Monthly Archives: Mart 2012

Üçüncü Adam E-Dergi’nin “Nisan” Sayısı Çıktı!

Dergimizin Nisan sayısını indirmek için tıklayınız.

Reklamlar

.::Hüseyin Peyda (27.1.1922 – 30.7.1990)::.

Türk Sineması’nın en önemli oyuncularından biridir. En önemli özelliği olarak görülen oldukça açık renkli gözleri ile tanınan Peyda, filmlerinin çoğunda kötü adam karakterlerini canlandırdı. Birçok filmde Cüneyt Arkın ile beraber oynadı. Film çevrelerinde, oynadığı filmlerden elde ettiği kazancını kendi yönettiği filmlere yatıran gerçek bir sinema sevdalısı olarak tanındı. Zamanında ticaret ile uğraşmış, bir ara Türkyolu isimli bir dergi çıkartmış sonrada bir film şirketi kurmuştur. Hüseyin Kazasfil adı ile senaryolar yazıp Hüseyin Örmen adı ile filmler çekmiştir.

*http://tr.wikipedia.org

   Yeşil gözleri, sakalları, sinirlendiği zaman sıktığı çenesi ve Kazım Kartal örneğinde de olduğu gibi boynunu hafif yana kırarak attığı bakışları ile sinemamızın en önemli sanatçılarından biridir Hüseyin Peyda

   Filmografisinde yer alan 213 filmde, Orhan Gencebay‘lı, Ferdi Tayfur‘lu filmlerde canlandırdığı kötü köy ağası rolleri unutulmaz performanslardır. Kadir İnanır‘la birlikte oynadığı Köprü ve Dila Hanım ile Cüneyt Arkın‘la birlikte oynadığı aksiyon ve avantür filmlerindeki karakterleri de diğer önemli performanslarıdır.

  Canlandırdığı tüm karakterde kalıcı olmayı başarmış, sinemamızın her döneminde, her kademesinde çalışmış gerçek bir sinema emekçisi olan Peyda’yı rahmetle anıyoruz.

Fotoğraflar:

.::Vahit Volkan::.

   Sezercik Aslan Parçası filminde Nedim’in  (Nihat Ziyalan) adamlarından birini başarıyla canlandıran Vahit Volkan, sinemamızın yardımcı kötü adamlarından biridir. Filmlerimizin gazinoda geçen sahnelerinde, gazinonun fedaisi ya da sarhoş müşteri rollerinde boy göstermiştir.

   1963 yılında başlayan sinema kariyerine 73 film sığdıran sanatçımızı saygıyla anıyoruz. Sanatçımızın hayatına, doğum tarihine ya da -vefat ettiyse- ölüm tarihine dair bilgi sahibi olan okurlarımızın yorumlarını bekliyoruz.

Tiyatro ve Sinema Sanatçısı Güngör Erbayık Hayatını Kaybetti.

Televizyonların en uzun süreli efsane dizisi Bizimkiler‘in kadrosundaki bir isim daha hayatını kaybetti.

Dizide Nimet karakterini canlandıran Güngör Erbayık, 72 yaşında kalp krizi nedeniyle vefat etti.

Sanatçının cenazesi bugün öğle namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verilecek.

*www.mynet.com

.::Kemal Başar, Babası Savaş Başar’ı Anlatıyor: “Elbette rolü üstüne düşünüyordur; ama rolü üstüne düşünenden çok içgüdüleriyle oynayan bir oyuncu hali vardı babamda. Çok yaratıcıydı, doğaçlama ile o anda inanılmaz şeyler yapardı.”::.

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Babanızla ilişkiniz nasıldı?

Kemal Başar: Çocukluğum Ankara’da geçti. Babam oldukça popüler bir oyuncuydu; Devlet Tiyatrosu sanatçısı olmak bir ayrıcalıktı o zaman. Komiser Colombo’da Peter Falk’u, Kaygısızlar’da ve Mc Coy’da Tony Curtis’i seslendirmesi ününe ün kattı tabii. Sonra filmlerde oynamaya başladığında artık kendini tanımayan kalmamıştı. Ancak hiç bunlara kapılan bir insan değildi. Tam tersine halkın içinde yaşayan, toplumun acıları ve sevinçlerinden beslenen gerçek bir sanatçıydı. Yoksul insanlarla özellikle dostluk kurar, içtenlikle yardımlarına koşar, ancak bunu bir dostmuş gibi, incitmeden yapardı. Yufka yürekliydi. Birinin üzülmesine, acı çekmesine dayanamazdı. Kan göremezdi bir de.

