamız bitti… Şimdi ne oldu; piyasa el değiştirdi… Şimdi filmleri seyrediyoruz… Şu kadar film çekildi, her televizyon şu kadar film yaptı… Üniversite talebesi… Hangi kanalı aç(san), üniversite talebesi filmi… Yani eli ayağı düzgün bir film yok kardeşim!

-Sinemamızda set disiplini nasıldı?

Hakkı Kıvanç: Şimdi oraya gelelim… Şimdi sinema başka bir âlem… Sinemada vazifeni çok iyi bileceksin… Laubalilik yok… Sete gelirsin, rejisör de gelir, oturur, çay kahve içer rejisör… Asistan ‘set hazır’ der… Rejisör herkesi yerine kor… Mizansenlerini verir… Kameraman der ki; ‘Bir prova göreyim…’ O niye prova alıyor; ışık provası… Rejisör hareket veriyor… ‘Bu kelimeyi buraya söyleyeceksin, buraya geleceksin, şuraya gideceksin falan…’ Pardon, daha evvelinde, asistan o sahnede oyuncuların hepsi alıyor, diyalog geçiyor… Herkes kendi diyalogunu biliyor… Ondan sonra (az önce) dediğim noktaya geliyoruz… Rejisör geliyor… ‘Tamam mı, hazır mıyız?’… Hazır… Motor… Bir tekrar! En fazla iki defa! Başka yok! Çünkü o zaman filmler çok pahalıydı… 1.500 lira falandı… Bir de Rusya’dan geliyordu, yanan filmdi (film negatiflerinin hassasiyetini belirtiyor)…

Sahne bitti, herkes oturur, çayını kahvesini içer… Bu arada set amiri der ki: ‘Arkadaşlar, bir şeye ihtiyacınız varsa, dışarı çocuğu gönderiyorum, alsın ihtiyaçlarınızı…’ Sigara alırlardı, şunu-bunu alırlardı… Set hazırlanırdı, yine aynı, dediğimiz gibi herkes vazife başına gelir, asistan gelir, o sahneyi okur… Herkes diyalogunu kafasına kor… Ezbere değil ama bak dikkat et, aynı anda beş kişinin diyalogunu geçiyor, ben o diyalogu kafama koyuyorum, ‘kimden sonra ben konuşacağım?’ diye… Bu ezberden daha kötü…

Ben, Fransızlarla çalıştım, İtalyanlarla çalıştım… İtalyanlarla bir film yaptım, o zaman kavgacıydım, onların kavga direktörleri vardı… Seni hazırlıyor sete… Gitti rejisöre dedi ki; ‘Hazır’… Rejisör: ‘Böyle olmaz… Böyle şey olur mu? Neyi hazır?’ demiş… Tercümana sordum, demiş ki: ‘Kardeşim, bu adamlar çok zeki… Allahtan lisanları yok…’ Onun dışında bir İtalyan filminde çalıştık… Bizim sahnemiz var, prodüksiyon amiri başkalarını çağırmış… Jön demiş ki ‘Olmaz, yok… İlle onlar gelecek…’ Bak bak, adamın dediğine bak… Neyse İtalyanlarla, Cüneyt (Arkın) falan bir film yapıyoruz… Biz hep, Süheyl (Eğriboz), ben, Kudret (Karadağ) Cüneyt’le kavga ediyoruz… O adam keriz mi? Cüneyt’e dedim ki: ‘Niye Hakkı ağabey?’ dedi… Dedim, ‘Hep seninle kavga ediyoruz, yarın bu adam su koyuverecek…’ İkinci gün su koyuverdi adam… ‘Yok, ben de onlarla kavga edeceğim…’ diyor… Bak başımıza gelenlere…

-Yadigâr Ejder’i biraz anlatır mısınız?

Hakkı Kıvanç: Kardeşim, Yadigâr Ejder, pavyonlarda kabadayılık yapan bir adam… Sonradan sinemaya geldi… Tipi de müsait… Birkaç filmde oynadı… Onu Natuk (Baytan) ağabey aldı, iri yarı ya, Kemal’in (Sunal) karşısına koydu… Onu Natuk ağabey meşhur etti…

Hakkı ağabeyin, onu görmeye gelen diğer sinemaseverlere de vakit ayırabilmesi için, söyleşimizi burada noktalıyoruz. Kamerayı kapatmadan, siz değerli okurlarımıza şöyle sesleniyor üstat;

Üçüncü Adam’ı takip edin, ben de Üçüncü Adam’dayım! Hakkı Kıvanç! Teşekkür ederim…

Biz teşekkür ederiz üstat, çok yaşa sen!

*Necdet Kökeş röportajı çok yakında…

Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)

Reklamlar

.::Sinemamızın Efsane Kavgacısı Süheyl Eğriboz Anlatıyor: “Kaç filmim olduğunu bilmiyorum… Şöyle söyleyeyim, 60’larda yılda 200-250 film çevriliyordu, 100’ünde oynuyordum… Sen hesap et gerisini…”::.

