Türk Sineması’nda Yapım ve Yönetim Sorunları – 2. Bölüm

1970 SONRASI VE GÜNÜMÜZ TÜRK SİNEMASI’NDA YAPIM VE YÖNETİM SORUNLARI

Şimdi asıl kısma geldik. İdealist insanların devlete rağmen yaptığı sinemayı anlatacağım bu bölümde.  Birinci bölümde olduğu gibi bu bölümde de film isimi vermektense yönetmen isimi vermeyi ve mücadelelerini anlatmayı tercih ediyorum. 70-80 arası çekilen filmler, politik yanı yavaş yavaş sivrilmeye başlayan bir sinemanın örnekleriydi. Ülkenin buhranlı zamanları içinde çekilen propaganda filmleri, hem ilgi hem de tepki görüyordu. Sinema salonları basılıyor, filmler yakılıyor, yönetmenler işsiz bırakılıyordu. Sinema adına yeni girişimlere kalkılıyor, sonuç alınamadan vazgeçilmek zorunda kalınıyordu(genç/devrimci sinema gibi).

80’lere gelindiğinde ülke bir kez daha askeri darbe ile sarsılıyor, bu sefer toparlanmak o kadar da kolay olmuyordu. 70’lerin sonuna doğru başlayan ve bastırılmış duyguların dışa vurumu sonucu arabesk ve seks filmleri furyası zirve yapıyor, halk akın akın bu filmlere giderken,bu kez sinema bambaşka yıldızlarla tanışıyordu. Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses, Aydemir Akbaş, Hadi Çaman gibi ses ve tiyatro sanatçılarının oynadığı filmleri halk büyük bir açlıkla izliyordu. Bu yıllar sanatsal değeri neredeyse hiç olmayan erotik komedi ve arabesk filmlerle geçiyor, Atıf Yılmaz kadın filmlerine yöneliyor, Yılmaz Güney kendi sinemasının temellerini bir daha yıkılmamacasına güçlendiriyor, Zeki Ökten ve Şerif Gören iyi filmlerle kendilerini ispatlıyor, Sinan Çetin, Yavuz Turgul gibi yönetmenler ilk filmlerini çekiyor ve taze kan olarak sinemamıza giriş yapıyorlardı.

80’lerin başındaki kalite sorunu, 80’lerin ortalarına doğru düzelmeye başlıyor, yukarıda bahsettiğim yönetmenler iyi filmler yapmaya devam ediyorlardı. Bu sefer de 60’ların ters orantısı burada bambaşka bir biçimde karşımıza çıkıyordu; “üretim az,nitelik çok”. Kulağa ilk olarak güzel geliyor bu cümle. Hem de geçmiş yıllara bakıldığında “işte aradığımız, yakalamaya çalıştığımız sistem bu” diyebiliyoruz ama körü körüne bu cümleyi söylersek de çok geçmeden yanıldığımızın farkına varıyoruz. Çünkü iyi filmler çeken bir yönetmenin filmine yalnızca bin-iki bin kişi gidiyor ve eskisi gibi salonlar dönüp taşmıyordu. Filmler iyiydi ama izleyici ile buluşamıyordu. Halit Refiğ bu durumu, biraz duygusalca şöyle özetliyor: “Türk Sineması 60’larda başlar,80’lerde biter…Çünkü “sinema” sadece izleyici ile buluştuğu zaman “sinemadır”. Seyircisine uzak bir sinema düşünülemez. Türk Sineması 60’larda ve 70’lerde bunu başardı lakin 12 Eylül sonrası durum iyice kötüye gitmeye başladı ve Türk seyircisi Türk filmlerine gitmemeye/gidememeye başladı ve böylece Türk Sineması –yani halk sineması- bitti” Haklı olduğu yanlar vardı elbet ama,“sinema bitti” demek, ancak yıllarını bu işe vermiş bir sinema yönetmeninin ağzından çıktığı zaman kabullenilebilir ve altında yatan o naif anlam anlaşılabilir. Halit Refiğ burada şunu çok açık söylüyor -ki yüzde yüz katılıyorum kendisine- seyircisiz sinema düşünülemez! Sinema yalnızca izleyici ile var olur(bu tüm sanat dalları için de geçerlidir aynı zamanda, izleyici yani tüketici olmadan sanat eserinin bir anlamı yoktur).