Çok iyi şiir okurdu. Harika hikaye anlatırdı. Başından geçen olayları bire bin katarak öyle bir anlatırdı ki sokaktan geçenlerin orada kalıp bir halk sanatçısı izler gibi toplandıklarını, dinlediklerini, güldüklerini, alkışladıklarını çok gördüm. Onun Sakarya Caddesi’ndeki masası meşhurdu. O masada sabahlara kadar içilir, anlatılır, gülünürdü. Hiç kavga dövüş hikayesi hatırlamam, hep gırgır…

Annem ise memurdu. Kardeşim ve benle daha çok o ilgilendi doğal olarak. Orta halli bir aileydik. Geçim güçlüğü çekilen zamanlar da oldu. Sofradaki tek bir portakalın herkes birbirine bıraktığından, günlerce orada kaldığını hatırlarım mesela. Ama bunları sonradan sonradan hatırlıyorum, annem hiç hissettirmemeye çalıştı bize çünkü. İki kardeş, TED Koleji’nde okuyorduk. Herhalde evden sandviç götüren bir tek bizdik. Harçlığımız çok kısıtlıydı. Amerikan kotları yeni gelmişti Türkiye’ye, bana kot pantolon ve kot mont alınabilmesi için 2 sene beklemiştim. Lisede partilere giderken babamın bir numara büyük ayakkabılarını, iki numara büyük ceketlerini falan giyerdim; tabii değil dansa, ayağa bile kalkamazdım, bunları da hatırlıyorum çocukluğumdan.

Babamın hemen her gece oyunu vardı, arkadaşlarıyla iki kadeh, biraz sohbet falan derken, geç geliyordu. Sabahları okula giderken ona hasretle sarıldığımı çok hatırlarım. O beni fark eder miydi, bilmem. Hafta sonlarını iple çekerdim, çünkü oyunu olmadığı zamanlarda pikniğe giderdik. Doya doya futbol oynardık; futbol tutkum o zamanlardan gelir. Ama Fenerbahçe’liydi ne yazık ki! Bu konuda çok çekişirdik, Beşiktaş’lı oğlunu Fenerbahçe’li yapmaya uğraşır dururdu. Babamla yakınlığımız daha çok ben 16-17 yaşına geldiğimde başladı. Birdenbire çok iyi iki arkadaş olduk. Birlikte gezmeye başladık. Annem de destekliyordu bunu, çapkınlığa kalkışmaz düşüncesiyle herhalde. Zaman aşımına girdiğinden artık itiraf edebilirim, biz birlikte çapkınlık turlarındaydık o zamanlar… 🙂 Derken apayrı dünyaları olmasının doğal sonucu ayrıldılar; babam bir daha, bir daha evlendi; sonuncusundan bir kız kardeşim daha oldu.

Babamla ilişkimin en iyi olduğu zamanda, ona en çok ihtiyaç duyduğum bir zamanda ise onu birdenbire kaybettim. Sene 1985. 22 yaşındaydım. O ise 47. Nedensiz yere ölümden bahseder dururdu; senin, kardeşinin evlendiğini göreyim derdi, kızardım. Ufak kardeşim daha minicikti. Vücudu şişti bir gün; Baykal Saran’ın ısrarı olmasa gitmezdi ya, hastaneye bir gitti, gidiş o gidiş. İyi, yarın çıkıyor falan derken, bir kalp krizi iki günde aldı götürdü babamızı hepimizden.

2) Babanızın sinema kariyeri öncesinde sağlam bir tiyatro geçmişi var. Tiyatro hayatının başlamasından ve önemli oyunlarından bahseder misiniz?

Kemal Başar: Babamın sinema kariyeri öncesinde de, sırasında da tiyatro hayatı vardı ve başarıyla sürdü. Asıl olarak bir Devlet Tiyatrosu sanatçısıydı. Tiyatro hayatı, o yıllarda konservatuarın viyolonsel bölümünde okuyan ağabeyine özenmesiyle ve aynı mahallede oturdukları İlyas Avcı’nın teşvikiyle girdiği konservatuarla başlıyor. Kartal Tibet, Bozkurt Kuruç, Tomris Oğuzalp sınıf arkadaşları. Birçok önemli oyunda oynuyor elbette. Yeni başladığında Andora’da oynadığı askeri çok severdi. Don Kişot’tan Dördüncü Murat’a, seneler boyu oynuyor da oynuyor. Sonra 1980’lerde kendi buluşu olan tek bir sandalyeyle dünya öykülerini oynamaya başlamıştı. O sandalye her şey oluyordu. Rejisör de kendisiydi, oyuncu da: “Öykülerden Oyunlar”. Öyle donanımlı bir sanatçıydı ki, onun o gösterisini sonra çok yapmak istediler, sahnelediler, hepsi de kof birer oyun olarak kaldı; sahnede tek bir sandalyeyle koca bir dünya kurmak, büyük oyunculuk gerektiriyordu çünkü.

3) Savaş Başar’ın sinema kariyeri nasıl başladı?

Kemal Başar: Feyzi Tuna Haydarpaşa Lisesi’nden, Kartal Tibet de Konservatuar’dan çok yakın arkadaşlarıydı. Onların desteğiyle sanırım. Yoksa ne kadar iyi oyuncu olursanız olun, o günün yolculuk ve haberleşme olanaklarını da göz önüne alırsanız Ankara’dan İstanbul’daki önemli filmlere, önemli rollere yetişmek mümkün mü! Hep iyi dostluklar kurardı, dediğim gibi çok renkli, çok eğlenceli bir adamdı. Kısa sürede yapımcılar, yönetmenler, oyuncular hepsi de çok iyi dostları olmuştu. Ankara’ya gelen, illa ki bize de gelirdi. O zaman evde kalmalar vardı. Övünmüş gibi olmayayım, İstanbul’un birçok ünlü simasıyla aynı odada yatmışlığım vardır. Yani çocuğum, gelenden gidenden haberim yok, erkenden uyumuşum; sabah bir uyanırdım, karşımdaki yatakta çok ünlü biri yatıyor. Şaka gibi, değil mi!

4) Tiyatro kökenli deneyimli bir oyuncu olarak sinemada ne tür zorluklarla karşılaştı? Bu zorlukları sizle paylaştı mı?

Kemal Başar: Ben konservatuara girmek istediğimde paylaşmıştı. Mutlaka en iyi olmam gerektiğini, yoksa bu mesleğin acı veren bir meslek olacağını söylemiş, oyuncu olmamı hiç istememiş, karşı koymuştu. İleriyi hep gören biri olarak, oyuncu olursan eninde sonunda İstanbul’a gitmek zorundasın, ezerler, dalga geçerler, barınamazsın demişti, çok iyi hatırlıyorum. Demek kendi sinema çalışmalarında bunu gözlemlemiş. Benim pişene kadar uzun süre Ankara’da kalmamda belki bilinçaltıma işlemiş bu sözü de etkili olmuştur, kim bilir!

5) Çalışma disiplini açısından Savaş Başar’ı nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydu, yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyordu?

Kemal Başar: Elbette rolü üstüne düşünüyordur; ama rolü üstüne düşünenden çok içgüdüleriyle oynayan bir oyuncu hali vardı babamda. Çok yaratıcıydı, doğaçlama ile o anda inanılmaz şeyler yapardı. Filmlerini izlediğimde, role yaklaşımının içgüdüsel olduğunu görebiliyorum. Tiyatroda ise bambaşkaydı. Büyük bir oyuncuydu.

6) İzleyicilerimiz Savaş Başar’ı ağırlıklı olarak Çirkin Dünya filmindeki Akrep karakteri, Sevimli Frankeştayn filmindeki Frankeştayn karakteri, Devlerin Aşkı filmindeki Süreyya karakteri ve İffet filmindeki Haluk karakteri ile hatırlıyor. Hatırlıyorsanız, bu filmler ile ilgili size anlattığı bazı anılarını bizimle paylaşır mısınız?

Kemal Başar: Çirkin Dünya’nın onda ayrı bir yeri vardı. Hem Bülent Kayabaş’la iyi arkadaşlardı, hem Hülya Koçyiğit’le konservatuardan yakınlıkları vardı. Çekimlerin çok zevkli geçtiğini anlatırdı. Bu filmin rejisinden, senaryosundan hep övgüyle söz ederdi. Frankeştayn’da giydiği en az 25 santim topuklu siyah ayakkabıları, bizim mahalle çocuklarının oyuncağı olmuştu. Ankara’da Karanfil Sokak’ta o yıllarda o ayakkabıyı ayağına geçirmeyen çocuk kalmamıştır herhalde. Kimse o filmi beğenmez, ama benim babamı babama en çok benzettiğim filmdir o. Devlerin Aşkı’nda Kadir İnanır’la havuzda çekilen denize uçan araba sahnelerinin güçlüğünü de anlattığını hatırlıyorum. İyi yüzücüydü, Kadir İnanır da öyleymiş de çekebilmişler. Onunla da iyi dostlardı. Seneler sonra daha geçen sezon Kadir Ağabey bir galama geldi, orada konuştuk; gözleri dolarak anlatıyordu babamın nasıl renkli bir adam olduğunu, ne hoş zamanlar geçirdiklerini, çok duygulandık.

7) Başarılı bir karakter oyuncusu olarak keşke oynamasaydım ve keşke o filmde ben de oynasaydım dediği filmler var mıydı?

Kemal Başar: Babamın keşke dediğini ya da bir şeyden pişmanlık duyduğunu hiç hatırlamıyorum. Kendine has bir insandı, anı yaşardı. Filmlerini izlediğinizde siz de görmüyor musunuz ne kadar coşkuyla, hatta fütursuzca oynadığını! Seneler sonra William Saroyan’ın yaşamın çok kısa olduğunu, yaşadığın anı yaşamak ve hep iyilik yapmak için yaşamak gerektiğini anlatan felsefi metnini bulduğumda, babam için yönettim.

8) Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. (Bu maceramızın başlangıcı da sizin bildiğiniz üzere Savaş Başar’dır. Bu yüzden onu saygıyla anıyor, sorularımızı yanıtladığınız için size de çok teşekkür ediyoruz.) Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Kemal Başar: Bir kere babam yaşasaydı ve onu “Üçüncü Adam” olarak nitelediğinizi duysaydı, çok öfkelenirdi 🙂 Her zaman, her bulunduğu ortamda, orada kim olursa olsun derhal birinci adam olmayı becerirdi çünkü. İlgiyi üstüne toplamasını çok iyi bilirdi. Şaka bir yana, babamın hayranı olduğunuzu yazdığınızda çok şaşırmış, çok da duygulanmıştım. O öldüğünde siz doğmamıştınız bile çünkü. Bu hem sizin sinemayı çok seven ve iyi bilen, kadirşinas bir insan olduğunuzu gösteriyor, hem de babamın sizin jenerasyonunuza kadar ulaşan başarılı sinema kariyerini. Bu ilgiden, onunla anılarımı yeniden hatırlamaktan ve sayenizde hatırlatmaktan çok mutluyum.

9) Babanız Savaş Başar olarak sinema ve tiyatroda hayal ettiği yerde miydi?

Kemal Başar: Çok ünlüydü bir kere; bundan memnundu, ama belli etmezdi. Ama ne tiyatroda, ne sinemada hak ettiği yerde değildi henüz ve öldü. Öyle bir cenaze ki, Ankara’yı bilenler için, Maltepe Camii’nden Kızılay ve Tandoğan’a kadar bir kalabalık katılmıştı. Ölmeseydi, bir 20 sene daha yaşasaydı, merdivenleri onun kadar hızlı tırmanan pek az kişi olduğundan, şimdi en yüksek yerde olurdu, diye düşünüyorum.

10) Son olarak babanız ile ilgili unutamadığınız birkaç anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Kemal Başar: Babamla anılarımın hangi birini anlatsam… Ben size babamın bazı hikayelerinden bahsedeyim, hepsi de çok ünlüydü. Devlet Tiyatrosu’nun yurtdışı turnesinden dönerken bizim gümrükçünün içkilerin geçişine izin vermeme hikayesi var mesela… Geçiririm diye iddia ediyor babam, kapışıyorlar, iddialaşıyorlar. Oturup hepsini içiyor, öyle geçiriyor. Sonra başka bir hikayede bir kulüpte Colombo’yu taklit eden bir adama rastlıyor. Yanındaki arkadaşları gerçek Colombo burada diye babamı gösteriyor. Hesabına iddialaşıyorlar diğer adamla, o da kendinin Colombo’yu seslendiren olduğunu iddia ediyor çünkü. Ama diğeri daha iyi diye kimse babama inanmıyor, hesabı ödemeyince de babamları yaka paça atıyorlar kulüpten… Bir gece trafik polisi durduruyor, beyefendi adınızın baş harfi S mi diye soruyor. Babam beni tanıdı diye yanındakilere böbürlenirken niye S çizerek geliyorsun, ehliyet ruhsat demez mi… Kendi cezasını arkadan gelen Cüneyt Gökçer’e yazdırma hikâyesine çok gülünürdü bir de… Arkadaşlarına çok takılırdı. Onlarla ilgili hikâyeler uydurup anlatırdı. O arkadaşları da bir süre sonra sanki olmuş gibi durumu benimser, artık üstüne bire bin katılarak o hikâyelere gülünür, gülünürdü.

.::Kazım Kartal (1936 – 13.8.2003)::.

*Sanat yaşamına 1964 yılında başlayan Kazım Kartal, Türk Sineması’nın adı fazla bilinmeyen kahramanlarındandır. Genellikle karakter rollerde yardımcı oyuncu olarak rol alan “kötü adam” Kartal, sanat yaşamı boyunca 1000 civarında (saptanabilen 350), filmde rol almış, iki senaryo yazmış, bir filmin yönetmenliğini üstlenmiştir.

Bir dönem seks filmleri furyasında da çeşitli filmlerde rol alan Kartal, o süreçteki gerekçesini şu sözlerle açıklamıştır: “Parasız kaldığım dönemlerde bakkaldan veresiye alışveriş bile yapamayıp, alay konusu olmak canıma tak demişti, mecburdum”.

Çasod üyesi olan sanatçı, bir dizi filmin çekimi için gittiği Erzurum Hınıs’da rahatsızlanıp İstanbul’a dönmesinden kısa bir süre sonra kalp krizi nedeniyle yaşamını yitirmiştir.

*http://tr.wikipedia.org

   Cüneyt Arkın‘lı aksiyonların vazgeçilmez kötü adamı Kazım Kartal, Battal Gazi filmlerinde canlandırdığı kötü imparator karakterleri ile sinemamızın unutulmazları arasında yer almıştır. Başını hafifçe yana eğip attığı kötü bakışlar ve karakteristik yüz hatları ile her daim hatırlanacaktır.

   İnişli-çıkışlı sanat yaşantısında, yaşamakta olduğu maddi sıkıntılardan dolayı -istemeden de olsa- her tür filmde yer almış emektar karakter oyuncumuzu rahmetle anıyoruz.

Fotoğraflar:

.::Bilal İnci (29.9.1936 – 15.10.2005)::.

*Bilal İnci Adana’da doğdu. Yönetmen Kemal İnci’nin kardeşidir. Bir süre İzmit Lisesi’nde okudu. Çeşitli işlerde çalıştıktan sonra sinema alanına yöneldi. Bir Türke Gönül Verdim”, “Alageyik”, “Büyük Yemin”, “Beyaz Mendil”,”Babanın Oğlu gibi filmlerde oynadı.

Son dönemlerinde İzmir’de yaşayan İnci bir dizi çekimi için İstanbul’a gitmişti. Yüksek tansiyon ve şeker hastası olan sanatçı, 15 Ekim 2005 tarihinde İstanbul Beyoğlu’nda bir otel odasında geçirdiği kalp krizi sonucunda öldü. 16 Ekim 2005 tarihinde Şişli Camisinde düzenlenen cenaze töreninin ardından Zincirlikuyu Mezarlığına defnedilmiştir

Dizi oyuncusu Elif İnci’nin babası, Ayça İnci ve Ayçin İnci’nin de dedesidir.

*http://tr.wikipedia.org

   Sinemamızın unutulmaz kötü adamlarından olan Bilal İnci, Sadettin Erbil‘in sesi ile hayat bulan iç gıcıklayıcı kahkahası, kötülük yapmadan önce burduğu pala bıyıkları ve sert mimikleri ile sinema tarihimizde kendine has bir yer edinmiştir.

    Ala Geyik, Büyük Yemin, Battal Gazi’nin Oğlu, Hayatımızın En Güzel Yılları ve Kılıç Bey gibi önemli Cüneyt Arkın filmlerinde canlandırdığı kötü karakterler akılda kalıcıdır.

      Büyük karakter oyuncumuz Bilal İnci’yi rahmetle anıyoruz…

Fotoğraflar: