.::İsmet Erten: “Ondan sonra, işte bu 69, 70’e doğru, sinemanın düzeni biraz bozulmaya başladı. O meyanda bizim bir karakter oyuncusu arkadaş ölmüştü, Hakkı Haktan diye… Adamın cenazesini kaldıralım dedik, 1 lira para çıktı cebinden o zaman. O zaman kendi kendime, kafam böyle ‘dank’ dedi… ‘Ya ne yaparız, ne ederiz? Bizim de mi sonumuz böyle olacak?’ dedik.”::.

Ekip olarak, 2012 yılının son aylarında, bir dizi röportaj gerçekleştirmiştik. Bu röportajların bir kısmını sizlerle paylaştık, lakin hali hazırda beklemekte olan çok önemli röportajlar bulunmakta. Aşağıda okuyacağınız röportaj, sinemamızın karakter oyuncularından İsmet Erten ile 13.10.2012 tarihinde yapılmış bir röportaj.

Keyifli okumalar dileriz…

Doğum Tarihi: 9 Ocak 1940 / Reyhanlı – Hatay

Ben sinemaya nasıl başladım?

Çok geriye gideceğiz…

Yıl 1952 -53- 54 falan, bir sinemada çalışıyorum. O zaman sinemadan başka eğlence yoktu Türkiye’de. Biz de bedava sinemaya girebilmek için, gidip sinemaya hizmet verirdik. Mesela şöyle bir örnek vereyim size; ‘Kartele’ denen bir şey vardı… Büyük bir tahta… Ona afişler, lobiler (lobi kartları)  yapıştırılırdı. Onu iki çocuk, sağından solundan tutardı, mahalleyi dolaşırdık. Biri de elinde boruyla -teneke boruyla böyle- ‘Bu akşam DERNEK Sineması’nda Ayhan Işık, Belgin Doruk, şu şu şu…’ diye sayardı, reklam yapardı. Biz bunları yaptıktan sonra eve gider, güzel bir sopa yerdik babamdan… ‘Oğlum niye dükkâna gitmiyorsun, sinemaya gidiyorsun?’ diye, baya dayak yedim. Ondan sonra biz sinemada çalışırken, filmler bittikten sonra, birkaç arkadaş vardı grupta, sahneye çıkardık. Kimimiz Ayhan Işık olurdu, kimimiz Eşref Kolçak, pata küte girerdik birbirimize. O meyanda sinemanın makinisti Mehmet Ali Özdemir -Allah rahmet eylesin öldü- derdi ki; ‘Ben sizin filminizi çekiyorum…’ Böyle kamera çalıştırır gibi ‘Drrr…’ yapardı… Biz de konsantre olurduk, baya kavga ederdik, rol yapardık yani, terleyene kadar.

Aradan yıllar geçti, ben buraya (İstanbul’a) geldim. Esas mesleğim terzilik. Ben yani sinemaya girmeden, yetişkin, dükkânı idare eden bir terziydim yani. Şu Papirüs (Papirüs adlı mekânı işaret ediyor) bizim terzi dükkânıydı, şuradaki Papirüs… Bir ermeni ustam vardı, onunla çalışırdım… Burası film sokağı olduğu için (Gazeteci Erol Dernek Sokak), ben filme de çok hevesli olduğum için bakıyordum her sabah gelen geçene… Bu prodüksiyonla ilgilenen arkadaşlarla tanışıp, onlarla muhatap olup, bir iki kare bir yerde görünmek için uğraşıyordum. Derken onların işi falan düşüyordu bana. Bir iki samimiyetimiz falan oldu. Ondan sonra arkadaşlar beni filme çağırmaya başladı figüran olarak… Çünkü biz, bir kare de olsa görüneyim de, ne olursa olsun dedik. Başladık…

Üç-beş ay falan öyle devam etti. Ondan sonra bu Karaoğlan filmi çekildi. Suat Yalaz‘ın yazdığı, Kartal Tibet‘in oynadığı… O zaman oraya beş-altı tane ata binen, spor yapan, hareketli, düşüp kalkmasını bilen adamlar arıyorlardı. Biz, 366 kişinin içinden 5 kişi seçildik. O beş kişinin biri bendim. Onla başladık biz işe… Ondan sonra ufak tefek gene işlere gidiyorduk. Burada benim arkadaşım var, Behçet Nacar…  Rahatsız şimdi kendisi evde yatıyor, Allah şifasını versin… Onun da bir dolmuş arabası vardı. Hikâyem biraz uzun olacak ama tam olarak anlatıyorum. Onun da üç tane dolmuşu vardı. Sultanahmet onlardan sorulurdu. Biz, işimiz olmadığı zaman, Behçet’le bir dolmuşa binerdik. Dolmuş yapardık Sirkeci’den Etiler’e, Levent’e gider gelirdik. Ön tarafta ikimiz oturur, arkaya 3 müşteri iner binerdi, iner binerdi. Biz bu arada hep plan yapardık.  Nasıl yaparız da kendimizi gösteririz, bu adamlar bizim farkımıza nasıl varır diye…

Derken biz hep böyle kendi kendimize kurgular yaparken, bir gün işte bu kahvede (Hayat Kahvehanesi) otururken, Reşit Bey’in kahvesi vardı -Allah rahmet eylesin-  Sabri Kara diye bir prodüksiyon amiri vardı, Uğur Film’in prodüksiyon amiri -arkadaşlarımın hepsi hatırlar-. Baktım burada kara kara düşünüyor. ‘Hayrola abi?’ dedim, ‘Ya… ‘ dedi,  ‘Memduh Ün bir film çekti…’ dedi, ‘Kavga sahnesini hiç beğenmedi, bana 2 tane zımba gibi kavgacı getir…’ dedi, ‘Kimse yok… Piyasanın en iyi adamlarını götürdüm beğenmedi…’ dedi. Hakikaten o zaman Oski (Hüseyin Zan) falan piyasanın en iyi adamı, onu dahi beğenmemiş o meyanda. Biz de Behçet’le böle birbirimize baktık, ‘Abi…’ dedim, ‘Sen bizi götür… Eğer bizden bir şey olursa, ben sizin bugün film masraflarınızı çekerim…’ dedim ve cebimde 5 lira para var, Allah biliyor o zaman… ‘Zaten götüreceğim, başka adam yok, sizleri düşünüyordum, hadi gidelim…’ dedi. Cihangir’de Çingene’nin Evi diye tahta bir ev vardı. Oraya gittik. Cüneyt Arkın, Esen Püsküllü bir filmde oynamışlar… Esen Püsküllü Cüneyt’in hanımı, Cüneyt tır şoförü uzun yola gidiyor… Uzun yola gidince, dolaylı olarak karısı eve adam alıyor, içki âlemi yapıyor… O da bir sakınca çıktığından uzun yola gitmiyor, eve geliyor ve bizi gördüğü zaman bize pata küte giriyor. Ama 2 katlı yer olduğu için biz üst katta oturuyoruz. Kavga edeceğiz aşağıda bitecek kavga… Bir kamera altta, bir kamera üstte, üç tane de rejisör var. Kulakları çınlasın; Duygu Sağıroğlu, Memduh Ün, Allah rahmet eylesin, Hakkı Refiğ… O zaman üçü vardı. Biz onları o dönem tanımıyorduk. İsim olarak tanıyoruz sadece… Ondan sonra biz gittik, Behçet’i çektim, ‘Behçet…’ dedim. ‘Kafamız kırıldı, gözümüz çıktı, ne olursa olsun… Bu sahne bitene kadar ‘çıt’ demeyeceğiz, tamam?’ Tamam…’ Abi biz bir iki prova yaptık rölanti olarak, ondan sonra bir çekildi sahne… Memduh Ün beğendiği zaman ‘Bok gibi oldu!’ derdi… Çok affedersiniz, özür dilerim okuyuculardan… Biz dedik tamam… Öyle deyince ben bir sevindim… Ondan sonra Memduh Ün, ‘Kim bu çocuklar?’ dedi, ‘Çabuk bunların telefonunu, adreslerini alın… Bunlar, bundan sonra Uğur filmin devamlı kadrosu…’ dedi.  Ve Allah razı olsun, kulakları çınlasın, bizi o gün Memduh Ün’ün tutması, bizi sinemaya kazandırdı.

Biz Behçet’le başladık artık, ufak ufak roller almaya, diyaloglu roller almaya. Derken baya büyük şeyler oynadık. Bu uzun bir süre sürdü. İsmimiz artık Yeşilçam’da anılıyordu. Ve bize ‘Bitişik Kardeşler’ derlerdi Behçet’le… Çünkü hiç ayrılmazdık… Her filmde beraberdik… Ondan sonra, işte bu 69, 70’e doğru, sinemanın düzeni biraz bozulmaya başladı. O meyanda bizim bir karakter oyuncusu arkadaş ölmüştü, Hakkı Haktan diye…

Adamın cenazesini kaldıralım dedik, 1 lira para çıktı cebinden o zaman. O gün ben çok üzülmüştüm… Hakikatten çok üzülmüştüm… Onun cenazesini kaldırmak için kahveden para topladık. Öyle onun cenazesini kaldırdık… O zaman kendi kendime, kafam böyle ‘dank’ dedi… ‘Ya ne yaparız, ne ederiz? Bizim de mi sonumuz böyle olacak?’ dedik. Çünkü büyük bir para almıyoruz o zaman. Alıyoruz güzel para ama büyük bir para değil… Hayatını kurtaracak bir para değil… Gününü kurtaracak, haftanı kurtaracak en fazla… Birkaç hafta yaşantını güzel sürdürebilirsin yani… Derken, ben kafaya koydum dışarı gitmeyi o zaman. Ve Allah inandırsın sizi, 70’de benim 10 tane başrol kontratım vardı. Çünkü sinema yavaş yavaş avantürden, açık saçık filmlere dönüyordu…  Biz tabii işin pek farkında değiliz, benimle 10 tane kontrat var. Ondan sonra ben karar verdim, bir yolunu buldum İngiltere’ye gitmenin.  Bütün kontratları iptal ettim. ‘İki sene gideyim, İngilizce öğrenip geleyim, mesleğimde bana faydalı olur.’ diye düşündüm. Ama hikâye hiç öyle değil… Gittiğin zaman, evdeki hesap çarşıya uymuyor… Biz oraya gittiğimizde hayat daha başka, tozpembe… Her şey çok güzel… Hayat çok rahat… Yani dönmek artık elimizde değildi… Ama ben bu arada, gittim geldim, gittim geldim… Filmlerde oynadım, dizilerde oynadım… Hiç boş bırakmadım… Bugün teklif gelse, memnuniyetle kabul ederim… Çünkü ben hala bu işi çok seviyorum… Kendimi bu işe adamışım… Çünkü ben bu iş için evimi barkımı terk ettim… Doğduğum şehri terk ettim düşünün… Annem babam çok kızdı benim buralara gelmeme ama ‘Ben…’ dedim, ‘İçimde olan bir şeyi yapacağım…’ dedim… ‘Ben artist olacağım…’ dedim ve Allah’a şükür, Cenabı Hakk’ın yardımıyla, insanların bize gösterdiği sevgiyle bu günlere geldik…

Çok şükür, halimden çok mutluyum… Şimdi İngiltere’deyim… Evliyim. Bir çocuğum var. Çocuğum okuyor orada. Ben de ona yardımım olsun diye oradayım. Ama bu demek değil ki, ben Türkiye’ye dönmeyeceğim;  yine döneceğim inşallah günün birinde. Allah ömür verir de kısmet olursa, çağırılırsak, seve seve oynarız…

13.10.2012
Gazeteci Erol Dernek Sokak / Beyoğlu

Genseriko (Nam-ı Diğer Lüzumsuz Adam)

*Sinem Çalış’a sonsuz teşekkürler…

*Hakkı Haktan ile ilgili gazete kupürü, Sinematürk.com’dan alınmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s