Türk Sineması’nda Yapım ve Yönetim Sorunları – 1. Bölüm

*Önceleri yazdığım bir makale daha. Sosyal yaşantımızı düzene soktuğumuz an yeni araştırmalarla karşınızdayız. Ekip olarak, ilgi, alaka ve en önemlisi anlayışınıza sonsuz teşekkürü bir borç biliriz…

Tartışıp duruyoruz, “Türk Sineması var mıdır?” “Yok mudur?”. Varlığına ya da yokluğuna dair araştırıyor muyuz, sorguluyor muyuz, farklı kaynaklardan ve bu işin bizzat içinde olan ustalardan besleniyor muyuz diye sorarsanız, cevabım “hayır”. Çünkü öyle bir hal aldı ki bu konu,sanki “Fenerbahçe-Beşiktaş maçında atılan gol ofsayt mıydı değil miydi?” tartışılıyor. Hiç bir araştırma yapılmadan, hiç kitap karıştırılmadan, yalnızca kulaktan dolma bilgiler ve ayaküstü yapılan sohbetlerden yola çıkılarak varlığı tartışılan bir “konu” düşünemiyorum. Bir konunun yokluğunu savunmak için, öncelikle varlığını doğuran sebepleri tam manası ile bilmek ve eleştirmek gerekir. Dini bilmeden din hiçe sayılamayacağı gibi, sinema ve diğer sanat dalları için de bu böyledir. Kaldı ki,kanaatimce, sinemamız adına zerre kadar araştırma yapmamış bir insanın “Türk Sineması vardır” demesi de, “yoktur” demesi gibi,hiçbir anlam ifade etmemelidir. Eğer bir sanat dalı eleştiriliyorsa,geçmişi bilinmeli, şimdisi geçmişten yola çıkılarak analiz edilmeli –tabii ki tarihsel bakış açısı göz önünde bulundurularak- ve geleceği tüm bu bilgiler ışığında tahmin ve tasavvur edilmelidir. Aksi takdirde bu mesleği yapacak kişilerin “marjinallik” adı altında saçmalamaları, yalnızca kendi sinemalarına değil, dünya sinemasına dahi uzak,ucube işler üretmeleri kaçınılamaz. Benim,sinemamız hakkında duygu ve düşüncelerimi bildiğinizden ve bu düşüncelerimi diğer ödevlerimde uzun uzadıya anlattığımdan, bir kez daha anlatma gereği duymuyorum. Ama şurası kesin,ödevim boyunca ara ara bu konuya tekrar değineceğim. “Türk Sineması” niçin “var” ve kendi nitelikleri ile halen nasıl da ayakta durmakta, bunu kendi araştırmalarım ve bir ustanın, Halit Refiğ’in ağzından bizzat anlatacağım.

Yapım ve yönetim sorunlarına gelince, sinemamızın en güç şartlar altında neler ürettiğinden, sansürün, tüccar yapımcıların ve memur yönetmen-senaristlerin sinemamızdan neler götürdüğünden, “anlatma ve eleştirme” aşkı ile tutuşan yönetmenlerimizin senaristlerimizin bir süre sonra, hayatlarını sürdürebilmek için nasıl da memur gibi çalıştırıldığından bahsedeceğim. Her daim sinemamızı “Yeşilçam”dan ibaret sayan batıcı ucube zihniyetin sinemamız hakkındaki görüşlerine de satır aralarında yer verecek, yanlışlarını ve ayıplarını bir de ben dillendireceğim. Halit Refiğ, kendisi ile söyleşi yapmaya gittiğimde, “ulusal sinema kavgası” adlı kitabının girişine, “Erhan kardeşime,çetin sinema mücadelesinde başarılar dilerim…” yazdığı an,yüzünün ifadesini ve yorgunluğunu çok iyi hatırlıyorum. Yaşım ve konumum –şu an için popüler ve tanınan bir isim olmadığımdan- müsait olmasa dahi, onun omzundaki yükü, artık devralmak zamanı geldi…Devralıyordum…

1970 ÖNCESİ,TÜRK SİNEMASI’NDA YAPIM VE YÖNETİM SORUNLARI

“Ayestefanos Rus Abidesi’nin Yıkılışı” adlı, ilk filmimiz kabul edilen bu filmi çeken,bir subaydı. Gerçi buradaki “film” sözcüğünün altında yatan, salt olarak “görüntüleme” aracının çalıştırılması sonucu elde edilen bir doküman. “Sinema” örneği teşkil edecek bir durum henüz yok ortada. Kurtuluş mücadelesi içinde ve hali hazırda bir “cumhuriyete” sahip olamayan bir milletin ilk filmini, o mücadelede yer alan bir subay çekiyordu.

İlk sorun olarak bunu ele alabiliriz. Çünkü hemen hemen aynı yıllarda Amerika’da yılda onlarca film çekilmekteydi. Bir süre sonra kendini,büyük bir değişim içinde bulacak bir milletin sinema ile uzaktan yakından ilgisi olamazdı. Çünkü daha önemli işler vardı yapılacak. Daha kurtuluş mücadelesinin ilk adımları olan kongreler yapılacak, cumhuriyet kurulacak, meclis açılacak, insanlar bir sabah okuma yazma bilmeden uyanacak ve aralıksız devrimler sürecekti. Gitti mi size ilk hesapta,yaklaşık 20 yıl. 1914’ten,cumhuriyetin ilk yıllarına kadar hemen hemen hiçbir film yapılamayacak, dünya yılda yüzlerce film üretirken, Sovyetlerde sinema “devletleştirilirken” –yani propaganda amaçlı sinemanın ilk adımları atılırken- biz yeni yeni toparlanan bir millet olarak, “yeni yaşamımıza” ayak uydurmaya çalışacaktık. Bu konuyu çok fazla önemsediğimden ve “ülke” sineması oluşumunda bize büyük bir darbe vurduğunu düşündüğümden es geçemiyorum. “Bu bir ülke sinemasını ne kadar etkiler ki?” sorusunun cevabı, bence “düşünülenden çok daha fazla”dır. Çünkü sinema diğer ülkelerde de aynı yıllarda gelişme içindeyken, devlet –maddi ve manevi güçleri de olduğundan- bu sanatı önemsedi ve bazı ülkeler bunu safi eğlence olarak, bazıları da, daha büyük düşünerek bunu kitlelere ulaşmak ve kitleleri bir arada tutmak adına büyük bir silah olarak kullandı. Bizim bunları uygulayabilmemiz biraz geç oldu ve aradaki teknik ve kavramsal boşluklar hiçbir zaman dolmadı. Hali hazırda da tam anlamıyla dolmuş değil. Ama bu,bir ülke sinemasını diğer bil ülke sinemasından daha mı aşağı çeker. Bu sorunun cevabı da bence, “tabii ki hayır” dır. Çünkü 60’lı yıllarda çekilmiş “Sevmek Zamanı” adlı film, o yıl,dünya sinemasında çekilmiş hemen hemen bütün filmlerden çok daha başarılı ve güçlü bir filmdir.

Yukarıda bahsettiğim olumsuz durum, şuna yol açtı; popüler filmler bolca çekilip, kazanılan paralar, ortak bir havuzda, ileriki yıllarda yapılacak sinema filmlerine harcanmak üzere toplanılamadı. Diğer ülkeler bunu bizden yirmi-yirmi beş yıl daha önce yapabildikleri için teknolojik anlamda ve kavramsal anlamda daha başarılı filmler ürettiler. Çünkü şu da yadsınamaz bir gerçek, sanat deneme yanılma ve kendini geliştirme ile olgunlaşır ve çeşitlilik kazanır. Bizim maalesef hiçbir zaman deneme yanılma olanağımız olmadı. Ya kameramız,ya filmimiz,ya da paramız azdı ve kısıtlı imkanlarla iyi filmler yapmaya çalıştık –ve şartlar göz önünde bulundurulduğunda, bunu çok iyi bir azim ve kararlılıkla başardık-. Eğer elimizde imkanımız yani devlet desteğimiz olsa ve sinemadan kazanılan para sinemaya yatırılsa idi -daha ilk yıllarda ve sonraki yıllarda da- çeşitliliğimiz ve sinemasal anlamda başarılarımız kesinlikle çok daha ileri düzeyde olacaktı.

Gelecek yıllara baktığımızda sinemayı tek elinde tutmak ve “yalnız kendisi” film yapmak adına bir çok genç sinema heveslisini kapısından döndüren, ama bunun yanında filmler üreterek de sinema sanatı adına “sanatsal devinimi” başlatan “Muhsin Ertuğrul” dönemi başladı. Bu dönem üretilen filmlerin nitelikleri açısından başarısız bir dönem olarak kabul edilse de,ülkemizin sinemasında “ilk”leri başlatması adına önemsenmesi, hakkının verilmesi gereken bir dönemdir. Evet filmlerin bir çoğu çok vasat ve yetersiz filmlerdir, lakin film üretilmesi ve bu durumu gören sinema heveslilerinin –en azından- bu üretilen filmlerin yetersizliğini sona erdirmek için bu işe girişme istekleri, bu dönemin artılarından biridir –hatta en önemlisidir-. Ya Muhsin Ertuğrul, çok iyi filmler çekseydi? Bu durum sinemamız açısından daha kötü bir ilerleyişe yol açardı ve sonuç olarak, sinema,“tiyatro oyuncularının ek gelir kaynağı” olmaktan öteye gidemezdi. Biz de gelecek yıllarda, yeni tiyatrocuların yeni filmlerini izlerdik ve sanatsal açıdan piyes nitelikli filmlerimiz olurdu. Bu da zaten, o dönem kaplumbağa hızında ilerleyen sinemamızı hiçbir yere götürmezdi.

Bu yıllarda film çekecek yönetmenin en büyük sorunu,tahmin edeceğiniz üzere, kamera ve diğer ekipman eksiğiydi. Bütün bunlar bulunsa dahi, iyi film çekebilecek bilgi ve birikime sahip, dünya sinemasını ve yenilikleri takip eden bir yönetmen adayımız da yoktu. Kamera sabit kuruluyor, oyuncular tiyatro sahnesindeymişçesine hareket ediyor ve konuşuyorlardı. Bu da sinemamızı ilerleten bir adım değil,durup düşünmemize sebep olacak bir adım olarak sinema tarihimize yer ediyordu. Sinemaya para yatırılmıyor/yatırılamıyor, çekilen filmler izleyici ile buluşup kendi maliyetini kurtarıyordu.

Ardından Faruk Kenç ile başlayan dönem, sinemamız adına yepyeni bir adım oluyor ve sinema kendi oyuncularını yetiştiriyordu. İşte bu ve ardından gelecek yıllar, sinemamız adına ilerleme adımları olarak nitelendirilebilir. Lakin bu yıllarda da–önceki yıllarda az az baş gösteren ve sinemamızı en çok etkileyen unsurlardan biri olarak düşündüğüm- sansür ortaya çıkıyordu. Çekilen filmler paramparça ediliyor ve bambaşka anlamlara gelen hallerle seyirci önüne çıkıyordu. Filmler yurt dışındaki festivallere kaçak olarak yollanıyor ve büyük ödüller alıyor, ama ülkemizde bir kez dahi gösterilmiyordu. Bu yıllarda yani 50’li,60lı yıllarda bir de “yapımcı” kavramı çıkmıştı ortaya. Birileri film şirketleri kuruyor ve çekilen filmleri finanse ediyor, bazıları çok büyük paralar kazanıp şirketini güçlendiriyor ve cebini dolduruyor, bazıları da finanse ettiği ilk filminin iş yapmaması sonucu batıyor ve bir daha bu işlere bulaşmıyordu. “Yıldız” sistemi ile filmler yapılıyor, sinema kendi yıldızlarını üretiyor, tüketip yok ediyor, kazanan yine yapımcı oluyor, ”memur yönetmen”e ancak iki üç gişe filmi yaptıktan sonra kendi istediği filmi çekme lüksü tanınıyor, o film iş yaparsa yönetmen yirmi filminin yalnızca beş tanesini istediği gibi çekebiliyor, geri kalanları “Yeşilçam”ın tozlu raflarında belki bir daha hatırlanmamacasına yerlerini alıyordu. Ardından kurulan özel televizyonlar bu filmleri yok pahasına alıyor, bir “telif hakkı yasamız” olmadığından ne yapımcı, ne yönetmen, ne de oyuncu bu gösterimden hakkına düşeni alabiliyordu.

Sinemamızın en büyük sorunu da bu yıllarda patlak veriyordu; “üretim ve nitelik arasındaki uçurum”. Sansürden korkan ve filminin iş yapmamasından endişe eden yapımcı, anlaştığı memur senariste “kör kızlı, zengin oğlanlı” zengin oğlanlı bir senaryo yazdırıyor, ardından iyi filmler yapmayı amaçlayan ama cebinde parası olmayan bir yönetmen buluyor, “bu kazandığımı iyi filmlerime yatırırım” diye düşünen yönetmen bu filmi çekiyor, bu yönetmenlerden bazıları para tatlı geldiğinden, piyasanın çarkları arasına bırakıveriyor kendini ve yok olup gidiyor Yeşilçam’da(ah Osman F. Seden!).Sonra bir bakıyoruz 200 küsür film çekilmiş ama 10 tanesi elle tutulur biçim ve özgünlüğe sahip, bu 10 tanenin içinden de 5 tanesi her anlamıyla “iyi” film.

Tüm bunlar, film yapmaya çalışan bir ülkenin değil, film üreten bir ülkenin sorunlarıdır. Daha da açarsam bu cümlemi,“Türk Sineması” sürekli olarak film üretmiş bir sinemadır, lakin yukarıda bahsettiğim sorunlar ve zihniyetler yüzünden sürekli baltalanmıştır. Yüksel Aksu ile yaptığım bir söyleşide, bu konuyla ilgili şöyle diyordu; “Evet eksik filmler yapıldı,kötü filmler de yapıldı ama bu sinemanın Cannes’da, Berlin’de ödülleri, dünyanın kabullendiği yönetmenleri ve ciddi manada iyi ve değerli filmleri vardır. Amerikan ve Hint sinemalarından bir dönem bolca etkilenmiş, bu bağlamda yüzlerce boş film üretmiş olması, bir Gurbet Kuşları’nı, bir Sevmek Zamanı’nı, Yol ve Sürü gibi filmlerin varlığını zedeleyemez.” Bu cümlelerden hem “Türk Sineması”nın varlığına ve sağlamlığına dair bir anlam çıkarılabilir, hem de yukarıda bolca bahsettiğim sansür, yapımcı ve memur yönetmen zihniyetinin bir dönem ülkemiz sinemasını mahvettiğine dair anlamlar çıkarılabilir. İkisi de gayet yerinde tespitlerdir.

Türk Sineması’nın en büyük sorunlarından biri de, dünyada sinema adına neler olup bittiğine bakılırken,kriterin “para kazanma” olarak belirlenmesidir. İyi yönetmenler (Lütfi Ö. Akad,Metin Erksan,Halit Refiğ,Atıf Yılmaz,Yılmaz Güney) dünya sinema akımlarının etkilerini kendi sinemalarında göstermeye çabalamışlar, “Yeni Gerçekçi”, “Şiirsel Gerçekçi” filmler üretmişlerdir. Ama burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus şudur:bu yönetmenler bu akımları algılamış ve sindirmiş, kendi kültürlerinden damıtarak sinemalarına aktarmışlardır. Yani burada Yeşilçam filmlerindeki gibi bir “aynısını çek” mantığı yoktur. “Umut”,“Yeni Gerçekçi” bir film olarak değerlendirilebilir –tam değildir ama- lakin, Adana yöresini ve bölge kültürünü bizlere çok büyük bir ustalıkla göstermektedir. Yapımcıların büyük bir bölümü, dünyadaki sinema akımlarını ve tarzlarını zerre kadar önemsemeyip, sadece ve sadece para kazandırıp kazandırmadığına, popülerliğine baktıklarından, dünya “007 James Bond”u çektiği sıralarda, biz de “Altın Çocuk İstanbul” dayı çekiyorduk. Bu mantıkla çekilen yüzlerce film kaliteyi ayaklar altına aldı ama, her şerde bir hayır vardır kabilinden, sinemanın bir sektörmüşçesine hareket kazanmasını sağladı –lakin sinemamız hiçbir zaman sektör olamadı, hala!-.

70’lerin sonlarına gelindiğinde ülkemiz bir askeri darbe yaşamış, üretim darbe yemiş ve sansürün de etkisi ile sinemamız iyiden iyiye pasifize edilmişti. Bu yıla kadar binlerce film çekilmiş, sinema derneklerinin ve eleştirmenlerin “en iyi 10 Türk filmi” soruşturmalarında, her zaman ağırlıklı olarak Metin Erksan, Lütfi Akad, Halit Refiğ, Atıf Yılmaz ve Yılmaz Güney’in filmleri yer almıştı. Bu yönetmenler, kendi dillerini oluşturmasını veren, çağdaş sinemacılardı. Yeşilçam’dan en az darbe yemiş, çekmeyi diledikleri kişisel filmlerinin -az da olsa- bir bölümünü çekebilmiş, idealist insanlardı ve gelecek yıllar için de sinemamızın idealist insanlara/yönetmenlere ihtiyacı vardı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s