Ve 90’lara gelindiğinde senede bir, belki iki film çekilmekteydi çünkü ülke hala toparlanamamıştı. Yapımcılar giderek azalmıştı, yalnızca kendini bu işte ispatlamış yönetmenlere film çekme fırsatı tanınmaktaydı. Bu yıllarda film çekme riskine yalnızca, televizyonun ülkemize giriş yapması ile reklamcılığa soyunan ve bu işten bir hayli para kazandıkları için, reklamcı-yapımcılar kalkışıyordu. Televizyonun gelmesi ile sinema elbette ki darbe yemişti ama, biraz gücümüz olsa idi o senelerde, televizyon bir reklam ve tanıtım-teşvik aracı olarak kullanılabilirdi. Bu uzun bir sürenin ardından yıl 1996’yı gösterdiğinde Filma-Cass tarafından “Eşkıya” adlı filme uygulandı ve başarı da sağlandı. Filma-Cass aynı zamanda reklamcılık ve yeni yeni başlayan video-klip üretimi yaptığından maddi açıdan biraz sıkıntıya da girse filmi finanse etti. Film ilk özel televizyonumuz olan “star tv” ve diğer tv kanalları tarafından da tanıtılınca, 2 milyon izleyiciye ulaşan ilk Türk filmi oldu ve ardından gelecek yönetmenlerin ve yapımcıların önünü açtı. Filmi çeken, 80 sonrası reklamcılıkla adını duyuran ve Muhsin Bey filmi ile büyük beğeni toplayan Yavuz Turgul’du.

Ardından geçen yıllar içinde çekilen film sayısında gözle görülür bir artış başladı ve artık yapımcılar da, yönetmenler de, risk almadan başarıya ulaşılamayacağını anlamışları ve ardı ardına filmler yapmaya başladılar. 2001 yılında bu riski alıp film çeken Yılmaz Erdoğan ikinci bir rekora ulaştı ve Eşkıya’yı da geçerek en çok izlenen film oldu. Artık isim yapmış ve kendini tiyatroda da ispatlamış biri olmasının verdiği avantajı sonuna kadar kullanan Erdoğan, aynı Eşkıya filminin yaptığı gibi, Vizontele filmi ile sinemanın yeni döneminin ikinci çıtasını çakmış oldu.

Ve günümüze kadar olan zaman zarfı içinde yeni yapımcılar ile piyasa yıllardır beklediği taze kanı bulmuştu ve film üretimi hızla devam etmekteydi. Senede on film, yirmi film derken, geçen yıl, yılda 50 küsür film çekildiği açıklandı ve bu biz yeni kuşak sinemacılar için mükemmel bir haberdi. Artık ülkemiz, yeninden, ne yapmak istediğini bilen bu kez genç sinemacılarla tanışmıştı ve yapımcılar tarafından tam anlamıyla desteklenen bu yönetmenler hem sektöre hareketlilik kazandırıyor, hem de kendi dillerini geliştirme çabalarını sürdürüyorlardı. 90’larda ilk iki filmini çeken ve büyük beğeni toplayan Zeki Demirkubuz ve Mustafa Altıoklar, gelecek yıllarda ilk filmlerini çekecek olan Derviş Zaim, Nuri Bilge Ceylan, Çağan Irmak gibi yönetmenlerle sinemamız daha da hareketli zamanlar yaşamaktaydı. Yapımcılar bu yönetmenlere koşulsuz güveniyor, onlar da bu güveni sarsmayarak iyi filmler yapıyor, ilk filmini çekecek yönetmenlerin de para bulmasını dolaylı yoldan sağlıyorlardı. Sinemamızın ustaları ve kendi dillerini oluşturan bu “genç” (ustalara göre genç) yönetmenler, yine kendi dillerini oluşturmayı hedefleyen biz genç yönetmen adayları için birer altın madeni değerindeler ve bu genç yönetmenler(bizler) onların filmleri ve sanatsal bakış açıları ile beslenerek ilk filmlerini çekmenin peşinde, emin adımlarla ilerlemekteler. Yaşasın TÜRK SİNEMASI!!!

Reklamlar

One response to “Türk Sineması’nda Yapım ve Yönetim Sorunları – 2. Bölüm

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s