6. Beyoğlu Sahaf Festivali’ne giderken, fotoğraf makinemi de yanıma almıştım. Amacım festivalin fotoğraflarını çekmek değil, festival çıkışı, 60’larda, 70’lerde günde onlarca çekim aracının kalktığı Gazeteci Erol Dernek Sokak’a gitmek ve orada rastladığım sinema emekçilerimiz ile röportaj yapmaktı. Dileğimi gerçekleştirmiş olmanın ve sizlerin şu an okumakta olduğu çalışmayı yazıyor olmanın mutluluğu gerçekten tarif edilemez…

Gezimi bitirip yukarıda bahsi geçen sokağa geldiğimde gözlerim, aralıklarla yol üzerinde rastladığım emektar sinema sanatçılarımızı aradı ama hiçbirine rastlayamadım. İçimden ‘galiba bugün kimseyi bulamayacağım’ diye geçirirken, üst tarafı sarmaşıklarla kaplı, sağlı sollu masa ve sandalyelerle dolu sokakta yürümeye başlamıştım. Sokağın eskilerinden olduğunu hissettiğim, 50’li yaşlarda bir beyefendinin yanına gittim ve sinema sanatçılarını nerede bulabileceğimi sordum. Kendisi ‘Ben de sinemacıyım evlat… Eski sinemacıyım…’ diyerek iki dakikalık bir girizgah yaptıktan sonra –ki kendisini çok tanımak isterdim, çok konuşamadan yanından ayrılmak zorunda kaldım- aradığım sanatçıların bu saatlerde buralarda olduğunu, lakin bir süredir buralara pek uğramadıklarından bahsetti ve ekledi: ‘Geldiklerinde şu mavi kapılı kahvehanede otururlar… Eskiden orası çok kalabalık olurdu ama şimdilerde kimse kalmadı… Bulursan anca orada bulursun… Oktay (Yavuz), Süheyl (Eğriboz) falan hepsi Çınarcık tarafında diye duydum…’

Ümitsizce bahsettiği yere doğru yürüdüm. Sağlı sollu masada oturanlardan gözüme çarpanları tanımıyordum. (Belki de sinemamıza emek vermiş, yıllarca set kurmuş, ışık taşımış, setlere servis çekmişlerdi…) Az önceki beyefendinin bahsettiği kahvehanenin kapısından başımı uzatıp içeri baktığımda, yine tanıdığım kimseye rastlamadım. Belki gelirler ümidi ile içeri girdim ve içerideki ikinci bir kapının önünde oturan iki kişiye doğru yürüdüm. Bana yakın olanına, aradığım kişileri sordum ve ‘belli olmaz, belki gelirler’ cevabını aldım. Tam geri dönüyordum ki diğer adam ardımdan seslendi; ‘Ne yapacaksın onları?’ Dönüp baktım, durumu izah etmek için yanına yürüdüm ve dikkatlice baktığımda bana seslenen kişinin, sinemamızın emektar karakter oyuncularından Hakkı Kıvanç olduğunu gördüm. Kendisini fark edip elini öpmem ve heyecanla karşısına oturmam bir oldu.

Yaşlanmıştı… Orada öylece oturup eski günleri yâd ediyordu… ‘Buraya gelirler mi?’ diye sorduğumda, ‘Eskindendi onlar evladım… Eskiden… Onlarca araba kalkardı buradan… Bir buradan, bir de aşağıdaki Yeşilçam sokağından… Ama artık burada kimseler kalmadı… Artık arabalar AKM’nin önünden kalkıyor… Geçti o güzel günler…’ Yüzünde yıllara sitem edercesine sert bir ifade vardı ama duygulandığı belliydi. Ben de duygulanmıştım. Çok geçmeden kendimi tanıttım, sitemizden bahsettim ve ardından ben sordum, o anlattı…

Kendisi ile görüntülü bir röportaj yaptığımdan onu önümüzdeki günlerde yayınlayacağım. Onunla röportaj yaparken omzuma ‘kolay gelsin’ manasında dokunup geçen kişinin Necdet Kökeş olduğunu, Hakkı Kıvanç abimin ‘Eyvallah Necdetciğim…’ dediği an anladım. Çünkü o an pür dikkat, elimdeki fotoğraf makinesi ile Hakkı Kıvanç’ın anlattıklarını kaydediyordum. Necdet Kökeş ile yaptığım röportajı da görüntülü kaydettiğimden, o da önümüzdeki günlerde sizlerle olacak. İşlerimizin yoğunluğu ve eldeki görüntünün bir dizi işlemden geçmesinden kaynaklı bu gecikme için anlayışınıza sığınıyorum…

Hakkı Kıvanç ile yapmış olduğum görüntülü röportajı bitirdikten sonra, ısrarla Sönmez Yıkılmaz, Hasan Yıldız, Oktay Yavuz, Süheyl Eğriboz ve Mehmet Uğur gibi sinemamızın onurlu savaşçılarını, kavgacılarını nerede bulabileceğimi sordum. İçeri girmeden rastladığım beyefendinin verdiği cevabı söylediğimde, ‘Oktay’ı bilmiyorum ama Süheyl buralarda, Samatya’da’ cevabını verdi ve ekledi; ‘Arada bir uğrar ama belli olmaz… Ben de 10-15 günde bir geliyorum bu taraflara…’

Bu cevabı verdikten sonra çok geçmeden, aklına bir şey gelmiş gibi durdu. ‘Süheyl’le görüştüreyim seni ister misin?’ diye sordu. Uzun zamandır peşinde olduğum, Beyoğlu taraflarında neredeyse hiç rastlamadığım –bir kez Kemal İskender’in  (Karga Kemal) aynı sokaktaki cenazesinde görmüştüm.- Süheyl Eğriboz ile görüşme ihtimali, benim için müthiş heyecan verici bir olaydı. Hakkı ağabeyciğim sağ olsun o an Süheyl Eğriboz’u aradı ve nerede olduğunu öğrendi. Söylediği gibi, Samatya’da bir çay bahçesinde oturuyordu. Benden ve onunla görüşme isteğimden bahsetti. Onay aldıktan sonra telefonu kapattı ve oraya nasıl gideceğimi dahi tarif etti. Elini öpüp kalktım. Kırk beş dakika sonra Samatya’da, tarif ettiği çay bahçesindeydim… Hakkı Kıvanç ağabeyimin bu ilgisi ve alakasını unutmam mümkün değil… Bu vesile ile kendisine hem kendi röportajı için, hem de Süheyl Eğriboz röportajına sağladığı katkı için sonsuz teşekkür ederim…

Çay bahçesine girdiğimde, çektiğim fotoğraflarda gördünüz mavi takım elbisesi ile oturuyordu. Elinde sigarası vardı. Hürmetle eğilip elini öptüm ve izniyle yanına oturdum. Çay bahçesinin sahibi Cengiz (Güçlü) ağabeyi de, orada oturduğum müddetçe göstermiş olduğu ilgi ve nezaketten ötürü anmam ve sonsuz saygılarımı sunmam gerekir.

Kısa bir tanışmanın ardından fotoğraflarını çekmek için izin aldım. Müthiş heyecanlıydım. Yıllardır beklediğim önemli anlardan birini yaşıyor, benim gözümde bir sinema devi olan, kavgacıların en kıdemlisi Süheyl Eğriboz’un fotoğraflarını çekiyordum. O, yılların değer kattığı, birbirinden manalı çizgilerle dolu yüzü öylesine sinematografik duruyordu ki, haricen kadraj ayarlamaya, ışık ölçmeye gerek dahi duymuyordum. Hafifçe bana doğru dönüp verdiği pozlardan sonra oturuşunu değiştirip, direkt fotoğraf makinesine doğru döndü. Bir iki kare de öyle çektikten sonra eli ile ‘dur’ manasında bir hareket yaptı. Makineyi indirip minnetle yüzüne baktım. ‘Tamam, git artık.’ deseydi, içimde gram ukde kalmadan kalkar giderdim ve onu ömrüm boyunca minnetle anardım. Yüzüme dikkatlice baktı. Sağ gözünü seğirtmeye başladı ve ‘şimdi çek’ dedi. Hemen makineye davrandım ve çektim. Bakışları filmlerindeki gibi korkutucu bir hal almıştı. Makineyi indirdiğimde gülümsedi: ‘Nasıl?’ diye sordu… Ne cevap verebilirdim ki… Mükemmeldi…

İlk kareler bittikten sonra çaylarımız geldi ve üstat ile sohbete başladık. Bir süre sonra, müthiş bir tesadüf eseri, yıllarca Çetin İnanç’a görüntü yönetmenliği yapmış olan, Sedat Ülker geldi masamıza. Selamlaşmalardan sonra oturdu ve kendini tanıttı. Bu durum beni çok şaşırtmış ve mutlu etmişti. Ben de saygı ile kendimi tanıttım ve sohbetimiz bir kez daha –bu kez daha derin bir şekilde- başlamış oldu.

Bu sohbet esnasında, ne zaman görüntü kaydetmeye kalksam, Süheyl Eğriboz başını kameraya paralel bir şekilde çeviriyor, ileri doğru bakıyordu. Konu Yadigâr Ejder’e gelmişti –daha doğrusu ben getirmiştim-. Kendisinin nasıl vefat ettiğini, en yakın arkadaşlarından biri olduğunu bildiğim Süheyl Eğriboz’a sormayacaktım da kime soracaktım… Soruma cevap verirken hemen makinemi hazırladım. Ama öncesinde Yadigâr Ejder’in gerçek soyadının ne olduğunu sordum ve ‘Koyun’ cevabını aldım. ‘Kuzu’ olarak bildiğimi ve sanırım yanlış hatırladığını söylediğimde ‘Kuzu değil, Koyun’ diyerek noktaladı. Şaşırmam gerekiyordu belki ama şaşırmadım. Yadigâr’ın bir tane soyadı yoktu ki… Yadigâr Kuzu, Yadigâr Dağdeviren, Yadigâr Ejder… Hatta bazen, sadece Yadigâr…

Makinenin son ayarlarını yapıp kayıt tuşuna bastığımda, yukarıda bahsettiğim gibi başını ileriye doğru –karşısında oturmakta olan Sedat Ülker’e- çevirip anlatmaya başladı;

Kaydı bitirdiğimde Sedat Ülker; ‘Fark ettin mi, eski oyuncular kameraya asla bakmazlar…’ dedi. O an anlamıştım, makineyi elime her alışımda, Süheyl Eğriboz’un başını niye başka tarafa doğru çevirdiğini… Sedat Ülker lafını bitirdiği an Süheyl Eğriboz ekledi: ‘Kameraya baktığın an yandın… Hem sen yandın, hem film yandı…’ Filmlerindeki gibi sinsice güldü; ‘Kameraya bakan adamı setten anında kovarlardı…’ O an heyecanla: ‘Birkaç anınızı kaydedebilir miyim ağabeyciğim?’ diye sorduğumda, ‘Boş ver… Konuşuyoruz işte…’ dedi ve yine hafifçe gülümsedi; ‘Ne yapacaksın anıyı…’ Anlamıştım. Kontrollü konuşmaktan, yani istek üzerine anı anlatmaktan yılmıştı. Yaşının ve –maalesef- sigaranın da vermiş olduğu yorgunluk, konuşmasına da yansımıştı. Makineyi kapattım ve çantama koydum. Muhabbetin ilerlemesini ve anıların kendiliğinden gelmesini bekliyordum. O esnada Cengiz (Güçlü) ağabey, iki dosya halinde, kendisine ait sinema fotoğraflarından oluşan, dünyalar güzeli arşivini getirdi ve bir süre fotoğraflar üzerine konuştuk. Çok geçmeden yine laf lafı açtı ve o an geldi… Görüntüye kaydedilmemiş, ama ömrüm boyunca unutmayacağım anılar dökülmeye başladı ustanın ağzından…

O günü, o sohbeti asla unutmayacağım…

Bu arada, usta ile bir “Kavgacılar Belgeseli” üzerine çalışmak için sözleştik. Uygun bir zamanda yanına gidip detaylı bir röportaj daha yapacağız ekip olarak.

Sohbetimiz boyunca ilgi ve alakasını hiç eksik etmeyen, Cengiz Güçlü ağabeyime, sürpriz yaparcasına gelip muhabbetimize katılan, görüntü yönetmeni Sedat Ülker ağabeyime –onun ağzından dinlediğim anıları da yakın zamanda sizlerle paylaşacağım- ve en önemlisi, büyük usta Süheyl Eğriboz’a, eşsiz sohbeti, içtenliği ve tüm babacanlığı için, sinemamıza kattığı tüm güzellikler için, sonsuz teşekkür ediyor, önlerinde saygıyla eğiliyorum…

Ömrünüz uzun olsun…

Şimdi sizi, sinemamızın unutulmaz kavgacılarının en kıdemlilerinden Süheyl Eğriboz’un birkaç sinema anısı ile baş başa bırakıyorum;

“…‘Bir gün Adana’da bir festivalde, Bilal İnci ile birlikte en iyi yardımcı oyuncu ödülü aldık. Bilal başladı sızlanmaya ‘İşsiz kaldık…’ diye… ‘Niye öyle diyorsun?’ dedim, ‘Bunlar şimdi ödül aldı ya, çok para isterler’ diye düşünürler dedi. Nitekim öyle de oldu. İşsiz kaldık. Başladık kapı kapı dolaşmaya, ‘Çok para istemeyiz, bize iş verin’ diye…”

“…Kavgacılık baletlik demektir… İzle benim sahnelerimi, bale yapar gibiyimdir… Kavgacılık yapacak olan kişi esnek olacak… Yumruk yemeyi bilecek ama yumruk atmayı da bilecek… Biz Cüneyt’le (Arkın) sahneye başlamadan önce en az dört-beş prova alırdık… Zaten kavga sahnelerini konuşarak, bağırarak çektiğimizden her şey kontrol altında olurdu… Ama Cüneyt’in bir huyu vardır; Mesela aramıza yeni bir kavgacı mı katıldı, önce provalarda beraber çalışırız. Yumruk almasını öğretiriz. Kayıt sesi ile Cüneyt hepimizi döver, son olarak aramıza yeni katılan kavgacıyla kalır, ona vurur ama o yumruğu alamaz. Bu bir olur, iki olur. Üçüncü tekrarda Cüneyt gerçekten vurur…”

“…Cüneytli sahnelerde hiç zorlanmadım… Tamam, bazen denk geliyordu gerçekten vuruyordu ama an geliyordu ben de gerçekten vuruyordum… O esnada film akıyor, film pahalı… Tekrar şansın yok… En fazla iki tekrar… Olsun olsun üç… Üçüncü tekrara sebep olanı o an setten atarlar… Bir tek Kadirle (İnanır) çalışırken zorlanırdım… Yani hepimiz zorlanırdık… Çünkü nereden vuracağı belli olmazdı… Sağ çalışırdık provalarda, sol vururdu… Kafa beklerdik, tekme atardı…”

“… Bir gün surlardan atlama sahnesi çekiyorduk, atladım brandaya… Branda yırtıldı güm diye düştüm… Gözümü hastanede açtım…”

“… Günlük 250 lira alırdık… Set bitti mi yevmiyeciler gelir, paramızı dağıtırdı… Set işçileri haftalık ya da film başına çalışırdı… 250 lira ile başladım, 500 oldu, 1000 oldu, 2000 oldu, 5000 oldu… Şöyle düşün; 250 lira alırdık, dört beş arkadaş meyhanede sabahlardık, üzerine para kalırdı… Özlüyorum o günleri…”

“… Aydın Haberdar… Öyle güzel adamdı, öyle güzel adamdı ki, ne sen sor, ne ben anlatayım… Cebinde 10 lirası olsun, iste, 9’unu verir… Gerekiyorsa hepsini verir, evine yürüyerek giderdi… Öyle güzel adamdı… Allah rahmet eylesin…”

“… Kaç filmim olduğunu bilmiyorum… Şöyle söyleyeyim, 60’larda yılda 200-250 film çevriliyordu, 100’ünde oynuyordum… Sen hesap et gerisini…”

“… Bir gün bir yapımcıdan paramı almaya gittim… Dört beş film içeride bırakırdım paramı bazen, toplu alırdım… Gittim ofisine, oturdum… Hesap ettim, 400 lira alacağım… Ama ona söylemedim… O da biliyor tabii ne kadar alacağımı… Tam parayı sayarken, dönemin önemli kadın oyuncularından biri girdi içeri… Bunun aşığı… Otururken frikik verdi… E ister benim de ister istemez gözüm takıldı… Yapımcı parayı uzattı, saydım, 350 lira çıktı… Baktığımı görmüş galiba, hemen 50 liramı tırnaklamış… Paramı alıp aşağıya indim, kadının da işi varmış ardımdan çıktı… Tuttum kolundan, dedim ‘50 lira verir misin?’… Beni çok iyi tanırdı, çıkardı verdi… ‘Ne için istiyorsun?’ dedi… ‘Yukarıda gözüm kaydı diye 50 liramı tırnakladı seninki, onun parası bu’ dedim…”

“… Fünye patladı mı ruhun bile duymaz… Ama her zaman kendi fünyemi kendim yaptım, kendim de patlattım… Asla başkasına yaptırmazdım… Fünyenin vücuda yapıştığı yerin arkasına kauçuk koyardık, bizi korurdu o… Ama bazı acemiler naylon gömlek giyerdi, fünye patladı mı gömlek üzerilerine yapışıverirdi… Fünyenin içine eczaneden şurup alırdık, onu koyardık…”

“… Tecavüzcü karakterlerini oynadığım yıllarda karımla dolaşamazdım… ‘Yine birini tuzağına düşürmüş ahlaksız adam’ derlerdi arkamızdan…”

25.9.2012 – Salı
Samatya

Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)

.::Türkiye’de Çekilen Yabancı Filmlerde Yer Alan Karakter Oyuncularımız::.

Okurlarımız bilirler, ağırlık verdiğimiz diğer kategorilerimizden dolayı, çok sık güncelleyemesek de, sitemizin “Türk Sineması’ndan İstanbul Kareleri” adlı bir kategorisi var. Sitemiz, İstanbul’da yaşayan ve bu şehre aşık olan iki kişi tarafından hazırlandığından, böyle bir kategorinin açılması kaçınılmaz olmuştu. Yakın zamanda bu kategorimize de ağırlık vereceğimizi söyleyip esas meselemize gelelim.

Yazımın başlığında belirttiğim gibi aşağıdaki kareler, Türkiye’de çekilmiş yabancı filmlerde yer alan emektar sinema sanatçılarımıza ait. Yukarıda bahsettiğim İstanbul tutkumuzun yalnızca Türk filmlerinden ibaret olmadığını tahmin etmişsinizdir. Bu nedenle içinde İstanbul geçen tüm film, belgesel ve dokümanlara elimizden geldiğince sahip olmaya çalışıyoruz. Yakın zamanda İstanbul’da çekilmiş yabancı filmleri araştırdığımızda hem birbirinden güzel İstanbul kareleri elde ettik, hem de bir sürprizle karşılaştık. İstanbul’da geçen yabancı bir filmde önemli Türk aktör ve aktrislerinin konuk oyuncu olarak yer alması şaşılacak bir şey değildi ama bol figürasyonlu kalabalık sahnelerde karakter oyuncularımıza yer verilmesi üzerinde durulması gereken bir konuydu. Biz de araştırmalarımız devam ederken, elimize geçen yabancı filmlerdeki emektar sanatçılarımızı sizlerle paylaşmak istedik. İtiraf edelim ki filmlerin tamamını izleyecek ne zamanımız, ne de tahammülümüz vardı. Tahammül konusuna kısa bir açıklık getirmek gerekirse; bu yazıyı hazırlayan ben, tam bir B filmi ve ucuz aksiyon hayranı olmama rağmen, müthiş mantık hataları ve birbirinden kötü oyunculuklarla dolu bazı filmlere pek sabır gösteremediğimi söylemeliyim. Tabii ki, ilk James Bond filmi olan ‘007 From Russia With Love’ ve Elia Kazan’ın ‘America America’ filmlerini bir kenara koymak gerek.

Bu çalışmamızı detaylı hale getirmeden “Bunları Biliyor Muydunuz?” adlı sayfamızda paylaşmayı planlıyorduk ama dayanamadık. Başlı başına bir çalışma olması gerektiğini düşünerek sizlerle bu şekilde paylaşmak istedik. Yine de, ne olursa olsun 60’lara, 70’lere dair İstanbul görüntüleri için filmlere detaylı şekilde bakmakta fayda var diye düşünüyor, sizleri Türkiye’de çekilen yabancı filmlerde yer almış emektar sinema sanatçılarımızla baş başa bırakıyoruz.

*Fotoğraflara tıklayarak büyütebilirsiniz.

-America, America (1963) – Necdet Mahfi Ayral

Bu filmde usta tiyatro sanatçısı Necdet Mahfi Ayral‘ı taşıdığı yükün altında kalıp ezilen hamal rolünde izliyoruz.

 -007 From Russia With Love (1963) – Hasan Ceylan

Hasan Ceylan bu filmde, bir Türk  ajanı canlandırıyor.

-Murder On The Orient Express (1974) – Nubar Terziyan   

Nubar Terziyan bu karede, filmin baş kadın oyuncusuna tespih satmaya çalışan bir satıcıyı canlandırıyor. (en sağda)

-Tintin et le mystère de la Toison d’Or / Tenten İstanbul’da (1961) – Faik Coşkun ve Kamer Sadık (Kamer Baba)

Bu filmde Faik Coşkun (tezgahın arkasında) bir sahil kahvecisini, Kamer Sadık‘da İstanbul’a gelen Tenten’e yardımcı olan bir görevliyi canlandırıyor.

-The Red Headed Corpse (1971) – Aydın Tezel ve Ekrem Dümer

Aşağıdaki karelerde görmüş olduğumuz Aydın Tezel, varlığı ile filmin baş kadın oyuncusunu ele geçirmeye çalışan bir adamı, dördüncü karedeki Ekrem Dümer de Kapalı Çarşı’da çalışan bir antikacıyı canlandırıyor. Filmde Aydın Tezel’in rolünün bir hayli büyük olduğunu belirtelim.

-Kriminal (1966) – Nermin Özses, Nimet Tezel ve Sıdıka Duruer

Nermin Özses (çocuğunun elinden tutan kadın), Nimet Tezel (ikinci karede, sağdaki kadın) ve Sıdıka Duruer (üçüncü karede, sağdaki kadın) filmin finalinin geçtiği trende yolculuk eden kadınları canlandırıyorlar.

-Zombie and The Ghost Train (1991) – Süheyl Eğriboz

Bu filmde Süheyl Eğriboz ikinci sınıf bir otel sahibini canlandırmakta. Kendi sesi ile oynadığı bu filmde onun dışında yönetmen Ali Özgentürk ve Halil Ergün de konuk oyuncu olarak görev almaktadır.

-You Cant Win Em All (1970) – Yüksel Gözen, Süheyl Eğriboz, Kayhan Yıldızoğlu

Birçok karakter oyuncumuzun yer aldığı bu filmde Fikret Hakan ve Salih Güney‘in yanısıra, aşağıda ilk iki karede gördüğünüz üzere Yüksel Gözen, üçüncü karede, ortada, en arkada elinde silahla gördüğünüz Süheyl Eğriboz ve dördüncü karede en solda ayakta duran Kayhan Yıldızoğlu‘nu da yan rollerde görmek mümkün.

Genseriko (nam-ı diğer: Lüzumsuz Adam)

.::”Gizlice” İzlenen Sahneler::.

     90’ların başında çocuk olanlar bilirler, televizyonda yayınlanan filmlerin büyük bir bölümü kesilmeden, orijinal halleri ile yayınlanırdı. Müjde Ar’ın Güneşin Tutulduğu Gün adlı filminin, neredeyse “erotik” olarak nitelendirilecek birçok sahnesini hiç kesilmeden izlediğimi hatırlıyorum. Keza Kemal Sunal’ın Köşeyi Dönen Adam filmindeki rüya sahnesinde Kemal Sunal’ın eline bir avuç pislik düşerken, para babalarını simgeleyen bir el, bir kadın göğsü elliyordu. Bu sahne de olduğu gibi yayınlanmıştı. Üstelik bu filmler, gece 12’den sonra yayınlanan cinsten filmler de değildi. 17:00 gibi başlar, ana haber bültenine kadar sürerdi. Hakan Ural, Ünsal Emre, Erdal Tosun ve Tecavüzcü Coşkun’dan oluşan ekibin Harika Avcı’yı kaçırdığı ve bir dağ evinde sırayla tecavüz ettikleri Alışırım adlı filmi izlediğimde saat 13:00 gibiydi, çok net hatırlıyorum.

     Elbette bahsi geçen filmlerde izlenilmeyecek derecede, halk tabiriyle “açık” sahneler yoktu ama şimdilerde televizyon dizilerinin ilk bölümünde sansasyon yaratmak için çekilen sözde tecavüz sahnelerinden aşağı kalır yanları da yoktu. Sanırım insanlar onun film olduğunu, yaşananların “rol icabı” olduğunu anlayabiliyorlardı. Bu yüzden o filmler günlerce konuşulmuyor, tecavüz olayları artmıyor, çocuklar arkadaşlarını taciz etmiyor, kimse küfre ve sigaraya alışmıyordu…

     Anlayacağınız herkes izlediğinden zevk alıp diğer kanala geçiyor, ardından haberleri ve Bizimkiler’i izleyip yatıyordu. Herkes halinden memnundu ve Kemal Sunal’ın “eşek oğlu eşek”i masumluğunu koruyordu. Kimse Şener Şen‘in “Ulan ağanın poku üstüne pok olur mu loo!” cümlesini duyduğunda “Aaa.. Ne kadar ayıp, evladımın terbiyesi bozulmasın…” demiyor, anneler Tosun Paşa’daki hamam sahnesinde Adile Naşit çıkınca çocuklarının gözlerini kapatmıyor, kimse bu sahneden tahrik olmuyordu. Kısacası belirli kurumlar duruma müdahale edene kadar, algılarımız karışmadan yaşıyorduk ve izlediğimizden almamız gerekenleri biliyorduk. Mutluyduk yahu… Akşam Kibar Feyzo oynasa da şöyle doyasıya izlesek…

    Şimdi bu girizgâhtan sonra esas meseleye gelelim. İşte bu yıllarda yayınlanan filmlerimizin çoğunda gizem, merak ve biraz da tahrik duygusu uyandırmak için, karakterler birilerini ya anahtar deliğinden gizlice izler ya da dürbünle takip ederdi. Sizi bilmem ama bu durum beni çok heyecanlandırır, röntgenci karakter anahtar deliğine eğildiği andan sonraki planda gözüken anahtar deliği efektini ve o efektin arasından görünen görüntüyü dikkatlice incelerdim. (Hatta bazen “Acaba ben de anahtar deliğinden baksam aynı mı görürüm” diye düşünür, koşar odamın kapısı önüne eğilir içeriye bakardım ve bambaşka bir görüntü ile karşılaşınca çok üzülürdüm). Çünkü birazdan içeride yaşananları gizlice öğreneceğimi düşünürdüm ve televizyona daha da yakınlaşırdım. Genelde içeride ya bir kavga olduğunu görürdüm, ya da birilerinin soyunduğunu…

    Sinemamızda bu efektler 70’lerin sonuna doğru erotik bir çağrışım aracı için kullanılsa da (Feri Cansel’in Anahtar Deliği adlı erotik/komedi bir filmi dahi vardır) ilk örneklerinde durum biraz farklıydı. Yeri geldiğinde ufacık bir çocuk katillerden kaçıp saklandığı dolabın anahtar deliğinden anne ve babasının öldürüldüğü görüyor, bazen de cinayetin esas sebebini bildiğini söyleyen kişi olayı o an anahtar deliğinden gördüğünü iddia ediyordu. İşte bu durumdu beni heyecanlandıran; çözülmesi güç bir olay üzerine kurulan filmin tüm gizeminin, o anahtar deliğinin ardında olması. Ama şu da bir gerçek ki, akılda kalıcı “gizlice gözetleme” sahnelerinin büyük çoğunluğu, izleyiciyi tahrik etmek amacı ile çekilen sahnelerdir. Bu durumun psikolojik açıdan da birçok açıklaması yapılmıştır. Merak duygusu, insanı tahrik eden ve heyecanlandıran unsurların belki de en önemlisidir…

     Şimdi en çok kullanılan efekt çeşitlerini ve ne amaçla kullanıldıklarını, bizim isimlendirdiğimiz haliyle bir hatırlayalım;

Anahtar Deliği:

     Yerli yabancı tüm anahtar deliğinden gözetleme sahnelerinde kullanılan, artık izine pek rastlanmayan bu efekt, gözetleme efektlerinin başında gelir. Gördüğünüz üzere, eski moda büyük anahtarların gireceği şekilde açılmış bir anahtar deliğinin kıvrımlarına sahiptir. Aşağıdaki kareler Adile Naşit’in Hapishane Gelini Hayroş adlı filminden alınmıştır. Bu sahnede Asuman Arsan, yakın arkadaşı Adile Naşit’in aldatılmasına sebep olduğunu düşündüğü kadını gözetliyor.

Röntgen Deliği:

     Bu “yuvarlak” efekt genellikle yakınlaştırıcı bir nesne kullanılmadan yapılan gözetlemelerde kullanılır. Gözetlenen yerin rengine göre renk değiştirebilir. Bir kütüphanede kitapların arasındaki bir delikten izleniyorsa farklı, aşağıdaki gibi duvara açılan bir delikteyse faklıdır. Aşağıdaki kareler Hülya Avşar’ın Sekreter adlı filminden alınmıştır. Bu sahnede sapkın patron, duvarına açtığı elektrik prizi deliğinden, sekreterinin soyunma odasını gözetliyordur.

Dürbün Gözü/Gözleri:

     Bir dürbünden baktığınız zaman, merceklerin etrafında yer alan kararmalar baz alınarak yapılmış bir efekttir. Uzaktaki karakterin ne yaptığını öğrenmeye çalışan karakterin, tek gözlü ya da iki gözlü bir dürbünü eline aldığı an, zoom (yakın/yakınlaştırılmış) objektif ile çekilen sahnelerde kullanılır. Aşağıda gördüğünüz ilk iki kare, Mete İnselel’in Ye Beni Mahmut adlı erotik/komedi filminden alınmıştır. O sahnede Mete İnselel’in arkadaşı iki gözlü bir dürbünle, dans eden bir kadını gözetlemektedir.

     Bu üç kare de Yılmaz Güney’in Arkadaş filminden alınmıştır. Bu sahnede arkadaşları, Kerim Afşar ve ailesini tek gözlü bir dürbünle gözetlemektedir. Az önce karısı ile kavga eden Kerim Avşar içkisini yudumlamaktadır.

 Genseriko / Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam

.::Neyin Şerefine İçiyoruz?::.


Bir süredir işlerimin yoğunluğundan Not Defteri’ne yazamıyorum. Bu süre içerisinde ekip olarak, aylık yayınlanacak bir Üçüncü Adam Dergisi projesi üzerine çalıştık ve detaylı bir arşiv düzenlemesi yaptık. Aklımda onlarca yazı, fotoğraf, anket, araştırma dururken, arşiv düzenlenmesi esnasında bir kareye rastladım. 76’da Fikret Hakan’ın yönetip, İrfan Atasoy’un başrolünü oynadığı Hamal filminden bir kareydi bu, bizim Üçüncü Adam serüvenimizi başlatan karelerden biri… Heyecanla sizler için düzenledim ve üzerine birkaç cümle yazmak istedim.

Yukarıdaki karakterlerin tümü, filmin kötü adamları. Hayrettir ki Süleyman Turan’ı da kötü –hatta kötülerin elebaşı- bir karakter olarak izliyoruz. Filmde çok rolü yok. Esas kötüler, onun haricindekiler. Bir intikam hikâyesi olan bu filme televizyonda rastlamanız neredeyse imkânsız. Filmdeki tecavüz sahneleri ve kötü adamların cezalandırılma yöntemleri yüzünden olabilir bu. Bu sahnede de şerefine kadeh kaldırdıkları durum İrfan Atasoy’un kızına tecavüz edilmesi ve bu yolla onun cezalandırılması.

Ama tabii benim bu yazıyı yazmamın sebebi filmi anlatmak değil, bu karenin çekilmesi esnasında Süleyman Turan dışındaki “keyifli kötü adamları” oynayan sinema emekçilerinin -üçüncü adamların- gerçek hayatlarında pek de keyifli olmadıkları gerçeği… Düşündüm de, acaba eşleri dostları ile kaç kez böyle bir araya gelip, akıp giden parayı düşünmeden içebildiler, yarını düşünmeden kahkahalarla gülebildiler? Elbette bir şekilde yaşıyorlardı. Belki kendilerine göre keyifliydiler ama yarını herkesten çok düşünme zorunluluklarının, yürek sıkıştıran baskısı üzerlerinden hiç gitti mi? Beyoğlu’ndaki bir kahvehanede rol beklerken yudumladıkları çaydan, yukarıdaki karedeki kadar keyif alıyorlar mıydı?

Tahmin etmek hiç de zor değil. Beş sene önce vefat eden Karga Kemal’in (Kemal İskender) Beyoğlu/Gazeteci Erol Dernek Sokak’taki cenazesinde, soldan ikinci oyuncu Tarık Şimşek (1991 yılında vefat ettiğinden) ve ortadaki Süleyman Turan haricindeki tüm emekçilerin ellerini sıkmış, kısa bir sohbet etmiştim. Ağlayıp isyan etmiyorlardı ama mağdurdular. Sönmez Yıkılmaz, eski ama eskimemiş takım elbisesinin iç cebinden bir kart çıkartıp uzatırken bana yardımcı olamayacağını biliyordu. İnanmıyordu ama kendini önemsemem adına dik duruşundan hiçbir şey kaybetmiyordu. İçlerinde Battal Gazi filmlerinden “zıpzıp” rolü ile hatırlayacağınız Necdet Kökeş’in de bulunduğu 15-20 kişilik bir gurup ile cenaze sessiz sedasız cenaze arabasına konulmuştu. Gazetelerin üçüncü sayfalarında “Karga Kemal öldü” diye ufacık bir haber verildi ve konu onlar için kapandı.
Lakin konu benim ve ekibim için kapanmadı ve asla kapanmayacak. Üçüncü Adam bu yüzden var. Bu yüzden var olmaya da devam edecek. Nereden nereye geldi yazı yahu? diye düşünmeyin. Arşivden çıkan masum bir kare, birkaç sinema emekçimizi daha anmamıza sebep oldu, fena mı?

Ruhunuz şad olsun Kemal İskender ve Tarık Şimşek…
Yazıda adı geçen ve hayatta olan emekçilerimize ise sağlıklı uzun ömürler…

.::Kayhan Yıldızoğlu (25.12.1936)::.

*Kayhan Yıldızoğlu Türk sinema ve dizi oyuncusudur. 26 Aralık 1936 yılında İstanbul’da doğmuştur İlk filmini 1966 yılında çeviren sanatçı, 150’nin üstünde filimde rol almış, ayrıca televizyon dizilerinde oynamıştır. Kayhan Yıldızoğlu, kendisi gibi sinema sanatçısı olan ingiliz asıllı Suna Yıldızoğlu ile bir evlilik yaşamıştır. Türk Sineması’nda genellikle rahip, doktor, komiser, profesör, haydut, eşkiya vb. yardımcı rollerde oynamıştır.Kanal D de oynayan dizi Akasya Durağı’nda oynamaktadır.İyi eğitim almıştır…

*http://tr.wikipedia.org

    Canlandırdığı “kılkuyruk/sinir bozucu adam” tiplemeleri ile sinemamızda önemli bir “tip” yaratmayı başaran, değerli karakter oyuncumuz Kayhan Yıldızoğlu

          Kendisi bir söyleşisinde Cihangir‘de merdiven altı tek göz bir dairede, Şener Şen ile birlikte kaldıklarını, sabahları yapımcıların camlarını tıklatıp “dublaj var…  figüranlık için iki adam lazım… muhafız rolü için biriniz gelin…” söylemiş, nerelerden nerelere geldiğine dikkat çekmişti. Başarılı Üçüncü Adam’ımıza selam ve saygılarımızı iletiyoruz. Ömrü uzun olsun…

Fotoğraflar:

.::Hayati Hamzaoğlu (5.3.1933 – 15.4.2000)::.

*İlkokul’dan sonra, kunduracılık, dökümcülük, kuyumculuk gibi değişik işlerde çalışan Hamzaoğlu, sanat hayatına 1953 yılında yardımcı oyuncu olarak başlamıştır. 1961’de ilk başrolünü oynayan sanatçı, “kötü adam” rolleriyle tanınmakta olup, 200’e yakın filmde rol almış olmasına karşın, yalnız, parasız ve bakıma muhtaç bir şekilde yaşamını yitirmiştir. Hamzaoğlu yakalandığı akciğer kanserinden kurtulamayarak 15 Nisan günü 67 yaşında vefat etti. Cenazesi 17 Nisan 2000 Akşamı Antalya Şehir Mezarlığı’nda toprağa verildi.

*http://tr.wikipedia.org

     Ah Nerede‘nin Ali Kaya‘sı, Çöl Kartalı‘nın Seyit İdris‘i, unutulmaz kötü adam Hayati Hamzaoğlu… Büyük seslendirme sanatçısı Sadettin Erbil‘in seslendirmesi ile birleşen keskin jest ve mimikleri ile hafızamıza kazınmış büyük karakter oyuncusu…

Kendisini rahmetle anıyoruz. Şimdiden yorumlayan ellerinize sağlık.

Fotoğraflar: